İonna Kuçuradi’den harika 10 söz..
Ve insanlar, ”herşeyi” yapmayanlardan, ”herşeyi” yapamayacak olanlardan bile ”herşeyi” bekleyerek yaşıyorlar.
****
Özgür kişilerin yetişmesini sağlayan, en başta, başka özgür kişilerdir.
****
Bir ülkede çıkarılan yasalar, kurulan kurumlar ve kamu kuruluşları, o ülkenin koşullarında bütün yurttaşların temel haklarının eşit ve onurlu bir şekilde korunma olanağını sağlamakta ise – sürekli olarak sağlamakta ise -, orada toplumsal özgürlük var demektir.
****
Belirli bir tarihsel anda getirilen fikirlerle felsefesiz -özellikle de sağlam bir bilgi ve değer felsefesi görüşüne dayanmadan- iş görme, girilmiş bir çıkmazdan çıkma çabalarının, eklenen başka etkenlerle birlikte yeni bir çıkmaz yaratmalarına neden oluyor.
****
“Büyük insan” kimdir? “En yalnız kalabilen insan, en saklanmış, en ayrılan insan, iyinin ve kötünün ötesinde olan insan, kendi erdemlerinin ve istemesinin bolluğunun efendisi olan insan: en büyük insan bu olsa gerek. Bir bütün olduğu kadar çok yanlı, dolu olduğu kadar geniş olmak: büyüklük bu olsa gerek.”
****
Eğitilmemiş insan kalıcı şeyler yapamaz; bu insan, kendisi ve diğer insanlar için dünyanın ayakta durmasına yardım edemez.
****
Bir kişiyi tanımamız da bize tek ipucu veren şey onun yapıp ettikleri, onun içiçe yürüyen değerleme ve değerlendirmeleri, fiilen yaptıklarıdır.
****
(..)
Şunu unutmamak gerekir ki, yaşamda çoğu zaman bir durumun, bir olayın, bir eylemin karşısında değil, bir insanın karşısında bulunuruz. Ve önemli olan da bunu bilmektir.
****
İnsanlar, başkalarının yargı gücüne kendi yargı güçlerinden çok güvenirler
****
Doğru ve yanlış, varolan bir şey değil, varolan şeyler hakkındaki bilgimizin nitelikleridir
Acı / Cesar Vallejo
Bu acıyı Cesar Vallejo olarak çekmiyorum. Şu anda ne sanatçı, ne bir insan, hatta ne de bir canlı varlık olarak acı çekmiyorum. Bu acıyı bir Katolik, bir Muhammedî yahut dinsiz olarak çekmiyorum.
Yalnızca acı çekiyorum bugün. Adım Cesar Vallejo olmasaydı da çekecektim bu acıyı. Sanatçı olmasaydım, aynı acıyı duyacaktım yine. İnsan da olmasaydım, hatta canlı varlıkta, böylesine çekecektim bu acıyı. Katolik de olmasam, Tanrı-tanımaz da olmasam, Muhammedî de olmasam yine acı içinde olacaktım. Bugün en dipten başlayarak acı çekiyorum. Yalnızca acı çekiyorum bugün.
Açıklamasız bir acı içindeyim şu anda. Öyle derin ki acım bir sebebe bağlanamaz, bir sebebe de bağlanamaz. Sebep ne olsun ki? Ona sebep olabilecek önemdeki şey nerede? Hiçbir şey sebebi değil, hiçbir şey ona sebep olacak güçte değil. Bu acıdan doğan şey ne işe yarar.
Benim acım bir tuhaf kuşların kuzey ve güney rüzgârlarından döllenip saldıkları tarafsız yumurtalardandır. Sevdiğim kız ölseydi, acım çektiğim acı olmakta devam ederdi. Boynumu kesselerdi usturayla, ben yine şimdi duyduğum acıyı duyardım. Bu hayatta değil bir başka hayatta olsaydım çekeceğim bundan başka bir acı olmazdı. Bugün en yücelerden başlayarak acı çekiyorum. Yalnızca acı çekiyorum bugün.
Açların acısına bakıyorum da benimkinden nasıl da uzakta görüyorum onu. Açlıktan ölecek olsam, bir ot olsun biterdi mezarımda. Aynı şey âşıklar için de öyledir. Âşığın kanı, hangi kaynaktan ve ne yöne aktığı belli olmayan benim kanım yanında nedir ki?
Şimdiye dek evrendeki her şeyin kaçınılmaz olarak baba-oğul bağlantısı içinde olduğunu düşünürdüm. Oysa bugün işte bakın ne babadır benim acım ne oğul. Batan gün olmaya tümseği yok, fazlasıyla sinesi var doğan gün olmak için ve loş bir yere konacak olsa hiç ışık salmayacak, aydınlık bir yere koysan gölgesi olmaz. Bugün acı çekiyorum, olsun ne olacaksa. Bugün acı çekiyorum yalnızca.
Hazırcı prensesler ve merhametsiz üvey anaları..
Bu aralar benim minnak kızım, masalları genelde benim okumamı istiyor. Ama bu isteği herkesin bildiği baba-kız samimiyeti ile ilgili değil. Ben arada espri olsun diye,masalı farklı ses tonlarında ve farklı ağızlarla okuyorum. O da bundan çok hoşlanıyor. Hayalini canlandırın kafanızda. Yarı doğu şivesi yarı belgesel sunumu, biraz da rahmetli Döngeloğlu hoca heyecanıyla okunan bir masal..
E haliyle de komik oluyor. Her gece 5 farklı kısa masal seçiyor kızcoş. Hepsini güzelce okuyup bitirince hemen uyku moduna geçiyoruz. Benim kız masallar bitene kadar hayatta uyumaz. Hatta uykusuzluk kafasına vurmuş olsa da, direnir ve başarır.
Son bir haftadır üç masala takılmış durumda tontiş kızım. Sinderella ( ki bizim ki Sindirelya demeyi seviyor ) Pamuk prenses ve güzel ile çirkin masalları, son dönemin en çok okunanları. Ha! bir de Kral Midas ve kızı Marigold masalı var.

Bu masalları çok seviyor tontiş. Ama korkuyor da bir yandan. Kraliçeler ve üvey annelerin yaptıkları cidden ürkütücü çünkü. Zaten dikkat edin, masalların sonu güzel bitmese hepsi birer hitckok filmi gibi. Devler, ejderhalar, yaratıklar, periler, kötü kalpli kraliçeler. İyi ve kötünün savaşı da en çok masallarda görülür. Çocuklar bu soyut karakterler ve kahramanlar içinde bir çok kimlik edinir, sonunda hep kazanan modeli kendilerine örnek alıp iyiden yana olurlar.

Ben bir haftadır prenses masallarını okuyunca, ister istemez masallar hakkında belli tespitler de yapmaya başladım. Özellikle de Avrupa’nın en bilinen masallarının, tamamen elitlerin çevresinde cereyan ettiğini. Onların enterasan problemlerinin işlendiği masalları okuyup durduk yıllarca çocuklarımıza. Çoğu masalda bir Kral, bir Kraliçe. Bir prenses ve onu ya kurtaracak ya da aşık olup sarayına götürecek bir prens arayışına şahit olduk. Prenses hep güzel. Prenslerse hep yakışıklı ve kültürlü! Külkedisi, Pamuk prenses, güzel ve çirkin, Rapunzel masalları işte tam da bu karakterlerin hayatlarını anlatıyor. Ünlü ve soyluların hayatları, sıradan halka sanki magazin izletilir gibi yedirilmiş masallarda.
Avrupa’nın masal anlayışında hayatta bir Keloğlan figürü yoktur mesela. Bir Nasreddin hoca yoktur. Dede Korkut’un halkın içinde yaşanılan hikayeleri anlattığı gibi anlatan bir Avrupalı yaşlı bilgeleri yoktur. Sadece Noel babaları vardır. O da hiç güzel hikaye ve kıssalar anlatmaz. Miladi takvime göre her yılın son gecesi, çuvalında onlarca oyuncağı taşır. Eve hırsız gibi girip ( kapıyı kullanmaz ve gece yarısı gelir mutlaka ) oyuncakları bırakıp kaçar. Bir Allah’ın kulu da görmez. Asosyal kişilik problemi yaşamasından mı, yoksa kolayına geldiğinden mi bilinmez, hep kaçak..hep kaçak..
Mesela yine Avrupai masallarda Kraliçeler hep üvey annedir. Kral’ı bir şekilde uyutup evlenmeyi başarmış, Kral’ın kızını da kendine dert etmiştir. Külkedisinin üvey annesi, pamuk prenses’in üveyi. Rapunzelin anası hep kötüdür. Ama neden?
Neden bu masallarda kadınlar hep acımasız ve merhametsizdir?
Prenseslik dönemlerinde iyi ama Kraliçe olunca, kazandıkları iktidar ortaklığı sebebiyle mi bozarlar kendilerini? Birer cadıya dönüşür hemen hepsi. Siz bu tip masallarda bir tane iyi kraliçe gördünüz mü Allah aşkına!

Bencede görmediniz.. Çünkü bu masalları üreten yazarlar şeytani planları yapanların genelde Kraliçeler olduğu konusunda fikir birliği içindedirler. İleride Kraliçe olacak prensesleri bir düşünün şimdi.. Pamuk Prenses, evlendiği prens Kral olunca neye dönüşecek sizce? Kibirli ve acımasız bir Pamuk prenses hayâl edinsene bir 🙂 Ya kocasını deli gibi kıskanmaya başlayan bir Sinderalla’nın, kocasını kıskandığı kadınları gizli gizli zehirlendiğini 🙂 İktidar dediğimiz şey, böyle canı olmaları için gayet yeterli bir neden olsa gerek..
Bir de şeye takığım. Bu prenslerin tek bildiği ve arzuladığı şey, yakışıklı bir prens’e aşık olup sarayda yaşamak. Bir de yakışıklı prens seçmeleri lazım tabi.. Öyle her prens’e hanım olunmaz. Tüm prensesler ve prensler güzeldir masallarda. Bunlar özel ve en sağlıklı genlerin bir araya getirilerek üretilmesi sonucu doğmuş gibidirler. Biz de padişah ve saray hikayeleri ile ilgili masallarda vardır tabi. Fakat bir Keloğlan padişahın kızına talip olur. Ama yakışıklı değildir. Çokça cesaretli fakat kel ve çirkindir. Ama zekası ile hem padişahı dize getirir hem de sultanın kızını kendine aşık eder. Biz deki masallarda kızlar, sürekli yakışıklı koca arayan, eylemsiz ve kıçını serip oturan karakterler değildir. Çünkü halkın kızıdır.
Dış güzellik ve şatafatlı bir yaşam çok önemlidir Avrupa masallarında. Hayata bunları elde etmek için gelmiş gibidirler. Kadının güzel olması herşeyden önemlidir. Hiç zeki pir prenses gördünüz mü bu arada? Onu da göremezsiniz çünkü yoktur. Tüm prensesler saftır, kötülük bilmez ve güzel doğarlar 🙂 Onların dertleri yakışıklı bir prens tarafından eş adayı seçilmek. Bir de Kötü kalpli Kraliçelerin maskesini düşürmek için bir perinin yardıma gelmesidir. Orada periler hep prenseslere yardım eder. Hayatta gariban ve cirkince bir kızın evine gidip yardım etmezler. Tabiri caizse adam seçerler 🙂 Nedir bu perilerin soylulara yaranma ve yakalanma hali!
Sürekli prenses masalları ile büyütülen minnak kızların ileride ki halleri ne olur acep? Süslenme püslenme merakı, güzel ve havalı kıyafetler ve sonunda makam mevki sahibi yakışıklı bir koca!
Baba evinde prenses olan kızın, bir prensle evlenemediğini, ya da sıradan bir adama aşık olup evlendiğini düşünün.. O evliliğin akıbeti hayra mı yoksa boşanmaya mi gider? Aklın, emeğin, mücadelenin, sadakatin giderek değerini yitirdiği bir çağda, kız ve erkek çocuklarını gerçekten doğru yetiştirmek inanılmaz derecede zor artık.
Baba evinde prenses olanla, anasının evde hizmetkâr yerine konulduğunu gören erkek çocuğunun evlenmesi ne büyük bir felaket senaryosudur!
Biz ebeveynlerin adımlarını çok daha ciddi atması lazım artık. İşte bu sebeple bu tip masallara ara verip. Saygın pedagog ve eğitimcilerin önerdiği masallara dönüyorum bu hafta. Bakalım kızçosum yeni masallara ne kadar sürede alışacak. Bekleyip göreceğiz.
15 senedir bir tane şarkı ezberleyemedim.
Bu 90’ların müzikleri başkaydı, değil mi?
O dönemler yeni ergen ya da genç yaşta olanlar çok iyi bilirler; birdenbire bir patlama olmuş, pop müzik tavan yapmıştı. Her iki üç ayda bir yeni bir şarkıcı çıkardı. Öyle sesleri de aman aman falan değildi ama ritimler ve sözler daha sıcaktı ya da bize öyle geliyordu. Ama öyle gelse, bugün tekrar açıp dinleyince keyifli gelmezdi, değil mi?
O zamanlar 90’lar parçaları nasıl kulağıma yerleşmişse artık, hâlâ ezberimdedir. Sallamayayım ama en az 200 şarkı bilirim ve yine en az 50-60’ı ezberimdedir. Ama gelin görün ki 2005’lerden sonra bir tane şarkının sözlerini ezbere bilmem. Garip bir durum bu. Düşünsenize, benim gibi bir müzik manyağı 15 yıldır bir tane yeni şarkıyı ezberleyemiyor! Bunun sebebi o günlerde yapılan müziklerin kalitesi mi, yoksa bugünün müziklerinin atıştırmalık gibi basit oluşu mu, hâlâ çözemedim.
Belki de o zamanlar kafa daha boştu. Ne memleket meselesi ne geçim derdi vardı. Kan da deli akıp zırt pırt her kıza aşık olunca ezberliyordum onca şarkıyı. Az önce nette 90’ların hit’lerini çalan bir radyo kanalını dinledim. Arkadaş, bir tanesini bile unutmuş değilim! Diyorum ki, acaba bugünün gençlerine sorsak kaç şarkı ezberlerine girmiştir? Benim fikrim, 10 tane şarkıyı bile tam olarak ezberlememişlerdir; tabii bu benim iddiam, bilen varsa da istisna derim. Bir de bizler şimdiki gençlere göre daha şanslıydık sanki. Bizde Top 10’a giren bir şarkı en az 4-5 hafta listede kalır, biz de sindire sindire ezberlerdik. Bugünse günde 20 yeni şarkıcı çıkıyor piyasaya. Bunda en büyük pay elbette ki YouTube’a ait. Hatta YouTube, ünlü olmanın en kestirme yolu artık. Aç bir kanal, önce sanatçıların şarkılarını oku, insanların kulağına bir gir, sonra yap şöyle güzel bir beste. Yeni nesli yakalayıp 100 bin izlendin mi, yolun yarısını aştın anlamına geliyor bu başarı. Bundan sonra iyi bir prodüksiyon şirketinin seni keşfetmesini beklemek… Akabinde gelsin ufak ufak düetler ünlülerle. Bahsettiğim ünlüler de tabii ki 90’larda parlayan ve bugünlere ayakta kalabilmiş sanatçılar. İş yine döndü dolaştı 90’lara geldi 🙂 Bir 10 sene sonra hepsi duayen olacak sektörde sonuçta. Kim ne derse desin, 90’lar her zaman var olacak.
— Tevfik Sadi
Carpe Diem için söylenecek çok şey var.
Uzun zamandan beri Hande Yener’den sıkı bir albüm bekliyordum. En sonunda geldi o albüm. Hem de 20.yıla özel çok bomba bir albüm..

Yener’le ilgili söylenecek o kadar çok şey var ki.. Nerden başlasam bilemiyorum. Ama sanırım ilk önce sanatçının 20 yıllık serüvenine biraz değinmek gerekir. Makbule Hande Yener.. 90’lar da doğmasa da 2000 ler’in başında harika çıkış yapan ve bugünlere kendini sürekli yenileyerek başarmış bir kaç sanatçıdan biri. Hande yola çıkarken Gerçek ismini Makbule’yi kullanmadan ünlenmişti. Tabi makbule ismi, eski ve modası geçmiş bir isim olarak algılanırdı o yıllarda da. Fakat günümüz tarzlarında isimler artık çok mühim değil. iyi ki de değil. Neysen o olmak ve o isme saygı duyulmasını sağlamaktır mühim mesele. Ben Yener’in yerinde olsam. Bu albümde Carpe Diem’in altına Makbule Hande Yener yazardım. Bu tavır sanatçının fanları ile bağlarının ne kadar sağlam ve samimi olduğunu ortaya koyardı. Neyse koymamış sağlık olsun..

Yener’le ilgili söylenecek bir başka konuda, kendini sürekli yeni imajlara entegre etmesidir heralde. Bu imajlar aslında sanatçının sırf imaj araması değil de, sanki kendi yolunu ararken uğradığı sokaklar gibi. Bu sebeple Yener’in tarzının sürekli değişim olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ama keşke bu Hande Yener tarzı diyebileceğimiz bir tane klasik tarzı olsaydı. Bu tarzı dönem dönem yumuşatarak ya da daha bir keskin halde sunabilseydi.

Yener bir Oğlak kadını. Bu yüzden de uzaktan sürekli soğuk ve itici görünmesi doğal. Oysaki kararlılık, adalet ve hakkaniyet konusundaki samimiyeti ona sevilmediği dönemlerde bile bir saygınlık kazandırır mutlaka.
- Yener, hem uçlarda yaşayan, hem de sıradan bir insan gibi doğallığını kaybetmeyen bir kadın. Yaşamı, ilişkileri, alçak gönüllü oluşu, ve konuşurken “bana hiç bir şey olmaz. Bana kimse zarar veremez” tarzındaki tavırları onu hep meslektaşı olduğu kadınlardan ayrı tutmayı başardı. Siyasete bulaşmayışı ve ülkesini, askerini ve devletini sevmesi de onu saygın bir noktada tuttu.
- Yener’i sevmeyenler, genelde onun için “konuşur gibi şarkı söyler” der. Bu doğru değildir aslında. Bu söyleyiş biçimi, tarzının getirdiği bir yorum biçimi. Yoksa Yener’in ses rengi ve yorumculuğu müzik kariyerinin ilk iki albümünde kendini kanıtlamıştır zaten. O albümlerde ki yorumculuk, fantazi pop tarzı olduğu için herkesçe sevilmişti.

- Yener’in teklilerine ( single ) uzun zamandır çok maruz kaldık malûm. Artık tekli hit yaparak popülerliğini sürdürmek daha basit ve pratik bir yöntem bildiğiniz gibi. Hande ve Demet Akalın bu işin demirbaşları zaten. Fakat albüm yapmak çok zahmetli bir iş.. Üstelik albümün maliyeti, kliplendirilmesi de epey külfetli. Bu yüzden sektörde isim yapmış şarkıcıların albümlerini artık 2-3 yılda bir görüyoruz.
- Carpe Diem albümüne gelince.. Albüm klasik Hande Yener albümlerinden biri. Gayet keyifli. Alt yapı çok sağlam. Fakat sözler biraz basit kalmış demek zorundayım. Üstelik Yener, Berksan’la olan yol arkadaşlığını bu albümde de sürdürmüş. Keşke artık Berksan’a bir ara verip farklı isimlerle çalışsa. İmajda yaptığı yeniliği, müzik tarzında gösteremiyor Hande
- Albümdeki 10 şarkının 8’i yine Berksan imzalı. Yalnızca iki şarkı farklı isimlere ait. Yanılmıyorsam Boşuna şarkısı Mete Özgencil’in. Fikri Karayel imzalı, Deeperise’ın elinden çıkan ‘Aşk Elinde’ cool bir dans şarkısı olurken ‘Senden Çok’ da ilk dinlemede kulağa hoş gelmeyi başarıyor. Bence albümün en gizli hit’i ise kesinlikle ‘Kaç’… Bu şarkı Hande Yener’in müzik kariyerinde denediği tüm tarzların birleşimi, sentezi ve tümevarımı olarak tanımlanabilir.
- Dünyada son dönemde epey popüler olan d 80’ler synth-pop akımını Hande Yener Türkçe popta başarılı bir şekilde uygulamış.Belki biraz da 90 lar diyelim..
- Ben albümü, sanırım baştan sona 3-4 kere dinledim. Ve şunu farkettim. Yener’in albüm şarkıları zamanla sindirildikçe keyif veriyor. Bunu diğer albümlerde de yaşamıştım. Çabuk tüketilen o kadar çok şarkı yaptı ki Yener son 3 yılda, böyle bir albümle karşılaşınca neye uğradığımızı şaşırdık. Bu yüzden hemen alışmamız biraz zor olacak.
- 20. yıl için iyi bir albüm Carpe Diem. Ama keşke içinde bir takım küçük sürprizler yapsaydı Yener. Ne bilim bir iki cover şarkı. Ya da yabancı bir hit’i coverlayabilirdi.
- Bence Carpe Diem part I, bir daha ki yaza kadar bizi götürür. Sonra ikinci albümde işin kaymağı olur.
Köfteci Yusuf’un çorba kaşığı..
Fıtratımdan kaynaklı olsa gerek, orjinal ve farklı eşyaları seviyorum. Hatta butik diyelim. Piyasada çok bulunmayan ve az sayıda özel üretilmiş eşyalar…
Hatta daha çok el emeği, ya da endüstriyel olup özel tasarımlara sahip eşyaları daha da çok seviyorum. Ne biliyim işte, eski bir gaz lambası, ahşap ve işlemesi bol bir nihale ya da çok eskilerden kalma bir ayakkabı çekeceği olabilir. Antikacılık merakı da diyebilirsiniz bu ilgime.
İşte son dönemde çok beğendiğim bir eşya daha buldum çevremde. O eşya bir mutfak eşyası, Köfteci Yusuf’un çorba kaşığı. Bu kaşığa bayılıyorum hatta bitiyorum diyebilirim. Yusuf’un çalışanlardan öğrendiğim kadarıyla özel üretim bu kaşıklar. Tamamen oval kepçe kısmı, kepçesinden giderek kalınlaşarak uzayan sapıyla çok estetik güzel bir kaşık bu..

Köfteci Yusuf bence çok titiz ve akıllı bir adam. Kendisiyle hiç tanışmadım fakat hizmetinden, hızlı kurumsallaşmışlığından ve detaylara önem vermesinden belli oluyor bu yapısı. Hızlı servisi, doyuruculuğu ve ekonomik fiyat anlayışıyla ( beğenmeyenler ve karalamaya çalışanlar sürekli çıksa da ben seviyorum abi ) Köfteci Yusuf artık tam bir marka. ( Bu arada Köfteci Yusuf 100 şubeye ulaşmış ve bu sene yurtdışı planlamasını yapmış. Hayırlı olsun )
Neyse..

Ben tekrar kaşık mevzusuna döneyim. Yusuf’un kaşığını beğendiğim ilk günlerde bu kaşığı dışarıda bulabilmek için arama motorlarında epey bir gezindim. Fakat bulamadım. Gerçi buldum da, o bulduklarım çok iyi markaların özel koleksiyon takımlarında bulunduğu ve fiyatları astronomik olduğu için almak istemedim. Sonra aklıma şöyle birşey geldi. Ya hu altı üstü bir kaşık, bir tanesini aşırıversem ne olur? Fakat bunu yapabilecek bir karaktere sahip olmadığım için yalnızca bir fantezi olarak kaldı. Hayatımda hiç bir şey aşıramamış bir adam olarak, hayatımın kalan kısmında bir kaşık hırsızı olarak yaşayamam doğrusu 🙂
O zaman bu kaşığa sahip olabilmek için tek bir yol kalıyor geriye. Belli bir ücret teklif ederek kaşığı bana satın demek! Acaba satarlar mı? Ya da şöyle mi derler : “Aman efendim ne demek.. kaşık hediyemiz olsun size. Ücrete gerek yok” Ya da : ” Maalesef efendim satamayız ve veremeyiz de.. üzgünüz”
İşte tüm olasılıklar masada şimdi. Sonucu görmenin tek bir yolu var. O da bu şubenin yetkili bir ismiyle konuşmak. E ne bekliyorum o zaman? Deneyelim bakalım ne olacak ( Bu arada şu anda Köfteci Yusuf’un Metro marketin içindeki mekanındayım ) Sonucu birazdan sizinle paylaşacağım / Saat 11:04
Saat 11:16..
Şubenin şefiyle görüştüm. Şef’e önce sürekli müşterileri olduğumu, lezzetlerini çok beğendigimi belirten güzel bir giriş konuşması yaptım. Ardından da çorbanın yanında gelen kaşıklarına tav olduğumu tabiki 🙂 Ve devamında bu kaşığa belli bir ücret mukabilinde sahip olmak istediğimi söyledim. Şef böyle enteresan bir taleple ilk defa karşılaşmış olsa gerek, ufaktan biraz şaşırdı. Ve cevap verdi bu talebime :
__ Üzgünüm efendim. Maalesef. Bu kaşıklar firmanın demirbaş listesinde ve satmamız mümkün değil. Hem tahmin edersiniz belki. Kasada çıkış yapabilmem de imkansız.
Tabi ben hemen pes etmedim hemen
Dedim ki : Doğrudur kardeşim anlıyorum. Fakat ben bu kaşığı istiyorum. Peki ne yapmamız lazım? Yusuf beyden randevu alıp kaşık mı isteyelim?
Tabi şef’in böyle espriyle karışık bir fikre verdiği tepki de ”bilemiyorum” kelimesinden başka bir cevap olamazdı.
Sonra ben yine devam ettim. “Acaba müşteri hizmetlerine mail mi atsam bu kaşığı istediğimi. Belki onlar yönetim kuruluna bu talebimi iletir, bende bu süper kaşığı sizden hediye olarak alırım”
Şef güldü. Sonra dedi ki : Valla siz bilirsiniz efendim birşey diyemiyorum. Şefin bu cevabından sonra daha fazla uzatmadan kestim diyaloğu. Zaten şef verebilse çoktan verirdi kaşığı diye düşündüm. Şimdi ilk iş en kısa zamanda Köfteci Yusuf’un sitesinden mail atmak. Bakalım oradan bir yol katedebilecek miyim?
Bu arada aklıma harika bir reklam fikri geldi Köfteci Yusuf için. O fikirde şöyle. Yusuf bey mekanda atıyorum 100 lira ve üzeri hesap ödeyen müşterilerine, üstünde Yusuf’un baskısı olan iki çorba kaşığını; yine üstünde kendi logosu olan şık karton bir kutuda hediye etse harika olmaz mı? Valla ben evde bu kaşığı kullanırken aklıma sürekli Yusuf’a gitmek düşer. Ne bileyim bir kahvaltısı ya da köftesi için kalkar giderim 🙂 Hatta bence çok müşterisi bu kaşıklardan takım yapmak için daha sık gitmeye de başlayabilir 🙂 Ben bu fikri de yollayacağım mail’e ekliyim bari. Şimdi içinizden birileri ” aman canım Yusuf’un reklama ihtiyacımı var Allah aşkına? diyebilir. Doğru, ama bu zaten bir reklamdan çok müşterinin gönlünü hoş edecek güzel bir promosyon olur. Coca Cola’yı düşünsenize bir. Her sene müşterilerine baskılı bardak ve tabak vermiyor mu? Hah işte aynı mantık..
Neyse şimdilik bu kadar. Gelişmeleri paylaşmaya devam edeceğim takipte kalın siz 😉
Bu apartmanda herkes masum..
Bu apartman halkı hep yaralı..
Masumlar apartmanı dizisinden bahsediyorum. TRT yine harika bir diziyle geri döndü kış sezonuna. Yeni dizi Masumlar Apartmanı, Dr. Gülseren Budayıcıoğlu’nun “Madalyonun İçi” romanındaki gerçek hayat hikayelerinden esinlenerek hazırlanmış. Masumlar apartmanı senaryosu ilk bakışta çok sıradan görünen, fakat izledikçe seyirciyi derinlere çeken mükemmel duygusal bir dizi. Her dizide mutlaka bir aşk hikayesi vardır. Ancak bu aşkı çok göklere çıkarmadan, diğer bir çok duygu ile dengelemek zor iştir. Hayat, bir çok farklı duyguyu insanlara hiç bir sıra gözetmeksizin yaşatan ucu bucu olmayan bir serüven gibi. İşte bu yüzden dizinin yönetmeni aynı zamanda oyunculuk da yapan ödüllü yönetmen Çağrı Lostuvalıyı ve dizinin yazarı Deniz Madanoğlu’nu kutluyorum.
Replikler, oyuncu ve canlandırdıkları karakter olağanüstü örtüşmüş. Başrol için belirlenen oyuncular Farah Zeynep Abdullah ve Birkan Sokullu uyumu mükemmel. Safiye karakterini harika oynayan Ezgi Mola ve Gülben karakterini canlandıran Merve Dizdar harika oyunculuklarıyla eminim ki diziyi finale kadar taşıyacaktır.

Aynı zamanda senaryonun gidişatına bakılırsa, dizinin her yeni bölümünde bir karakterin geçmişi didik didik edilerek gözler önüne serilecek.
Yine bu dizinin ilgi çekici yanlarından biri de, insanların karakterlerinde geçmişlerinde, daha doğrusu çocukluklarında sürekli günah keçisi ilan edilmeleri..
Küçüklüğümüzde yaşadığımız belki bir çok belki tek bir travmanın sonuçlarını, tüm hayatımız boyunca, sırtımızda taşıyor oluşumuz ne acıdır. Dizinin son bölümünde … Karakterinin de dediği gibi ” Çocuklar anne babaların kusurudur” sözüne atıfta bulunması, dizinin ne kadar sağlam bir kurgunun üstüne oturtulduğununda göstergesi.
Diziyle ilgili bir başka dikkatimi çeken şeyde. Dizinin pskiyatrisler tarafından da izlenmesi. Kırmızı oda’dan sonra masumlar apartmanı da takibe alınmış. Safiye’nin durumu gerçekten içler acısı. Çocukluk travmalarını her an dakika yaşayan bir insanın içine düştüğü durum, gerçekten üzücü. Dizide ki Safiye gibi belki binlerce insanla bir arada ama farketmeden yaşıyoruz aslında. Fakat herkes bir şekilde gizliyor bu taraflarını. Bakalım dizinin yeni bölümlerinde hangi gizli kalmış acılara şahit olacağız..
MUTLULUK aslında dört kimyasaldan ibaret..
Mutluluk..
Son dönemlerde herkes bunun peşinde. Sürekli bir mutluluk arayışı yüzünden insanlar, sürekli koşturuyor. Mutluluğu getirecek olan nedir?
Para mı?
İyi de sürekli güzel para kazanacak olanlar dünyada çok az insana nasip olacak birşey
Aşk mı?
Eee? Napacağız sürekli aşık olacak kişiler mi bulacağız? Bu da imkansız elbette.
Çocuk mu sevsek sürekli?
Bu mantıkta yanlış. Mutlu olmak için her an her yerde bir çocuk bulmamız lazım.
Evcil hayvan peki?
Bir kedi ya da köpekle bir ömür mutluluk.. Komik.
Mutluluk gerçekten aranarak bulunacak bir şey değil. Karşınıza çıkan olaylar ve hikayelerde bulursunuz onu. Mesela uzun zamandır sesini duymadığınız bir arkadaşınızın sizi arayıp, hâl hatır sorduğunu düşünün. İşte bu bir mutluluk..
Ya da marketten cips aldınız, paketin içinden bedava çıktı. Alın işte mutluluk.
Bir başka örnek: Bir arkadaşınız bir film tavsiye etti. Oturdunuz izlediniz. Bayıldınız filme. Bu da bir mutluluk.
Uç bir örnek vereyim şimdi de : Yolda yürüyorsunuz. Birden tuvaletinizin geldiğini düşünün. Baktınız bulunduğunuz yerde hiç tuvalet yok. Deli gibi bakinmaya başladınız etrafa. Yok işte! Yok! Umutlar tükeniyor.. Sonra işte o an! Biraz ileride bir kafe gördünüz. Koşturmaya başladınız. Kullanmak için izin istediniz ve girdiniz içeri. O anı bir düşünün 🙂 Nasıl keyifli bir mutluluk.
Son olarak çok basit bir örnek vereyim. Artık eskimeye başlamış bir tişörtünüz var. O kadar seviyorsunuz ki sürekli giyiyorsunuz bu yüzden. Bir gün arkadaşlarınızla bir kafede otururken. Guruptan bir arkadaşınızın yakın bir arkadaşı, sizin masaya geliyor. Bir zaman sonra sohbet arasında tişörtünüze bayıldığını söylüyor. Nasıl mutlu olursunuz değil mi?
İşte mutluluk böyle kolay yakalanan bir şey 🙂 Yani mutluluğu siz görürseniz yakalarsınız. Yoksa mutluluk bağıra bağıra gelmez çoğu zaman.
Bir de bu Mutluluk denilen şeyin kimyasal boyutu var. Sonuçta mutluluğu bulan beyin. Fakat onuda düzgün beslemeniz gerekiyor ki, sizin mutlu olabileceğiniz şeyleri size göstersin.
Peki nedir o kimyasallar. Bir çoğunu duymuşsunuzdur mutlaka..
Mesela DOPAMİN:
Ödül avcısıdır, aradığını bulmanın keyfini verir.
Duygusal tepkiler ve eylemlerin kontrolünde önemli rol oynar. Günde 30 dakikalık egzersizlerle, dopamin eksikliğinin yol açabileceği hastalıklardan korunabilirsiniz.
Bir diğeri OKSİTOSİN:
Sosyal bağlar kurar.
Aşk, sadakat, sevgi, bağlılık ve mutluluk gibi olumlu duyguların temel kaynaklarındandır.
Sağlıklı beslenme, yoga, meditasyon, müzik dinleme gibi aktivitelerle artırılabilir.
Sonra şey var bir de SEROTONİN:
Saygı görmek ister.
İştah, uyku, hafıza, cinsel arzular bu hormondan etkilenir.
Beynimizde dengeli miktarda serotoninin salgılanması, dış dünya ile daha sıkı bağlar kurmamıza yardımcı olur.
Son olarak ENDORFİN:
Fiziksel acıyı görmezden gelen coşkudur.
Ağrıların iyileşmesini sağlar.
Endorfin hormonunun salgılanmasını sağlayan yiyeceklerin başında dondurma, çilek, muz, çikolata ve üzüm geliyor.
İşte böyle.. mutluluğu yaşamak için sürekli aktivite aramaya gerek yok. Sadece beyninizin ihtiyaçlarını görün kâfi..
Ama bir şeyi atladım. O da neden mutlu olmak istediğinizi bilmeniz konusu..
Gerçekten neden mutlu olmak istiyorsunuz?
Kendiniz için mi sadece?
Yoksa çevrenizde sizi sevenlerle ortak bir keyif yaşamak için mi?
Eğer cevabınız ikincisi ise emin olun mutlu olmak için daha çok sebep bulursunuz 🙂
Kendimize yeni bir tür rakip yaratma çabası mı bu?
Yapay zeka rejimine geçişin başlangıcı bence bu yüzyıl…
İnsanlık, tarihinde görülmemiş bir teslimiyet, biat ve sonunu kestiremediği bir düzene bırakıyor kendini.
Neden peki?
Bir konfor arayışının sonucu mu bu?
Yoksa insan, kendine yeni bir tür rakip mi arıyor?
Bu rakip bir dost mu, yoksa düşman mı düşünmeden, her gün eliyle besliyor insan bu muamma zekayı. Maddi manevi zenginleştirdiği bu yeni idraka, vicdan, sevgi, merhamet, kin ve acı gibi insani melekeleri bile öğretmeye çalışıyor üstelik.
Elektronik devrelere, akülere ve mikroçiplere bir şahsiyet, bir hüviyet kazandırma projesi bu belki de…
Bildiği, becerdiği ve gayretiyle gerçekleştirdiği her eylemi sanal bir zekaya öğretme denemesi de olabilir.
Yoksa yapay zekayı, yeni bir köleleştirme anlayışının sonucunda, kendini her şeyin kontrolünü sağlayacak bir ilah olmaya mı hazırlıyor insan?
Minimum zahmetle ve emekle sürekli bir konfora sahip olmak fikrini, yeni dünya düzeni olarak tarif edilen dönemde, yeni bir tüketim ve ticaret aracı olarak tüm toplumlara pazarlayan bir ticari plan diyebilir miyiz buna?
Rahatı için yaşayan, neredeyse zahmet kelimesini hiç hatırlamayacak insanlar yaratılırsa, insanlık bundan sonraki yüzyıllarda “insan olma” ihtiyacını ne kadar giderebilir?
Robotlaşan insanların, insanlaşan yapay zekalı robotlar tarafından yönetilip yönetilmediğini ortaya koyacak birim ya da kurum kim olacak peki? Yönettiğimiz bu zeka, bizim ona olan ihtiyacımızın, onun bize ihtiyacından daha fazla olduğunu anlarsa, o zaman bu kullanma ihtimaline yüzde kaç veririz?
Ne yalan söyleyeyim, ürkütücü bir durum bu!
Tanrılık rolüne bilim ve teknolojiyi kullanarak soyunan insanlık, bir gün kontrol etmeyi planladığı bu icadın esiri olursa, o zaman savaşmayı da göze alıp savaşabilecek mi?
İşte asıl cevaplanması gereken soru bu…
İçindeki sistemin adına vicdan deniyor
Üşenmem yaparım diyenler için “Çoban böreği” tarifi..
Ben yemek yapmayı seven adamlardanım. Yemek çok mühim meseledir; sağlıklı olması en gerekli olandır (pek dikkat edilmez gerçi). Ev hanımları daha titizdir sağlıklı yemek konusunda, hangi mevsimde neyin yeneceğini, hangi sebzenin meyvenin nasıl seçileceğini de en iyi onlar bilir. Sonra lezzet konusu gelir; işte burada hemcinslerim devreye girer. Her zaman iyi yemek ararlar, aynı yemeği sürekli yemek istemezler. Ya yeni lezzet ararlar ya da sevdikleri yemeği sürekli yapsın isterler anneleri ve eşleri.
Kadınların “Bugün ne yemek yapsam?” derdi hiç bitmez, eğer eşleri ve çocukları sürekli yeni yemek istiyorsa şayet… Ben bu konuda pek kasmam mutfağın patronunu, çok beklentim yoktur. Sağlıklı ve standart her yemeğe okey derim, mırın kırın etmem. Yemediğim ve beğenmediğim hiçbir yemek yoktur. Yemek benim için keyif işi, yemek yapmayı sevmemin sebebi de bu; yani yeni tarifler ve meşakkatli olup görsel zenginliği yüksek yemeklerle tatlılar yapmak için girerim mutfağa.
Bu pandemi süresince de epey yeni yemek ve tatlı denedim açıkçası. Kendime verdiğim notlar da hep yüksekti (kendim yaptım diye demiyorum, ciddiyim!).
Malum, artık gerek TV’ler gerekse sosyal medya ve YouTube’luk her yer yemek ve tatlı tarifiyle dolu. İsteyen girip bakıyor, yapıyor… Üstelik YouTube’da yaklaşık 2-3 dakikada (montajlanmış) verilen tarifler var, videoyu iki kere izlemek kâfi becermek için. Ben tarif konusunda Refika ve Nefis Yemek Tarifleri kanalını takip ediyorum. Niyetim yemeği hızlı yapmaksa Nefis Yemek Tarifleri en iyi çözüm, ama yok keyifli ve eğlenceli bir tarif alma niyetindeysem o zaman Refika çok iyi bir seçenek.
Gelelim vereceğim tarife…
Yemeğin adı Çoban Böreği. Bu yemeğe kim, neden bu ismi verdi bilmiyorum fakat lezzeti on numara bir ana yemek. Yalnız en başta söyleyeyim: “Ben bol malzemeli ve zor yemeklerle uğraşmam.” diyenler buradan sonrasını okumasalar da olur. 🙂
Çoban böreğinin malzemeleri şöyle:
- Yarım çay bardağı sıvı yağ
- 1 adet büyük boy soğan
- 500 gr kıyma
- 1 yemek kaşığı un
- 1 çay bardağı su
- 1 diş sarımsak
- 1 yemek kaşığı domates salçası
- Tuz
- Karabiber
- Kırmızı toz biber
- 3 adet havuç (haşlanmış)
- 1,5 su bardağı bezelye (haşlanmış)
Patates Püresi İçin:
- 6 adet patates
- Tuz
- Karabiber
- Yarım çay bardağı süt
- 200 gr kaşar peyniri
Hazırlanışı da şöyle efendim:
Öncelikle tavamıza sıvı yağı, doğranmış büyük boy soğanı alarak kavurun, pembeleşene kadar (standarttır bu uygulama).
Kıymayı da ekleyip kavurmaya devam edin. Dolaptan, buzluktan çıkan kıymayı çözündürmeden kullanmayın, uğraşırsınız!
Biraz kavrulan kıymaya az un ve suyu ilave edip birkaç dakika daha kavurun (soğanları yakmayın).
Daha sonra doğranmış sarımsak, domates salçası, yeteri kadar tuz, karabiber ve kırmızı toz biberi ekleyip iyice karıştırarak 2 dakika kavurun.
Ardından daha önceden doğrayıp haşladığınız havucu ve haşlanmış bezelyeyi ilave ederek karıştırın.
Karıştırarak koyu bir kıvam almasına kadar yaklaşık 10 dk. pişirin.
Kıymalı harcımızı ocaktan aldıktan sonra fırın kabına boşaltın ve bastırarak yerleştirin.
Daha önce haşladığımız patatesi çatal ile ez. İstersen biraz da tereyağı ekle, cidden süper kokuyor!
Üzerine tuz, karabiber, süt, rendelenmiş kaşar peynirini ilave edip güzelce karıştır.
Patates püresini kıymalı harcınızın üzerine alarak mümkün olduğunca eşit bir şekilde yay. Uğraştırıyor biraz ama görsellik mühim malûm…
Biraz daha güzel görünsün istiyorsan, çatalla değişik uydurmasyon doğaçlama şekiller yapabilirsin. Çok önemli mi? Değil, ama istersen diye söyledim işte.
Ve son olarak 180 derece fırında 25-30 dakika pişir.
Fırından çıkan yemeğin üstünü havalı görünsün diye dereotu ile süsleyebilirsin.
Dilimleme işleminden önce bir 10 dakika dinlendir ki yamuk kesilmesin. Bir spatula kullansan iyi olur ama benim gibi ahşap ve ucu düz olmayan bir spatula kullanma ki yamuk yumuk, orantısız bölünmesin 😉
Yemeğe koyacağın sütü abartma, sonra patates tabakası kızarmıyor haberin olsun.
Artık afiyet olsun…



Şiir gibi akan şarkı : Le Vent Nous Portera
Bu şarkıyı belki yüzlerce kez dinledim. Fakat bu güzel şarkının ne anlattığına giripte hiç bakmadım. Bugün bir vesile sevdiğim ile sevdiğim bir arkadaş gönderdi Türkçe çevirisini. Valla okuyunca bayıldım. Sanki şiir gibi akıp gidiyor bu sözler şarkının ritminde.
Bu şiir gibi şarkının adı Le Vent Nous Portera
Ve şarkıyı söyleyen isimde Noir Desir diye bir vatandaş..
Bakın sözleride şöyle:
Yoldan korkmuyorum
tadına varmak, görmek gerekecek
göğüs boşluğunda zikzaklar
ve herşey iyi olacak
…orada
rüzgar bizi taşıyacak
büyük ayı’ya mesajın
ve yarışın yörüngesi
kadifeden, yumuşak kısa bir an
hiçbir şeye yaramasa da
…git
rüzgar onu götürecek
herşey yokolacak ama
rüzgar bizi taşıyacak
okşayış ve mermiler
ve bu felaket bizi çekip duran
başka günlerin sarayı
dünün ve yarının
rüzgar onları taşıyacak
omuzdan geçmiş genetik
atmosferdeki kromozomlardan
galaksilere giden taksilerden
ve benim uçan halım der ki
rüzgar onu götürecek
herşey yokolacak ama
rüzgar bizi taşıyacak
Nasıl ama?
Sevmeyi unutanlar için, Behçet Aysan
Durum hikayelerini sevenler için “SHEYMA”
SHEYMA, Şeyma Reyhan Gözen’in ilk öykü kitabı. Kitap KDY yayınlarından çıkmış. Çiçeği burnunda yazarın ele avuca sığmayan kitabı, toplam yirmialtı kısa hikayeden oluşuyor. Kitabın toplam sayfa sayısı ise 115.
SHEYMA,öncelikle keyifli bir öykü kitabı. Fakat bu kitaptaki öyküler, alışageldiğimiz öykülerden biraz farklı. O farksa ,öykülerin sırtını durum hikayeciliğine dayamasından ileri geliyor. Durum hikayeciliği deyince akla ilk gelen isimse, hiç şüphesiz Anton Çehov..
Çehov’un öykülerini, herhangi bir sonuca bağlayamazsanız çoğunlukla. Bu bağlamda bu tip öyküler, okuyucuyu belli bir hedefe ve son’a götürmediğinden herkesin hoşlancağı öyküler değildir. Fakat bu tür’ün en güzel yanı, hikayeler bir sona bağlanmayıp açık uçlu bırakıldığı için,okuyucunun kendi kafasındaki sonu kendisinin oluşturmasını sağlar. Çünkü hikayelerin sonu, her okuru aynı oranda tatmin etmeyebilir. Bir olayı değil, günlük yaşamın her hangi bir kesitini ortaya koyup anlatan öykülerdir bu tarz hikayeler. Serim, düğüm, çözüm planına uyulmaz. Sonu flu,ve netleşmeyen çıkarımlar yaptırır. Bu tür’ü şey gibi düşünün, sanki bir zaman makinasına binmişsiniz de, makinanın tarih ayarlama düğmesi bozulmuş olduğu için hiç bir yerde uzun soluklu kalamıyorsunuz. O an gördüğünüz karakterlerin o an ki duyguları ve yine eylemlerini görebildiğiniz kadar şahit oluryorsunuz.Yani Şeyma R.Gözen, ilk kitabında zor olan bir türü seçmiş olmasına rağmen, işin içinden gayet tatmin edici bir şekilde çıkmayı başarmış..
Kitaptaki öykülerin tarihi periyotlarına bakınca gördüğüm şey ise, zamanlar arasındaki katmanların, gayet eşit aralıklarla sıralanmış olması. Bu konu bence mühim. Çünkü yazar hikayeleri birbirine çok yakın dönemlerde seçseydi. Bu durum okur’un bir zaman sonra sıkılmasına neden olabilirdi. Bu anlamda da Gözen, çok mantıklı bir yol izlemiş bence.
Son olarak dikkatimi çeken bir şeyden bahsedeyim. O da, hem uzunluk hem de kurgu anlamında, diğer hikayelerden daha ön plana çıkan Lotus adlı hikayenin ”ben burdayım” diyerek, bir adım öne çıkması. Bu hikayeyi okuduğunuzda aslında Lotus’un sanki çok daha kapsamlı ve sanki tek başına ayrı bir hikaye’ye dönüşeceğine dair bir hisse kapılıyorsunuz. Bu hissiyatı ben, Şeyma R. Gözen’i tebrik etmek için kendisine ulaşıp yazıştığımda da anlatmıştım. Gözen de bana, bu hikayenin çokta uzak sayılmayacak bir dönemde, adından tekrar sözettireceğinin tiyosunu verdi 😉
Gördüğüm kadarıyla Lotus’un içeriği de ekstra bir kitap olacak kadar zengin.
Ben SHEYMA’yı Çehov’a ve durum hikayesi türüne meraklı okurlar için kesinlikle tavsiye ediyorum. İnanıyorum ki Gözen, kendini asıl ikinci kitabında gösterecek. Hem ilk kitabın verdiği özgüven. Hem de uzun soluklu ve sürükleyici yeni bir hikayenin heyecanıyla..
Başarılar Şeyma R.Gözen. Okurun ve heyecanın bol olsun..
Çocuklar gibi / Sabahattin Ali
Bende hiç tükenmez bir hayat vardı
Kırlara yayılan ilkbahar gibi
Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı
Göğsümün içinde ateş var gibi
Bazı nur içinde, bazı sisteyim
Bazı beni seven bir göğüsteyim
Kah el üstündeydim, kah hapisteydim
Her yere sokulan bir rüzgar gibi
Aşkım iki günlük iptilalardı
Hayatım tükenmez maceralardı
İçimde binlerce istekler vardı
Bir şair, yahut bir hükümdar gibi
Hissedince sana vurulduğumu
Anladım ne kadar yorulduğumu
Sakinleştiğimi, durulduğumu
Denize dökülen bir pınar gibi
Şimdi şiir bence senin yüzündür
Şimdi benim tahtım senin dizindir
Sevgilim, saadet ikimizindir
Göklerden gelen bir yadigar gibi
Sözün şiirlerin mükemmelidir
Senden başkasını seven delidir
Yüzün çiçeklerin en güzelidir
Gözlerin bilinmez bir diyar gibi
Başını göğsüme sakla sevgilim
Güzel saçlarında dolaşsın elim
Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim
Sevişen yaramaz çocuklar gibi
Ey Ezop! Gün gelecek o karga da senden hakkını alacak!
Kargalara çok haksızlık ettik biz insanoğlu..
Zekasını sorguladık, sesini beğenmedik, tipini beğenmedik, yok pis hayvan dedik vs.
Oysa kargalar, kuşların içinde en zeki ve uyanık olanlarından. Pratik, çevik ve dayanıklı. Cesur ve aynı zamanda kurnaz da..
Karga, eşekten sonra itibarıyla en çok oynanan ikinci hayvan kanatimce..
Bence kargayla uğraşmayı bilemeyen köylü ve çiftçilerin, kargayı alt edilmesi zor bir düşman gibi görmelerinden doğdu onca atasözü. İnsan başa çıkamayacağı hayvana düşman olur zaten!
E tabi sonraları ünlü fabl’cı edebiyatçılardan biri olan Ezop da, Tilki ile karga’nın masalını yazınca, Karganın adı çıktı artık 9’a hiç bir zaman inmedi 8’e..
Karka her toplumda kötü bir üne kavuştu hiç istemeden. Halbuki ondaki asalet, vurdumduymazlık, umursamazlık ve kararlılık hangi hayvanda var? ( Bir de kedi girebilir bu sınıfa )
Karga gerçekten özgürlüğüne çok düşkündür. Hem bireysel hem de sürü çıkarlarını çok güzel korur ve uygular. Ben karganın bu huyunu düşününce aklıma Nazım’ın bir şiirinde öne çıkan meşhur sözü gelir;
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi KARDEŞÇESİNE,
Kargaların uzun yaşamalarının bir sebebinin de bu olduğunu düşünüyorum ben. Tek başına yiyecek bulamadıklarında gidip sürüye takılan, sürüyle gezerken birden sıkılıp, alakasız ortamlarda çöp karıştıran bir hayvan o..
Bakın meselâ,yine kargaların yakın akrabası olan Saksağanlar, kargaların karakterine çok ters bir durumdadır. Birbirlerini de pek sevmezler zaten. Belki bu anlaşamama, karganın saksağanın harika siyah beyaz renk formunu, ve yine uzun kuyruğunu kıskanması ile ilgili bir durumdur. 🙂 Ne yani! Olamaz mı? Sonuçta kıskanmak sadrce kedi ve köpeğin tekelinde olan bir duygu değil..
Kargayla bu kadar uğraşan insanlığın içinde, onu seven ve kaybettiği itibarını geri veren isimler de çıkmış tabi zaman içinde…
Meselâ “Ölümsüz Aşk” filmi.( Diğer adı ”karga” ) James O’Barr’ın 1990’ların başında epey popüler olan gotik çizgi romanı The Crow’u beyazperdeye taşıma şansı, ileride haklı bir isim yapacak olan Alex Proyas’a da ilk uzun metrajını gerçekleştirme vesilesi olarak geri dönmüş. Filmde konusu ise şöyleydi; Müzisyenlik yapan Eric ve nişanlısı Shelly, düğünlerinin arifesinde Top Dollar isimli berbat tipin başını çektiği serseri çetesi tarafından saldırıya uğruyorlar ve katlediliyorlar. Bir yıl sonra Eric’in mezarını ziyaret eden bir karga, genç adamın intikamcı bir ruh olarak ölümden dönüşünün de simgesi oluyor. İşte sonra Karga Eric’i uyandırıyor. Fakat Eric artık bir çeşit zombi sınıfında yaşıyor 🙂
Filmin başrolündeki (Bruce Lee’nin oğlu) Brandon Lee’nin çekimlerin bitmesine günler kala, yanlış doldurulmuş bir silah yüzünden sette ölmesi de, filmi olduğundan daha trajik ve daha popüler yapmaya yeterli gelmiş.. Benim ortaokul dönemlerimde izlediğim filmler arasındaydı Bu Karga isimli film.
Neyse, konuya geriye döneyim. Bende ne zamandır, dışlanmış ve küçük görülmüş asıl hayvana, kısa belgesel tadında bir video çekmek istiyordum. Eee ?bunu yapmak için ciddi kamera sistemlerine falan sahip olmak gerekiyor mu? diye düşünmeyin hemen! Gerekmiyor kardeşim! Burada olması gereken tek alet bir cep telefonu, bir de ufak bir su göleti.. 🙂
Kurgu şu kuşların su içmek için indiği bir su birikintisi biliyorsanız, gidip orada konumlanıyorsunuz. Telefonunuzun kamerası açıyor ve kayda başlıyorsunuz. Tabi kargaların su içmeye inebilmesi için oradan bir hayli uzaklaşmanız lazım. Sonra beklemeye başlıyorsunuz efendim. Tabi bu kurgu tutmayabilir ve siz o su birikintisinin yakininda, kargalar tarafından belki saatlerce bekletilebilirsiniz de 🙂 Bu yüzden beklemeyi abartmayın.
Ben,kargaların oldukça sık tercih ettiğini bildiğim bir birikinti bildiğimden, orada denedim şansımı. Ve bir ön ön dakika sonra çekimi yaptım. Hiçte fena olmadı aslında. Sadece “kamerayı biraz daha yakına koyabilir mişim” diye düşündüm sonrasında.
Sonra o kısa slowmotion ( ağır çekim ) videonun fonuna da uygun bir müzik ekledim. Tabi videoya bir isim vermem gerekiyordu. Bende birikinti içinde keyifle kanat çırpan o kargaya bakarak, ” karga kırklanması ” adını verdim:)
Bakın bakalım olmuş mu? İlk deneme için hiç fana değil ha?
Dostum, sanırım yakında kazanacağız..
Sevgili Lev Nikolayeviç
Umarım keyfin iyidir. Biz hayattakiler yani yaklaşık 3 milyar insan, tüm zamanların en hızlı yayılan salgını olan Koronayla mücadele etmeye devam ediyoruz. Tabi güzel gelişmeler de var. Seninde haberim oluyordur. Bilim insanları ilaç ve aşı için harıl harıl uğraşmaya devam ediyor. Bu uğraşılar sonucunda ümmin plazma tedavisi,bir çok yönteme göre daha başarılı çıktı. Yani bu tedavi bizler için tam manasıyla bir umut ışığı.. Çok şükür bizimkiler de önemli sonuçlar almaya başladılar.
Dünyada bir çok devlet salgının önüne geçmek için mücadele ederken, salgının ekonomik sonuçlarını kimse şuan kestiremiyor. “Dünyada hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” iddiasına,toplumların %80 i katılıyor artık. Fakat yeni dünya sistemi ve bu düzeni kim kontrol edecek belli değil. Şuan bu konuda en çok adı geçen devlet, tabiki Çin devleti. Sana haberler ne kadar ulaşıyor bilmiyorum ama,Çin, halkı üzerinde yeni bir sistem kurmaya çalışıyor. Yani tek tip vatandaş profili yaratmak adına tüm insanlarını tek tek takip ediyor. Ülkede 200 milyon kamera sistemi var. Vatandaşına kurallara uyarsa iyi puan, kötü ve zararlı davranışlar gösterirse kötü puan vererek prototip vatandaş muamelesi çekiyor. İyileri mükâfatlandırma kötüleri cezalandırma gayreti içine girmiş senin anlayacağın. Yani tamamen kendine tabi robotlara dönüştürme derdinde insanlarını. Ne kadar acı değil mi? Üstelik Çin, bu sistemi önce kendi ülkesinde sonra da tüm dünyada yayarak uygulatmak istiyor. Bilmem tanırmısın, bizim rahmetli Mısıroğlu hoca 2015 te şöyle bir iddia ortaya atmıştı. ( Allah rahmet eylesin ) “2020’de Amerika gerilemeye başlayacak. Küresel sermayenin sahipleri Evangelistler, Çin’i yeni süper güç yapacaklar” Valla ne yalan söyliyim Çin’in sadece 10 yılda böyle büyümesi bana muazzam korkutucu geliyor dostum. Ve sanırım Mısıroğlu hakkı çıkacak. Çin Dünya’nın yeni sahibi olma hevesine çoktan kapılmış. Allah sonumuzu hayretsin..
Bir mevzu daha var havadislerimin içinde. O da Eski ünlü bir mankenin 8 yaşındaki oğlunu kaybetmesi. Eee ne var bunda? diyeceksin şimdi sen. Ama bir dur! gerisini anlatayım.Cennet’e yani sizin oraya gelen yavrucağa toplumca çok üzüldük. Tabi bu üzüntünün kaynağının içinde,vefat eden meleğin annesinin ve babasının ünlü olması da yatıyor. İnsan tanıdığı bildiği insanları kaybedince çok daha fazla üzülüyor. Hele bu bir çocuk olursa..
Tabi sanat, sosyete camiası bu ünlü anneye baş sağlığı dileklerini sunuyor sosyal medyadan. Biz halkta bu üzüntüye daha fazla ortak oluyoruz doğal olarak. Başkasının derdiyle dertleniyoruz bu şekilde. Sen halâ merakla bekliyorsun mevzuyu nereye getireceğim konusunda değil mi? Bekle az kaldı..
İşte bu vefattan sonra aklıma, anası babası ünlü ve saygın olmayan sıradan insanların çeşitli sebeplerden ölen ya da öldürülen çocukları geliyor. Sonrada onlar için bu çocuktan daha fazla üzülmediğimi farkediyorum. Yani demek istediğim dünyanın dört bir tarafında her gün açlıktan,savaşlardan, bakımsızlıktan, hastalıktan binlerce çocuk ölmesini çok kanıksamışım. Tabi bir tek ben değil tüm toplum bu halde.. Bir şekilde düzenli olan herşeye alışıyor ya da alıştırılıyoruz biz insanlık. Tabi sen ve senin döneminde yaşayan hiç kimse, bu sosyal medya denilen, insanı asosyal hale getiren medya ile tanışmadınız. Bu konuda çok şanslısınız ne yalan söyleyeyim. Sürü psikolojinin altını çağını yaşayan günümüz insanlığı,artık çok hazırcı ve önüne koysan tüketen bir canavara dönüştü. Sorgulama, hayatın sırlarını aramak gibi erdemler falan, artık sizin dönemlerinizde kalan nostaljik güzel gayretlerdi. Toplumları kontrol eden güçlerin bile artık kontrolü sağlamakta yetersiz kaldığı dönemler bu dönemler.
Başkasının derdiyle dertlenmemiz için yönlendirilmeye ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü artık bunu tek başına yapabilecek bir kalbe ve şuura sahip değiliz.
Neyse.. Daha fazla anlatıp canını sıkmayayım. Sen bu dünya için yeterince kafa patlatmış olan bir adam olarak, görevini zaten bu dünyada yaşadığın anlarda hakkını vererek yapmıştın. Allah razı olsun dostum. Umarım cennettesindir. Ve keyfin yerindedir. Ben kendi adıma, arkanda bıraktığın çok anlamlı ve değerli hikâyelerle,gönül zenginliğimize yaptığın tespit ve ettiğin tavsiyeler için teşekkür ediyorum. Oradaki tüm değerli büyüklerime çok selamlarımı ilet lütfen. Görüşmek üzere..
Nur içinde yat Lev Nikolayeviç..
Birdenbire, Orhan Veli Kanık
Her şey birdenbire oldu.
Birdenbire vurdu gün ışığı yere;
Gökyüzü birdenbire oldu;
Mavi birdenbire.
Her şey birdenbire oldu;
Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan;
Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire.
Yemiş birdenbire oldu.
Birdenbire,
Birdenbire;
Her şey birdenbire oldu.
Kız birdenbire, oğlan birdenbire;
Yollar, kırlar, kediler, insanlar…
Aşk birdenbire oldu,
Sevinç birdenbire…
Biz de evdeyiz işte..Naapcan?
Sevgili Lev Nikolayeviç
Biliyorum bana kızıyorsun. Uzun zamandır yazamayışıma ifrit oluyorsun. Ama inan bilerek ihmal etmedim seni. Web sayfamı teslim ettiğim el değişti. O değişim sırasında da ufak tefek sorunlar sebebiyle de yazamadım.
Neyse..
Kardeşim, bir bilsen ne haldeyiz. Panik havası etiketiyle Kovid-19 adında tüm dünyada toplumları kendine esir eden bir virüs’le uğraşıyoruz. Yalnız enteresandır bu salgının yaygarası virüsten daha hızlı ilerliyor. Dolasıyla tüm devletler virüsten çok bu panik atakla uğraşıyor. Bir de şu aşı meselesi var tabi. Bir aşı’yı bulmak zor değil dostum. Aşı’yı dünyaya yettirmek zor. Çünkü üretim aşaması uzun sürüyor. Bu bulaşıcı hastalıkların en babalarıyla sizin toplumlarınız uğraşmıştı biliyorum. Ki senin validen de tüberküloz’dan vefat etmişti yanılmıyorsam. Sonra sende ciğerlerinle ilgili sorun yaşayıp, ayrılmıştın aramızdan. İşte bu Kovid-19 sizin dönemdeki virüsler kadar kuvvetli olmasa da, yaratılan korku iklimi ve bilinçsizlikle, tüm hayatı olumsuz etkiliyor.
Bu arada seninkiler de bu korona virüsle mücadele konusunda fena sayılmaz dostum. Ama kimse kusura bakmasın bizim devlet, dünyada bu virüsle en iyi mücadele eden örnek devlet konumunda..
Ama gel gör ki, Avrupa’da ki bir kaç devlet bu salgını hafife aldığı için ciddi bedeller ödüyor dostum. Başta İtalya ve İspanya bundan nasibini aldı. Bir de Ortadoğu’da İran var tabi. İran neredeyse İtalya’yı yakalayacak, ölüm konusunda..
Başka anlatacak ne var? diye soracak olursan valla bi halt yok dostum. Mektubumun en başında da belirttiğim gibi, TV ve sosyal medya bu salgını koca bir yaratığa dönüştürme derdinde. Sanki Korona karımız/kocamız olmuş, beraber yatıyor beraber kalkıyoruz.
Daha detaylı bilgilere, Korona sebebiyle sizin oraya intikal etmiş yaklaşık 8 bin merhum’dan ulaşırsın artık..


















