Bu yaz’a kadın vokaller damga vurur..

Ben, opera ve blues hariç her türlü müziği dinleyebilen tiplerdenim. Yeter ki o müzik kulağımı rahatsız etmesin. Bir formu ve disiplini olsun. Tesadüfen ya da merak ederek yakaladığım şarkıları kaydedip, tabiri caizse kusana kadar dinlerim. Şarkının her tınısını ve her ritmini ezberlerim. Böyle takıldığım dönemlerde  başka hiç bir şey dinlemem. Buna tüm radyolar ve müzik listeride dahildir.

Meselâ bu geçen Haziran da,sürekli grup “yüzyüzeyken konuşuruz” ve Melika Şahin’i dinledim. İkisi de harika ve iyi yorumcular Allah için.

Neyse, bu iki ismi dinlemekten gına geldikten sonra biraz radyo dinlemeye başladım. Gördüm ki yaz’ın da gelmesinden sebep, yine hareketli şarklılar ilk sıralara yerleşmiş.

Bizim memlekette, yazın tüm tatil beldelerinde ve eğlence mekanlarında belli demirbaş ünlü vokallerin yazlık hitleri çalar. Bunların başında kadın vokaller;Hande Yener ve Demet Akalın ve Hadise gibi isimler gelir. Erkek vokaller ise kadınlar kadar ses getirmez ama Murat Boz, Kenan Doğulu, Berksan ve Berkay illa bir yerlerde çaldırır kendini.

Benim bu yaz’a damga vurur ve müzik listelerinde, ilk 5 te sezon sonunu rahat rahat getirir dediğim 5 isim var.

Yani bunlara, Kırkevinkedisi Top 5’i oluşturan isimler diyelim..

Bir de işin enteresan yanı, bu listenin tamamı kadın vokallerden oluşuyor. Bu isimler : Ebru Gündeş, Hande Yener, Göksel, Ayşe Hatun Önal ve Feride Hilal Akın..

“İşte efendim, listenin 5 numarası şu, listenin 1 numarası bu” falan demek istemiyorum sıralamada klasik olarak. Çünkü hepsi de eşdeğer manada iyi. Ama elbette ki bir Ebru Gündeş ile Ayşe Hatun’un sesi yorumu aynı kalitede diyemem.( Ses kalitesinde Ebru’ya ayıp olur) Böyle bir kıyas yanlış olur.( Ayşe hatun’un yaptığı tarz da Ebru’ya uymaz meselâ ) Çünkü her şarkının hem tarzı hem yorumcusu, hem de müzikalitesi farklıdır.

Ebru Gündeş ile başlayayım. Gündeş’in “Çabuk unutma” şarkısı hem temposu hem de hikayesiyle oldukça başarılı. Baştan sona keyifli bir ritmi var. Şarkının sözleri kolay ezberlenebilir türden. İlk dinleyişte, klasik Ebru Gündeş pop’u gibi algılansa da, bir kaç dinlemeden sonra genel pop tarzıyla birebir örtüştüğüne şahit oluyorsunuz.

Fantazi havasında pop okuyan Gündeş, son iki albümde bu konuda da kendini çok geliştirdi bence. Klipte gayet güzel. Fakat bir eleştiri yapayım. Gündeş’in şarkıları okurken ki beden dilini değiştirmesi lazım artık. Bir de bir çok şarkının yaptığı beden dili figürlerini bırakması lazım. Hele hele o jestleri, bir mezar kazıp gömerse harika olur. Dans öğrenirse zaten muhteşem olur.( Dansa da başlayabilir bir merakla meselâ)

Listede ki bir başka isimse Hande Yener.. Kuş şarkısı tam bir yaz şarkısı. Ve yine klasik elektronik pop karışımlı yerel pop türünde bir şarkı. Ama zaten Hande, bu tür de,uzun süredir ilerlediğinden garipsemiyoruz ve alıştık. Yener ortalama iki ay da bir buna benzer hit şarkılar çıkarır zaten. Bu konuda Yener’e Demet Akalın da eşlik eder bilirsiniz. Listelerde iki ay Yener, iki ay da Akalın, hep üst sıralarda yer bulur kendine.

Kliple ilgili söyleyeceklerimse tamamen olumlu cümlelerden kurulu. Klip eğer yanılmıyorsam bir Afrika ülkesinde, hatta müslüman bir Afrika coğrafayında çekilmiş. Renkler, kurgu, klipte ki çoçukların doğal sempatik halleri ve de drone çekimleri, klibi sıkılmadan seyretmenizi sağlıyor.

Bildiğiniz gibi klipler şarkılara artık ekstra bir ruh katıyor. Hande bu konuda da gayet başarılı geçmişine baktığımda..

 

Ve Göksel.. Göksel’de kendine has sesi ve yorumcu vokallerden. Göksel her yeni albümünde illa ki en 3 hit çıkarır. Müzik listelerinde ise üst sıraları uzun süre bırakmaz.

Genelde slow şarkılarla hatırlarız Göksel’i. Tempolu şarkılarıda hiç bir zaman yaza damga vuran pop şarkılarına benzemez. Ama bu son şarkısı yok yok da, bunu yıktı bence Göksel.Slow formuna uygun olan sözler, temposu yüksek bir ritmin üstüne harika oturmuş. Acıklı sözler bir dans müziği üstünde daha az bir duygu bıraksa da, mesajı doğru vermeyi başarmış görünüyor.

Klip kurgusu ise şarkı kadar başarılı değil bence. Öncelikle şu Göksel’i seksi hatun havasından biraz kurtarmalı bence menejeri ve klip yönetmenleri. Tamam Allah için güzel bir kadın Göksel, fakat bunu yeterince ispatladı bence bize. Fazla dekoltelere hiç gerek yok. Ki zaten Göksel’in fıtratında o seksi ruh yok. Göksel’in ince, hassas ve duygusu yüksek kadın halini görerek başladık biz onu sevmeye.

Yine bu şaç şeklinin ona çok yakıştığını biliyoruz. Ama bu saç konusunda da değişiklik, gerekli artık bence. Yine uzun veya daha kısa bir kesim olabilir. Mesela Bergüzar Korel modeli uygun olabilir. Neyse, yaz’ın en iyi hitlerinden birini yaptı Göksel deyip, bitireyim mevzuyu..

Listemde ki bir başka isim de Ayşe Hatun Önal. Onun taa 15 sene önce “kıracan mı belimi?” ile tanıdık müzik aleminde. O dönem mankenden şarkıcı olur mu tartışmalarının yoğun yaşandığı zamanlardı.

Önal, bu şarkıyla iyi bir yorumcu olamayacağını ama farklı ve elektronik müzikle sektörde iyi işler yapabilecek bir şarkıcı olabileceğini gösterdi. Önal için bu yol, en doğru karardı. Çünkü Önal’ın bu ses rengi ve aralığı klasik popçu sesinin çok dışında, farklı bir nitelikteydi. Ve kötü de değildi.

Ben onu kendi müziğine uygun bir ses olarak tanımlıyorum. Meselâ Can Bonomo’da böyle bir ses. Klasik türlere uymayan bir ses, ancak kendi müziğinin sesi olabilir. Yine Halil Sezai’de böyle seslerden, Rafet El Roman ve Kaan Tangöze’de bu gruba örnek verebileceğim ünlü şarkıcılardan. Gelelim Ayşe Hatun’un “katakulli” şarkısına. Şarkı müzikalitesiyle öne çıkıyor. Sözler şarkının ritmine uygun. Şarkıya eşlik etmek de kolay. Klibi beğendim. Genel olarak siyah beyaz bir çekime eşlik eden renkli bir kurgu var. Zaten klip, güzel bir kadın şarkıcı olan Ayşe Hatun olunca, onun dışında bir görsele de pek ihtiyaç duymuyorsunuz. Eski mankenlerden biri sonuçta Önal. Bu yaz eğlence mekanlarının listelerinde bolca duyulur sesi.

 

Ve Feride Hilal Akın’da, listemde ki son isim. Bu kızın sesine ayrı bir parantez açmam lazım. Feride’nin sesi çok yumuşak ama bir o kadar da güçlü bir ses. Yıldızını parlatan şarkılar genel olarak slowlar olunca, onun ses genişliğini farketmemiş olabilirsiniz.

Bu tarz seslere genelde, tanınma işini youtube’da kendi çektiği videolarda ki ses performansını ortaya koyan şarkıcılarda görüyoruz. Bir de işin güzel yanı, bu tip iyi sesler, Tv de ki şarkı yarışmalarına pek rağbet göstermiyorlar. Çünkü ses kalitelerinin Tv de ki standar seslerle kıyaslanmasını istemiyorlar. Bu konuda da haklılar bence.

Neyse.. Akın’ı bugüne kadar, erkek vokallerle yaptığı düetlerle tanıdı müzikseverler. Ayrıca oyunculukta ki başarısına şahit olduk oynadığı bir dizide ( fazlaysa bilemiyorum) Feride, son şarkısı yok yok’da, bilinen tarzının oldukça dışına çıkıp, orjinali Rus grup Rauf Faik’e ait olan Destva’yı cower’ladı. Bu şarkı onu youtube’da en çok izlenen klipler sıralamasına soktu. Yanlış duymadıysam şuana kadar 25 milyon kez izlenmiş. Şarkının orjinalini dinlediğim kadarıyla, Rus grubun erkek vokalinden bin kat daha iyi yorumlamış. Çünkü o vokal de nağme yok ve şarkıyı düz bir tarzda okuyor.

Eğer Feride bu şarkının bir de ingilizcesini okur ve elektronik bir pop remiksini yaparsa bomba olur. Yok yok, bu yazın vazgeçilmezlerinden olacak besbelli..

 

Marienbad ağıdı, Goethe

Artık ne bekleyebilirim, yeniden
Buluşsam da o gonca çiçekten
Cennet ve cehennem seni bekliyor
Duygular kararsızlık dalgalarında sarsılırken, 
Bitsin bu kuşkular artık! İşte gök kapında
Kaldırıyor yerden seni kollarıyla

İşte cennete kabul edildin, keşke
Değer olsaydın sonsuz güzel hayata
Artık ne istek, ne umut, ne tutku kaldı
Burasıydı yöneldiğin içten çabalarla
Karşında görünce eşsiz güzelliği
Yanık gözyaşlarının kaynağı tükendi

Gün nasıl da hızla çarptı kanatlarını
Zamanı önüne katıp sürer gibi
Akşamki öpücük bir mühür dudaklarda
Yarınki güneşin de aynen göreceği
Sakin bir yürüyüşteydi zaman, 
Kız kardeşler gibi, benzer ve benzemeyen

Son öpücüğün nasıl da tatlı kıyıcılığı
Kesiveriyor aşkın kusursuz örgüsünü
Şimdi acele, tedirgin koşan, sakınıp eşiğinden
Ardından alevler içinde bir melek geliyor gibi
Göz, karanlık yola yorgun bakıyor
Dönüp baktı: Kapı kilitli duruyor

Şimdi kendine bile kilitli olan bu gönül
Sanki hiç açılmamış, mutluluk saatlerini
Gökteki bütün yıldızlarla yarışarak
Onun yanında hiç yaşamamış gibi
Usanmış, utanmış, bungun, hüzünlü
Karanlıklar içinde soluksuz gönlü

Bu dünyadan geride ne kaldı? Sarp kayalar
Kutsal gölgelerle taçlandırılmadı mı? 
Ürünler olgunlaşmadı mı? Yeşillikler canlı, 
Irmak ve otlaklar boyunca uzanmıyor mu? 
Ve yeryüzü ötesinin büyüklüğü 
Biçimli ve biçimsiz kubbelenmiyor mu?

Nasıl da aydınlık ve kırılgan, hafif ve ince
Ciddi bulutlar korosundan altı kanatlı melek
Tıpkı o, yukarıdaki mavi gök
Buhar gibi karışıveren maviliğe
Böylece gördün danslar içinde sevinçli
O, sevgililer sevgilisini.

Yalnızca birkaç dakika izin sana
Onun yerine bir hayli tutup bırakmaya
Yüreğine geri dön, daha kolay bulabilirsin orda
Değişen biçimlere oynarken onu.
Pek çok resim giderek oluşturuyor birini
Böyle binlerce kez ve hep hep sevgili

Kapılarda bekliyordu, karşılar gibi
Adım adım mutlu etti beni
Bir daha koştu son öpücükten sonra
Bir son daha kondurmaya dudaklarıma
Nasılda canlı şimdi anısı
İçimde alevden harflerle yazılı.

O gönül ki, yüksek surlar yaptırmış
İçinde korumak için kendini ve sevdiğini 
Onun yerine de sevinç duyuyor bu aşktan
Yalnızca ona açınca kapılarını tanıyor kendini
Böylece kendi sınırları içinde daha özgür
Ve yalnızca ona teşekkür için atıyor yüreği

Sevme gücü ve gereksinim
Karşılıklı sevgiyle yok edildi
Sevinçli tasarılar için umudun neşesi
Karar ve eylem için hemen bulundu
Aşk bir heyecansa seven için, 
Ben en hoş örneğiyim bunun.

Beni böyle kılan onun varlığı! Nasıl bunaltıcı
Bir korku akıl ve beden üstünde, istenmeyen ağırlık: 
Tüyler ürpertici hayaller dolu
Yürek boşluğunun ıssızlığında.
Şimdi eşikte umudun bilinen şafağı
Işıyor güneşin yumuşak aydınlığında.

Tanrı’nın verdiği huzuru bu evrende
Akıldan çok mutluluk veren – okuduğumuza göre –
Karşılaştırıyorum aşkın huzuruyla, 
Sonsuzca sevdiğin yanındaysa bu dünyada
Gönül rahatlar, bozamaz hiçbir şey o derinde
Duran anlamı, o anlam ait olmaktır sevdiğine…

Hissikablelvuku, derine inen bir basamaktır

Bir olayı,henüz gerçekleşmeden önce olacakları hissetmek diye bilinir. Bir çeşit önsezidir. Dilimize Arapçadan geçen kelimenin açılımı hiss-i kabl-el vuku olarak yazılır.

O zaman his nedir?

His, bir şiirseldir..

Romansaldır..

Sorgulatandır..

Kalbin gözüdür

Amansızdır

Apanzızdır

Ansızındır

Düşürendir

Kaldırandır

Kırılgandır

Kırandır

Olacağına varma eylemidir

Çarpraşıktır

Muğlaktır

Gelip geçendir

Yerleşmeye meyillidir

Küskünendir

Yüksünendir

Mantığına yabancıdır

Bağımsızdır,

Taraflıdır

Sencildir

Çoşkundur,

Gizlidir

Davet beklemeyendir

Dinamiktir

Haber edicidir

Samimidir

Tedbir aldırandır

Hazırlayandır

Sevinçtir

Hüzündür

Bilenemeyinin sözcüsüdür

Öngörülebilirdir

Bir yanıyla ölümlüdür

Diğer yanıyla sonsuzdur

Çevreleyecidir

Arzu ederse görünür olandır

Düzeneğin parçasıdır

Amellerin azmettiricisidir

Hissetmek yaşatandır, İnsanı insan yapandır.

 

Haziran Gidenleri..

Haziran..

Takvimin ortanca aylarından biridir. Hatta tam ortancasıdır. Çöl sıcaklarının bu coğrafyaya habercisidir. Haziran da aynı diğer aynı aylar gibi bir zamanı, kayıt almak için kullandığımız bir sürenin tanımıdır.

Haziran, dünyanın en başından beri, içinde milyarlarca insan için çeşitli ölçeklerle değer atfeden olayları kapsar. Bu olaylar kimisi için bireysel anlamda anlamlar taşır. Biri okulu kazanmıştır meselâ. Birisinin çoçuğu olmuştur. Kimisi de hasta olmuştur. Kimisi aşk acısı çekmiştir. Kimisi vatan hasreti çekmiştir.

Bir de bu bireysel yaşanmışlıkların dışında, toplumların toplu olarak önemsedikleri, içselleştirdikleri olaylar vardır. Bunlar, eşzamanlı çoğulun önemsediği anları kapsar.

Meselâ savaşlar, doğa olayları, devrimler, bayramlardır. Ya da ulusal bir spor organizasyonunda bir sporcunun ya da bir takımın altın madalya,kupa kazanmasıdır.

Yıllar, aylar, günler ve hatta saatler bile, bu olayların en büyük şahitleridir. Bu şahitlerin cümle içinde en çok kullanılanı da aylardır. Mesela bizim toplumda Nisan denilince akla gelen 23 Nisan çocuk bayramıdır.

Kasım da, 10 kasımı Mustafa Kemal Atatürk’ü anarız. Ağustos, 17 si Marmara depremi gelir hatrımıza. Temmuzsa, ayın 15 dir. Hain ellerin kalkışmasına gösterdiğimiz dirençtir. Eylüller sonbaharın adıdır.

Yine aylar, İnsanlık adına hayırlı işler yapan değerli isimleri yani, devlet adamlarını, yazarları, sanatçıları, sporcuları hatırlatır bizlere..

Bu ayların içindeki bazı aylar, bu değerli isimleri daha çok çağrıştırır. İşte ilk haftasında bulunduğumuz Haziran ayı, bu tür aylardandır. Bir çok değer atfedişleri sebebiyle çok sayıda isim Haziranda vefat etmiştir. Kimler yoktur ki tarihin haziranları içinde uğurladığımız ve de hayırla yad ettiğimiz..

Cahit Zarifoğlu, Cemil Meriç, Peyami Safa, Orhan Kemal, Ahmet Haşim, Nazım Hikmet Ran, Abdürrahim Karakoç, Ayşe Şasa, Muhammed Ali Clay, Fuat Sezgin, Michael Jackson, Victor Hugo, Ahmet Arif, Franz Kafka, Robert Kennedy, Cengiz Aytmatov, Jorge Lois Borges, Hakkı Devrim, Sümer Tilmaç, Ayhan Işık, Cahit Kulebi, İbni Sina, Kazım Koyuncu, Fuad Köprülü..

İşte Haziran, tüm değerli isimleri içinde toplamış bir ay olarak duruyor karşımızda..

Başta bizim toplumumuzda sonra da dünya da ismi saygıyla anılan, topluma bir aydınlık ve ışık tutan onlarca isim..

Elbette ki bu isimlerin herkeste farklı bir değeri vardır. Fakat ben bu listeye baktığımda kendi adıma belli isimleri en tepeye koyarım.

Bunların içinde bir Cemil Meriç, bir Muhammed Ali, bir İbn-i Sina, bir Michael Jackson, bir Zarifoğlu bir Abdurrahim Karakoç, Peyami Safa, Cengiz Aytmatov  yeri başkadır. Bu başkalıkların elbette birbirinden farklı zenginlikleri vardır.

Meselâ Meriç’in engeline rağmen bilgiye ve akla duyduğu açlıktan, dünya toplumlarının biriktirdiği tüm kültür birikimini yalayıp yutması vardır. Kendi toplumunun aydınlığı için bir kültür hizmetçiliği yapması benim kendisine hayran olma sebebimdir.

Muhammed Ali’yi, İslamla çok sonradan tanışmasına rağmen, dünyada ki belki milyonlarca mirasyedi müslümandan daha fazla imanlı oluşu sebebiyle severim. Bir iş yapıyorsan, o işte en iyisi olmak zorundasın dediği için severim. Rengi yüzünden, ırk’ı yüzünden dışlanan her toplumun sesi olduğu için severim. Amerikaya ve de Avrupaya, hakiki bir müslümanın nasıl olurmuş gösterdiği için severim. Cesareti ve iddiasıyla milyonlaca mazluma umut oluşu sebebiyle severim.

İbn-i Sina’yı bilim ve ilmi muazzam bir biçimde harmanlayıp, bu harmanı bir müslüman etiketiyle dünyaya sunması sebebiyle severim. Dünyaya, us ( akıl ) hocası olduğu için severim. İnsanın dünyada ki her eşyaya hakkını vererek dokunduğunda, eşyanın insanın dünyada ki en büyük hizmet vasıtası olduğunu ispatlaması sebebiyle severim.

Zarifoğlu’nu, içinde ki saf çocuğu hiç öldürmeden, edebiyata kattığı masumane şiirlerler, fikirler ve mütevaziliği için severim. Allah’a olan bağlılığı, günahı kapısından içeri sokmamak için verdiği mücade için severim.

 

Aytmatov’u Türkiye dışındaki bir Türk devleti vatandaşı olarak edebiyatta dünyaca tanınmış bir yazar olduğu için severim. Selvi boylum al yazmalımda, insanı, sevdayı,emeği, umudu,sabrı ve vefa gibi erdem gerektiren duyguları içimizde yeşertmiş olduğu için severim.

Peyami Sefa’yı sürekli içinde olduğumuz ruh hallerinin, psikolojik açıdan anlamlanmasına katkı da bulunduğu, Hezeyanların, depresyonların, karakter ve duygu çelişkilerinin birbiriyle olan karmaşık ilişkilerinin roman denilen yazına tüm şeffalığıyla yedirmesinden dolayı severim.

Jackson’u gereksiz bir şekilde beyazlara benzemeye çalışmasına rağmen severim. Allah vergisi dans yeteneği sayesinde dünyaya, insan vücudunun ne kadar mükemmel olduğunu göstermesi sebebiyle severim. Dünyaca tanınmış ve milyonlar kazanmış bir star olmasına rağmen, sade ve efendi bir adam olarak yaşadığı için  severim. Burcu Başak diye severim 🙂 Ama herseyden önemlisi Evangelistlere, İllimünatiye, ve dünyayı tek tip dine yönlendirip köle yapmayı hedefleyen paralı tarikat örgütlerine boyun eğmediği için severim.

Karakoç’u sıradanlığı, anadoluluğu, ve mihriban’ı için severim. Milliyetçiliğini islamla süslediği için severim. Fahri bir halk terapistliği yapar gibi yaşamasını severim. Eğriyi doğruya çevirmek için verdiği gayret için severim.

İşte bu nedenler sebebiyle de Haziran’ı ayırırım diğer aylardan ilmi olarak..

Allah, bu ay sebebiyle andığım tüm değerli insanların mekanı cennet etsin. Günahlarını affetsin. Nurlar içinde yatsınlar. ( Michael Jackson içinde geçerlidir bu duam 🙂

 

 

Bu adama ciddi özeniyorum valla!

Hayat, evle iş arasında mekik dokumadan ibaret artık.Kentleşmiş yaşamlar ve rutini alıp üstüne alıp giysi yapmışlar zümresinin bir ferdiyiz. Başkasının işinde çalışmak ne zor bir mecburiyettir. Başta geçim derdi, sonra patron derdi ve evin dertleri derken insan kendine hasret kalıyor. Şöyle istediğin zaman çalışıp, istemediğinde yatacağın bir işin bir hayatın olsa ne güzel olurdu değil mi?

satıyorer, böyle bir yaşamın ancak hayalini kurabilirken, bu hayatı yaşamayı gerçekten isteyen, ve bu uğurda çeşitli risklere girmeyi göze alan insanların hayat hikayelerinide şahit oluyoruz arada.

Ne güzel..

Özgür bir hayatı, çeşitli riskleri göze alarak, minimum sorumlulukla yaşayanlardan biri de oyuncu ve müzisyen olarak tanıdığımız Teoman Kumbaracı. Bugün okuduğum yerel gazetenin magazin ekinde de oyuncunun bir haberi, ek’in manşetinde geçiyordu.

Kumbaracıyı hatırlamanız için Eyvah Eyvah filminde, ispanyol karakterini canlandıran  oyuncu demem yeterli olur herhalde.

Neyse, Kumbaracıyı haber yapan konu, oyuncunun, oyunculuk ve müzik dışında pazarlarda kendi yaptığı süt reçelini halk pazarlarında satıyor olması. E haliyle Tv medyası da bu tip haberlere çok az denk geldiğinden, haberi manşet yapmış. Oyuncuyla yapılan röportajda, oyuncunun bu işten gocunmadığına ve kafasına göre rahat yaşadığına atıfta bulunmuş medyamız. Kumbaracı, epeyce bir şeyler anlatmış tabi ama ben kısa bir özet geçeyim.

•Oyunculuktan uzaklaşmaşdım fakat şarkı söylerken çok özgürüm demiş.

•2009 dan beri müziklede uğraşıp konserler verdiğini söylemiş.

•”Televizyon dizileri ve sinema filmlerinde oynuyorum.Müzik yapıyorum ve özgürce dolaşıyorum” demiş.

Şimdi röportajın bu kısmına dikkat. 22 metrekare bir evde yaşamını sürdüren Kumbaracı’nın hayat tarzı ile ilgili söyledikleri, benim yazının en başında vurguladığım basit yaşama ve mutlu olma hayali birbiriyle iniltili.

Ne diyor Kumbaracı :

Parasız kalınca da reçel satıyorum.Yani ben öyle bir şeye bağlı hissetmiyorum kendimi. Sanatta fanatik değilim. Ben sanatı derdimi anlatacağım enstrüman olarak görüyorum. Pazarlarda sattığım süt reçelinden gocunmuyorum. Param bittiği zamanlarda pazarda tezgah açıyorum. Evde yapıp sattığım süt reçeli, tamamen doğal. Çocuklara doğal ve sağlıklı bir şeyler yedirmekten mutlu oluyorum”

İşte, oyuncu Teoman Kumbaracı da, yazımın en başında anlattığım “hayatının kontrolünü kendi elinde tutan ve basit yaşamayı kendine felsefe edinmiş” insanlardan.

Haberi okurken özenmemek ve kıskanmamak gerçekten imkansız. ( Feci özendim bu arada ) Sorumluluklarınızı kendinizin belirlediği bir hayatta yaşamak nasıl da keyifli olurdu. Hesap verdiğiniz insanları en aza indirgeyerek, hayattan aldığınız huzuru maksimum seviyelere yükseltmek..

Allah, bu hayatı gerçekten yaşamak isteyen ve bu yolda gayret eden herkese nasip etsin inşallah..

 

“İnsan bir tekerlektir” felsefemin temelini atıyorum. Toplanın!

Şu hayatta, insan denen canlıyı bir çok objeye benzetmek mümkündür, belli özellikleri sebebiyle.Bir hayvana ya da bitkiye benzer bazen. İnsan, dünyanın içindeki bütün yaradılmışlarla sürekli bir temas halindedir. Yine sevgilinin sevgiliyi ay’a ve güneşe benzetmesi çok bilinir bir benzetmedir. Aslında gerçek anlamı, “tekerleklerin merkezinden geçen ve taşıtın altına enlemesine yerleştirilmiş olan mil’e verilen isim” olan dingil de, insanın benzetildiği objelerdendir. Kabalığıyla bir ayı’ya benzetilir insan, bazen bir ceylan’a benzetilir güzelliğiyle, uyanıklığıyla tilkiye. Hatta bir yavşağa benzetilir yılışıklığı yüzünden ( Bit yavrusu ). Bitkilerden ise başağa benzetilir dayanıklılığıyla. Rüzgarda yere kadar eğilen ama asla kırılmayan başaklara. Ya da faydasız insana “ot” deriz. Bu ve buna benzer bir çok örneği, kendinizce çoğaltmanız çok mümkündür.

Bense, insanı belki de bugüne kadar hiç benzetilmemiş bir eşyaya benzetirim. Bir araç tekerliğine. Evet, ister oto lastiği deyin ister araba tekerliği ( gerçi bu benzetme ,cinsel tercihi yön değiştiren erkeklere yapılır ama, bu benzetme benim için espirisi bol bir istisnadır )

“Yav neresi tekerleğe benzer ki insanın?” diyorsunuz değil mi? Evet benzer, hem de bal gibi benzer..

Şimdi bu tezimin dayanaklarını, madde madde sayayım..

• Bir kere herşeyden evvel lastiğin görevi taşımaktır. İnsan da aynıdır. Sırtında yaşadığı hayatın yüklerini taşır.

Tekerlek hem kendi etrafında döner. Fakat bu dönüşü yaparken hem ileri hem de geri gidebilir. İnsan da böyledir. Hayatı boyunca uyum sağladığı çevrede döner durur. Şartlara göre ikametgahını değiştirse bile yeni yaşadığı yerde dönüp durur işiyle evi arasında.

•Lastik kabaklaşırsa yolu tutamaz. Taşıdığı araç ve yükler tehlikeli bir yolculuk yapar. İnsanda zayıfsa, o hayatla birlikte savrulur. Aldığı kararlar risklidir. Yanlış seçimler yapar.

•Lastik aşındıkça durma kabiliyeti azalır. İşte İnsan da kontrolünü başkalarına teslim edince yoldan çıkar.Tüm donanımları ve saygınlığı zayıflar.

•Lastik yolda bir yere sürtündüğünde ( kaldırıma meselâ) sebebiyle yaralanır. İnsan da hayatında karşılaştığı bir çok sorunu kafasına takar, o stresle yaşmaya devam eder.

•Lastik başka lastiklerle birlikte hareket ederek taşır yükleri. İnsan da hayatı boyunca ailesiyle beraber hayatın yükünü taşır. İş bölümü ve manevi destekle yaşar.

•Lastiğin bir zaman sonra havası iner. Hava basılınca eski haline gelir. İnsan da motivasyonu kaybedince destek arar çevresinden. Bu bir dosttur çoğu zaman. Eş, anne ya da bir sevgilidir destek.

•Lastiğe fazla hava basılırsa esnekliğini kaybeder.Sertleşir. İnsan da çevresinden aldığı gazla, şımarır, kibirlenir ya da merhamet duygusunu kaybeder.

•Lastik aşırı yükten ya da bir çivi yüzünden patlar. Bir lastikçide onarılır yoluna devam eder. İnsan da kaldıramacağı bir sürü musibet yükünün altında stresten ya da bir kaza sebebiyle hastelik olur. Tedavi olur.

•Lastiğin kullanım süresi dolunca artık atıl hale gelir, çürür. Fakat jant üstüne yeni bir lastikle hayata döner. İnsan da ömrü bitince ölür ve çürür. Fakat ruhu, yeni bir bedende yeni bir alemde tekrar hayat bulur.

Nasıl?

İkna oldunuz mu?

Eh mi?

O zaman “insan tekerlektir” felsefem, an itibariyle doğmuştur. Hayırlı olsun..

Lakabı Araptı. Acıların adamıydı. Adı Karl Marx’dı..

Karl Marx..

Alman bir sosyolog.. bir yazar.. bir filozof..

Başka?

Marxizim’in kurucusu..Kominizm’in savunucusu

Başka?

Kapital’i yazdı..

Bu kadar mı?

Evet bu kadar.

Sanırım onun hakkında milletçe bildiğimiz bilgilerin hepi topu bu kadar. E bilsek ne olur bilmesek ne? diyenler için kısa kısa bilgiler vereyim. Dünyada paradan, sermayeden, emekten, eşitsizlikten onun kadar bahsedipte, Hayatı boyunca beş parasız gezen başka düşünür yoktur heralde..

Onun yukarıda yazdığım konu başlıkları yüzünden bu hale getirildiğini tahmin etmeniz hiç zor olmayacaktır. Hayatı tam bir dram ve trajedi ile geçmiş Karl’ın..

Yahudi bir babanın hristiyanlığı seçen oğlu Karl.. Belki de filmin koptuğu an burası.Paranın dünyadaki kaynağı olarak gösterilen Yahudi bir ailenin çocuğu olupta parayı sevememesi onun hayatı boyunca gariban ve işci haklarını savunup gariban olarak yaşamasına neden olmuş.

Karl’ın hayatında en şanslı olduğu konu kesinlikle çocukluk aşkı ve sonrasında evlendiği eşi Jenny’di. Üstelik Aristokrat ve zengin bir adamın kızı olan Jenny..

Yıllarca gizli bir nişanlılık içinde kavuşma hayali kuran Karl-Jeny çifti, tüm engellemere rağmen en sonunda evlenirler. Tabi bu evlilik Jenny’nin ailesinden gelecek tüm serveti elinin tersiyle itmesi sayesinde oldu. Jenny’nin artık herşeyi Karl’dan başkası değildi. Jenny Karl’la olan bu evlilliğine tam 7 çoçuk sığdırdı. Üstelik bunca çocuğu, Karl’ın düşünceleri sebebiyle sürgünlerle geçen hayatında yaptı. Ve Jenny’nin kendi deyimiyle hiç pişman olmadı. Ve yine bu söz 7 çocuklarından 4’ünün yoksullukla ilgili hastalıklardan dolayı ölmeleri üstüne söylendi. Evet, tam dört çocuğunu ard arda kaybetti Karl ve Jenny..

Tüm geçinebilme umutlarını Marx’ın “Kapital” eserine bağlamıştı.Fakat Marx yayıncının kendisine verdiği son teslim tarihini 16 yıl kadar kaçarınca, ancak çocukları bu kitaptan paylarına düşen geliri elde edebildi. Karl’ın diğer kitapları ise, tütün parasına denk geliyordu sadece.

Neyse biz devam edelim. Karl ilk çocuğu olan Heinrich Guido’yu 19 Kasım 1850’de bir yaşındayken zatürreden kaybetti. Yine Fransizka 1 yaşındayken annesinin kucağında öldü. Bu iki ölüm aileyi derinden yaraladı. Bir de üstüne Edgar 8 yaşında ölünce Marx çiftinin haleti ruhiyelerini tarif edebilecek bir kelime kalmamıştı. Siz belki bir gecede ağaran saç cümlesini duyduğunuzda aklınıza Adnan Şenses gelir( toprağı bol olsun ) Fakat Karl Marx’da aynı olayı yaşayan insanlar sınıfındandır.

Sonrada ard arda giden çocuklarının peşinden karısı Jenny’de eklendi. Karl artık yaşayan bir ölüydü desek yanlış söylemiş olmayız heralde. Bitti mi bitmedi! Son olarak 38 yaşındaki bunalımlı kızınıda kaybedince Karl’ın yaşlı ruhu ve bedeni daha fazla dayanamayıp öteki aleme göç etti. Neredeyse tüm ailenizin sizden önce öldüğü bir düşünün lütfen! Üstelik 1800 lü yılların Almanyasında…

İşte bu yüzden Karl Marx bir başka benim için. Hem fikirleri hem de insani yanı oldukça yüksek erdemlere sahip olan Karl’ın hayatı beyaz perdeye uyarlansa ciddi bir hayran kitlesi yapardı kesin. Fakat bu kesim Karl’ı fikirlerinden değil o koca yürekli sabırlı bir aile reisi olduğu için severdi. Koca bir hayatı kolay para kazanma derdine düşmeden ahlâkı ve prensipleri ile yarı aç geçiren bir adam Karl..

İyi ki gelmişsin dünyaya..

( Bu arada Karl’ın karısını aldattığı ve bu aldatmadan gayri meşru bir çocuğu olduğuna dair iddiayıda bir türlü kabullenemem. Fakat olmuşsa da bu kadar acı arasında kontrölü kaybettiği bir sırada yapmıştır diye düşünerek görmezden gelirim )

Tahtarevalli mantığıyla Empati..

Empati denilen şeyi ben bir tahtarevalliye benzetiyorum. İki çocuk karşılıklı oturuyor. Sonra her ikiisi de aynı keyfi, hep yükseldiklerinde alabiliyorlar. Fakat bu oyunda mühim olan şey, çocukların kilolarının birbirine denk olması. Eğer çocuklardan biri kilo olarak diğerine göre fazlaysa aynı hazı alamıyor. Bu durumda ne zayıf çocuk ne de sişman olan birbirlerinin hislerini anlayamıyor. Yani sonuç olarak, empati dediğimiz yerine geçme olayı, yalnıca birbirine denk olan kuvvetlerde mümkün olabiliyor. Sınıf,ekonomi ve kültür bakımından denk ya da denkliğe yakın bireyler ya da grupların empatiye yatkın olmalarıda bu teoremden kaynaklanıyor. Zenginin fakiri, eğitimlinin cahile karşı uzak olmasını yadırgamak gayet insani fakat bir o kadar da anlamsız bir bir düşüncedir. Bunun mümkün olma ihtimali bu kadar düşükken, taraflardan birbirlerini anlamasıda beklenemez. Kendini başkasının yerine koyması için benzer deneyim yaşanmışlıklarının az da olsa bulunması gerekiyor. Doğuştan zengin bir ailede yetişen bir çoçuğun, yokluk denilen sıkıntıyı bilmememesi, büyüdüğü zaman yardım ve merhametten uzak bir hayat sürmesi çok normal bir davranış biçimidir. Fakat bu hâl, yardım ve merhamete yakın olmayan insanın, yokluk çeken insana üzülmeyeceği anlamına da gelmez. Üzülmek başlı başına doğuştan gelen bir duygudur. Fakat empati kurmak için yeterli değidir. Zorluk çeken insanlarla geçirilecek zamanlar yaratılırsa empati belli bir zaman içinde kendine bir yer açabilir insan algısında. İnsana saygı duyma eğitiminin temeli çocuklukta verilebilirse, birey ileride bu duyguyu otomatik olarak sahiplenir.

Deprem korkumuz ve elimizden gelenler..

Deprem..

Milletimizin en çok kortuğu dogal afet. Bugünlerde yine sallanmaya başladık. 3.7 ile 5 arası ölçeklerse bizi korkutmaya yeten en ufak depremler. Evet bir deprem ülkesiyiz. Ve tarihte çok insanımızı kaybettiğimiz onlarca büyük depreminde şahidiyiz. Fakat buna rağmen bu gerçekle yüzleşmekten hep kaçtık ve kaçmaya devam ediyoruz. Peki bu korkumuzun sebebi ne? Bu soruya kısa yoldan ölüm demek en doğru cevap. Kişisel bazda bu böyle. Fakat ülke olarak baktığımızda çok ciddi bir kayıp sayısına ulaşma ihtimalimizin hissettirdiği korku daha yoğun.

En son yaşadığımız 17 Ağustos depreminden bu yana çok şükür büyük bir depremle karşılaşmadık. Allah da karşılaştırmasın zaten. Devletse bu konuda daha sıkıntılı. Çünkü yaşanacak büyük bir depremde verilecek can kayıpları ve maddi yara hepimizi derinden etkileyebilir. Bu konuda Rahmetli Ahmet Mete Işıkara şöyle derdi : “Depremden korkmayalım ve bununla yaşamayı öğrenelim. Deprem insanı öldürmez, tedbirsizlik öldürür”

Gerçektende öyle. Bu bu yıkıcı afetten korunmayı bilmek işin en önemli noktası. Geçmişte depreme karşı alınacak bireysel tedbirler yüzlerce kez anlatılmasına rağmen, bu konudaki bilgilerimiz  sürekli unutuluyor. O an yaşadığımız panik, bizi yanlış yöntemlere yönlendiriyor ne yazık ki..

Depremle ilgili Devletin attığı en büyük adım olan kentsel dönüşüm projesi ise bir çok ilde deprem tehlikesinden ziyade 10-15 yıllık binaların yıkılıp yerlerine lüks rezidans ve konutların yapılmasından ibaret..

Ve ne yazık ki bu gerçeğin toplumun %80 i tarafından biliniyor olmasına rağmen değişmiyor olması. Devletin attığı ve bence çok yüksek oranda başarılı olan tedbir, Deprem sonrası yapılaşmanın ciddi anlamda kontrol ediliyor olması. Sağlam bina yapma dsiplinimiz artık hemen hemen hatasız yürüyor gibi. Bunun dışında tedbir değil ama ama afet sonrasında yaşanacaklarla ilgili sıkıntıyı en aza indirgeme anlamında yapılmış en iyi uygulama, sürekli teyakkuzda olan Afad ve Kızılay kurumunun hazır eksiksiz, olarak müdahaleye hazır oluşu.

Gönül isterdi ki Depreme karşı alınacak tedbirler deprem sonrasındaki müdahalelerden daha fazla olsun. Ama şuan görünen tabloda bu kentsel dönüşüm tam anlamıyla doğru uygulana kadar Allah’a deprem olmasın diye dua etmekten başka bir şey yok elimizde.

Bu durumda iş yine yukarıda bahsettiğim gibi bireysel tedbirleri uygulayabilme becerimize kalıyor. Depremden korkmaya devam edelim. Çünkü bu korku bize tedbir aldırır. Fakat panik yapmamaya alışmak da hayatta kalma adına çok mühim.

Rabbim milletimizi bu büyük afete karşı korusun duası ile bitiriyorum yazımı..

Akif’in mealinin emanetçisi.. Yozgatlı İhsan Efendi

Yozgatlı Müderris İhsan Efendi, Mısır’da Osmanlı’dan kalan Sultan Mahmud Medresesi’nde görev yapan son müderrismiş. Okumak için Asya, Afrika ve Balkanlar’dan gelen çok sayıda öğrenciyi yetiştirmiş.Ayrıca Mısır’da kurulan ilk modern üniversitelerden olan Ayn Şems Üniversitesi’nin Türkoloji Bölümü’nü kurmakla görevlendirilmiş sonrasında vefatına kadar burada hizmet etmiş.

Yozgatlı İhsan Efendi, Türkiye’de inanç anlayışına ve dinî ilimlerde de kendini gösteren bir zat. İlmî bilgisi, vakur şahsiyeti ve fedakâr tavırları ile bütün İslam dünyasının sevgi, takdir ve saygısını kazanmış, 20. yüzyılın büyük âlimleri arasına girmiş.Alimliğine ek olarak , Mehmet Akif’in Kur’ân Meâli’ni emanet ettiği kişi olmasıyla da ilgi odağı haline gelmiş. Yani sonuç olarak Mehmet Akif’in eserini çok sağlam bir yere teslim ettiği anlaşılıyor.

Akif güvenmişse bize de saygı duymak düşer kendisine. Nurlar içinde yatsınlar inşallah..