Senden izler olursa.. / Oruç Aruoba

“Dikkatsizlik ederek düşürüp kırdığın sevdiğin kişinin izlerini taşıyan; senin için değerli bir nesneyi, parçalarını tek tek toplayıp, dikkatle saatlerce uğraşarak özel olarak aldığın bir zamkla yapıştırıp onardığında, ortaya, orası burası eksik-gedik, yamru-yumru bir şey çıkar- ama eskisinden de daha değerlidir artık; çünkü, şimdi, senin izlerini de taşıyordur.”

Sevgi, yaşam, iyilik dolu şarkılar en çok onundur.

Küçükken TRT 1 de çok sık rastladığım bir sanatçıydı İlhan İrem. Her daim uzun saçları, çok ender çıkardığı siyah güneş gözlükleri ve genelde koyu renkli pardesüsü ile çok farklı bir tarzı vardı.

Sesi romantik bir sesdi. Kulağı hiç yormayan ve enstrümanlarla akıp giden bir ses. En neşeli şarkıları bile duygu ve romantizm doluydu. Ancak slow şarkıları romantizmin doruklarına çıkıyordu. İrem sanki şarkı söylemiyor sürekli sitemli bir meramını anlatıyordu sanatsal olarak.

1975 yılı onun parlama yılı olmuştu. İlk albümü o yıllarda hiç ilgi görmemişti desek yeriydi. Ancak ikinci ve üçüncü 45 likler onu zirveye taşıyacakdı. Mesela İlhan İrem ismini bilenlerin tamamının bildiği “anlasana şarkısı İrem’le bütünleşmiş gibiydi. İrem anlasana şarkısını 1998 de bir dergide verdiği röportajda şöyle anlatıyordu; Anlasana’yı bestelerken çok somut bir göksel buluşma yaşadım. O günden başlayarak, başka bir bilinç boyutu bana el verdi… Benliğimde sürekli yenilenen anlatılmaz bir ışık enerjisi taşıyorum. Beynimde; yüreğime, ruhuma, üretimlerime, geleceğimiz olan bir başka boyutun bilgileri yüklendi” demişti. Sanatçı o an artık ne yaşadıysa bu ilham onun kariyerine yaklaşık bir 15 sene inanılmaz güzel eserler ürettirdi.

Sensiz de yaşanıyor, ayrılık akşamı ( konuşamıyorum olarak bilinir), yemyeşil bir deniz, haydi sil gözyaşlarını ( boşver arkadaş olarak bilinir ) şarkıları gerçekten efsanedir. Bu şarkıların hepsi o ilhamla 70 li yıllarda yapılmış sanatçı tarafından. Hepsi nahif bir adamım gönlünden doğmuş, milyonların gönlünde akmış durmuş.

Hatırladığım kadarıyla İrem, 30 yıl albümüne kadar çok sık olmasa da üretmeye devam etti. Ancak 2000 sonrası belkide pop müziğin ve günübirlik hit şarkıların istikrarlı gidişatına üzülmüş olacak ki çekildi köşesine. İyi müzik bu tip çok değerli sanatçılar için herşeyin önündedir. Çünkü onlar için iyi müzik yaşamın kaynağı ve ifadesine atıf yapar. Para, ün, şöhretin hiç bir önemi kalmamıştır zamanla belki de en başından beri yoktur biz bilmiyoruzdur.

Ve İrem artık aramızda yok. 67 yıllık bir ömürü bize kattıkları ile çok iyi bir şekilde doldurdu sanatçı.  Ancak her büyük ve değerli isim gibi şarkıları ile duygularımıza dokunduğu her an yeniden doğacak. Yani bir çeşit ölümsüzlük zamanlarına hükmedecek.

Sevgi, ışık, iyilik onun sembolleşen kelimeleriydi. O belki de bu hayatta hepinizden fazla aradı ve yaşamak istedi bu erdemleri. Sevgi olmadan yaşam olmaz mottosuna gerçekten inanan kaç sanatçı sayabilirsiniz? İşte İrem o sayabileceğiniz bir kaç ismin içinde olacaktır her zaman.

Allah sana dünyada o hep aradığın ışığına ve nuruna kavuştursun inşallah.

 

Kendini burcunun özellikleri ile anlatmaya çalışmak..

  • Geçmişte evet bende bir kaç kez yaptım bunu. Yani sosyal medya platformları üzerinden, burcumun genel özellikleri ile ilgili bilgiler paylaşmayı. Peki insan neden burcunu bu şekilde paylaşır? Cevabı basit; psikolojik bir rahatlama yaşamak için. Bu rahatlamaya neden olan şey ise yaşadığı bir mağduriyet karşısında sergilediği tavrın takdir ediesini istemesi. Daha doğrusu kişinin burçları bir referans noktası göstererek ” işte bu benim ” mesajı vermeye çalışması.

Bu tip paylaşımlar yapıyor olmamızın bir başka sebebi de, kendimizi anlatmak istediğimiz kişiye anlatamayışımız sonucunda, kişiliğimizle ilgili bazı doneleri bizi tanıyan diğer insanlarla paylaşarak bir yer değiştirme ile relax olma mantığı.

Hayatta hepimizin kendimizi yeterince ifade edemediği, haksızlıklara uğradığımızı düşündüğümüz zamanlar oluyor. İşte bu zamanlarda burçlar bizim için bir CV gibi işlev görüyor. Yani demek istiyoruz ki çevremize dolaylı yönden;  ” arkadaşlar ben işte felan fişman burcuyum. Özelliklerim aynı burada yazanlar gibi. Ona göre davranın bana”  Bu mesajı vermeye çalışmamızın en büyük sebebi de temelinde zarar görme ve yaralanma korkusu. Bunu şöyle örneklendireyim ; Hani hoca Nasrettin, çocuğu su doldurmaya gönderiyor ama öncesinde çocuğu dövüyor ya hani? Neden çünkü çocuk testiyi kırdıktan atacağı dayağın bir önemi kalmıyor:) İşte bu kendi burcumuzun özelliklerini face’de Instagram’da falan paylaşmanız hep bundan.

Ancak burada gözden kaçan önemli birşey var. Bu burç karakter tanımlamalarının hemen hemen hiç birinde burcun hakkında olumsuz birşey paylaşılmıyor. Oysa bu hiç de etik değil. Kişi burada toplumca hep takdir gören, alkış alan neredeyse kusursuz bir birey görünme çabasında. Ne zayıflıkları ne de yetersiz kaldığı noktalar hep flu kalıyor. Benim kanaatimce bu tip paylaşımlar yapan insanlar, genelde indirildiğini düşünen, onu kıran ya da yaralayan insanlar gibi davranmadan yaşamaya çalışan ve bu uğurda da kendini sürekli yıpratan melankoli yaşayan bireyler oluyor.

E peki sizce kişinin kendini burçlarla anlatması ona istediği, arzu ettiği ilgi ve alakayı getiriyor mu? Cevap yüzde doksan dokuz ” hayır” olacaktır. Çünkü insanlar bu tip genellemeler ile kişiyi daha fazla anlamaya çalışmaz.

Mesela ben Başak burcuyum. Özelliklerimin bir çoğunun örtüştüğü doğrudur. Ancak ben yalnız benim. Burcun temelinde olduğu her özelliği taşıyacak olsam benim dışımda su hayatta yaşayan diğer Başak burçları ile aramda ne farklılık olabilir ki değil mi?

Oysa kişi sosyal platformlarda kendini burc’u ile ifade etmek yerine kendi cümleleri ile ortaya çıksa. İnsanlar onu daha iyi anlamış olmaz mı? Ama işte burada ortaya çıkan şey ” ya kendimi doğru ifade edemezsem” korkusu yatıyor. Ayrıca kendimi deşifre ederek duygularımı insanlar bilirse zarar verirler mi endişesi de ikinci bir kaygıyı oluşturuyor.

İnsanın kendini doğru ifade etme gayreti hep sürdü bundan sonrada hiç durmadan sürecek. Ancak ne kadar işe yarayacak, bunu kişinin kendi üslubu ve zamanlaması belirleyecek.

 

 

 

Ölümle ilgili şöyle demişti rahmetli Harun Kolçak

Yine bir sene-i devriye..

Harun Kolçak vefat edeli beş yıl olmuş. Ergenlik dönemimin ekolü. ortaokul ikinci sınıfım. Kolçak’ın Gir kanıma albümü çıkmış. Radyolar bangır bangır akşama kadar bu harika hit’i çalıyor. Albümü ilk alan arkadaş ise benden 2-3 yaş bir çocuk. Herkes bu arkadaşın kapısında kasedi istiyor. Ama dinlemek için değil kopyalamak için.  Kopyalama dediğim şey işe çift kaset çalar teyibin bir gözüne kopyalamak istediğiniz kasedi takıyor. Diğer tarafa ise kaydedeceğiniz 90 lık ya da 120 lık boş ya da orjinal kaydı bozdugunuz çıkma bir kaset takıyorsunuz. Ve Record tuşuna basıp kaydetmesini bekliyorsunuz:) ( O dönemi bilmeyenler için biraz detaylı anlatayım dedim )

Albüm müthiş. Gir kanıma evet çok iyi ama albümde bir tane bile kötü şarkı yok. Sabah akşama kadar kusana kadar dinliyorum. Rahmetli öncelikle çok iyi bir yorumcuydu. Şimdi düşünüyorum da ben Kolçak’ın slow şarkılarını daha çok sevmişim. Çünkü sesinin gücü ve şarkının sözlerinin içtenliği daha bariz ortaya çıkıyordu böyle şarkılarda.

Bende NTV nin haberinden öğrendim sanatçının beş yıl önce bugün aramızdan ayrılışını. NTV usta sanatçının hayatını da tekrar kısaca hatırlatmış haberde. Bir de benim bugüne kadar hiç denk gelmediğim bir demecini paylaşmış. Mevzu ölüm üzerine. Muhtemelen hastalığının ağır seyrettiği süreçte verdi bu demeci.

Şöyle demiş Kolçak;

“Ölüm, hayatta birçok şeye anlam katıyor. Ölümsüz olsaydık, birbirimize değer vermezdik. Dünyada, öleceğini bilerek yaşayan tek varlık insan. Bunu ötelemeyi de beceriyor insan. Hastalıkla, bu gerçekle yüz yüze geliyorsunuz. Bazı şeylerle yüzleşmek durumunda kalıyorsunuz. İki seçeneğim vardı: Ya acıya katılıp, kendimi yok etmek ya da yaşama dört elle sarılmaktı. Ben, içimdeki tanrısal güce sarılıp, sonuna kadar yaşamayı seçtim.”

Gerçekten harika bir söyleme imza atmış Kolçak. Özelikle ” ölümsüz olsaydık, birbirimize değer vermezdik ” sözü aslında ölümün ne kadar büyük değer katan bir nimet olduğunu göstermiyor mu sizce de?

Mekanın cennet olsun iyi müzisyen ve çok iyi insan..

İsabelle olmak ya da olmamak..

Instagramda geziniyorum . Takibe aldıklarım dışında arada sponsorlu reklamlar çıkıyor geçiyorum. Sonra her nasıl oluyorsa takip etmediğim güzelce bir kızın Şefo’nun İsabelle şarkısı eşliğinde kısa çekilmiş bir videosuna bakıyorum.

Bu kızımız ünlü mü yoksa sıradan bir vatandaş mı olduğunu bilmeden izliyorum. Videoda ki kız arada sağa sola kendince anlamlı bakışlar atarak arada da, kendini çektiği telefonunun kamerasına bakarak kendini kadrajdan çıkarmadan videoyu bitirmeye çalıştığına şahit oluyorum. Tabi bu arada kızımız İsabelle şarkısını ağzını fazla açmadan playback olarak söylüyor.

Videoyu geçiyorum. Bir sonraki video da başka bir kızımız bir önceki kızımız gibi İsabelle şarkısını söylüyor. Pardon playback yapıyor. Ve aynı az önceki videoda ki kızımız gibi pozlar veriyor.

Sonraki videoda yine bir kız ve İsabelle videosu..

Bunu niye yapıyorlar diye düşünüyorum. Daha doğrusu böyle birşeyi yaparak ne kazandıklarını ve kendilerini nasıl hissettiklerini anlamaya çalışıyorum.

Ancak işin içinden çıkamıyorum. Beğeni almak için yapılmış bir çeşit girişim olarak değerlendirdirip instagram’dan çıkıyorum. Sanırım doğru olanı yapıyorum. Yani akıl sağlığım açısından..

 

Bilim, çözdüğü her olaya bir isim verir. E işi bu zaten

Küçükken, hem de çok küçükken… Her gece yatağıma yattıktan bir süre sonra, odanın karanlığına gözlerim alışınca eşyaların belli belirsiz suretlerini görürdüm. Belki biraz korkudan belki de çocukluk hayal gücümün etkisiyle, eşyaları bambaşka şeylere benzetirdim. Ne bileyim; odanın bir köşesinde, sandalyenin üzerinde duran kıyafetleri bir insana; ya da karşıdaki çekyatta üst üste dizili duran battaniye ve yastıkları bir yaratığa benzetirdim. 🙂

​Aynı zamanda bahçemizdeki ağaçların, dolunayda penceremizin perdesine vuran gölgeleri de beni çok ürkütürdü. Üstelik bu gölgeler hareketliydi; sanki bir cadının uzun parmaklarının ucundaki, en az parmak kadar uzun ve kıvrık tırnaklarına benzerdi. Sanırım herkes bu tip benzetme kaynaklı korkuları çocukluğunda yaşamıştır.

​Tabii zamanla büyüdükçe bu korkularımız da sona erdi. Ancak bu benzetme eğilimi hiçbir zaman bitmedi. İlkokul yıllarımda gökyüzündeki bulutlara bakarken, bazılarımızı hayvanlara ya da çeşitli eşyalara benzetmeye devam ettim; tıpkı diğer çocuklar gibi. Sonra yine, köy yolunda otobüsle giderken kara lahana tarlalarına uzaktan bakınca, onları yere konmuş binlerce güvercin sanırdım.

​Daha da büyüyor insan ama benzetme olayı hiç bitmiyor. Mesela bir sahilde, denize fırlatıp sektirmek istediğin o taşı bir objeye benzetebiliyorsun ya da bir ormanda, bir ağacın gövdesindeki kabuğun bir insan yüzünü andırdığını düşünüyorsun.

​Ve şimdi…

​Sosyal medyada gezinirken, yıllarca deneyimleyip gözlemlediğim bu olaya bilimin bir isim verdiğini öğreniyorum. (Bilim zaten her şeye bir isim vermeye bayılır; işi tanımlamaktır ya…)

​Bilimin bu olaya verdiği isim: Pareidolia.

​Tanımını da şöyle yapmışlar:

“Çevremizde gördüğümüz nesneleri çeşitli canlılara benzetmek; beynimizin, nesneleri tanımlamak için başvurduğu bir yöntemdir. Bulutlarda hayvan, çeşitli cisimlerde insan yüzü görmek gibi birçok çeşidi görülür.” Daha kısa bir tarifle; beynimizin bir nesneyi, aslında olmadığı bir diğer şeye benzetmesi durumu.

​”Eee, peki ne olmuş ismi buysa?” diyeceksiniz siz şimdi. 🙂

​Valla pek bir şey olmayacak. Günübirlik bir genel kültür bilgisine ulaşıp muhtemelen yarın bunu hiç hatırlamayacaksınız…

​Hem hatırlasanız da bu bilgi size ancak katılacağınız bir bilgi yarışmasında sorulur. Siz de o an, “Yav neydi bu olayın adı? Keşke aklımda kalsaydı,” der, geçici bir pişmanlık yaşayıp bir sonraki soruya geçerdiniz. Tabii hâlâ elenmediyseniz! 🙂

Geçcek de bir gün geçecek.

​Tarkan yeni bir şarkı yapmaya görsün, hemen olay olur. Şarkının tutup tutmayacağı pek mühim değildir; medyanın gözünde Tarkan hep “Mega Star” kalacaktır. Çünkü şu an bu medyanın sahipleri, Tarkan’ın en parlak dönemlerinde ya yeni ergen ya da gençliklerinin altın çağındaydılar ve Tarkan’ı o dönemlerde özümsediler.

​Ancak ileride bir zaman gelecek, medyanın sahipleri emekliye ayrılacak ve Tarkan da geçmişin tatlı hatıralarından biri olacak. Çünkü müzik tarzları değişecek; yenilenen tüketim alışkanlıkları her şeyi eskittiği gibi Mega Star’ı da aynı raflara koyacaktır. Ancak ben, “Geççek” şarkısının müzikalitesinden ziyade siyasi düzlemde yarattığı etkiyi konuşmak istiyorum.

​Muhalefetin önde gelenleri şarkıyı doğal olarak hemen sahiplendiler. İktidar cephesi ise durumdan rahatsız. Her yöne çekilebilecek bir şarkının iktidara yönelik dokundurmalarını kabul etmelerini beklemek zaten zor.

​Peki, neymiş İsmail YK tarzı bu “Geççek” şarkısının sözleri? Bakalım:

​“Geççek her şeyin sonu var, bu çile de bitecek

Oh oh şındırgadıp oynayacağız o zaman

O çiçekten günler çok yakında

Dayan çoğu gitti, azı kaldı

Yapma güze, kışa boğma yazını

Yakındır sabrın zaferi

Düştük evet ama kalkmadık mı?”

​Valla şarkıya bakınca öznesini bulmak zor. Evet, ortada nefret edilen, istenmeyen bir şey var ama ne? En başta da dediğim gibi, bu özneye herkes istediği kişiyi ya da herhangi bir şeyi koyabilir. Şimdi Tarkan’a sorsanız, “Bu şarkıyı Erdoğan’a mı yazdın?” diye; cevabı üstü kapalı ya da flu bir “hayır” olur.

​E adam açık açık bunu diyemeyecek elbette. Dolambaçlı yoldan muhalif kitleye mesajı zaten vermiş. Bu ülkenin insanları hâlâ bir sanatçının siyasete bulaşmasına, taraf tutmasına alışamadı. Oysaki bu durumun hiçbir mahzuru yok. Sanatçıyı zamanında bir memur gibi siyasetten uzak tutmayı kim dayattı bize bilemiyorum. Tam bu noktada aklıma Kılıçdaroğlu’nun, Külliye’de Erdoğan’ın sanatçılara verdiği yemek sonrası yaptığı yorum geldi. Ne demişti Kılıçdaroğlu: “Yalakadan sanatçı olmaz.” Tabi bu “yalaka” sıfatını iktidara yakın isimleri baz alarak kullanmıştı; sanki iktidara yakın olmak suçmuş gibi.

​Oysa o yemekten sonra Kılıçdaroğlu ve partinin önde gelen isimleri, başta Tarkan olmak üzere birçok muhalif sanatçının konserine gitmiş ya da onları makamlarında ağırlamışlardı. Bu duruma iktidar basını da haklı olarak misilleme yapmıştı. 🙂 Aslında yanlışa karşı yanlış bir tepkiydi bu. İktidar taraflı medya mevzuya şöyle yaklaşsaydı daha şık olurdu: “Sanatçı, gönül verdiği partiye yakın diye suçlanamaz. Ne Cumhurbaşkanı’nı ne de farklı bir siyasi parti liderini desteklemek yalakalık değildir. Biz tüm sanatçıların fikrine ve düşüncesine saygı duyuyoruz.”

​Ama olmadı, olamadı…

​Bana göre ise sanatçının tek bir tarafı olamaz. Sanatçı herkes gibi değildir çünkü; her şeye farklı bakması gerekir. Olayların samimiyetine, estetiğine ve faydasına bakar. Çünkü sanatçı, menfaat odaklı değil; daha bütüncül ve tamamını kapsayabilecek eylemleri sever. Diyelim Tarkan bugün iktidarı sevmiyor, beğenmiyor olabilir; ancak zaman içinde iktidarın olumlu eylemlerini görüp fikir değiştirebilir, değiştirmelidir de! Bu yönü onu “satılmış” ya da “omurgasız” yapmaz. Bilakis, asıl manada sürekli doğru olanın peşinden gittiğini, herhangi bir zümrenin malı olmadığını ortaya koyar. Bir birey, bir kurum, bir cemiyet ya da bir parti sürekli nasıl dört dörtlük olabilir? Olamaz elbet.

​Neyse… Şimdi gelelim Tarkan’ın şarkısının müzikal tarafına. Tarkan piyasaya girdiğinden beri kolay ezberlenebilir ve kolay eşlik edilebilir şarkılar yaptı. Üstelik şarkı sözlerinin Türkçeye yaptığı olumsuz etkileri hiç önemsemeden; çünkü Tarkan’ı Tarkan yapan “olmazsa olmazlar” bunlardı.

​Ama şimdi “Geççek” (yani geçecek) ile bu rutin değişti. Çünkü şarkının gerek ritmi gerekse sözleri alabildiğine sıradan; hiçbir esprisi olmayan sözlerden ibaret. Bana biraz muhalefete puan kazandırmak için yapılmış bir parça gibi geldi. Üstelik yukarıda da yazdığım gibi öznesi bir karakutu gibi; COVID virüsüne mi yoksa iktidara mı sesleniyor, muamma.

​Şimdi gelelim Tarkan’ın bu şarkıyı neden şimdi yaptığına. Sezen Aksu’nun Adem ile Havva’nın isminin geçtiği şarkısının yankıları daha yeni sönmüşken, Tarkan’ın bu şarkıyı patlatması çok manidar geldi bana. Çünkü iktidarın sanatçılara baskı yaptığı algısını oluşturmak için güzel bir yöntem bu. Aynı zamanda bu polemiklerin kaynağı olan sanatçının PR’ına da harika bir katkı. Ayrıca bu tip muhalif mantalitede olan sanatçıları seven, destekleyen ve kahramanlaştıran siyasi muhalefet partileri varken, bu harika bir fırsat.

​Bence şarkı vasat ama yarattığı etki ve polemiklerle gündem olmayı başarıyor. Sonuç olarak Tarkan kuyuya taşı bıraktı, kırk akıllı çıkarmaya çalışıyor. 🙂

​Bence Sezen Aksu ile başlayan bu gidişat, Tarkan’ın da eklenmesiyle moda olup birçok muhalif sanatçıyı tetikleyecektir. Yani sanatın her türünde faaliyet gösteren sanatçılar, kendi alanlarında iktidara üstü kapalı göndermeler yapmaya devam edecekler. Bu gidişat siyasete herhangi bir katkı sağlamayacağı gibi, gereksiz gündem zincirlerine yeni halkalar eklemekten öteye gitmeyecektir.

​Dipnot: Harbi, “geççek” nedir yahu? Bari şarkının adını doğru yazıp şarkı içinde “geçecek” yerine “geçcek” deseydin. Allah’ım, sen eski Tarkan’ı bize geri gönder!

​Âmin.

Sevemedim Karagözlüm. Çünkü…

Bir film vardır Türkan Şoray’ın Kadir inanır ile oynadığı. O filmin bir sahnesinde Şoray, aslında Belkıs Özener’in okuduğu bir şarkıya playback yapar.

O şarkı : “Sevemedim Karagözlüm” isimli şarkıdır.

Sevemedim karagözlüm seni doyunca,
Hep kıskandım seni elden yıllar boyunca,
Kuşlar gibi ikimiz bir yuva kuralım,
Ayırmasın mevlam bizi ömür boyunca
Kuşlar gibi ikimiz bir yuva kuralım,
Ayırmasın mevlam bizi ömür boyunca
 
Yeşilçam döneminin en bilinen aşk şarkılarındandır bu şarkı. İçi de dışı da çeşitli sitem, pişmanlık, dilek ve dua’dan oluşur. Şarkı zaten tek başına vurucu iken, bir de Belkıs Özener’in o muhteşem nağmeleriyle ölümsüzleşir.
Filmde bu şarkını okunacağı sahnenin hemen öncesinde Türkan Soray, şarkıyı şöyle takdim eder:
“Saadeti bu şarkıda tanıdım. Bir şeyi daha öğrendim bu şarkıyla. Herşeye sahip olmak isteyen elindekini de kaybeder”
Buram buram pişmanlık kokan bu cümleler, okunacak şarkının dinleyicilere yapacağı etkinin de habercisidir bir bakıma. İnsan, mutluluk peşinde koştururken o kadar lüzumsuz hazları da tatmak ister ki, bu istekler onu hep daha iyiye, hep daha güzele erdirecekmiş hissiyatı yaşatır. Oysa ki herşeye sahip olma isteği, insanın felaketidir öyle değil mi?
Hangi insan hep daha güzeli hep daha fazlasını hakedecek bir hayatı nasıl yaşar ki, bunları istemeye yüzü olsun? Mutluluk bir sadaka sevabı gibi bir şey değil midir? Sürekli ama az az yaşanması muhtemel bir duygunun adıdır ” mutluluk “
Her duygu doğduğunda insanda bir yerleri ya onarır. Ya da çeşitli sıkıntılar yaşatarak daha iyisine hazırlar. Yaşı 40 ve üstü olanlar bilirler. Bir zamanlar çıtır kızlar diye bir gurup vardı. Onların müzikalitesi olmayan şarkılarının arasından bir şarkı sıyrılır. Güzel mesajlar veren bir şarkıdır o.
O şarkının da nakaratında şöyle der Çıtır kızlar :
Yaşanacaksa yaşanacak
Ayrılıklar, mutsuzluklar
Ölüm yok ya bunun sonunda
Tüm acılar bir yere kadar
Yaşanacaksa yaşanacak
Ayrılıklar, mutsuzluklar
Ölüm yok ya bunun sonunda
Tüm acılar bir yere kadar
Haklısın boşver
Her zaman yaptığın gibi
Bana da boşver unut gitsin
Sevgiden korkmaya devam et
Haklısın boşver
Her zaman yaptığın gibi
Bana da boşver unut gitsin
Sevgiden kaçmaya devam et
 
Özellikle bu “yaşanacaksa yaşanacak” bölümü bana şeyi hatırlatır. ,” Olmuşla ölmüşe çare yok” sözünü. Bu hayat dediğimiz zaman dilimi bize, sanki çok uzun bir ömür yaşayacakmışız hissiyatıyla bir şeyler için sürekli ertelemeyi ve beklemeyi öğretir. Oysa ne mutluluk ne de huzur bekleyerek elde edilmez. Bunlar her anın içinde gizli ve zamansız açan çiçekler gibidir.
Allah karagözlüleri canı gönülden seven kitleyi de, tüm karagözlüleri de her daim huzurlu kılsın. Çünkü bu dünyanın selahiyeti açısından onlara çok ihtiyacımız var. Gelecekte arzu edilecek ve hiç yıkılmadan durabilecek çekirdek toplumun temeli onlar.

Neden acı çekiyorum? / Alejandro Jodorowsky

Kainat değişiyor, kainat genişliyor. Her şey sürekli değişiyor. Hal bu iken, bir insan değişmeden kaldığında, bir taş gibi, hayatı boyunca olduğu kimliğe tutunduğunda, bu bir trajedi…İnsan akışkan olmalı, değişken, genişleyen, gelişen…ve sürekli kendine sormalı :

“Neden acı çekiyorum? Bu niye canımı sıkıyor ? Neden birşeylerin arayışındayım ? Niye ondan bundan nefret ediyorum ? Neden affedemiyor ve kendimi özgürleştiremiyorum ?”

Bütün işim, yavaş ama sürekli genişleyen, kendini gerçekleştiren ve daha yüksek bir ruhanî seviyeye ulaşan bir karakter geliştirmektir. Karakterlerim bilgelik kazanıyor. Böylesi bir bilgeliğe varmak, yaşam aşkına varmaktır.

Hop! Yavaş Gel Simon’s!

​Her sene illaki bir “dâhi çocuk” haberi yapılır ve bu çocuk genelde Amerika’dan çıkar. Bu yılın ilk dâhi çocuk haberi ise Belçika’dan geldi. Belçika’da yaşayan 11 yaşındaki Laurent Simons isimli çocuk; Anvers Üniversitesi’nin üç yıllık fizik bölümünü bir yılda bitirerek en iyi dereceyle mezun olmuş. Üniversite, Simons’ın Mart 2020’den beri fizik bölümünde okuduğunu ve diğer öğrencilerin hepsini geride bırakarak lisans diploması almaya hak kazandığını bildirmiş.

​Buraya kadar her şey güzel fakat bizim küçük Laurent, ilerideki hedefini söyleyince bana da bu yazıyı yazmak düştü: Laurent’in hedefi ölümsüzlükmüş! Haberi okuyunca kendimi “Yavaş gel Simons!” demekten alıkoyamadım. Daha 11 yaşında bir çocuğun kendine koyduğu hedef ölümsüzlük… İnanılır gibi değil. Neden mi? Çünkü bilimin insanı “Tanrı yapma” hevesi öyle bir noktaya geldi ki küçük bir çocuğun hedefi bile bu yönde evrildi. Avrupalıların dünyaya “kazık çakma” niyeti, bilim anlayışlarının da temel ideolojisi hâline gelmiş. Ölümü yenmek yerine daha hayırlı işler yapsalar olmaz mı? Mesela ilk önce şu kanserin tedavisini bulsalar, iklim değişikliğini durduracak bir şeyler geliştirseler ya da biraz daha iddialı olalım; bir ışınlama makinesi yapsalar… Ya da insanın içindeki şiddet duygusunu yok etseler, değil mi?

​Ama sen bunca güzel iş yapmak varken insanı ölümsüz yapmaya çalış! Sürekli yeni doğumların olduğu fakat “öte âleme” kimsenin gitmediği bir dünya düşünün… Zaten dünya kaynakları giderek tükeniyor. Böyle bir durumda gıda, su, barınma, korunma ve geçinme problemlerini nasıl çözeceklerini sanıyorlar? “Oh! Kimse ölmesin ama dünya da huzur dolu bir gezegen olsun.” Var mı böyle bir mantık?

​Dâhiyane çocuğumuz Laurent de diyor ki: “Hedefim ölümsüzlük. Vücutta mümkün olduğunca fazla sayıda parçayı mekanik parçalarla değiştirmek istiyorum. Bunun için bir yol hazırladım. Bulmacanın ilk parçası kuantum fiziği.”

​Yani özetle; siber insan modeli… Daha açık bir ifadeyle RoboCop gibi bir yaratık üretimi! Bozulan bir parçan mı var? Hemen gidiyorsun “insan parçası sanayi sitesine”. Diyorsun ki: “Bana oradan kalitelisinden bir akciğer ver.” Hemen oracıkta göğüs kafesindeki vidaları söküyorsun, eskisini çıkarıp sıfır akciğeri yerleştiriyorsun. Ya da pahalı mı geldi? Giriyorsun Letgo’ya; “ikinci el, az kullanılmış akciğer” yazıyorsun, filtreliyorsun ucuzdan pahalıya. Al işte, bir sürü yedek parça!

​Peki, bunun neresi insan? Sadece beyni mi? Peki ya onu da mekanik yaparlarsa? Adamın beyin ölümü gerçekleşmeden tüm bilgileri yeni beyne USB ile aktarıyorsun ve hayatına devam ediyorsun… Öyle mi? Örnekleri çoğaltmak mümkün ama gidişat gösteriyor ki insan, şu yalan dünyaya asla doymayacak.

​Tanrı ile kıyasıya rekabet! İşte insan böyle boş ve aciz bir yaratık. Allah, Laurent gibi zeki çocuklara insanlığın hayrına işler yapmayı nasip etsin inşallah.

Hastalık hastası değildi. Sadece Fibromiyaljisi vardı.

Hani çevrenizde vardır ya… “Yok oram ağrıyor, yok buram ağrıyor” diyen tipler. Bu belki anneniz, belki bir arkadaşınızdır. Sürekli şikâyet eder, bir hastalığı olduğuna sizi ikna etmeye çalışır. Siz ise bu iknalardan bunalır, ona “Sen hastalık hastasısın” der, inanmadığınızı belli edersiniz.

​Peki ya o kişi gerçekten hastaysa? Onlarca kere doktora gidip MR çektiren, tomografi çektiren, check-up yaptıran; sonuç olarak da her defasında temiz çıkan bu insanlar ya gerçekten hastaysa?

​Evet, bu tip insanlar gerçekten hasta! O hastalığın adı da Fibromiyalji.

​Fibromiyalji, toplumda en çok görülen ikinci romatizmal hastalıktır. Oranı ise %20.

​Peki nedir Fibromiyalji?

​Fibromiyalji; “Her tarafım ağrıyor. Ağrım bazen omzumda, bazen kolumda, bazen boynumda dolaşıyor. Defalarca doktora gittim; ‘Tüm tahlilleriniz normal, seninki sinirsel, kafana takma veya bir şeyin yok’ dediler. Sabah yataktan kalkasım yok ama beni kimse anlamıyor” diyen insanların hastalığıdır.

​Bunu bilimsel bir dille açıklayacak olursak; Fibromiyalji sendromu (FMS); kasları, bağları (ligamanları) ve kirişleri etkileyen, “miyalji” diye de tanımlanabilen, yaygın kas ağrıları ve vücudun birçok bölgesinde aşırı hassasiyetle seyreden kronik bir ağrı sendromudur. İsmi; “fibro” (fibröz doku, bağ dokusu), “myo” (kas) ve “algia” (ağrı) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelen sinir bozucu bir rahatsızlıktır!

​Çoğunlukla orta yaşlarda görülmekle birlikte çocukluk döneminde ve ileri yaşlarda da görülebilir. En sık görülme yaşı 40-50 arasıdır ancak 40 yaş altı ve 60 yaş üzerinde de görülür.

​Ülkemizde sıklığı; 20-64 yaş arası kadınlarda %3,6, 20-29 yaş arasında ise %0,9 olarak saptanmıştır.

​Peki bu hastalığın temel sebepleri ne diye bakacak olursak:

  • ​Öncelikle bir kadınsanız bu hastalığa daha yatkınsınız.
  • ​Yaşınızın ilerlemesi.
  • ​Omurgaya yönelik fiziksel travmalar (buzda kayıp düşme gibi).
  • ​Cerrahi müdahaleler.
  • ​Trafik kazalarında oluşan darbeler.
  • ​Merdivenden düşme gibi vukuatlar.
  • ​Geçirdiğiniz enfeksiyonlar (Borrelia burgdorferi, Parvovirus, Koksakivirüs, Epstein-Barr Virüsü-EBV, HCV, Hepatit B Virüsü-HBV, HIV, HTLV-1 gibi).
  • ​Çocukluk döneminde psikolojik veya fiziksel şiddet, cinsel istismar, boşanmalar, terk edilmeler, savaş ortamları da bu hastalığı tetikleyebilir.
  • ​Bunlara iş ile ilgili sorunlarınızı da ekleyin.
  • ​Bir de mükemmeliyetçilik huyunuz varsa… Her şeyi dört dörtlük yapma hevesiniz sizi bu hastalığa doğrudan taşıyabilir.

​Fibromiyalji hastası olmuşsanız yakınmalarınız ise şöyle gelişir:

  1. ​Ağrı: Vücudun her tarafındadır. Sıklıkla boyun ve omuzlardan başlar; kollara, göğüs duvarına ve bacaklara yayılır. Ağrı “dolaşan” bir ağrı olabilir. Bazen kaslarda tutukluk, yanma veya sıkışma hissi gibi farklı şekillerde de hissedilebilir. Bir kısım ağrı devamlı olabilir; anksiyete, stres, uykusuzluk, yorgunluk, soğuk veya rutubet ağrıları artırır. Ağrı ile beraber gün içinde giderek azalan, bazen gün boyu devam eden sabah tutukluğu görülür. Hasta eklemlerini şiş hissedebilir ancak ağrılı tarafta eklemlerde şişme veya kızarma görülmez. Ağrı nedeniyle eklem hareketleri kısıtlanabilir. Dinlenme ile ağrı azalabilir.
  2. ​Yorgunluk, dinlendirmeyen uyku: Gece uykusundan, süreye bağlı olmaksızın yorgun kalkılır. Sabah hastalar uyandıklarında kendilerini “dövülmüş” veya “savaşmış” gibi hissettiklerini söylerler. Bu yakınma, hastaların %90’ından fazlasında vardır. Ayrıca uykuya dalmakta zorluk ve gece boyunca sık sık uyanma görülebilir. Fibromiyaljili hastalarda uyku apnesi ve huzursuz bacak sendromu görülme sıklığı da artmıştır. Ayrıca “kronik yorgunluk sendromu” olarak tanımlanan, iş yapmayı engelleyecek kadar şiddetli yorgunlukla seyreden tablo da bu hastalar arasında daha sıktır.
  3. ​Bilişsel dalgalanmalar: Dikkati toplamada ve işe konsantre olmakta zorlanılır. “Fibro-fog” (fibro-sis) olarak tanımlanan bu durum, siste yürümeye benzetilir. Olayları bir sis perdesinin arkasından görmek gibidir.
  4. ​Psikolojik yakınmalar: Depresyon ve anksiyete sıklığı yaklaşık %30-50 oranında artmıştır.
  5. ​Duyusal bozukluklar: Kollarda ve bacaklarda karıncalanma, uyuşukluk, yanma hissi tanımlanır. Bu his devamlı veya ara ara olabilir, dolaşıcı karakter gösterebilir.
  6. ​Baş ağrıları: Migren ve gerilim tipi baş ağrısı eşlik edebilir.
  7. ​Diğerleri: Bağırsak fonksiyonlarında değişim, çarpıntı, idrar yaparken yanma gibi birçok farklı yakınma da hastalar tarafından tanımlanmaktadır.

​Tedaviye gelince; tedavisi iki şekildedir. Birincisi bu rahatsızlığa özel üretilen ilaçlarla yapılan tedavi, diğeri ise ilaç dışı egzersizler ve benzeri fiziki aktivitelerdir.

​Bu hastalık tamamen tedavi ediliyor diyemiyoruz çünkü kesin bir tedavisi yok. Fakat dizginlemek ve en hafif şekilde yaşamak mümkün.

​İşte ben de yaklaşık 5 yıldır adını koyamadığım hastalığımı, sağ olsun doktorum Şeyma Hanım sayesinde teşhis ettim. Artık Fibromiyalji olduğunun farkında olan bir hastayım. Üzgünüm çünkü bu rahatsızlık yaşam kalitenizi ciddi oranda düşürüyor; ama sevinçliyim çünkü artık ne olduğunu biliyorum. Yani “hastalık hastası” değilim! 🙂

​Size tavsiyem: 3 aydan fazla süren ağrılarınız varsa, MR, tomografi ve kan tahlilleriniz hep temiz çıkıyor ve ağrılar geçmiyorsa bir Fibromiyalji uzmanına görünün efendim. Allah herkese sağlık versin (bana da tabii).

Onu ne doktorlar ne mühendisler istemişti de…

Onu ne mühendisler ne yöneticiler istemişti de gitmemişti. Ona göre dürüst bir insanı severek evlenmek salaklıktı; çünkü koca dediğin hem iyi bir insan hem de makam sahibi olmalıydı. Kaçırdığı kısmetler sebebiyle kendine “salak” demesi, mantıki açıdan doğru bir tespittir. Ancak insani duygularının kuraklığını makam ve mevki sahibi birine yamanarak bastırmak, asıl salaklık değil midir?

​Bu hâl, manevi bir gözle bakıldığında salaklıkların en çapsız ve değersiz olanıydı. Emeği, değeri, sahiplenmeyi ve samimiyeti öğrenmeyen insanların bu dünyada gerçek bir dost, sevgili ya da arkadaş bulmaları ütopik derecede ulaşılmazdır. Kestirmeden köşeyi dönme hevesi, insanı her daim kifayetsiz kılar.

​Huzur ve mutluluğun yerine para ve konforu koymak bir tercih meselesidir; lakin insan, sonuç olarak ruhani yaratılmıştır. Bedenlerin ve eşyaların getireceği hazlar gelip geçicidir.

​Ezcümle; etrafınızda bu cümleyi kuran bir kadın görürseniz şu iki sonuca ulaşın: Birincisi o kadın nankördür; ikincisi sorumluluk almaya uzak, boş beleş bir hayat beklentisi içinde hâlâ alev alev yanıyordur.

Huyum kurusun bu günü eleştirmeden duramıyorum!

Klasik huyumdur; Dünya Kadınlar Günü’nü iyi ya da kötü bir şekilde eleştiririm. Çünkü dünya devletlerinin geçmiş yüzyıllarda kadını ötekileştiren, ancak iyi yemek yapıp çok çocuk doğuran kadınları değerli bulan zihniyetin, artık utanıp bu günü ilan etmelerini; fakat ilan ettikleri bu gün dışında kadınlarına yeteri kadar değer vermeyişlerine 40 yıldır şahit olurum.

​Öyle ki Kadınlar Günü, Anneler Günü ve Sevgililer Günü dediğimiz özel günlerin, kapitalist tüketim anlayışının elinde birer oyuncak olduğunu bilmeyenimiz yoktur herhâlde.

​Geçmişte hemen her anlamda eşit bulunmayan dünya kadınlarını sözde böyle günlerle avutmaya çalışmak, şüphesiz çok keskin bir “erkek kafası” planı! 🙂

​Hatta 364 gün kadın hakları için mücadele ettiğini düşünen günümüz yapay feministleri bile bugünün romantizm dolu etkisiyle hiçbir etkinlik yapmazlar. Bilirler ki yapsalar da bunun kadınlar üzerinde hiçbir etkisi olmayacaktır. Oysa feminist derneklerin, böyle özel gün ilan edilmiş zamanlarda bile kadınların yılda sadece birkaç gün hediye almalarının ve güzel birkaç iltifat görmelerinin bir avuntudan başka hiçbir özelliği olmadığını anlatmaları lazım.

​Kadın, ancak kendi cinsine ait artıları doğru ve yerinde kullanırsa benim anlayışımda “kadın” sıfatını alır. Bu durum kendi cinsim için de geçerli tabii. Her kadın, cins olarak kadındır; fakat gerçek kadınlık, çevresince hak ettiği sevgi ve saygıyı görmesiyle kazanılır. Cinsi erkek olan her adama “adam” der miyiz, bir düşünün. Adam olmak için erkek olmak yeterli değildir; o kişinin adamlık vasıflarını da kazanmış olması gerekir. “Adam” başka, “herif” başka şeylerdir mesela. Cümle içinde “herifin teki” ifadesini illa bir kere kullanmışsınızdır bir yerlerde. Neden “adam” yerine “herif” dediğinizi biraz düşündüğünüzde, herif kelimesinin anlamının “adam olamamış ve yetersiz erkek cinsi” demek olduğunu idrak edersiniz.

​Bu yetersizlik ifadesinin bir başka biçimi kadınlar için de kullanılır meselâ. “Karının teki” cümlesi de “kadın” payesini taşımakta zorlanan dişiliği temsil eder. “Kocakarı” sıfatı da genelde yaşının getirdiği olgunluğu sergileyemeyen teyzeler için kullanılır. İlk başta yaş nedeniyle böyle deniliyor diye düşünenler, dikkat ederlerse her yaşlı kadına “kocakarı” denmediğini anlayacaklardır.

​Gelelim 2021’in Kadınlar Günü’ne. Yarın tüm dünyada hediyelik eşya üretimi yapan her esnafın yüzü elbet gülecek, malûm. Karısı için mühim olan bu günü unutup atlama durumuna girecek her erkek, başına gelecekleri bildiği için mutlaka gücü nispetinde bir hediye alması gerektiğini bilir. Zaten kapitalist sistemin reklam dayatmaları, hiçbir erkeğe unutmaya imkân vermez. Kanalların reklam kuşakları türlü kampanya ve taksit kolaylıkları ile adama yüklendikçe yüklenir ve bu baskı 1 Mart itibarıyla tüm kanallardan start alır. Her sene farklı bir hediye bulmak için ciddi bir arayışa girer erkekler eşleri için. Hem bütçeyi rahatsız etmeyecek, hem bir önceki seneden farklı olacak, hem de karısının hoşuna gidecek o şey ne olabilir?

​Bu nasıl bir kaostur Allah’ım! Adam bu sebeple piyasayı ve çevresinin tercihlerini gizliden araştırmaya başlar. Reklamlar aslında bu işin en kestirme yoludur çünkü o kampanyaları karısı da izlemektedir. Hâl böyle olunca ilk tercih mücevherat ürünleridir: Pırlanta yüzük, küpe ya da şık bir bileklik… Hem de bol taksit imkânıyla! 🙂

​Neyse ki kadınların böyle dertleri yoktur çünkü “Dünya Adamlar Günü” diye bir gün yoktur! 🙂 Sadece Babalar Günü için evlatlarla hızlı bir hediye seçimi yapılır ve mevzu kapatılır.

​Peki, şimdi düşündüm de; niye Dünya Adamlar Günü yok? Toplumların %90’ının bir şekilde ataerkil anlayışla yönetildiği dünyada, erkeğin karısı tarafından onore edilmesi çok mu görülür? Kadınlar Günü, Sevgililer Günü, Anneler Günü, doğum günleri, evlilik yıl dönümleri, tanışma yıl dönümleri… Kadınlar için avuçlarını sıvazlayıp gözlerinin içi gülen esnafın, bir de ilan edilecek bir Dünya Erkekler Günü’ne kadar sevineceğini bir düşünün! 🙂 Haksız mıyım?

​Gerçi aslında bugünün adı “Dünya Erkekler Günü” yerine “Dünya Adamlık Günü” olmalı. Çünkü her erkek adam olamaz, malumunuz… Hem bakarsınız böyle bir gün ilan edersek milyarlarca insan (en başta kendi cinsim) adamlık kavramının ne kadar mühim bir erdem olduğunu hatırlar. Adam olma becerisine kavuşan bir erkeğin kadınına şiddet uygulayabileceğini kim öngörebilir? Tabii kadın da “kadın” sıfatının hakkını verebiliyorsa…

​Evet efendim… Yine geleneksel hâle getirdiğim Dünya Kadınlar Günü eleştirilerimin 3. yılında kafamdakileri sizlerle buluşturdum. :p

​Umarım kadının ve adamın bu sıfatları daha çok hak ettiği zamanları yakın zamanda hep birlikte görürüz. İster adam olun ister kadın; iyi adamlar ve iyi kadınların birbirini bulması dileklerimle…

Zaman, ölümden tehlikeli artık

Bu çağın en acımasız katili zaman artık. En acınacak tek varlık da insan. Ölüm bile zaman kadar mühim değil artık; çünkü “an” dediğimiz kavramın sürekli ölümünü izliyoruz. Kendi ölümümüzü düşünmeye bile vaktimiz yok işin açıkçası; sadece azıcık tat almaya, yaşantılarımızın keyifli anlarının hatıralarını daha uzun süre aklımızda tutmaya çalışıyoruz.

​Zaman, eskiden beri hep su gibi akıp giderdi tamam da; şimdilerde sel olmuş gibi. Vakitler hiçbirimize yetmiyor. Her işimiz ya yarım ya noksan kalıyor. Ne çevremize ne de kendimize tatmin edici bir imkân sağlayabiliyoruz. Birbirinin aynısı günler, sırayı bozmadan birbirini takip ediyor. Sadece takvim değişiyor. Özel günler, resmî ve dinî bayramlar bile doyurucu değil artık.

​Peki, neden böyle? Bu akışı topluca hızlandıran şey ne?

​Hepinizin farklı cevapları vardır tabii; ama bence bunun sebebi internet saati ve takvimi, daha doğrusu teknolojik zamandır. Her şeyden aynı anda haberdar oluyoruz. Her anımız programlı; bir saat gibi kuruluyoruz. İşe gidiş gelişlerimiz, boş zamanlarımız hep sosyal medyanın farklı pencerelerinde geçiyor. Hafta sonu yapılacaklar listemiz, yani herkesleşen ortak bir zamanda ezbere yaşıyoruz. Gözümüz sürekli saatte. Günde ortalama 200 defa telefon ekranına bakan birinin saati görmemesi mümkün mü?

​Gün içi yoğun çalışma hayatı ve akşam eve gelişimizde üstümüze çöken yorgunluğa ne demeli? Eskiden çoğu insan gecesini bir şekilde birtakım uğraşlarla değerlendirirdi: Televizyonu kapatıp sohbet etmek, bir radyo kanalı dinlemek, bazen kitap okumak vb. Artık hiçbiri yok çünkü elimizden hiç bırakamadığımız 180 gramlık o dijital aletin emrindeyiz! Bakın, özellikle “emrindeyiz” diyorum çünkü biz onu değil; o bizi kuruyor, şartlıyor ve programlıyor. Zamanı ve bizi kendine uyarlıyor.

​Dikkat edin, zaman en çok o elimizdeyken anlaşılmadan eriyor. Bu alet, elimizden düşüremediğimiz bir paket çekirdeği yerken boş durmamızdan bile tehlikeli. En azından çekirdek yerken kendi özgün irademizle hayatımızla ilgili şeyler kuruyor veya planlıyoruz fark etmeden. Fakat cep telefonu üzerinden kendimiz ve yakın çevremiz dışında herkesin ve her şeyin hayatına ortak oluyoruz. Bu ne menem bir hastalıktır!

​Dünyanın hiçbir döneminde insanlık başkalarını bu kadar önemsemiyordu. Oysa şimdi, bir insanın hayatının bir kesitine yüz milyonlarca insan ya şahit ya da takipçi.

​”Bize ne!” diyemiyoruz, takibi bırakamıyoruz. Tüketim toplumlarının en aptalı bu yüzyıl insanı; kesinlikle her şeyi tüketmekte başarılı, fakat zaman israfında tarihteki tüm medeniyetlere ve topluluklara fark atmış durumda.

​İşte bu yüzden, başta kendime sonra size en büyük tavsiyem; kendiniz ve yakın çevreniz dışındakilere çok kafa yormayın ve onları takip etmeyin. Herkesleşerek bir yere varacağınızı düşünmeyin sakın. Sizi diğer insanlardan farklı kılan şeyin sadece isminiz ve işiniz olduğu fikrini geçin. Asıl karakterin ve yalnızca size mahsus davranış ve eylemlerin sizi üstün ve farklı kılacağına inanın.

​Sıradan bir cenaze merasiminiz olmasın. Arkanızdan sizi farklı ve özel kılacak eylemleri takdir eden bir çevre bırakmaya çalışın. Zamana hükmetmek imkânsız, evet. Ama bu zaman denen boyutun içini faydaya dönük şeylerle doldurmak mümkün. Zaman yine alsın başını gitsin fakat dolu dolu geçip gitsin.

Doğan hocamızı güzel karşılayın sevgili dostum

 

Sevgili Lev Nikolayeviç,

​Sevgili dostum, umarım yattığın yerde keyfin yerindedir. Sizin âlemde durumlar nasıl bilmiyorum ama bu dünyada zaman, normalden daha hızlı akmaya başladı sanki. Bir telaşla tüketip duruyoruz vademizi…

​Sizin âleme çok değerli insanlar uğurlamaya da devam ediyoruz.

​Evvelki gün çok değerli psikolog Doğan Cüceloğlu’nu kaybettik. Sen elbette ki tanımıyorsun onu ama seni temin ederim ki, en az senin kadar sevgiye ve insanlığın gelişimine katkı sağlayan bir insandı. Cüceloğlu gibi bir bilgenin bizim milletimizden, bizim içimizden çıkması ayrı bir gururdu. Türkiye’de psikoloji biliminin tanınmasında hem sempatikliğiyle hem de çok temiz bir insancıllıkla en büyük katkıyı sağlayan bir akademisyendi o.

​Her ne kadar uzun sayılacak bir ömür yaşamış olsa da yine de her ölüm erkendir. Ki Doğan Cüceloğlu, bu yaşına ve yorgunluğuna rağmen sosyal medyadan topluma mesajlarını her gün düzenli olarak vermeye devam ediyordu.

​Doğan Hoca son dönemde özellikle çocuklar ile ilgili harika eğitimler veriyordu. Sevginin dili, merhamet, anlama ve anlaşılma üzerineydi ağırlıklı mesajları. Belki bu çocuklara bu kadar önem vermesinin ardında, kendi çocukluğunun etkisi vardı. Vefatının ardından hayatının kesitlerinden oluşan röportajları da bunu işaret ediyordu. 11 çocuklu bir ailenin en ufak ferdi olması, o zorluklarla ve yokluklarla geçen ömrünün izlerini hayatı boyunca silinmemiş bir şekilde taşıması… Röportajlarında bu izleri ya yutkunarak ya da gözyaşlarıyla anlatıyordu. Herkesin hayatında illaki çok zor ve buhranlı dönemler olmuştur; ama bu dönemler sizi daha ufacık bir çocukken yakalamışsa, bunun üstesinden kolayca gelmeniz hiç mümkün değildir.

​Aile kavramı, böylesine kalabalık bir ailede en derin şekilde öğrenilir. Dayanışma, acı, birlik ve yokluk; herkeste aynı duyguları yaşatır.

​İşte beni de en etkileyen röportajlarından biri, Yeni Şafak’ta hazırlanan videosuydu. O videonun bir bölümünde Doğan Hoca’nın annesinin ölümü üzerine hissettiklerini anlatışı, içimi yaktı desem yeridir.

​Annesinin öldüğü günü, sanki o günün sıcaklığıyla anlatıyordu Cüceloğlu. Annesinin ölümünü kelime olarak anladığını fakat idrak edişinin bir hafta sonra olduğunu anlatırken o an içinde şu kurulmuş kalbinde: “Annen yok, kimsen yok. Yalnızsın ve kimse artık sana yakın olmayacak. Tek başınasın.”

​Öksüz ya da yetim bir çocuk olarak büyümek, hayatın tüm çetin zorluklarıyla kendi başına mücadele etmek nedir; ancak yaşayan bilir elbet. Biz ancak duyumsamaya çalışabiliriz.

​Belki de annesinin Cüceloğlu çocukken vefat etmesi, onu “Doğan Hoca” yaptı. O eksik büyüme, yalnızlık ve mücadele, mesleğini psikolog olarak seçmesine neden olacaktı.

​Ben Doğan Hoca’yla, çalıştığım bir kurumsal şirketin düzenlediği eğitim seminerine davet etmesiyle tanışma fırsatı bulmuştum. O kadar naif ve kibar bir insandı ki… Sakin ve yumuşak üslubu, onu tam bir saat boyunca hiç sıkılmadan ve keyifle dinlememi sağlamıştı. Hatta o gün aynı fotoğraf karesinin içine girmeyi de başarmıştım.

​Fakat bence Doğan Hoca, ülkemde görmesi gereken değerin çok altında bir ilgi gördü. Onu tanıyanlar ve sevenler elbette ki hiç de az değil; ancak Doğan Hoca Avrupa’da bir psikolog olsaydı, bizdekinin en az on katı bir saygı görürdü. Sonuçta bir ülkede hem kariyeri hem de yaşam tarzıyla çok düzgün bir psikolog her zaman yetişmiyor.

​Umarım bundan sonra en az Doğan Hoca kadar değerli psikologlar yetiştiren bir ülke oluruz. Tabii bu dileğim sosyologlarımız için de geçerli.

​Ve işte artık Doğan Hoca da sizin yurdunuza yerleşti. Gördüğünde mutlaka selamımızı ilet sevgili dostum Lev Nikolayeviç.

​Bir sonraki mektupta görüşmek üzere. Umarım keyfin iyidir sevgili dostum. Hoşça kal.

Oh my god! Tanrıyı her işe karıştıran ecnebi cümlesi

Oh my god cümlesini bilmeyenimiz yok değil mi?

Ohhh my Godddd!

Ne büyük bir heyecan ve  şaşkınlık cümlesidir bu. Tüm Hollywood filmlerinde illa geçer bu cümle. Ama aksiyon filmlerinde bolca söylenir. Adamlar her filmde Tanrılarının isimlerini söylemeye o kadar alışmışlardır ki oh my god’sız senaryo yazamazlar.

Bu oh my god öyle bir yaygınlaşmıştır ki porno filmlerinde tavan yapar adamların. Oh my god cumlesinin içi böyle filmlerde öyle dolar ki, birçok duyguyu ifade etmekte kullanılır.

Acı da oh my god..

Zevk anında oh my god..

Şaşkınlıkta oh my god!  🙂

Hatta bu tip filmlerde bu cümle dışında pek bir kelime kullanılmaz. Aralarda sadece bir baby geçer. O baby kelimesinin de başında illa bir Ohhhhhhhh olur.

Ecnebi milleti bu cümleyi kullanmaya bayılırlar bayılmasına da. Tanrı adını verdikleri yaratıcı gücün tüm büyüklüğünü yok ederler. Her bok’a, yani hayırlı hayırsız her işe God’larını karıştırarak değersiz ve minyatür bir sembole dönüştürürler. Gerçi bu minyatürleşme Hz. İsa’nın sözde çarmıha gerilmiş halinden esinlenerek icat edilmiş, haç heykelciliği ile  2000 yıl önce başlamıştır bile!

Biz müslümanlar Allah’a şükür böyle bir heykelcik uydurmadık. Sadece bir dönem haç heykelciği kadar olmasa da Cevşen kolyesi takardık. O görünür vaziyette değil kıyafetin altında durdurdu. Yani gösteriş için değil, korunma amaçlı takılırdı. Ama ilginçtir ki, bir Fatiha okumayı bilmeyen insanımız korunmak için cevşeni kendine kalkan edinirdi. Günümüze baktığımızda artık kimse cevşen muskasına gerek duymuyor. Çünkü korunmaya pek gerek duymuyorlar. Bilirsiniz bize 3 kulhü bir elham yeter sıkışınca 🙂

Velhasıl kelam adamlar ( ecnebiler ) bir cümleyi yerine ve tonlamaya göre farklı kullanabiliyorlar. Biz ise şaşırınca ” hadi ya” ya da “şoke oldum” diyoruz. Çok değil bir 20-30 yıl önce “hay Allah” derdik. Artık Allah ismini kullanmaya da üşenir olduk. Oysa Allah’ın ismini başına farklı sıfatlar getirerek kullanma gibi bir avantajımız varken..

Meselâ..

Herhangi bir işe başlarken BİSMİLLAH

Rabbimin nimetlerini görürüm anlamında kullanırken ELHAMDULİLLAH

Şaşkınsam, anlayamıyorsam hikmetini Allah’ın SUBHANALLAHAH

Gördüğümüz tüm güzellikler O’nun eseri demek için MAŞALLAH

Aciz bir kulum, zayıfım, hataya düştüm anlamında kullanırken ESTAĞFİRULLAH

Bazen kelimelerim haddi aşıyor, korkuyorum demek için MAZALLAH

Dara düştüğümde dünyanın şerlerinden Allah’a sığınma anlamında kullanırken EUZÜ BİLLAH diyebilirdik.

Yine Hasbinallah diyerek, Allah bize yeter anlamı taşıyan bir söylemde de kullanabilirdik.

Yani hayırlı olan her işin içine Allah’ın ismini katma şansımız varken bunu kullanamıyoruz.

Tabi Allah’ın ismini abuk sabuk bir işe başlarken kullanan zeka gerilerine de sahibiz ne yazık ki!

Geçen bir dizide denk geldim. Komedi dizisinde geçiyordu bu örnek. Adam şarap şişesinin mantarını Ya hakkkk! diyerek açmaya çalışıyordu! Tabi RTÜK ve diyanet uyuyordu o sırada! İşte ben o sahneye denk gelince oh my god! dedim içimden 🙂 Aman tanrım, Yüce Allah’ı artık şarap şişesinin açarken yardıma çağırır oluşumuz karşında.

Gerçi bizim millet uzun bir zamandır şaşırmıyor artık dünyada olup bitenlere. Çünkü bizi şaşırtacak şeylerin sayısı giderek azalıyor dünyada. Eğer bu saatten sonra demeye başlarsak oh my god demeye. Bilin ki işler hiç te rayında gitmiyor anlamına gelir.

 

 

 

 

 

Hayat treni yazısına naçizane bir ekleme

Yaşam bir tren yolculuğuna benzer: bineriz, yolculuk yaparız ve ineriz. Bazen kazalar, bazen de rötarlar olur. Bazı duraklarda sürprizlerle karşılaşırız. Bunların bazıları büyük mutluluklara, bazıları ise büyük acı ve hayal kırıklıklarına dönüşür.

 Doğduğumuzda, yani trene bindiğimizde, bütün yolculuk boyunca bizimle beraber olacaklarını sandığımız kişilerle karşılaşırız. Bunlar annelerimiz, babalarımız ve diğer akrabalarımızdır. Ne yazık ki bu düşüncemiz gerçek olmaktan çok uzaktır. Onlar bir istasyonda, bizi trende bırakıp, inerler ve biz onların sevgi, şefkat, arkadaşlık ve önderliklerinin anılarıyla yaşamaya devam ederiz..

 

    Bununla beraber, trene sonradan binen ve bizim için önemli olan başkaları da vardır. Bunlar kız ve erkek kardeşlerimiz, arkadaşlarımız, eşlerimiz, dostlarımızdır ve onları da sevmeyi ve bağrımıza basmayı öğreniriz .

 

    Bazı kişiler bu yolculuğu kaygılardan uzak bir gezi gibi düşünecek ve neşe içinde yollarına devam edeceklerdir. Bazıları ise bu yolculuk esnasında hayal kırıklıkları, gözyaşları, kayıplar yaşayacaklardır. Kimi kişiler de ihtiyacı olanlara yardım eli uzatmak için çevremizden hiç ayrılmayacaklardır.

 

     Bazılarının trenden inmesi, geride sonsuza kadar sürecek bir iz bıracaktır. Bazılarının trene binmesiyle inmesi bir olacak, öyle ki birlikte yolculuk yaptığınızı ya da yollarınızın bir yerde kesiştiğini güçlükle hatırlayacaksınız.

 

    Bazen sevdiğimiz kimi yol arkadaşlarımızın, başka bir vagonda oturmayı tercih ederek bizi yalnız bırakmaları bizi üzecektir. Elbette ki tren içinde onları arayamayacağımıza dair bir şart bulunmamaktadır. Ancak onları arayıp bulduğumuzda, yanlarındaki koltukta başka birisi oturuyor olabileceğinden, oraya oturmamız mümkün olmayabilecektir.

 

    Olsun.. Herkesin yolculuğunda ümitler, hayaller, meydan okumalar, aksilikler ve vedalaşmalar olacaktır. Herşeye rağmen, bu yolculuğu en güzel şekilde yapmak için çaba göstermeliyiz. Sürekli yol arkadaşlarımızı anlamaya çalışmalı ve onların en iyi taraflarını arayıp bulmalıyız.

 

     Unutmayın ki, yolculuğun herhangi bir anında, yol arkadaşlarımızdan herhangi biri müşkül bir duruma düşebilir ve bizim yardımımıza ihtiyaç duyabilir. Bizim de bocaladığımız ya da yolculuğa devam edip etmeme konusunda bile tereddüte düştüğümüz anlar olabilir.. İnşallah o durumlarda, yanıbaşımızda, bizi anlayacağına ve destek vereceğine güvendiğimiz birilerini buluruz.

 

      Yolculuğumuzun en büyük sırrı ise hiçbirimizin son durağa ne zaman geleceğimizi bilmememizdir. Bu yol arkadaşlarımız için de böyledir, hemen yanıbaşımızdaki koltukta oturuyor olsalar bile.

    Şahsen ben son durağa gelip trenden indiğimde çok üzüleceğim.. Bundan eminim.

    Yolculuk sırasında edindiğim arkadaşlarımdan ve dostlarımdan ayrılmak bana acı verecek. Yakın olduğum insanların hepsini terkedip gitmek üzücü bir şey. Ancak bir gün, hepsiyle buluşmak için büyük istasyona gideceğimden eminim. Onları orada ellerinde, trene bindikleri zaman çoğu yanlarında olmayan, bagajlarıyla göreceğim.

      Onları yeniden görmekten mutlu olacağım. Bagajlarının artmasına katkıda bulunduğum için de öyle. Ve onların yaşamını zenginleştirdiğim kadar onların da benim bagajıma katkıda bulunduklarını ve yaşamımı zenginleştirdiklerini göreceğim için de..

      Bu tren yolculuğunda hepimiz biraradayız. Herşeyden önemli olan, son durağa gelip de trenden inene kadar, bu yolculuğu mümkün olduğu kadar keyifli ve hatırlanmaya değer kılmak için, hepimizin elimizden gelenin en iyisini yapmaya çaba göstermemizdir..

      Benimle aynı trende yolculuk yapan siz okurlarım dahil tüm yol arkadaşlarıma güvenli, keyifli ve uzun bir yolculuk diliyorum!

Kaynak: HAYAT TRENİ  Dr. Taner Akman. 

*********

 

Gerçekten harika tespitlerle dolu bir yazı bu. Dün gece bir arkadaş göndermiş. Muhtemelen paylaşayım diye sayfada. Paylaşılmayı sonuna kadar hakeden bu yazıyı sizlerle buluşturmak ayıp olurdu. Her cumlesinden razı olduğum bu yazıyı bitirdikten sonra. Benim içimdeki refekatçiler adina, bir iki kelam da ben etmeliyim diye düşündüm. Herkes bir şekilde bu hayatta bir trenin yolcusudur. İstikametlerin tayin edilişi sırasında bizim olmadığımız; fakat bir hedefe bir gayemize ulaşmak adına binmek mecburiyetimiz olan trenler..

Sonra aklıma ilk gelen ne kadar cümle varsa yazıverdim kağıta.

Dedim ki : Yalnız trene kaçak binenlerde oldu hayatlarımızda. Çoğunu çok az tanıdık. Çoğunu yanlış tanıdık. Belki de biz yanlış anlaşıldık. Trenin gittiği yönü kimsenin bilmediği, ama buna rağmen milyarca insanın binmeye tereddüt etmeden içinde bir koltuk edindiği o uzun ve son sürat hareket tren! Senin adın kader, gittiğin yolunda nasip değil de nedir adı?

İnenlere gelince.. Her inen yeni gelecek olana yer açmaktan başka ne niyet taşır? Her inenin elbet başka trende vardır bir bekleyeni. Adının, yüzünün kim olduğunun ve nereli olduğu bilinmeden beklenen yolcularız hepimiz. Bindiğimiz her kader trenini bizi en güzel nasiplere ulaştırsın inşallah..