Quis ipsum suspendisse ultrices gravida. Risus commodo viverra maecenas accumsan lacus vel facilisis.
Okumaya devam etThe influencer we actually do check every day for new year outfit Ideas.
Quis ipsum suspendisse ultrices gravida. Risus commodo viverra maecenas accumsan lacus vel facilisis.
Okumaya devam etWinter 2019 fashion trend the only Looks you need.
Quis ipsum suspendisse ultrices gravida. Risus commodo viverra maecenas accumsan lacus vel facilisis.
Okumaya devam etŞiir gibi akan şarkı : Le Vent Nous Portera
Bu şarkıyı belki yüzlerce kez dinledim. Fakat bu güzel şarkının ne anlattığına giripte hiç bakmadım. Bugün bir vesile sevdiğim ile sevdiğim bir arkadaş gönderdi Türkçe çevirisini. Valla okuyunca bayıldım. Sanki şiir gibi akıp gidiyor bu sözler şarkının ritminde.
Bu şiir gibi şarkının adı Le Vent Nous Portera
Ve şarkıyı söyleyen isimde Noir Desir diye bir vatandaş..
Bakın sözleride şöyle:
Yoldan korkmuyorum
tadına varmak, görmek gerekecek
göğüs boşluğunda zikzaklar
ve herşey iyi olacak
…orada
rüzgar bizi taşıyacak
büyük ayı’ya mesajın
ve yarışın yörüngesi
kadifeden, yumuşak kısa bir an
hiçbir şeye yaramasa da
…git
rüzgar onu götürecek
herşey yokolacak ama
rüzgar bizi taşıyacak
okşayış ve mermiler
ve bu felaket bizi çekip duran
başka günlerin sarayı
dünün ve yarının
rüzgar onları taşıyacak
omuzdan geçmiş genetik
atmosferdeki kromozomlardan
galaksilere giden taksilerden
ve benim uçan halım der ki
rüzgar onu götürecek
herşey yokolacak ama
rüzgar bizi taşıyacak
Nasıl ama?
Sevmeyi unutanlar için, Behçet Aysan
Durum hikayelerini sevenler için “SHEYMA”
SHEYMA, Şeyma Reyhan Gözen’in ilk öykü kitabı. Kitap KDY yayınlarından çıkmış. Çiçeği burnunda yazarın ele avuca sığmayan kitabı, toplam yirmialtı kısa hikayeden oluşuyor. Kitabın toplam sayfa sayısı ise 115.
SHEYMA,öncelikle keyifli bir öykü kitabı. Fakat bu kitaptaki öyküler, alışageldiğimiz öykülerden biraz farklı. O farksa ,öykülerin sırtını durum hikayeciliğine dayamasından ileri geliyor. Durum hikayeciliği deyince akla ilk gelen isimse, hiç şüphesiz Anton Çehov..
Çehov’un öykülerini, herhangi bir sonuca bağlayamazsanız çoğunlukla. Bu bağlamda bu tip öyküler, okuyucuyu belli bir hedefe ve son’a götürmediğinden herkesin hoşlancağı öyküler değildir. Fakat bu tür’ün en güzel yanı, hikayeler bir sona bağlanmayıp açık uçlu bırakıldığı için,okuyucunun kendi kafasındaki sonu kendisinin oluşturmasını sağlar. Çünkü hikayelerin sonu, her okuru aynı oranda tatmin etmeyebilir. Bir olayı değil, günlük yaşamın her hangi bir kesitini ortaya koyup anlatan öykülerdir bu tarz hikayeler. Serim, düğüm, çözüm planına uyulmaz. Sonu flu,ve netleşmeyen çıkarımlar yaptırır. Bu tür’ü şey gibi düşünün, sanki bir zaman makinasına binmişsiniz de, makinanın tarih ayarlama düğmesi bozulmuş olduğu için hiç bir yerde uzun soluklu kalamıyorsunuz. O an gördüğünüz karakterlerin o an ki duyguları ve yine eylemlerini görebildiğiniz kadar şahit oluryorsunuz.Yani Şeyma R.Gözen, ilk kitabında zor olan bir türü seçmiş olmasına rağmen, işin içinden gayet tatmin edici bir şekilde çıkmayı başarmış..
Kitaptaki öykülerin tarihi periyotlarına bakınca gördüğüm şey ise, zamanlar arasındaki katmanların, gayet eşit aralıklarla sıralanmış olması. Bu konu bence mühim. Çünkü yazar hikayeleri birbirine çok yakın dönemlerde seçseydi. Bu durum okur’un bir zaman sonra sıkılmasına neden olabilirdi. Bu anlamda da Gözen, çok mantıklı bir yol izlemiş bence.
Son olarak dikkatimi çeken bir şeyden bahsedeyim. O da, hem uzunluk hem de kurgu anlamında, diğer hikayelerden daha ön plana çıkan Lotus adlı hikayenin ”ben burdayım” diyerek, bir adım öne çıkması. Bu hikayeyi okuduğunuzda aslında Lotus’un sanki çok daha kapsamlı ve sanki tek başına ayrı bir hikaye’ye dönüşeceğine dair bir hisse kapılıyorsunuz. Bu hissiyatı ben, Şeyma R. Gözen’i tebrik etmek için kendisine ulaşıp yazıştığımda da anlatmıştım. Gözen de bana, bu hikayenin çokta uzak sayılmayacak bir dönemde, adından tekrar sözettireceğinin tiyosunu verdi 😉
Gördüğüm kadarıyla Lotus’un içeriği de ekstra bir kitap olacak kadar zengin.
Ben SHEYMA’yı Çehov’a ve durum hikayesi türüne meraklı okurlar için kesinlikle tavsiye ediyorum. İnanıyorum ki Gözen, kendini asıl ikinci kitabında gösterecek. Hem ilk kitabın verdiği özgüven. Hem de uzun soluklu ve sürükleyici yeni bir hikayenin heyecanıyla..
Başarılar Şeyma R.Gözen. Okurun ve heyecanın bol olsun..
Çocuklar gibi / Sabahattin Ali
Bende hiç tükenmez bir hayat vardı
Kırlara yayılan ilkbahar gibi
Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı
Göğsümün içinde ateş var gibi
Bazı nur içinde, bazı sisteyim
Bazı beni seven bir göğüsteyim
Kah el üstündeydim, kah hapisteydim
Her yere sokulan bir rüzgar gibi
Aşkım iki günlük iptilalardı
Hayatım tükenmez maceralardı
İçimde binlerce istekler vardı
Bir şair, yahut bir hükümdar gibi
Hissedince sana vurulduğumu
Anladım ne kadar yorulduğumu
Sakinleştiğimi, durulduğumu
Denize dökülen bir pınar gibi
Şimdi şiir bence senin yüzündür
Şimdi benim tahtım senin dizindir
Sevgilim, saadet ikimizindir
Göklerden gelen bir yadigar gibi
Sözün şiirlerin mükemmelidir
Senden başkasını seven delidir
Yüzün çiçeklerin en güzelidir
Gözlerin bilinmez bir diyar gibi
Başını göğsüme sakla sevgilim
Güzel saçlarında dolaşsın elim
Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim
Sevişen yaramaz çocuklar gibi
Ey Ezop! Gün gelecek o karga da senden hakkını alacak!
Kargalara çok haksızlık ettik biz insanoğlu..
Zekasını sorguladık, sesini beğenmedik, tipini beğenmedik, yok pis hayvan dedik vs.
Oysa kargalar, kuşların içinde en zeki ve uyanık olanlarından. Pratik, çevik ve dayanıklı. Cesur ve aynı zamanda kurnaz da..
Karga, eşekten sonra itibarıyla en çok oynanan ikinci hayvan kanatimce..
Bence kargayla uğraşmayı bilemeyen köylü ve çiftçilerin, kargayı alt edilmesi zor bir düşman gibi görmelerinden doğdu onca atasözü. İnsan başa çıkamayacağı hayvana düşman olur zaten!
E tabi sonraları ünlü fabl’cı edebiyatçılardan biri olan Ezop da, Tilki ile karga’nın masalını yazınca, Karganın adı çıktı artık 9’a hiç bir zaman inmedi 8’e..
Karka her toplumda kötü bir üne kavuştu hiç istemeden. Halbuki ondaki asalet, vurdumduymazlık, umursamazlık ve kararlılık hangi hayvanda var? ( Bir de kedi girebilir bu sınıfa )
Karga gerçekten özgürlüğüne çok düşkündür. Hem bireysel hem de sürü çıkarlarını çok güzel korur ve uygular. Ben karganın bu huyunu düşününce aklıma Nazım’ın bir şiirinde öne çıkan meşhur sözü gelir;
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi KARDEŞÇESİNE,
Kargaların uzun yaşamalarının bir sebebinin de bu olduğunu düşünüyorum ben. Tek başına yiyecek bulamadıklarında gidip sürüye takılan, sürüyle gezerken birden sıkılıp, alakasız ortamlarda çöp karıştıran bir hayvan o..
Bakın meselâ,yine kargaların yakın akrabası olan Saksağanlar, kargaların karakterine çok ters bir durumdadır. Birbirlerini de pek sevmezler zaten. Belki bu anlaşamama, karganın saksağanın harika siyah beyaz renk formunu, ve yine uzun kuyruğunu kıskanması ile ilgili bir durumdur. 🙂 Ne yani! Olamaz mı? Sonuçta kıskanmak sadrce kedi ve köpeğin tekelinde olan bir duygu değil..
Kargayla bu kadar uğraşan insanlığın içinde, onu seven ve kaybettiği itibarını geri veren isimler de çıkmış tabi zaman içinde…
Meselâ “Ölümsüz Aşk” filmi.( Diğer adı ”karga” ) James O’Barr’ın 1990’ların başında epey popüler olan gotik çizgi romanı The Crow’u beyazperdeye taşıma şansı, ileride haklı bir isim yapacak olan Alex Proyas’a da ilk uzun metrajını gerçekleştirme vesilesi olarak geri dönmüş. Filmde konusu ise şöyleydi; Müzisyenlik yapan Eric ve nişanlısı Shelly, düğünlerinin arifesinde Top Dollar isimli berbat tipin başını çektiği serseri çetesi tarafından saldırıya uğruyorlar ve katlediliyorlar. Bir yıl sonra Eric’in mezarını ziyaret eden bir karga, genç adamın intikamcı bir ruh olarak ölümden dönüşünün de simgesi oluyor. İşte sonra Karga Eric’i uyandırıyor. Fakat Eric artık bir çeşit zombi sınıfında yaşıyor 🙂
Filmin başrolündeki (Bruce Lee’nin oğlu) Brandon Lee’nin çekimlerin bitmesine günler kala, yanlış doldurulmuş bir silah yüzünden sette ölmesi de, filmi olduğundan daha trajik ve daha popüler yapmaya yeterli gelmiş.. Benim ortaokul dönemlerimde izlediğim filmler arasındaydı Bu Karga isimli film.
Neyse, konuya geriye döneyim. Bende ne zamandır, dışlanmış ve küçük görülmüş asıl hayvana, kısa belgesel tadında bir video çekmek istiyordum. Eee ?bunu yapmak için ciddi kamera sistemlerine falan sahip olmak gerekiyor mu? diye düşünmeyin hemen! Gerekmiyor kardeşim! Burada olması gereken tek alet bir cep telefonu, bir de ufak bir su göleti.. 🙂
Kurgu şu kuşların su içmek için indiği bir su birikintisi biliyorsanız, gidip orada konumlanıyorsunuz. Telefonunuzun kamerası açıyor ve kayda başlıyorsunuz. Tabi kargaların su içmeye inebilmesi için oradan bir hayli uzaklaşmanız lazım. Sonra beklemeye başlıyorsunuz efendim. Tabi bu kurgu tutmayabilir ve siz o su birikintisinin yakininda, kargalar tarafından belki saatlerce bekletilebilirsiniz de 🙂 Bu yüzden beklemeyi abartmayın.
Ben,kargaların oldukça sık tercih ettiğini bildiğim bir birikinti bildiğimden, orada denedim şansımı. Ve bir ön ön dakika sonra çekimi yaptım. Hiçte fena olmadı aslında. Sadece “kamerayı biraz daha yakına koyabilir mişim” diye düşündüm sonrasında.
Sonra o kısa slowmotion ( ağır çekim ) videonun fonuna da uygun bir müzik ekledim. Tabi videoya bir isim vermem gerekiyordu. Bende birikinti içinde keyifle kanat çırpan o kargaya bakarak, ” karga kırklanması ” adını verdim:)
Bakın bakalım olmuş mu? İlk deneme için hiç fana değil ha?
Winter 2019 fashion trend the only Looks you need.
Quis ipsum suspendisse ultrices gravida. Risus commodo viverra maecenas accumsan lacus vel facilisis.
Okumaya devam etDostum, sanırım yakında kazanacağız..
Sevgili Lev Nikolayeviç
Umarım keyfin iyidir. Biz hayattakiler yani yaklaşık 3 milyar insan, tüm zamanların en hızlı yayılan salgını olan Koronayla mücadele etmeye devam ediyoruz. Tabi güzel gelişmeler de var. Seninde haberim oluyordur. Bilim insanları ilaç ve aşı için harıl harıl uğraşmaya devam ediyor. Bu uğraşılar sonucunda ümmin plazma tedavisi,bir çok yönteme göre daha başarılı çıktı. Yani bu tedavi bizler için tam manasıyla bir umut ışığı.. Çok şükür bizimkiler de önemli sonuçlar almaya başladılar.
Dünyada bir çok devlet salgının önüne geçmek için mücadele ederken, salgının ekonomik sonuçlarını kimse şuan kestiremiyor. “Dünyada hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” iddiasına,toplumların %80 i katılıyor artık. Fakat yeni dünya sistemi ve bu düzeni kim kontrol edecek belli değil. Şuan bu konuda en çok adı geçen devlet, tabiki Çin devleti. Sana haberler ne kadar ulaşıyor bilmiyorum ama,Çin, halkı üzerinde yeni bir sistem kurmaya çalışıyor. Yani tek tip vatandaş profili yaratmak adına tüm insanlarını tek tek takip ediyor. Ülkede 200 milyon kamera sistemi var. Vatandaşına kurallara uyarsa iyi puan, kötü ve zararlı davranışlar gösterirse kötü puan vererek prototip vatandaş muamelesi çekiyor. İyileri mükâfatlandırma kötüleri cezalandırma gayreti içine girmiş senin anlayacağın. Yani tamamen kendine tabi robotlara dönüştürme derdinde insanlarını. Ne kadar acı değil mi? Üstelik Çin, bu sistemi önce kendi ülkesinde sonra da tüm dünyada yayarak uygulatmak istiyor. Bilmem tanırmısın, bizim rahmetli Mısıroğlu hoca 2015 te şöyle bir iddia ortaya atmıştı. ( Allah rahmet eylesin ) “2020’de Amerika gerilemeye başlayacak. Küresel sermayenin sahipleri Evangelistler, Çin’i yeni süper güç yapacaklar” Valla ne yalan söyliyim Çin’in sadece 10 yılda böyle büyümesi bana muazzam korkutucu geliyor dostum. Ve sanırım Mısıroğlu hakkı çıkacak. Çin Dünya’nın yeni sahibi olma hevesine çoktan kapılmış. Allah sonumuzu hayretsin..
Bir mevzu daha var havadislerimin içinde. O da Eski ünlü bir mankenin 8 yaşındaki oğlunu kaybetmesi. Eee ne var bunda? diyeceksin şimdi sen. Ama bir dur! gerisini anlatayım.Cennet’e yani sizin oraya gelen yavrucağa toplumca çok üzüldük. Tabi bu üzüntünün kaynağının içinde,vefat eden meleğin annesinin ve babasının ünlü olması da yatıyor. İnsan tanıdığı bildiği insanları kaybedince çok daha fazla üzülüyor. Hele bu bir çocuk olursa..
Tabi sanat, sosyete camiası bu ünlü anneye baş sağlığı dileklerini sunuyor sosyal medyadan. Biz halkta bu üzüntüye daha fazla ortak oluyoruz doğal olarak. Başkasının derdiyle dertleniyoruz bu şekilde. Sen halâ merakla bekliyorsun mevzuyu nereye getireceğim konusunda değil mi? Bekle az kaldı..
İşte bu vefattan sonra aklıma, anası babası ünlü ve saygın olmayan sıradan insanların çeşitli sebeplerden ölen ya da öldürülen çocukları geliyor. Sonrada onlar için bu çocuktan daha fazla üzülmediğimi farkediyorum. Yani demek istediğim dünyanın dört bir tarafında her gün açlıktan,savaşlardan, bakımsızlıktan, hastalıktan binlerce çocuk ölmesini çok kanıksamışım. Tabi bir tek ben değil tüm toplum bu halde.. Bir şekilde düzenli olan herşeye alışıyor ya da alıştırılıyoruz biz insanlık. Tabi sen ve senin döneminde yaşayan hiç kimse, bu sosyal medya denilen, insanı asosyal hale getiren medya ile tanışmadınız. Bu konuda çok şanslısınız ne yalan söyleyeyim. Sürü psikolojinin altını çağını yaşayan günümüz insanlığı,artık çok hazırcı ve önüne koysan tüketen bir canavara dönüştü. Sorgulama, hayatın sırlarını aramak gibi erdemler falan, artık sizin dönemlerinizde kalan nostaljik güzel gayretlerdi. Toplumları kontrol eden güçlerin bile artık kontrolü sağlamakta yetersiz kaldığı dönemler bu dönemler.
Başkasının derdiyle dertlenmemiz için yönlendirilmeye ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü artık bunu tek başına yapabilecek bir kalbe ve şuura sahip değiliz.
Neyse.. Daha fazla anlatıp canını sıkmayayım. Sen bu dünya için yeterince kafa patlatmış olan bir adam olarak, görevini zaten bu dünyada yaşadığın anlarda hakkını vererek yapmıştın. Allah razı olsun dostum. Umarım cennettesindir. Ve keyfin yerindedir. Ben kendi adıma, arkanda bıraktığın çok anlamlı ve değerli hikâyelerle,gönül zenginliğimize yaptığın tespit ve ettiğin tavsiyeler için teşekkür ediyorum. Oradaki tüm değerli büyüklerime çok selamlarımı ilet lütfen. Görüşmek üzere..
Nur içinde yat Lev Nikolayeviç..
Birdenbire, Orhan Veli Kanık
Her şey birdenbire oldu.
Birdenbire vurdu gün ışığı yere;
Gökyüzü birdenbire oldu;
Mavi birdenbire.
Her şey birdenbire oldu;
Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan;
Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire.
Yemiş birdenbire oldu.
Birdenbire,
Birdenbire;
Her şey birdenbire oldu.
Kız birdenbire, oğlan birdenbire;
Yollar, kırlar, kediler, insanlar…
Aşk birdenbire oldu,
Sevinç birdenbire…
Biz de evdeyiz işte..Naapcan?
Sevgili Lev Nikolayeviç
Biliyorum bana kızıyorsun. Uzun zamandır yazamayışıma ifrit oluyorsun. Ama inan bilerek ihmal etmedim seni. Web sayfamı teslim ettiğim el değişti. O değişim sırasında da ufak tefek sorunlar sebebiyle de yazamadım.
Neyse..
Kardeşim, bir bilsen ne haldeyiz. Panik havası etiketiyle Kovid-19 adında tüm dünyada toplumları kendine esir eden bir virüs’le uğraşıyoruz. Yalnız enteresandır bu salgının yaygarası virüsten daha hızlı ilerliyor. Dolasıyla tüm devletler virüsten çok bu panik atakla uğraşıyor. Bir de şu aşı meselesi var tabi. Bir aşı’yı bulmak zor değil dostum. Aşı’yı dünyaya yettirmek zor. Çünkü üretim aşaması uzun sürüyor. Bu bulaşıcı hastalıkların en babalarıyla sizin toplumlarınız uğraşmıştı biliyorum. Ki senin validen de tüberküloz’dan vefat etmişti yanılmıyorsam. Sonra sende ciğerlerinle ilgili sorun yaşayıp, ayrılmıştın aramızdan. İşte bu Kovid-19 sizin dönemdeki virüsler kadar kuvvetli olmasa da, yaratılan korku iklimi ve bilinçsizlikle, tüm hayatı olumsuz etkiliyor.
Bu arada seninkiler de bu korona virüsle mücadele konusunda fena sayılmaz dostum. Ama kimse kusura bakmasın bizim devlet, dünyada bu virüsle en iyi mücadele eden örnek devlet konumunda..
Ama gel gör ki, Avrupa’da ki bir kaç devlet bu salgını hafife aldığı için ciddi bedeller ödüyor dostum. Başta İtalya ve İspanya bundan nasibini aldı. Bir de Ortadoğu’da İran var tabi. İran neredeyse İtalya’yı yakalayacak, ölüm konusunda..
Başka anlatacak ne var? diye soracak olursan valla bi halt yok dostum. Mektubumun en başında da belirttiğim gibi, TV ve sosyal medya bu salgını koca bir yaratığa dönüştürme derdinde. Sanki Korona karımız/kocamız olmuş, beraber yatıyor beraber kalkıyoruz.
Daha detaylı bilgilere, Korona sebebiyle sizin oraya intikal etmiş yaklaşık 8 bin merhum’dan ulaşırsın artık..
Kimsenin artık sormaya gerek duymadığı o soru: “bu da mı gol değil be”
O ne muhteşem bir repliktir..
“Bu da mı gol değil be hakim bey?” diye feryat eder Sadri Alışık, “Ofsayt Osman” karakterini canlandırdığı o hafızalara kazınmış “Şaka ile karışık” filminde.
Aslında o soru,bir sitem, bir isyandan öte bir takdir edilme bir olumlanma arzusudur. Tüm iyiniyetli gayretlerin, eylemlerin ve gösterilen sabrın hakettiği aferini duyma arzusudur. Artık tükenme noktasında olan iyi niyetli bir adamın, kaybettiğini sanarak salladığı beyaz bir teslim bayrağıdır o cümle.
Neyse ki finalde salonda ki herkes,hatta hakim bile “gol be gol” diye bağırırlar da çoşkuyla. Harcanan her emeğin,her mücadelenin hakkı teslim edilmiş olur o tasdikle. Gönüller ferahlar..
Peki günlük sosyal yaşamlarımızda bizler, bir ofsayt Osman misali gibi,bir bekleyiş içinde miyiz, hiç düşündünüz mü?
Yani hayatımızda hangi ciddi gayretlerimiz, ve bu gayretler sonucu bir takdir görme beklentimiz var? Gerek iş yaşamınızda gerekse özel yaşantımızda hangi hedefleri belirleyip,elimizden gelen her türlü gayreti gösterdikten sonra,hakettiğimiz o övgüyü bir türlü gôremeyip sitemkar bir isyanla hakkımızı arıyoruz.?
Bu soruya eminim çok azımız “ben” diyebiliyordur. Bunun sebebi Modern dünya diye tabir edilen şu zamanın insandan götürdüğü büyük hedefler,azim, sebat, sabır gibi erdemler. İnsanın yaratılışına yerleştirilen ve insani “üst insan” mertebesine yücelten bu duyguların yoksunluğu,bireyleri ortalama yaşayan, kolaycı, sorumluluktan kaçan,konformist tek tip karakterlere çevirmiş durumda.
Dolayısıyla, bu tip insanlardan oluşan bir toplumda, Ofsay Osman gibi iyi niyetli, doğruluğu, vicdanı ve gayreti hiç bırakmadan yaşayan ve sonunda hiç haketmediği davranışlara maruz kalıp, takdir arayan karakter sayısının az olmasına şaşırmamak lazım.
Günümüz Ofsayt Osmanlarının ise filmde ki Osman karakteriyle neredeyse alakası yok. Çünkü günümüz Osmanları ” bu da mı gol değil” cümlesini ya çok yüksek bir ego tatmini,ya da az bir emekle o emeğin kat be kat üstünde bir takdir görme hazzı ile kuruyorlar. Filmde ki Osman’ı yaşattığını düşündüğüm kesimse,bir kaç sınırlı grubu kapsıyor ancak. Bunlardan ilki dar gelirli bir aile ferdi olup,normalin üstünde bir gayretle yaşam standartlarını yükseltmek için uğraşıp beceremeyen kesim. Diğeri sevdiğine ulaşamayan, tüm çabalarına rağmen karşılık görmeyen sevgiye sahip aşıklar, son olarak engelli vatandaşların bir çok kulvarda başarılar elde etmesine rağmen toplumda ikinci sınıf görülmelerine karşı gösterdikleri mücadele.
“Bu da mı gol değil” demenin günümüzde artık bir 30 yıl öncesi gibi bir karşılığı yok. Çünkü ortada kayda değer üst bir mücadele olmadığı için,bu emeğin karşılığını takdir etmeyen bir karşıt güç de yok.
Günümüzde artık insanın el emeği değersizlikleştikçe, duygularının karakterinin ve insansılığının da bir önemi kalmadı. İnsanın bu çağdaki tek görevi, tek tip toplum anlayışı ve dayattığı popülist eylemleri harfiyen yerine getirmesi. Kültür, değerler ve vicdanı sorumlulukların tukaka edildiği bir yüzyılda, gerçek ofsayt Osmanlara da özlemiz giderek artacak anladığım kadarıyla.
Saygının sevginin, emeğin, merhametin ve en tabi bir ve beraber olabilme yetisine sahip insanlar olarak, “gol be gol!” diye bağırabildiğimiz günleri tekrar yakalama umuduyla..
Veda / Necip Fazıp Kısakürek
Elimde, sükutun nabzını dinle,
Dinle de gönlümü alıver gitsin!
Saçlarımdan tutup, kor gözlerinle,
Yaşlı gözlerime dalıver gitsin!
Yürü, gölgen seni uğurlamakta,
Küçülüp küçülüp kaybol ırakta
Yolu tam dönerken arkana bak da,
Köşede bir lahza kalıver gitsin!
Ümidim yılların seline düştü,
Saçının en titrek teline düştü,
Kuru yaprak gibi eline düştü,
İstersen rüzgara salıver gitsin!
Dizi izleyicisi,yüksek dozlarda bile, ”bana mısın?” demiyor maşallah!
Ben iyi bir dizi izleyicisi sayılmam. Yarışmadan ve dizilerden geçilmeyen Tv ekranlarında samimi ve izlenmeye değer program sayısı oldukça az. Tabi kan,gözyaşı,şiddet ve entirika gibi mevzulu yapımları sevenlere de çok bir şey diyemiyorum. Halkımız,seçici davranma özelliğini pek kullanamıyor maalesef günümüzde..
Bu durum artık “ne verseniz izleriz” modunda ilerliyor. Buna ilave olarak,dizi alışkanlığı dediğimiz şey,artık daha ileri düzeyde bir psikolojik hastalığa dönüştü. Herhangi bir dizinin ilk bölümünü biraz izlemiş,konusunu anlamış ve sonrasında beğenmemiş olsanız bile. Daha ileri ki bir zamanda, TV de zap yaparken aynı diziye denk geldiğinizde mutlaka bir müddet bakıyorsunuz hipnotize olmuş biçimde.
Mesela Fox Tv’de’ki Yasak Elma dizisi..

Hayatımda entirika ve üçkağıdın bu kadar basit işlendiği,topluma,dünyanın ve içinde yaşadığımız hayatın,sanki bir entirika ve yalandan ibaret olduğunu fikri aşılamaya çalışan bir başka dizi görmedim. Zengin bir adamın parası ve gücü için, birbirini ortadan kaldırmaya çalışan sinsi mi sinsi.. Şeytan mı şeytan kadınların,bitip tükenmeyen adam kapma mücadelelerini anlatan bir dizi..
“E madem izlemiyorsun,nereden bilyorsun?” diye soranlarınız olacaktır. En başta da dediğim gibi. Bir dizinin ilk bölümüne bakınca ve de karakterlerini tanıyınca; kanallar arası denk geldiğinizde mevzuya anında vakıf oluyorsunuz..

Buraya dikkat! Ulusal kanallarda toplamda 20 dizi yayımlanıyorsa,bunun en az 5-6 sı şiddet, 8-9 tanesi aile içi dram sarmalında gelişen psikolojik ve fiziksel şiddet.Geriye kalan 3-4 tanesi de romantik komedi türünde..
Peki ben ne izliyorum..?
Bir kere bu bahsettiğim türde ki dizileri takip etmiyorum. Bunların yerine ulusal kanallarda ki filmleri,tartışma programlarını,bir kaç komedi programını, tematik kanalları ve elbette,yenilenen TRT 2 kanalını..
Yetiyor mu? İnanın yetiyor..
Meselâ Çukur dizisi.. Evet,seveni izleyeni çok. Fakat ben bu dizinin de, ilk bölümünü izlemiş,sonra ki bir kaç bölümden sonra gidişatı beğenmediğimden bırakmıştım. Az önce cepte TV kanallarını gezerken, Çukur’un eski bölümünün özetine denk geldim. Ve gördüm ki dizi, raiting’ini yukarıda tutmak için saçma sapan senaryolara girmiş bu sürede. İzlediğim 5 dakika da gördüklerimi anlatayım size..

Dizinin başrolünde Aras bey baygın halde otururken,ona arkasından sarılan kadın oyuncu,Aras’ı kucağında uyutuyor. Sonra Aras,bir rüya görüyor. Rüyasında ona sarılan kızın elinde bir bebekle,kendisine ; ” bak bizim bebeğimiz” dediğini görüyor. Sonra uyanıyor. Bu arada bizim kız bir binanın gösteri sahnesinde, bir müzik setininin içine bir Nilüfer CD’si takıp,çalan şarkıya sanki kendi söylermişcesine playback yapıyor. Tabi sahne boş. Boş koltuklara konser yani.. O arada uykudan kalkan Aras efendi, sahneye geliyor. Kızımızı salak salak taklit yaparken görüyor. Kızımız, bu şaçma eylemine şahit olan Aras’a bozuk atıyor. Sonra ikisin de de,bir havalar,tripler falan oluşuyor. O arada Aras,kıza ; “seni rüyamda gördüm” diyor. “Bana bir çoçuk verdin” falan diyor. Kız sahneden giderken bu cümle ile bir ara duraksıyor yerinde. Derken dönüp küfürlü bir sözü yarım ağız söylüyor.( S ile başlayan ) Akabinde, ağzında tutuğu yarım bir jileti ( artık nereye saklıyorsa! )çıkarıp; “bana dokunma, pis yanımı görme” diyerek Aras efendinin üstüne yürüyor..

İşte bu kadar küçük bir sahneyi izleyen zavallı beynim de, o an yanıyor. Ve soruyorum kendime. Diyorum ki : “bu dizi,bu millete hayırlı hangi mesajı verebilir? Bir tane de olsa,ahlaki bir erdemden bahsedebilir mi?
Sonra kendime yönelttiğim bu sorulara,yine kendim cevap veriyorum..
“İmkansız”
Çünkü bu tip dizilerin hiç birinin, hiç bir zaman böyle bir niyeti olmadı,olamaz..
Şiddete entirikaya ve aksiyona alıştırılmış,müptelâ edilmiş milletimiz, artan dozlardan hiç de şikayetçi değil işte bu sebeple..
Umarım dozu her geçen sene artıran dizi fil sektörü, bir gün bu gidişatın altında kalmaz..
Deprem sonrası yaşanan, “iletişimsizlik” sorunu üzerine..
Depremler..
İnsanın dünyada kendini en aciz ve yalnız hissettiren doğal felaket..
Tabi büyük kasırgalar,seller,tsunamiler de bu hissi oluşturan doğal büyük felaketlerden. Ama deprem başka..
Çok ani oluşması,sizi ve sevdiklerinizi uykuda ya da bir binada yakalamasıyla;saniyeler içinde ölme ihtimali karşı karşıya kalmanız sebebiyle bence en ürkütücü doğa olayı..
Üstelik ürkütücülüğü bununla da sınırlı değil. Mevcut büyük bir depremde çöken binanızın enkazında,yapayalnız kaldığınızda,susuz ve aç bir halde ölmemek için Rabbinize her saniye dua edip; bir yandan da “sesimi duyan var mı?” ve imdat yardım edin” bağırışlarınızı bir Allah’ın kulu duysun diye ümitvar oluşunuz.. Allahım kimseye yaşatmasın.
Bugün yaşadığımız 5.9 luk İstanbul depremi bize yine yine ölümü ve asıl patronun kim olduğunu hatırlattı. Can korkusu başka bir şey.. Kıymetini pek de bilmediğimiz canımız böyle anlarda tek kıymetlimiz oluveriyor..
Ve ucuz atlattığımız her deprem sonrası aynı mevzular,aynı konular tekrar açılıveriyor. Rahmetli “deprem dede” lakaplı deprem bilimcimiz Ahmet Mete Işıkara,taa o zamanlarda ” deprem öldürmez ihmal öldürür” sözünü beynimize kazımıştı. Fakat bu kazınma ne yazık ki, bizim deprem konusunda tam anlamıyla bilinçlenmemize yetmedi.
Bugün yaşanan depreme bir tatbikat gözüyle bakmak lazım. Yani bu depremle eksikliklerimiz ortaya çıktı. Aynı zamanda 6 büyüklüğünde bir depremde yaklaşık 178 binada çatlak oluşumu ve sadece 8 yaralı ile atlatmış olmamız sevindirici. Bu arada tabi deprem falcılarından da uzak durmakta fayda var. Bunlar sistematik olarak halkı kaygı ve korkulara sevketmek için üretilen söylemler. Şuan ne dünyada ne ülkemizde depremi hemen öncesinde %100 doğrulukla bilecek bir teknoloji yok ne yazık ki..
Ben bu deprem afetini en zararla atlatmanın şu 3 olmazsa olmazla olacağı kanaatinde olanlardanım.
1- Depreme dayanıklı bina sayısının arttırılması
2- Deprem anında ki soğukkanlılık ve korunma eğitimi
3- Deprem sonrası enkaz altındaki vatandaşlara 24 saat içinde ulaşabilme becerisi
Fakat milletcek bu anlayışa daha sahip değiliz..
Meselâ..
Kendimize bir daire satın alırken, depreme dayanıklı olup olmadığını hiç sorguluyor muyuz ?
Hayır!
Deprem anında yapmamız gerekenleri tam ve eksiksiz uygulayabiliyor muyuz?
Hayır!
Deprem sonrası,devletin belirlediği toplanma alanlarını biliyor muyuz?
Hayır!
Çocuklarımızı,aile bireylerimizi olası büyük bir depreme hazırlıklı olması bakımından,arada ufak deprem tatbikatları ile hazır da tutabiliyor muyuz?
Hayır!
Tüm bu örneklerden de anlaşılacağı üzere depreme hiç bir şekilde hazır değiliz..
Tamam biz halk olarak hazır değiliz de,peki devletimiz hazır mı?
Yani AFAD’ı,KIZILAY’ı,Telekominakasyon şirketleri hazır mı? Hazır mı sorusunun cevabının evet olduğunu,devletin vatandaşına yaptığı bilgilendirmeler kadarıyla biliyoruz. Fakat benim sorum,7 ve üstü şiddette gerçekleşecek bir depreme hazır olup olmadığı..
KABÛL EDELİM KÖTÜ BİR TESTTİ BU DEPREM..
Yine dikkatimi çeken ve merak ettiğim bir başka konuda,Gsm operatörlerinin hazır olup olmadığı.. Deprem sonrasında yapılacak eylem planlarında Gsm operatörleri,binleri,onbinleri hatta milyonları birbiriyleri ile konuşturabilecek mi sorunsuz?
Mesela bugün Depremin merkez üstü İstanbul Silivri tarafı olmasına rağmen,Bursada tam 1 saat kimse kimseyle görüşemedi cep telefonu üzerinden.. Bu durumda İstanbul’un halini düşünemiyorum!
Ailesini,akrabasını,eşini dostunu merak eden herkes telefonuna sarıldığında çaresiz kaldı bugün. Peki ya bugün gerçekleşen deprem 7.5 şiddetinde olaydı,durumumuz ne olacaktı?
1999 Ağustos depremini hatırlayın.. O korkunç gece de böyleydi aynı iletişim konusunda. Rahmetli Ecevit dışında kimse kimseden haber alamıyordu. Ecevit de bu iletişimi uydu telefonu üzerinden gerçekleştirebiliyordu dönemin Başbakanı olarak..
HABERLEŞME VE İLETİŞİM NOKTASINDA YETERSİZİZ..
Ben de bu durumdan, şu sonucu çıkarıyorum doğal olarak. Gelişen teknoliji ve iletişim ağları,gelişimini sürdürürken böyle bir deprem ihtimali üzerine hiç bir çözümsel ilerleme kaydetmemiş..
Bu konuda ki yetersizliğin giderilmesini sağlayacak olansa,yine devletimiz olacak anladığım kadarıyla.. Afet sonrası,vatandaşların ikametlerine göre belirlenmiş toplanma noktalarını,herkesin iyi bilmesi mühim bir konu..
Eğer herkes,toplanma noktasını bilir ve oraya ulaşabilirse, o toplanma noktasına gelemeyenlerin tespiti daha kolay olur. Yardım eylemlerinin doğru koordine edilmesine de yardımcı olmuş olur vatandaşlar..
AFAD’ın sitesinde acil toplanma alanları ile ilgili verilen bilgilerse şöyle:
“Acil durum toplanma alanları ile ilgili bilgi almak isteyenler E-Devlet‘e giriş yaparak ‘Acil Toplanma Alanı Sorgulama‘ başlığından ikametlerine en uygun toplanma alanları bilgilerini öğrenebileceklerdir.”
Bence bu bilgiyi edinmeyi ihmal etmeyin. Çünkü hayati öneme sahip..
Son tahlilde vardığımız sonuçlar ise aynı..
Tedbirli olmak,deprem anındaki eylem planına uymak,deprem sonrası toplanma alanlarını bilmek ve Allah’a bol bol dua etmek..
Türkü mü? AYFER VARDAR..
“Müzik evrenseldir” diye tabir vardır. Bence de doğrudur. Müziğin dili,tüm dilleri konuşabilir bir dildir. Doğduğu coğrafyadan izler taşır. Kültüründen izler taşır. İçinde binbir duygu taşır. Bir müzik eserini dinlemeniz için bize ait olan müzik aletleri kullanılmasına gerek yoktur. Hatta o şarkıda kullanılan dilin size ait dil olmasına da gerek yoktur.
Şarkıda ki duygu veya bir ufak ritim ya da bir ince tını sizi yakalayıverir. Belki de yorumcunun sesinde ki duyguyla özdeşlik kurar o an ki halet-i ruhiyeniz..
Kısacası müzik hayatımızın bir yerlerinde hep vardır ve kıymetlidir. Popüler kültür ve globalizmin etkisinde ki müzikse bu yüzyılda bizi bir çeşit tek tip köleleştirme içine sürüklüyor. Elekronik alt yapılı eğlencelik müzik eserleri,bizim her anımıza eşlik edemediği halde,bulunduğumuz çoğu ortamda ve mekanda kulaklarımızdan eksik olmaz. Ve bu bizi farketmeden yıpratır. Yüzlerce farklı müzik tarzına olan ilgimizi azaltır ve yine o türlere karşı ağır bir sağırlık yaratır.
İşte böyle durumlarda farklı bir şeyler dinleme ihtiyacı hissederiz. Bizim coğrafyamızın en temel demirbaşı olan Türk halk müziği tınılarında kendimizden bir şeyler ararız. Ya da sanat müziğimizin en bilinir eserlerini dinleme,eşlik etme isteği oluşur içimizde. Açıp dinleme eylemine geçeriz. Fakat dinlerken bir süre sonra sıkılırız. Çünkü müzik kanalları ve radyolarda çalan tüm popüler şarkılara bağımlı hale getirilmişizdir.
Ben tarz olarak sürekli yeni şeyler ararım meselâ. Herşeyi biraz dinlerim tadını alırım. Özellikle Cover denilen, geçmişte çok beğenilen ve hit olmuş eserlerin yeni bir düzenlemeyle tekrar söylenildiği türe bayılırım. Aslında bu Cover’lar bizi geçmişin nostaljisine götürür. Bir dönemin en iyi parçalarını yeni nesillere tekrar sevdirir. Tabi bu düzenlemeler de şarkının ruhunu kaybettirmeyecek tarzda olursa.
Cover’lar sadece bir dönemin pop şarkılarını bünyesinde toplamıyor artık. Türk sanat,hatta Türk halk müziği eserleri de yeni düzenlemeleri ile tekrar dinleyiciyle buluşuyor.
Özellikle Türk halk müziğinde yeni dönemde çok iyi yorumcular çıkıyor. Fakat yeni eserler üretmekte elbette ki çok zorlanıyorlar. Çünkü halk müziğinde bir eser üretebilmeniz için halk müziğini çok iyi bilmeniz,eserlerde kullanılan bize ait halk dilini saf yalın halde kullanmanız gerekiyor. Günümüz yorumcuları bu konuda ki eksikliği,geçmiş dönemlerin büyük ustalarının eserlerini tekrar yorumlamakla kapatmaya çalışıyorlar doğal olarak.
Aslında bu da güzel bir şey.. Bugün Türkiyede yaşayan hemen herkes bir Aşık Veysel’i Neşet Ertaş’ı, Aşık Mahsuni Şerif’i türkülerini bilir fakat açıp orjinal haliyle dinlemez. İşte bu yeni nesil yorumcular sayesinde orjinallerini bilir,saygı duyar ve severiz.
Düzenli olarak takip ettiğim aylık yayınlanan CİNS dergisinin,”dinlesene” bölümünde Ayfer Vardar isimli bir türkü yorumcusunu öven ve tavsiye eden bir yazıya denk geldim. Ayfer Vardar ismine hiç denk gelmemiştim bu zamana kadar. Hemen Youtube’dan açtım bir türküsünü. Ve daha ilk dakikadan etkilendim. CİNS’in boşa ‘in boş hiç bir önerisine denk gelmedim 3-4 yıldır.
Neyse,sonra bir iki videosunu daha izledim Vardar’ın. Ve anladım ki Ayfer Vardar hak ettiği bilinirlikte ve noktada değil. Vardar’ın sesi hem çok temiz hem de duru. Ses tonu ve yorumu harika. Seslendirdiği türkülerin yöre çeşitliği de gayet geniş. Ve her yörenin türküsünü aynı keyifle dinletebiliyor. Özellikle Neşet Ertaş türküleri sesine cuk oturuyor. Vardar’ın sanal alemde bu kadar az bilinmesi de çok şaşırttı beni bu yorumla..
Ayfer Vardar’ın bir önemli özelliği de. Hiç duymadığınız ya da başka yorumculardan duysanız da çok beğenmeyebileceğiniz eserleri, size kendi yorumuyla sevdirmesi. Bence en kısa zamanda müsait bir zamanda,açıp bir dinleyin türkülerimizi Ayfer Vardar yorumuyla..
Açma zülüflerin yar, Ahu gözlüm, Bugün benim efkarım var, Gönül dağı,Neçedir ağlarsın,Sen yarim idun, Turnam gidersen Mardine, Unutmak kolaysa isimli türküler, benim favorim arasında eň üst sıradakiler..
Listemin en başına koyduğum 4 türkü ise..
Al ömrümü,Ay ümmühan,Vay beni yalan dünya, Yalancısın inanamam,Yola girme sen
Ayfer Vardar’ın en son Albümünün adı SIR bu arada. Keyifli dinlemeler..

Biraz kendimizi mi dinlesek acaba diyorum..
Acaba magazinden ve siyasetten bir süre uzak kalmak,toplumu,insanları ve doğayı daha iyi anlamamıza vesile olabilir mi?
İktidar ve muhalefet gerilimleri,Cem Yılmaz ve Defne Samyeli’nin bitmeyen tatilleri, Falcao’nun bir türlü gelemeyişleri, Hadise’nin instangramdan paylaşıp durduğu dans videoları, Amerika’nın günlük siyasi eylem planlarından uzak kalacağımız 2-3 hafta,ne de iyi gelir aslında.
Bunlara bir de Sosyal medya ve Tv reklamlarını eklesek meselâ..
Kısacası azıcık kendimizi dinlesek. Çevremizde ki insanların sosyal medya hesaplarını,özellikle de İnstangramdan yaptığı,yemeli,içmeli ve gezmeli paylaşımlara bakmasak.
Eşimizle,çocuğumuzla ve anne babamızla uzun zamandır ayıramadığımız vakti, kaliteli ve keyifli aktiviteler düzenleyerek telafi etsek. Yakınlarımız da olan bir iki insana halini vaktini sorsak bir iyilimiğimiz dokunması umuduyla. Elimizden geldiğince bir iki çocuk sevindirsek ne muhteşem olur.
Hele hele bir de, bir iki dua etsek,şükretsek bize herşeyi nasip edene,emanet edene..
Yine bir kitap alıp, bir iki saat sabırla okumaya çalışsak,bir şiir ezberlesek,bir şarkı..
Çok zor durumda ilik nakli bekleyen binlerce hasta için,biraz empati yapıp en yakında ki Kızılay otobüsüne gidip az biraz kan versek..
Çok zor öneriler gibi dursa da inanın zor değil. Sadece istemek yeterli. Hayatımız da bir çok şeye ihtiyacımız var evet. Sağlık, para,hedefler,kariyer planları.. Fakat bunlara sahip olmak için en önce bir hayat muhasebesi lazım. Günlük,haftalık,aylık ve yıllık.
Kendimize ve çevremize dürüstlüğümüz adına biraz gayret lütfen.
“Alemin enayisi ben miyim?” ,İsmet Özel
Suriyelileri burada tutan sebep, onları biraz da sömürme sevdasındakiler olabilir mi?
Suriyeliler meselesi çok geniş bir mevzu. Ve herkesin suriyeli algısı da birbirinden çok farklı seyrediyor onlara karşı olan davranışlarımızda..

Kimisi mevzuya ırkçı bir gözle baktığığı için rahatsız. Kimisi, bayramlarda suriye’ye bayram yapmaya gidip geri gelenden.
Kimisi zaten geçinemiyoruz bir de onlara mı bakacağız düşüncesinde. Kimisi de bu ülkede bizden daha rahat yaşadıklarına inanmasından.
Görgüsüz olmalarından rahatsızlık duyan da var. İki gün sonra bize karşı ayaklanma ihtimalini düşünüp, onlara şimdiden düşman olanlar da..

Bu kadar farklı olumsuz düşünce varken,bu insanlara iyi bir gözle bakmamız zaten imkansız. Farklı endişe ve rahatsızlardan dolayı, “Suriyeliler gitsin” düşüncesi paydasında birleşen milyonlara, “durun bu insanlar savaştan kaçıp geldi. Onlarla din kardeşiyiz” gibi cümleler yaklaşmak, artık kimseyi bu fikirden uzaklaştırmak için yeterli değil.
Bence biz son iki yıldır, buraya alışan zengin ve görgüsüz Suriyelilerin davranışlarına odaklanıp öfkelenir olduk. Bu odaklanma da bizi, Suriyelilerin tamamına karşı güdüler oldu. Zor durumda olanlar da, “kurunun yanında yaş da yanar” atasözünün öznesi teşkil eder oldu.

Fakat bu Suriyeliler gitsin diyenlerin içinde, aslında onlardan nemalanan ve onları kullanan o kadar çok grupdan kimse bahsetmedi 6 yıldır. Bugün, Can Yılmaz’ın attığı bir tweet de,aslında tam da bu konuya denk düştü.

Can Yılmaz bu Tweet’le Suriyelilerin aslında bu ülkeden niye gitmediklerinin bir fotoğrafını çekmiş sanki. Ağır gibi bakımsız evlerimizi bunlara kiralamalarımı, evlenme hevesimiz, 1000 liralık dairemizi 1400 liradan kakalamamız, işyerlerinde sigortasız 1500 liraya çalıstırmalarımızı görmezden gelememiş Yılmaz. Doğru da demiş. Devlet, insani bir anlayışla 6 yıldır bakarken, toplumumuzun artniyetli kesiminin bu insanları sömürmesine de kimse ses çıkarmamış!

Sözde yardım adı altında sömürülen bu insanlarda aslında farkındayken, mecburiyetin getirdiği bir suskunlukla hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Suriyeliler meselesine bakış açımız, hem bir empati hem de yapay bir yardım etme sömürüsyle devam ediyor.
Bu konuda bende “suriyeliler gitsin” düşüncesinin bir bölümünde konumluyorum kendimi. Fakat bu konumlama, yalnız zengin ve görgüsüz Suriyeli kesiminin gönderilmesi ile ilgili. Yani düşkün, mazlum ve yalnız hayatta kalma mücadelesi veren kesimin gitmesinden ya da gönderilmesinden yanayım.


Yoksa ne ırk olarak ne de inanç ve kültür yapılarından rahatsız olmam mümkün olamaz. Bu devletin tam 1000 yıldır dünyada ki bir çok millete ve etnik azınlığa kucak açmış olması, “ben Türk’üm” diyen her vatandaşın gurur duyması gereken bir durumken, bunun tersini savunmak boş bir anlayış olur. Kucak açtıklarımızın, ne suriyeli, ne afrikalı, ne de çinli olması bu durumu değiştirmez. Burada temel mevzu, bu kucak açılanların belli bir süre dahilinde korunması, sömürülmesi ve belli bir dsiplin altında kontrol edilebilmesidir. Dünyanın yalnız seyirci kaldığı, vahşeti ve zulmü tatmış her milletin hakkını gerek maddi gerekse manevi olarak savunan bir devletin ferdi olmak elbette gurur verici. Bu mazlumların dini,ırk’ı ve milliyeti ne olursa hiç bir ayrım yapmadan sahip çıkan devletin adıdır Türkiye Cumhuriyeti Devleti.
Ben bundan sonraki süreçte, Suriyeliler meselesinde ki boşlukların ve kontrolsüzlüklerin sona ereceği kanaatindeyim. Ki devletimiz de geç de olsa,gerekli adımları atmaya başladı zaten ( Bizim devletimiz biraz ağır hareket eder ama en doğru çözümsel hamleyi oynar sonunda )
Bu süreçte, bizim toplumuzun gidişatta izleyeceği yol önemli. Eğer bu suriyelileri yalnızca sömürmeye çalışan vatandaşlarımızda, bu huylarından vazgeçerse, ben sayısal olarak büyük bir suriyeli grubunun, onlar için Gaziantep, Urfa gibi illerde inşa edilmiş yaşam alanlarına geri döneceğini düşünüyorum. Bu sonuca ulaşabilirsek büyük şehirlerde ki problemlerin de azalacağı kanaâtindeyim.
İşte bu finale gidene kadar olan süreçte göstermemiz gereken şey, yalnızca biraz daha sabır..


















