Adioz, Mauro Emanuel İcardi Rivero

Mauro Icardi’nin Galatasaray’dan ayrılışı, gerçekten bir dönemin sonu oldu. Hagi gibi büyük bir yıldızın ardından ben de Icardi’nin son on yılda popüler yıldızlardan biri olarak tarihe geçtiğine inanıyorum. Kulübün paylaştığı veda metninde belirtildiği üzere, o artık sadece kulüp tarihine adını altın harflerle yazdıran değil, aynı zamanda kulübün unutulmaz efsaneleri arasında sonsuza dek yaşayacak bir değere dönüştü. Ufak kızıma hediye ettiğim Icardi’li forma, bizde senden kalan bir hatıra kalacak artık.

Aslında İcardi’ninOsimhen gibi bir yıldızın varlığı sebebiyle ayrılacağı zaten belliydi ve tahminler, bundan sonra nereye gideceğinin Avrupa’nın orta kalite takımları, Arabistan veya kendi ülkesindeki köklü kulüpler üzerinde yoğunlaştığı yönünde. Icardi, son dört yılda Galatasaray’da üst üste Süper Lig şampiyonlukları yaşadı, Türkiye Kupası ve Süper Kupa zaferlerine ortak oldu ve gol krallığı sevinci yaşayarak takımına çok önemli katkılar sağladı. Gerçekten Icardi, sen büyük bir yıldızsın kardeşim. Türkiye’de birçok çocuğun Galatasaraylı olmasına büyük katkın var. Gerek gollerin, gerek gol sevincin, imajın, sosyal medyadaki paylaşımların, Galatasaray’a olan aidiyetini kimse unutamaz. Belki önümüzdeki otuz-kırk yıl içinde Galatasaraylı olacak bir sürü taraftarı, tek başına sen kazandırdın. Umarım yolun açık olur, Galatasaray’ı hiç unutmazsın, inan Galatasaray seni hiç unutmayacak.

Sanatın ve Sanatçının “Arifane” Duruşu

Sanat; insanın duygu, düşünce ve hayallerini somut veya soyut malzemeler kullanarak, yaratıcı gücüyle ve kişiyi etkileyecek biçimde ifade etmesidir.

​Sanatçının dünyaya karşı duyarlılığı; yaşanmış tüm deneyimlerden, sanat pratiğinden, manevi konumundan, estetik tercihlerinden, duygusal derinliğinden, ilgi alanlarından, beğeni ve ideallerinden, kısacası yaratışından gerçeklik kazanan her şeyden kaynaklanır. Sanat eserine o eşsiz özgünlüğü veren de kesinlikle bunlardır. (Ziss, 1984: 93)

​Her sanatçı, içinde yaşadığı toplumun yaşam biçiminin, gelenek ve göreneklerinin, inanç sisteminin, siyasal ve ekonomik düzenin, teknolojik gelişmelerin ve doğal çevrenin etkisi altındadır. Sanatçı; toplumsal ve doğal olaylardan duygularını ve düş gücünü besleyen unsurları kavrar, bunlara dair tepkisini eseriyle yansıtır.

​Sonuç olarak sanatçı; toplumun tökezlediği, kabalaştığı, çirkinleştiği ve sıradanlaştığı dönemlerde güzeli savunmak için ortaya çıkan; estetik ile uyumu bir arada sunan; karamsarlığı ve ayrışmayı sonlandırıp ortak estetik zevki topluma kazandırmaya çalışan kişidir.

​Sanatçı, içinde bulunduğu toplumun sosyal meselelerini irdeleyen, dünyayı gözlemleyen ve çözüm arayışımızda bize destek olan bir rehberdir. Sanatçıdan beklenen, her zaman doğrunun ve güzelin yanında durmasıdır.

​Sanatçılar en güçlü mesajlarını, çoğu zaman ortaya koydukları eserlerle verirler.

Havalar Nasıl Olursa Olsun: Bir “Squall Line” Panik Hikayesi

Çocukluğumun TRT ekranlarını hatırlıyorum; tek kanallı o güzel yıllar. Hava durumu bültenlerinde, Türkiye haritasının önünde duran, hiç abartıya kaçmadan, sakin bir ses tonuyla bilgi veren sunucularımız olurdu. Her bölgeden 3-4 ilin sıcaklık değeri ekrana yansır ve bülten biterdi. Kimse ekran başında “Eyvah, sıcaklar geliyor, yandık, bittik, biz!” diye feryat etmezdi. Hatta o meşhur haber spikeri Esra Uğur’un sesi kulaklarımda: “Havalar nasıl olursa olsun, sizin havanız yerinde olsun!”

​Ah, ne güzel günlerdi… Sonra yıllar geçti; nüfus arttı, trafik yoğunlaştı, hayat konforumuz değiştikçe, haber bültenlerinin de “kimyası” değişiverdi. Artık her şeyde bir mübalağa, her şeyde bir sululuk var. Bugün haber bültenleri artık çok kısa, sunucuya bile gerek duymuyorlar. Lakin hava biraz fazla sıcak mı oldu ya da aniden soğudu mu? İşte o zaman şenlik başlıyor! Ana haber bültenlerinde, muhabirlerin vatandaşla yaptığı o meşhur “sıcağı/soğuğu nasıl buldunuz?” röportajlarını izliyoruz. İnsanlara adeta panik gazı vermek, izleyicinin tansiyonunu yükseltmek ana görev haline gelmiş.

​Hele o yeni trend yok mu? Her fırtınaya, her sıcak dalgasına yabancı isimler takmak… Eskiden benim aklımda kalan tek sıcak hava ismi “El Nino” idi; gerisini hatırlayan beri gelsin. Şimdi ise bir hava durumu haberi çıkıyor, “4-5 derece düşecek, 2-3 gün sağanak sürecek” diyorlar. Olay bundan ibaret! Ama durun, bir de isim verelim: “Squall Line”. E hayırlı olsun, artık bizim de bir Squall Line’ımız var! Haydi, şimdi hep beraber panik yapalım, let’s go!

​Peki, neden bu hale geldik? Dijitalleşmeyle birlikte haber siteleri ve kanallar, tıklanma uğruna insanların korku ve panik duygusunu beslemeyi “profesyonellik” sanır oldu. “Sıcaklık 5 derece düşecek” dendiğinde kimse heyecanlanmıyor ama “Kavurucu sıcaklar geliyor, hayat felç olacak!” dendiğinde parmaklar hemen “tık” diye o linke gidiyor. Bu yapay felaket senaryoları, ne yazık ki halkın haberciliğe olan güvenini de törpülüyor. Artık gerçekten önemli bir olay yaşansa bile, insanlar “Yine mi mübalağa ediyorlar acaba?” diye geçip gidiyor.

​Sonuç olarak; medya bize sürekli bir yerlerde bir felaket yaşanacakmış gibi hissettirerek tetikte tutmaya çalışsa da, biz o eski günlerin dinginliğini özlüyoruz. Medyanın pompaladığı bu suni “Squall Line” paniğine inat, kendi havamızı, kendi huzurumuzu korumak galiba en doğrusu. Ne demişler; dışarıdaki fırtına ne kadar şiddetli olursa olsun, içerideki havanız yerinde olsun!

Yeryüzüne İnince Kanadı Kırılanlar ve Kendi Dünyasına Çekilenler

Sevgili Lev Nikolayeviç Tolstoy,

​Senin o derin insan anlayışın ve doğaya olan tutkun, bugün hayatımın en olağanüstü anlarından birinde bana rehberlik etti. Sık sık kaleme aldığım bu satırlarda, sana dünyanın karmaşasından ve kendi iç dünyamdan bahsederken, bugün yaşanan bir mucizeyi paylaşmak istedim.

​Bugün çalışmıyordum ama iş yerime uğradığımda karşılaştığım o manzara, günümü tamamen değiştirdi. İş yerindeki arkadaşların yol kenarında bulup getirdikleri o küçük misafir, bir anda içimdeki tüm koruyucu hisleri harekete geçirdi. Ancak bu misafir, sıradan bir kuş değildi; o, gökyüzüne ait bir varlıktı ve insan başını kaldırsa bile göremeyeceği kadar uzaklarda yaşayan bir türdü. İşte bu yüzden, bir serçe veya kırlangıç bulduğumda hissedeceğim sorumluluktan çok daha fazlasını, o Ebabil yavrusu için hissettim.

​Bu sorumluluk duygusuyla, zaman kaybetmeden veterinerin yolunu tuttum. Ancak orada karşılaştığım tutum, beni bir kez daha şaşırttı; sadece kedi ve köpekle ilgilenen bir yaklaşımla karşılaştım. Neyse ki, veteriner hekimin gelmesiyle durum değişti; onun bir Ebabil yavrusu olduğunu ve özel bir bakıma ihtiyacı olduğunu anladım. Onların yönlendirmesiyle Doğal Yaşam Koruma yetkilileriyle temasa geçtim. O anları beklemek, hatların kopup durması nedeniyle büyük bir sabır gerektiriyordu. Sonunda yetkililere ulaşıp durumu netleştirdiğimde ve o değerli canlının emin ellere teslim edilmesini sağladığımda, içimde garip bir boşluk hissettiğimi fark ettim. Gökyüzünde süzülen ve ancak orada nefes alabilen o yaşam, benim de hayatı başka bir gözle görmemi sağladı.

​İşte o anlarda, insanın günlük hayatta artık giderek kötüleşen dünyada, ahlakın ve etiğin çok farklı erozyonlara uğradığı bu dönemde, senin basit ve doğal yaşama olan çağrını bir kez daha düşündüm. İnsanların ellisinden sonra insanlardan uzak, yalnız yaşama isteği belirir ya, öyle bir istek hissettiğini fark ettim. Şehir hayatının karmaşasından ve o samimiyetsizlikten uzaklaşıp, Ege’nin sakin bir deniz kıyısında veya uzak bir tatil köyünde huzur arama isteği duymaya başladın.

​Her insan ellisinden sonra biraz Ebabil olmak istiyor sanırım; insanlara uzaktan bakan ama kendi iç dünyasında huzurla yaşamayı bekleyen, ölene kadar o gökyüzü özlemini içinde taşıyan birer varlık.

​Senin öğretilerinin ışığında, bugün doğanın o narin dengesine küçük bir katkı sunabildiğin için huzurluyum. Seninle bu satırlar aracılığıyla dertleşmek, ruhuma her zaman iyi geliyor.

​Saygı ve sevgiyle. Umarım o dünyada her şey istediğin gibidir.

Osman Erim

​”Sigara Paketinde Neyi Gizliyorlar?”

Sigara paketlerinin üzerine neden o korkutucu resimlerin konulduğunu hepimiz biliyoruz. Sağlık otoriteleri, bu görsellerle bizi sigaradan soğutmaya, en azından vicdan azabı çektirmeye çalışıyor. Peki, yıllardır o fotoğrafları görüyoruz da ne oluyor? Hiç. İnsan bir süre sonra o resimleri görmezden gelmeyi öğreniyor, paketi ters çevirip cebine atıyor ve hayatına devam ediyor.

​Ama asıl mesele başka; neden bu paketlerde sigaranın içinde tam olarak ne olduğu yazmıyor?

​Yıllar önce paketlerin üzerinde nikotin ve katran oranları yazardı. “Hafif” veya “light” diyerek kendimizi kandırırdık. Sonra “Düz Paket” uygulaması geldi ve o rakamlar da tamamen silindi. Gerekçe olarak, tüketicinin “daha az zararlı” algısına kapılmaması gerektiği söylendi. Yani, “Rakamları gizleyelim ki içen kişi bunun daha az zararlı olduğunu sanmasın, korksun ve bıraksın.”

​Peki, bu gerçekten bir çözüm mü? Ben buna inanmıyorum.

​Bizim “ne içtiğimizi” bilme hakkımız yok mu? Bugün marketten aldığımız en basit bisküvinin arkasında bile içindekiler kısmı, kalorisi, yağı, tuzu detaylıca yazar. Söz konusu tütün ürünü olduğunda neden “içerik şeffaflığı” bir anda rafa kalkıyor?

​Benim önerim çok net: “Light” veya “medium” gibi pazarlama yalanlarını yazmasınlar, amenna. Ama o paketin bir tarafına, sigaranın içine konulan ve yanma sonucu açığa çıkan o 70 tane kanserojen maddenin listesini yazsınlar. Formaldehit mi var? Yazsınlar. Arsenik mi var? Yazsınlar. İnsanlar, paketin üzerinde “Sigara öldürür” yazısını okuduğunda değil; içinde “Fare zehri, aseton, amonyak” gibi maddelerin isimlerini tek tek gördüğünde sarsılır.

​Şu an uygulanan “korkutma” stratejisi artık işlevini yitirdi. İnsan beyni korkuya alışır ama gerçeklere, rakamlara ve somut verilere karşı daha savunmasızdır. Bir tüketicinin karşısına “Bu ürün sizi öldürür” diye genel bir sloganla çıkmak yerine, ürünün içine gizlenmiş o kimyasal çorbayı dökerseniz, o zaman gerçek bir şeffaflıktan bahsedebiliriz.

​Bizi “daha az zararlı” sanıp kendimizi kandırmakla suçlayan mantık, aslında bizi kendi ürünümüzün içeriğinden mahrum bırakarak koruduğunu sanıyor. Oysa biz, sadece ne içtiğimizi bilmek istiyoruz.Buradan sağlık bakanlığına nacizane tavsiyem farklı paketlerin arkasına her bir zararlı kimyasalın acıklamasını yazma mecburiyeti getirsin sigara şirketlerine. Ya da aslında en güzeli şu yazı: Biz sizin sağlığınızı değil bu işten maksimum kazanacağımız parayı önemsiyoruz” ( Yazının altına da sigara şirketinin adı yazacak tabi)

​Gerçeği doğrudan vermek daha etkili sonuçlar doğurmaz mı sizce de?

Haziran Yalancı Yaz, Temmuz ise Çark Dönümü

Hayatın değişmez kurallarından biri benim için nettir: Haziran ayı, takvim yapraklarında yazın başlangıcı gibi görünse de aslında “yalancı yaz”dır. Haziran’da asla tam anlamıyla yazlık kıyafetlere geçmem, özellikle akşam saatlerinde rüzgarlığımdan vazgeçmem. Çünkü bu ayın aldatıcı ılıklığına kanıp ince giyinmek, ayın ortasında mutlaka bir nezle vakasıyla sonuçlanır.

​Sonra Temmuz gelir; akşamları hava 20 derecelerin üzerine çıkar, tişörtle uyumanın o ferahlığı başlar. Ancak bu sene Temmuz ayı, elli yıllık ömrümde hiç yaşamadığım bir hava olayına sahne oldu. Gündüzü ayrı, gecesi ayrı, şiddetiyle adeta kapı baca dağıtan fırtınalar… Rüzgarın hiddeti öyle bir seviyedeydi ki, evdeki tüm kapı ve pencereler, sanki görünmez bir el tarafından öfkeyle kapatılıyormuşçasına büyük bir gürültüyle çarpıyordu.

​Merak bu ya, başladım araştırmaya. Meğer yaşadığım bu doğa olayı, her sene Temmuz ayında rutin olarak gerçekleşen bir döngüymüş. Öğrendim ki Temmuz’da aslında iki farklı rüzgar karakteri yaşanıyormuş.

​İlki, ayın sonlarına doğru etkili olan, güneyden esen, sıcak ve kuru “Sam Yeli” ya da diğer adıyla “Keşişleme”. Bu rüzgar, değdiği yeri fırın gibi kavuran o meşhur rüzgardır; adını tam koyamasam da aslında aşina olduğum bir isimmiş.

​İkincisi ise, tam 10-12 Temmuz civarında ortaya çıkan, denizcilerin ve halkın yakından tanıdığı “Çark Dönümü Fırtınası”. Halk arasında “Bezirgan Fırtınası” olarak da anılan bu doğa olayı, tam da bu günlerde pencerelerimizi zorlayan o hırçın rüzgarın ta kendisiymiş.

​Özetle, havanın sıcak ve sert esişi Sam Yeli’nin işi; o meşhur, kapı pencere çarptıran fırtınalı dönem ise Çark Dönümü’nün habercisi.

​Ezcümle; hayat dediğimiz şey, sürekli bir öğrenme süreci. İnsan elli yaşına da gelse, doğanın dilini çözmeye devam ediyor. Hoş geldin Bezirgan başı fırtınası, bu sene sayende bir şey daha öğrendik.

“Kuzeyin Soğuk Kralı : Haaland”

Dün geceki maçın atmosferi gerçekten fenaydı. Brezilya taraftarı müthişti. Norveçliler de galibiyete inanıyordu ama Brezilya’ya bir şekilde kaybedeceklerini düşündükleri için yenilseler bile çok üzülmezlerdi, “Brezilya’yı yeniyoruz ya, sıradan bir takıma yenilmiyoruz” derlerdi. Bu da her zaman taraftara teselli veren bir açıklamadır diğer takımlar için.

​Şimdi öncelikle bi kere, atanınız Haaland, kaleciniz Örjan Nyland’sa ve muhteşem iki kurtarış yaparak takımı ayakta tutarsa galip gelmeniz çok doğal bir hâle geliyor. Özellikle o yüksekten gelen topu parmak ucuyla dışarı çeldiği toptan bahsediyorum. Bir diğer konuda Ancelotti. Kendisi bugüne kadar istediği her kupayı gittiği her takımlarda almış bir adam. İlk defa bir milli takımın başına geliyor ve o geldiği senede Brezilya eleniyor. Brezilya eleniyo ve herkes şokta. İşin bir diğer acı tarafı Neymar’ın Milli takıma veda edeceği son kupada eleniyor Brezilya.

​Bundan sonra benim gönlüm Norveç’ten yana! Bakalım Norveç nereye kadar girebilecek kupada.”

Markette kibrit gördüm. Ciddiyim!

Çok uzun zamandır kibrit satıldığını görmüyordum ne bir bir tekel bayi de ne de bir markette. Geçenlerde Özdilek markette gördüm. “Görmemen çok normal,kibrit mi kaldı diyeceksin sen” şimdi. Doğru diyorsun güzel kardeşim. Çakmak kibritin yerini alalı ve onu tarihe en az 10 yıl oldu evet. Ancak ben yinede mutlu oldum. Çünkü kibrit dediğimiz yanıcı çöp’ün çocukluğumdaki yeri başkadır.

Benim çocukluğumda şimdiki gibi yüzlerce farklı oyuncak ve tabiki cep telefonu yoktu. O sebeple elimize geçen ne varsa onunla bir oyun kurmayı pekâlâ becerirdik. Bazen bir taş, bazen bir sopa bile oyun kurmak için yeterlidir meselâ..

İşte kibrit dediğimiz çöp,benim ondan en az 4-5 farklı oyun çıkarabileceğim bir oyuncaktı.

Çıkardığım ilk oyun. Bir çöpü yaktıktan hemen sonra hemen ağzıma sokup onu söndürme oyunuydu. Allahım ne gereksiz ve tehlikeli oyunmuş şimdi düşününce.. Ya ağzımı dilimi yakmaktan, sönünce çıkan zehirli dumanı soluyarak zehirlenmeye kadar bir sürü risk alıyormuşum çocuk kafasıyla!

Diğer uydurduğum oyun ise kibriti tek el ile yakıp herhangi bir yöne doğru fırlatmaktı. Kibrit kutusunu elinizde tutarken bir yandan da tek bir çöpünü kutunun yakmak için kullanılan bölümüne yatırıp, baş parmağınızla hızlı bir şekilde ileri doğru sürtüp hem çöpü ateşliyor hem de ileri doğru fırlatabiliyordunuz. Ekseriyetle gece oynadığım bu oyun, iki üç arkadaş bir araya geldiğimizde birbimizi yakmaya çalıştığımız anlamsız bir psikopatlığa dönüşüveriyordu. ( İyi ki o zaman sosyal medya ve tiktok falan yokmuş! Şimdiki çocuklar bize kıyasla melek 🙂 )

Bunların dışında kibrit çöpünden ev, kule yapmak. Bir çöpü yaktıktan sonra dik tutup, ikincisini de yakıp ilk yaktığımız çöpün tepesine değdirip birleşmelerini izlemek. Kısa uzun oyunu oynamak. En kısa çöpü çeken kaybeder mantığıyla, bilirsiniz..

Yetişkinler ise kibriti kendi kullanım amacı dışında yan amaç olarak kürdan olarak kullanırlardı. O zaman kürdan dediğimiz şey bırakın markette, çoğu lokantada bile bulunmayan bir temizlik çöpü.

Son olarak şimdi aklıma gelen bir oyun daha uydururdum kibritle. Fakat bu sefer çöpleri ile değil kutusuyla. Evet kibrit kutusunu alır içindeki çöpleri boşaltır sonra o boş kutuyu eşek arısı yakalamak için kullanırdım. Şaka değil o kutuyla eşek arısı yakalamaktan bahsediyorum. Bugünkü aklımla bir metreden fazla yanaşmayacağım o hayvana, o günlerde dibine kadar girip konduğu bir çiçeğin üstündeyken, kutunun açık kısmını yavaşca arının üstüne kapatıp hızlıca kapağı kaydırıp yakalamak… Allahım! O koca eşek arısını sadece bir kibrit kutusu ile yakalamanın mutluluğu tarif edilmezdi 🙂

Sonra heyecanla arkadaşların yanına koşup, kendime övgüde bulunacak arkadaş gurubuna şöyle derdim: Bu kutunun içinde sizce ne var? Tabi o arada kutudaki vızıldama sesi, kutuda ne olduğunun cevabınıda verirdi hemen. Sonrası mı? Sonrası arının özgürlüğü ile biten mutlu bir hikaye..

İşte böyle..

Kibrit dediğimiz şey var olduğu yıllarda, kendi kullanım amacı dışında,kendinde  barındırdığı bir çok yan amaca hizmet eden muhteşem bir araçtı. İyi ki kibritin muhteşem bir tekel olduğu yıllarda doğmuşum. O günleri görmek, deneyimlemek, 2000 sonrası doğanların hiç bir zaman yaşayamacakları anılara ve heyecanlara sahip olmak demektir..

 

Başmüfettiş Dreyfus’da hiç pes etmezdi!

Kazanamayanların kaybetmediği bir zamandayız artık. Hâlbuki eskiden (yaklaşık on yıl önce) her yarışın bir kazananı, bir de kaybedeni olurdu. Gerçi hâlâ birçok kulvardaki seçim ve yarışlarda durum böyle.

​Ancak iş siyasi rekabete gelince kaybeden kalmadı!

​Mevzu, kimilerine göre “izafi” kavramının bile katbekat üstünde değerlendiriliyor. Sayısal veriler arasındaki fark, son on yıldır kazananı ve kaybedeni belirleyemiyor. “Peki, kazanan varsa kaybeden kim?” diye soruyoruz. Cevap “Kaybeden yok” olarak karşımızda duruyor. İşte o an beynimizin bir yerlerinden dumanlar ve yanık kokuları geliyor.

​Hayretle izliyoruz demeçleri! Fakat elle tutulur hiçbir yanı olmayan bu cümleleri kuran zat-ı muhteremin kendinden emin duruşu karşısında, zihnimiz tam bir “ambale” döngüsünde oradan oraya savruluyor.

​Kazananı belli ama kaybedeni olmayan bu seçimde, “Ne diye gidip pusulaya mühür basıyoruz?” diye düşünüyorum o zaman ben de.

​Neden dünya kadar paralar harcanıyor bir sürü kuruma, partiye ve ajansa?

​Kazananın adı hep belliyken, kaybedenin yerinde neden hiçbir isim yok?

​Son on yılda nice yenilen pehlivanlar bile güreşe doymuşken, yalnız memur zihniyetine sahip bir lider doymuyor zincirleme yenilgilere!

​Peki, o zaman şu soru geliyor aklıma: Yenilgiye “kazanamamak” gibi yeni bir mânâ kazandırmaya çalışan bu muhterem insanı, kaç bin ya da milyon insan gerçekten destekliyor?

​Valla bana kalırsa mevzu koltuk sevdasından bile büyük! “Nedir peki öyleyse mevzu?” diyenlere doğrudan Pembe Panter filmindeki Başmüfettiş Charles Dreyfus’un, Dedektif Clouseau’ya duyduğu o manyak derecedeki takıntıyı örnek gösterebilirim. Clouseau’nun sürekli ayağını kaydırma girişimlerinde bulunan Dreyfus, bu işi beceremeyince sinirden nasıl eli ayağı birbirine dolanırsa; işte aynen öyle, Bay Muhterem de aynı baskı altında kendini kaybediyor. Dolayısıyla başarısızlığını kendince örtmeye çalışıyor.

​İşte kaybetme kelimesini lügatından çıkarmış bu pek muhterem de, Başmüfettiş Dreyfus ile aynı kaderi paylaştığı su götürmez bir gerçeğe dönüşüyor.

​Tamam, “Dün dündür, bugün de bugün” diye sürekli geleceğe bakmamızın gerekliliğine işaret eden güzel bir söz var; evet! Ama işin suyunu da çıkartmamak lazım, değil mi?

​Başmüfettiş Dreyfus yapamadı, bari sen yap be Bay Muhterem. “Kaybettik” de, bitsin bu işkence. Hem sana hem bize 😉

Michelle Yeoh ve Jamie Lee Curtis her yerde her zaman

Gençlik yıllarımdan beri bilirim ki Oscar Ödülleri hep sükseli ve görkemli olmuştur. Dünya magazin medyası ödül töreni günü Amerika’ya akar; yüzlerce oyuncu, şarkıcı ve ünlü isim meşhur kırmızı halıda yürür. Ardından fotoğrafçılar görüntü alabilsin diye belirlenen alanda durup, hafif bir tebessümle yaklaşık 2-3 dakika boyunca çevrelerini saran basın mensuplarına ayrı ayrı tatlı bakışlar atarak havalı bir duruş sergilerler.

​Kadınlar genelde ya derin bacak yırtmaçlı ya da göğüs veya sırt dekoltesi geniş elbiseler giymeyi tercih ederler. Erkekler ise standart smokin giyerler. Tartışmasız, dünya magazin basınının en sevdiği törendir Oscar. Amerika bu ödül töreniyle dünyaya “Bu işin merkezi biziz” mesajını verir; tüm milletlerin entelektüelleri de ağzı açık bakar ve bu geceyi hayranlıkla takip ederler. Ödül alan yapımlar, yönetmenler ve oyuncular haftalarca konuşulur.

​Bu yılki Oscar Ödül Töreni de bolca konuşuldu. Temiz bir törendi genel itibarıyla; hatta geçen yılki törende Will Smith’in skandal tokadını hatırlarsak, “tertemizdi” bile denilebilir.

​Bu sene takip ettiğim kadarıyla Oscar, kendini yeniden yapılandırıyor gibi geldi bana. Yani bir değişim süreci de denebilir buna. Bunun ilk göstergesi, son törende meşhur kırmızı halının serilmemesiydi. Ki bilirsiniz, kırmızı halı bu törenin olmazsa olmaz ritüellerindendir. Organizasyondan sorumlu olan yetkililer, bu durumu halı renginin törende kullanılan dekorla uyumlu olmadığını düşündükleri için tercih ettiklerini söylemişler. Bana çok gerçekçi gelmedi açıkçası; bence Oscar artık klasik ezberleri bozma niyetinde. Ama eminim o gece Oscar heykelciğini ilk kez kucaklayanlar, o halıda yürüyemedikleri için içlerinde ciddi bir uhde kalmıştır. Bir diğer ezber bozan yaklaşım da Parazit filmiyle başlayan; farklı kültür ve etnik kökenli yapımların ciddi ödüller almaya başlaması. Artık Oscar, küresel dünyanın sesini duyma gayreti içinde. Bu sesi duyma nedeninin; özellikle Uzak Doğu’nun son on yılda her anlamda katettiği yol olduğunu düşünüyorum. Büyüyen ekonomiler her alanda kendini daha çok duyurunca, başta Çin ve Hindistan’ın bilim ve sanatla olan ilişkisi de kuşkusuz dikkat çekiyor.

​Bu yılki Oscar Ödül Töreni benim için ayrı bir önem taşıyor. Sebebi şu; ödül alan üç oyuncuyu gençlik yıllarımdan beri takip edip seviyor olmam. Bu isimler: Michelle Yeoh, Brendan Fraser ve elbette Jamie Lee Curtis.

​Önce Brendan Fraser ile başlayayım. Yanılmıyorsam 90’lı yılların sonları, milenyum döneminin başlamasına yakın bir zamanda Brendan, Mumya isimli bir filmde başrol oynamıştı. Film dünyada büyük gişe yapmış, Türkiye’de de çok sevilmişti. Adam tabii o zamanlar çok genç ve yakışıklıydı. Fraser’in bu rol için aldığı onlarca kilo, kazandığı Oscar’la çok anlamlı hâle geldi kuşkusuz.

​Bir diğer isim olan Michelle Yeoh ise yine Mumya filminin hemen akabinde gösterime giren, kadının gücü ve o dönemin feminist ruhuna hitap eden; kung-fu filmi görünümlü ama aslında çok sanatsal bir yapım olan Kaplan ve Ejderha’da oynamıştı. O dönem Yeoh’a âşık olma evresine girmiştim az kalsın! Bakışları, duruşu ve özgüveni ile tam “evlenilecek kadın” izlenimi yaratmıştı bende. Yeoh bir Aslan burcu kadını; zaten Aslan kadınları böyle dikkat çekicidir. Yeoh ayrıca bir Uzak Doğu dövüş sanatları ustası ve profesyonel dansçı. Yanılmıyorsam 50’den fazla filmi var. Yani arkadaşlar, hayatta hiçbir şey kolay kazanılmıyor; ya ciddi bir emek ve büyük bir bedelle ya da türlü bedellerle zirveye ulaşıyorsunuz. Bu dediklerim Brendan Fraser için de geçerli. O da 30 yıllık bir birikimin ve gayretin sonucunda Oscar’ı hak etmeyi bildi. Yeoh ve Fraser şu anda 60’lı yaşlardalar; tüm gayret ve emekleri bu heykelcikle taçlanmış oldu.

​Ve son isme geleyim: Jamie Lee Curtis. Curtis’i çocukluğumdan beri biliyorum desem yalan olmaz. Biliş sebebim, Halloween serisi filmlerinden kaynaklı doğal olarak. Curtis, her zaman çok farklı bir güzelliğe sahip, çekici bir kadındı. Her daim kısa saçları, keskin bakışları, uzun boyu, düzgün fiziği ve ciddiyeti ile hatırlanır sinema dünyasında. Oynadığı filmlerde ya korku ya da romantizmi bol roller sergilemişti hep. Ama Oscar’ı kazandığı Her Şey Her Yerde Aynı Anda (Everything Everywhere All at Once) filmindeki rolüyle kesinlikle ödülü dibine kadar hak ettiğini gösterdi. (Yine bir dipnot; Curtis de 60’lı yaşlarını yaşıyor.) Curtis bu filmde oynadığı rolün içine o kadar iyi girmiş ve makyajı o kadar mükemmel yapılmış ki; ben Curtis’in o rolde oynadığını törenden bir gün sonra filmi internetten izlerken öğrendim. Öyle ki, filmi seyrettiğim süre boyunca hep “Nerede bu Curtis?” diye sorup durdum ara ara. Ancak filmin ikinci bölümünde çözdüm olayı.

​Son olarak ödülleri silip süpüren meşhur film hakkında da birkaç şey söyleyeyim. Film, “Paralel evren var mı?” sorusunu sahiplenmiş, Uzak Doğu savunma sanatlarıyla süslenmiş kara mizah dokulu bir yapım. Aynı zamanda içinde aile ve aile içi dramayı da barındırınca, bu kadar dalda ödül kazanması hiç sürpriz değil. Aslında bu filmin ana konusu üzerine çok film yapıldı bugüne kadar; ancak kurgu ve oyunculuk buram buram Asya kokunca ciddi ilgi çekti. Filmin tek bir dakikasından sıkılmadım, ancak bazı yerlerde tempo düşünce adapte konusunda kopukluk yaşadığım anlar oldu.

​Her şey bir yana, filmi asıl omuzlayan üç unsur vardı: Birincisi Yeoh’un performansı; paralel evrendeki tüm türevlerinin içine hakkıyla girmiş. İkincisi Curtis’in, Yeoh ile olan; birbirine zıt şekilde yaşanmış samimiyet ve kavga dolu sahneleri. Üçüncüsü de yönetmenin kavga sahneleri ile duygu dolu sahneleri eşitleyerek tam tadında seyirlik hisler vermesi.

​Bence bu film kesinlikle izlenmeyi hak ediyor; hiç Oscar almamış olsaydı bile.

Akıl sağlımı ilerleyen yaşımla denkleştirme çabamı biliyor musun?

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç,

​Son bir iki haftadır doğru ve yanlış dediğimiz iki zıt görünen kavramın, aslında birbirlerinin içine feci şekilde karışmış olması üzerine kafa patlatıyorum.

​Doğrulaştırılmış yanlışların ve yanlışlaştırılan doğruların insanlardaki suretlerini gördükçe ürküyor, bu gidişata ayak uyduran milyonların içine düştüğü bunalımı gözlemledikçe de üzülüyorum. Fütursuzca, akıl süzgecinden geçirilmeden sahiplenilen kabul edişlerin; insanlığın giderek bencil, sığ ve sonuçlarını hiç düşünmediği bir basitsizlikle uluorta serilmesini şaşkınlıkla izliyorum. Gerçeğin dokunduğu kimselerin bu sonuçları reddedişlerini gördükçe, içimde büyüyen çaresizliği ve bir şey yapamamanın acısını yaşıyorum.

​”Benim çıkarlarım tüm çıkarların üstündedir” mottosuyla herkesin sürekli bir savunma halinde bulunması, birilerinin her an başkalarının malına ve emeğine göz koyacağı paronoyasıyla takınılan o aptalca tetikte olma halini gördükçe; yaşanılan bu trajikomik sürecin bir yerlerine istemeden eklemlenmiş olmaktan nefret ediyorum.

​İşte bu yüzden çok ciddi ve derinden gelen bir uzaklaşma hissiyle dolup taşıyorum. Fakat bu kaçış hissiyatımı doyurabileceğim ne bir mekan ne de ruhsal bir terapi alanı bulabiliyorum. Herkesin kendisi dışındaki herkesi ve hiçbir şeyi beğenmemesi, buna karşın kendine zerre kadar hata payı vermemesi gerçekten çok sinir bozucu. Hele ki ilerleyen yaşımın etkisiyle her olayda “büyük resmi” görüp başkalarına “Hey, bakın işte büyük resim bu!” dememe rağmen ciddiye alınmayışıma ciddi anlamda bozuluyorum. Yaşın ve tecrübenin ahlak ve etikle harmanlandığı bu dönemde, insanların aklına, fikrine ve şuuruna hiçbir etki edememenin çaresizliğini yaşıyorum.

​Tam da bu yüzden alacağım her yeni yaş beni endişeye sürüklüyor. Çünkü toplumun sosyolojisini ve bireye sirayet edecek psikolojik travmaları, onlar daha yaşarken fark etmelerini sağlayamayacak olmaktan ve buna şahitlik etmekten hiç memnun olmayacağımı biliyorum. Menfi çıkarların, konfor beklentisinin, para ve sahip olma duygusunun zirveye çıkacağı zamanları gördükçe içine düşeceğim psikolojik girdaplara karşı bir direnç geliştirmem gerektiğine olan inancım sapasağlam duruyor; lakin yalnızca Rabbimden yardım diliyorum. Farkındalığımın farkında olma becerimin körelmesini talep ediyorum Yüce Allah’tan; yoksa ömrümün sonuna varana kadar akıl sağlığımı ayakta tutma şansım imkan dahilinde değil!

​Dostum Lev Nikolayeviç, diyeceklerim bu kadardır. Huzurla dinlenesin yerinde…

Büyük resme bir bakın şimdi/ Tevfik Sadi

Aslında bizler büyük resme baktığımızda, önce kendimiz sonra da başkaları için sürekli güncellediğimiz beklentilerimizi görürüz. Bizi yoran en büyük sıkıntı, beklentiler ve bunların muhtemel sonuçlarıdır. Hep olumlu olumlamalara teslim olmak ve gerçekleşeceğine körü körüne inanmaya çalışmak, bizi kendi beklentilerimizin altında eziyor. Kaderin hayır ve şer üçgenini göz ardı etmeye çalıştıkça; her türlü doyumsuzluk ve yetersizlik hissiyatı, bizi kendi kendimize mahkûm ediyor. Hayatın temeli, türlü çözümlemelerde vakit kaybetmekte değil; sağlam ve tatminkâr deneyimlemelerde yatar.

İkna, bir kılavuzluk hizmeti arayışı mı?

İkna gücünüz ne kadar kuvvetli? Yani birini ya da birilerini olumlu veya olumsuz yönde ne kadar yönlendirebiliyorsunuz?

​Ben bu konuda iyiyimdir meselâ. Çünkü karşımdaki insanın söz konusu mevzuyla ilgili beklentilerini, rahatsızlıklarını ve kaygılarını çok rahat görebilirim. Sanırım bu “görebilme” işinin kaynağında, empati dediğimiz anlayış yatıyor. “O kişinin yerinde ben olsaydım ne yapardım ya da ne yapmazdım?” sorusunu samimi bir şekilde kendinize sormanız; akabinde de bu soruyu yöneltirken objektif ve fayda odaklı cevaplar bulmanız gerekiyor.

​İkna, literatürde bir toplumsal etkileme biçimi olarak tanımlanır. İnsanlara akılcı ve simgesel (ki her zaman mantıklı olması gerekmez) yollarla bir fikir, tutum veya eylemin benimsetilmesine doğru kılavuzluk etme sürecidir. Bu sürecin başlangıç noktası, bahsettiğim gibi önce empatiye, sonrasında da “çekiciliğe” yaslanır. Yani karşınızdaki kişinin menfaatlerine odaklanmalı veya zarardan kaçma olasılıklarına uygun davranmalısınız.

​Günlük hayatta ikna etme becerisini birçok farklı amaçla kullanırız. İkna, hem karşı tarafı hem de kendimizi eyleme geçmeye zorlayan, duygusal ve mantıksal karışım içeren bir yaklaşım modelidir. Bu sebeple sonunda ikna edilemeyecek insan sayısı çok azdır. İkna edilememenin temelinde ise “kesin bir reddediş” vardır. Kişi mevzu bahis konuyla ilgili ya hiçbir istek duymuyordur ya da daha önce deneyimleyip kötü sonuçlarla karşılaştığı için tekrar ikna edilmesi zordur. Buna örnek olarak, iki yakın arkadaşın aralarının açılması sonucu, içlerinde bulundukları arkadaş grubunun onları barıştırma gayretini verebiliriz. Bu gayretler çoğu zaman olumlu sonuçlanacak, dargın arkadaşlar tekrar bir araya gelecektir.

​Aslına bakarsak hayatımızın büyük bölümünü ikna etme ve edilme dürtüleriyle geçiririz. Bir ergenin, akşam saatlerinde arkadaşlarıyla sinemaya gitmek için anne babasını ikna etmeye çalışması veya işten geç gelen evli bir adamın, kıskançlık krizindeki eşine mantıklı ve samimi bir yaklaşımla yanlış bir şey yapmadığını anlatması… Alışverişte, yatırım girişimlerinde, eş seçimlerinde, siyasi tercihlerde hep biri ya da birileri tarafından ikna edilmek isteriz. Çünkü kendi mantığımız ve deneyimlerimiz bizi birçok konuda yetersiz hissettirir. İşte bu yüzden tecrübe ve liyakat bizim için önem ihtiva eder; birinin bizi yönlendirmesi, kendimizi değerli hissetmemizi sağlar.

​Brembeck ve Howell’e göre ikna, “önceden belirlenmiş sonuçlara ulaşmak amacıyla, bilinçli olarak insan güdülerinin manipülasyonu yoluyla düşünce ve eylemlerin değiştirilmesi girişimidir.” Bu iki bilim insanı, iknanın düşünce ve eylem paralelinde hareket ettiğini vurgular. Günlük hayatımızda düşünceler sürekli bizimle hareket eder ancak ortaya koyduğumuz her eylem, sağlıklı kurulmuş bir düşünceden doğmaz. Mantık ve duygu arasında kalarak attığımız adımlar zayıftır.

​Özellikle son yirmi yıldır başta psikologlar ve satış uzmanları, ikna üzerine ciddi çalışmalar yapıyorlar. Bu konuyla ilgili birçok teknik ortaya kondu ancak benim bu teknikler arasında beğendiğim, “çok iş gören” dört yöntem var:

  1. Bozmak ve Tekrar Kurmak: Anahtar nokta, kelimeler veya cümle yapılarıyla oynayarak alışılagelmiş düşünme örüntüsünü istediğiniz yönde bozmaktır. Yani biraz kafa karışıklığı ve biraz kelime oyunuyla ikna sürecini yönetmek. Örnek: “Gelin kan verin” demek yerine, “Kan hayattır, onu ancak sen verebilirsin” demek daha etkilidir.
  2. Ufak İyiliklerin Makul Hale Getirilmesi: “On saniyenizi ayırmanız bile çok işime yarayacak”, “Bir liralık bağışla bile ne büyük iyilikler yapacağınızı hayal bile edemezsiniz” gibi cümleler… Burada bir muhtaç olma hâli vardır ve bu, insanların içindeki merhamet duygusunu yükseltir.
  3. Kapıdaki Ayak Tekniği: Tekniğin ismi pazarlamacılardan geliyor. Satıcının suratına kapıyı kapatmak üzereyken aralığa ayağını sokması gibi… İşin sırrı, küçük isteklerle başlayıp daha büyük isteklerin kabulünü sağlamaktır. Anahtar nokta, isteklerin birbirine benzer olmasıdır.
  4. Suratına Kapı Çarpmak: Bu teknikte, en büyük istek en önden gider. Kabul edilmeyince daha küçük alternatiflere geçilir. Örneğin çiçekçinin önce gül satmak istemesi, sonra fal bakmak, sonra “çocuğa süt parası” istemesi ve en son bir sigara talep etmesi. Amaç, karşı tarafın “başımızdan gitsin de ne verirse verelim” diyerek vereceği en ufak şeyi almaktır.

​Kandırmadığınız ve kandırılmadığınız iknalarınız bol olsun!

Hayat bir gerçeklik ve biz onu anlayacak kadar sonsuzsuz..

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç

Bu sefer gerçekten ama gerçekten uzun zaman oldu sana yazmayalı. Sanırım deve yaptığım pireler beni bu sefer her zamankinden fazla yordu

Sana şimdi uzun uzun havadis yazacak değilim. Sadece aslında hep bildiğim ama ama içselleştiremediğim bir farkındalığımı, şu an itibariyle içselleştirdiğimi söylemek için yazıyorum. Ki biliyorum sen bunu belki benden çok daha önceki yaşlarda anlamıştın.

Ve diyorum ki;

Hayat kısa falan değil. Hayat sadece onu yaratanın istediği büyüklükte. Belki bir zerre, belki de sonsuz bir alan. Biz sadece onun gerçek olduğunu anlamak için yaşıyoruz. Hayatın bir bölümünde var olmuşsak aslında gerçekte sonsuzuna uzanacağımız kesindir.

Hepsi bu kadar sevgili dostum. Görüşürüz.

 

 

Elon yaparım diyorsa yapar. Biz öyle bildik

Sosyal medyada hemen her gün Elon’un Twitter sürecini sürekli işleyen haberlere denk geliyorum. İşte efendim Elon Twitter’dan para kazanabilecek mi? Kaç bin kişiyi işten çıkaracak? Mavi tık için kullanıcı başı 8 doları cidden alacak mı? gibi gibi..

Parayla cidden oynayan bir kaç adamdan biri olan Elon, bu satınalmayla birlikte büyük bir risk’in içine de girmiş oldu. Geriye dönüp bakıldığında son 10 yılda sadece iki sene kâr yapabilmiş bir şirkete 44 milyar dolar basmak hiç akıl işi değil gerçekten. Ancak Musk’ın geçmiş ticari kariyerine bakınca bir tane bile başarısız bir yatırımı olmadığı aşikar. Bu durumda Elon her yeni atıldığı işte, geçmişten aldığı başarıyla batma korkularını minimize edebiliyor. Beni öldürmeyen şey güçlendirir felsefesi tam Elon’un taşıyabileceği bir felsefe. Kârlılık esas alındığında bir ticaret adamı için o yatırımın içeriğinin ne olduğu, misyon ve vizyonu ikinci sırada gelir. Az adamla ve az masrafla yeniden kurgulanan bir Twitter elbetteki Musk’un ortaya döktüğü serveti 2-3 yıl içinde karşılayacaktır. Musk, sıradışı cesareti, entellektüel bir zengin oluşu ve iyi yatırım kabiliyeti yüksek olan bir insan olarak yeni palazlanan girişimci ve yatırımcılara da çok iyi bir rol model. Ki biz sıradan vatandaşlar bile adamın malını değil yatırım mantığını tartışır düzeye geldik 🙂

Bir zamanlar Farım da açıktı, yolum da..

Popüler olana, sosyal medyada viral olan her şeye ilgi duyuyor ve onları takip ediyoruz. Özellikle son 10 yıldır bu toplumsal davranış modelimiz iyice tavan yaptı. Peki, daha önceki yıllarda popülaritesi yüksek olan şeylere kayıtsız şartsız sempati beslemiyor muyduk?

​Bu sorunun cevabına çok net bir şekilde “evet” demek mümkün. Mesela hafızanızı biraz zorlarsanız “Farım da hep açık, yolum da” sloganını hatırlarsınız. Bir otomobil firmasının 1999 yılında başlattığı bu kampanya, sürücüleri gündüzleri de far açmaya davet ediyordu. “Daytime Running Light (DRL)” olarak adlandırılan uygulama, tarihe baktığımızda 1972 yılında Finlandiya tarafından başlatılmış ve diğer İskandinav ülkelerince takip edilmişti. Trafik kazalarını azaltmak için bulunmuş bir uygulamaydı; gündüz far açmanın farkındalık yaratacağı ve sürücülerin trafikte daha kontrollü olacağı öngörülmüştü. Biz de millet olarak bu slogan üzerinden yaratılan popüler akıma tam iştirak etmiştik. O yılı hatırlıyorum da, trafikte gündüz far açmayan neredeyse yoktu. Ancak bu sürekli far olayı, bazen trafik polisinin çevirmelerini diğer sürücülere haber vermek için yapılan “farların yakılıp söndürülmesi” eylemiyle karıştırılıyordu. 🙂 O günkü anlamıyla bu hareket, karşıdan gelen sürücüye “Kardeşim ileride çevirme var, hızını düşür de okkalı bir ceza yeme” mesajını veriyordu ki çok da işe yarardı. Ancak bugün artık ne çevirmeyi haber veren sürücüler ne de “Farım da açık, yolum da” mesajını benimseyenler neredeyse kalmadı. Tabii ben hariç! 🙂

​Belki inanmazsınız ama ben hâlâ hem aracımla hem de motosikletimle seyahat ederken gündüz de farımı açarım. Bunun sebebi, gündüz far açtığımda diğer sürücüler tarafından daha kolay fark edildiğimi düşünmem. Ancak yazımın başında belirttiğim gibi, vakti evvelinde insanların bu uygulamanın faydasına değil de popülaritesine ayak uydurmak için katıldığına hiç kuşku yok. Çünkü millet olarak düşünmeden iş yapmak, sonradan kazandığımız bir fıtrata dönüşmüş…

​Bugün dijital dünyanın sunduğu “anlık popülerlik” algısı, o eski samimi ama bir o kadar da sürü psikolojisine dayalı davranışlarımızı daha da törpüledi. Eskiden bir akıma katılmak için bir radyo reklamı veya bir gazete manşeti yetiyordu; şimdi ise saniyeler içinde binlerce kişinin aynı şeyi yapması bizi “doğru” yolda olduğumuza inandırıyor. Oysa bir uygulamanın popüler olması onun her zaman en mantıklı yol olduğunu göstermez; ancak sizin yaptığınız gibi, popülarite geçtikten sonra bile arkasındaki mantığı kavrayıp uygulamaya devam etmek, “sürü”den ayrılıp “birey” olmanın en güzel kanıtıdır. Modern zamanlarda bu tür küçük, kişisel ritüelleri koruyabilmek, aslında kendi düşünce özgürlüğümüzü ilan etmenin de sessiz bir yoludur.

​Aklıma takılmışken bunu da yazayım istedim.