Seksenler’in Ruhu: Ergun Plak Neden Unutulmaz?”

Bir dönemin sonu gibi. Tanınan oyuncu Serhat Kılıç’ın ani ve acı gidişiyle, sadece bir oyuncuyu değil, sanki kendi gençliğimden bir parçayı, o samimi yılları da uğurlamış gibi hissettim.

​Onu herkes farklı projelerle hatırlayabilir ama benim zihnimde ve kalbimde hep o mahallenin renkli, biraz kurnaz ama özü altın kalpli Ergun Plak’ı olarak kalacak.

​Eğitimin sadece diplomadan ibaret sayıldığı o yıllarda, hayatın sillesini yemiş ama neşesini kaybetmemiş o karakter, aslında hepimizin hikayesini anlatıyordu.

​Şimdi ekranlar, sosyal medya sayfaları onun videolarıyla, duygusal müziklerle dolacak. Herkes bir şeyler söyleyip o acı üzerinden bir pay kapma yarışına girecek.

​Ben o kalabalığın içinde olmak istemiyorum. Sadece bir dönemin sessizce kapandığını, kendi jenerasyonumdan bir değerin daha eksildiğini bilmenin ağırlığıyla, sessizce anmak istedim.

​Yolun açık olsun, mekanın cennet olsun. Bize o tebessümü bıraktın, gerisi sadece suskunluk.

O sene bu sene” tuzağı: Acıdan beslenen sadakat

Maçın hemen ardından, Kadıköy’ün o gri ve puslu akşamında, kalabalığın arasından sıyrılan genç bir kız. Yanaklarından süzülen yaşlar, atkısının sarı lacivert çizgilerine karışıyor. Kameraların ışığı altında, sesi titreyerek isyan ediyor; her kelimesinde sadece bir yenilginin değil, yıllardır biriken o tükenmişliğin çığlığı var. Etrafını saran mikrofonlar ve kameralar onun bu saf acısını bir gösteriye dönüştürürken, o sadece içindekileri dökmenin, o bitmek bilmeyen döngüden bir an olsun kurtulmanın çaresizliğini yaşıyor. Beşiktaş derbisi bitiyor, Kadıköy’ün sokaklarında gözyaşları sel oluyor. Maç bitiminde sosyal medyada içerik üretmeye başlayanlar, bu paylaşımları Fenerbahçe’nin iyiliği için mi, yoksa etkileşim alıp beğenilmek için mi yapıyorlar, muamma. Mikrofonu tutanlar, o kederli anları yakalayıp servis ederek, bizi ekran başında kendi dertlerimizden bir nebze olsun uzaklaştırıyor belki. Asıl mesele şu; Fenerbahçeliler bu travmaya bağımlı hale mi getirildi ?

​Galatasaraylı, on dört yıl şampiyon olamadığı o uzun dönemi bir anı gibi hatırlayıp hayatına devam edebiliyor; çünkü ortada süreçleri körükleyen mekanizmalar yok.

​Ama Fenerbahçe’de durum farklı; bu lanetin sürmesinin sebebi dışarıdan gelen darbeler değil, bizzat kendi içindekiler. Köşe yazarları, eski futbolcular, yani o camiayı yönlendiren, fanatizmi uç noktada yaşayan o kitle, her başarısızlıkta yangına körükle gidiyor. Fenerbahçelilerin kendi içlerinde, o acıyı bir trajediye dönüştürüp büyütmesi, dışarıdaki her türlü dalgadan daha tehlikeli.

​Asıl merak konusu şu; Fenerbahçe şampiyon olduğunda, bu travmaya bağımlı hale gelenler, o şampiyonluktan, acıdan aldıkları hazzı alıp alamayacakları. Çünkü galiba biz acıyı seviyoruz; daha doğrusu, acıyı bir varoluş kanıtı haline getirdik. O lanet bitmiyor, çünkü o biterse, elimizde ne kalacak?

Kasa Kumarı: Bim ve A101’de Tahmin Edilemeyenler

Bim ya da A101 fark etmez; o tanıdık reyonlar arasında kaybolur, gözün fiyatlarda, gönlün sepetinde bir tur atarsın. Her şey güzel, ta ki o büyük finale, yani kasaya gelene kadar.

​İşte o an, stratejik zekânın tavan yaptığı andır. İki kasa da boş, etrafta kimseler yok. Başlarsın içinden hesap yapmaya; acaba hangi kasa daha aktif? Acaba kasiyer arkadaş şu an reyonlardan birinde ürün mü diziyor, yoksa depoda gizli kahramanlık mı yapıyor?

​Büyük bir kararlılıkla sağdakine yönelirsin. Sen tam ürünleri banda dizecekken, o beklenen ses duyulur:

​”Diğer kasadan alayım!”

​İşte o an, yıkımın başladığı andır. Elindeki yirmi parça eşyayla, sanki olimpiyatlarda bayrak yarışı yapıyormuş gibi apar topar diğer kasaya koşarsın. Kasiyerle göz göze gelirsin, o hafif tebessümle gerçeği yüzüne vurur kasiyer: “Hiçbir zaman bilemiyorsunuz, değil mi?”

​Sende dersin ki, “Ya Hu keşke aktif olan kasada yanan küçük bir lamba, bir uyarı olsa. Hani ‘Buradayım’ diyen bir işaret… En azından o kadar erzakla yanlış kasaya yığılıp, sonra onları tekrar toplamak zorunda kalmayız.”

​Ama bilirsin ki, o kasa bilmecesi Bim’in ya da A101’in değişmez felsefesidir. Biz söylenir, üşenir, ama yine de o kasaya doğru süzülmeye devam ederiz. Çünkü ne de olsa, o gizemi çözememe ihtimali bile, hayatın küçük bir ironisi işte!

Vitrin Savaşları: Komşunun Bahçesinden Borç Sarmalına

Kimse sabah kalkıp, “Bugün kendimi biraz borçlandırayım da neşem yerine gelsin” diye güne başlamıyor. Ama çevre, bize neyin normal, neyin anormal olduğunu o kadar sessiz ve derinden öğretiyor ki, bu akıntıya kapılmamak neredeyse imkansız.

​Eskiden, yani o masum 80’lerde kıyas yapacağımız şeyler ne kadar da sınırlıydı. Lüks dediğin, ciklet paketlerinden çıkan o hayali arabalar, uzaktan uzağa hayran olduğumuz artistlerdi. Şimdi ise durum vahim; kıyaslama artıkBurnumuzun dibinde, hatta cebimizin içinde!

​Sokakta yürürken yanımızdan geçen o 20 milyonluk arabalar, kuryelik yaparken girdiğimiz o sitelerdeki üç havuzlu villalar, parka götürdüğümüz çocukların elindeki iPhone’lar, kulaklarındaki son model kulaklıklar… Hepsi ama hepsi, bize sürekli bir eksiklik fısıldıyor. Sahip olanların hangi bedellerle o noktaya geldiğini araştırmıyoruz bile; sadece sahip olma anına odaklanıp, o ışıltılı illüzyonun peşine düşüyoruz.

​Bir de bizim meşhur “Borç yiğidin kamçısıdır” lafımız var. Yıllarca bu sözü, “Hadi oğlum, durma, borca gir, risk al, koştur” diye yorumladık. Oysa o kamçı, mecazi değil, bildiğin acı veren, cezalandıran bir mekanizma. Kamçıyı yedikçe canın yanıyor, bağırıyorsun ama iş işten geçmiş oluyor. Biz ise bu sözü, sanki hayatın tek kuralıymış gibi baş tacı edip, sonu görünmeyen borç sarmallarına büyük bir hevesle dalıyoruz.

​Sonuçta ne mi oluyor? Orta sınıfın o dipsiz kıyaslama kuyu­sunda, hep bir şeyleri tamamlama çabasıyla ömür tüketiyoruz. Komşunun arabası, iş arkadaşının evi, sosyal medyadaki o “mükemmel” hayatlar… Hepsi, bizim kendi gerçeğimize körleşmemiz için kurulmuş birer tuzak. Bu çarktan çıkmanın tek yolu da, dışarının “normal”ini değil, kendi gerçekliğimizi cesurca yazmaktan geçiyor. Yani, anlayacağınız, borçyiğidin kamçısı değil, kendi aklımız ve irademiz bizim tek kurtarıcımız.

Cadılar bayramı Seferihisar’a uğramaz bu sene..

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç

Bilmiyorum haberi geldi mi sanada? Çok ciddi bir felaket yaşadık İzmir’de. 100’e yakın canımız gitti. Sebep hep aynı. Çürük ve zayıf binalar! Eminim sende bir çok deprem görmüşsündür dünyada yaşarken. Deprem,daha doğrusu yıkılmış bir binanın altında ölmek ayrı bir korku bizim millet için. Her coğrafyanın insanları ayrı bir felaketten korkarlar. Afrika’da en büyük korku, ebola ve açlıktan ölmektir. Doğu Asya ülkeleri sel ve tsunamiden korkarlar. Amerikalılar fırtına ve kasırgalarda can vermekten korkarlar.

Halbuki ölümün kolayı mi olur? Her ölüm ızdıraplıdır. Mukayeseyi biz kendi kafamızda kurar, en kolayı ölümü isteriz. Az acı çekerek ve çabuk ölüm hepimizin beynine yer etmiştir. Oysa ölümde Allah tarafından gelir. Hayırlı bir ölüm istemek en güzeliyken, kendi kafamızda kurduğumuz ölümü isteyip dururuz. Allah ölümü bile çeşitli şekillerde ve müjdelerle vermiştir hâlbuki. İnancı ve vatanı sebebiyle vefat edenlere şehitlik makamı verir. Deprem, yangın gibi felaketlerde ölenleri de şehit sayar.

Asıl düşünmemiz gereken ölümden sonraki hesap olması gerekirken. Bizler ölümün şekline takılırız. Ölümü bir ceza olarak algilamak ancak mukadderat ve kadere inanmayanların kabul ettiği bir şey.

Elbette insan üzülür ölümle. Yaradılışında vardır sevgi ve acıma. Ateş düştüğü yeri yakar en çok. Kaybetmeyen ancak bir nebze üzülür. İnsan ne ile yaşar? sorusunu bize sorduğunda çoğumuz bilememişizdir. Cevap çok kolaydır. Cevap, sevgidir elbette. Ama neyi ne kadar sevdiğimiz ayırır bizi birbirimizden. En mühim sevgi insan sevgisiyken bizler türlü metaya ve eşyaya sevdalanırız. Birbirimizi sevmekten uzaklaştıran bu zehirli sevgiler bizi, zamanla birer rakip ya da düşmana döndürür. Zamanla acımasız makinelere dönüşürüz. Birbirimizin acılarını görmeyiz ya da görmezden geliriz.

Bu gün magazinsel bir habere denk geldim. Başka bir ünlü sebebiyle bir ün’e ve servete kavuşmuş bir kadının. İzmir depreminin tüm memleketi üzdüğü bu günlerde, yurt dışında Cadılar bayramı denilen abuk sabuk bir bayrama katılışını eleştiriyordu magazinciler. Medyanın fitili ateşlenmesi ile de, halkın sert tepkisiyle karşılaşmış bu suni ünlümüz. Tabi artan baskılar yüzünden sosyal medya sayfasından bir açıklama paylaşmış.

Demiş ki özetle : Beni yargılamayın. İnsanların özel yaşamlarına karışmayın. Ben ekonomik olarak destek sağlıyorum. Ama söylemiyorum

Yani ünlümüz diyor ki sevgili dostum. “Benim acıya ortak oluşumu paramla sağlıyorum. Ama özel hayatımda keyfime göre yaşamaktan, eğlenmekten de geri kalmıyorum. Üç gün dişimi sıkamıyorum. Cadılar bayramı yılda bir kutlanıyor sonuçta. Kaçıramazdım. O sözde korkunç kostümleri giyip, dudağının yanından kan sızan vampir kıyafeti giymiş eğlenen arkadaşlarımı yalnız bırakamadım”

Yani bu değişik insan. Yara sarmayı ancak para göndermek olarak anlamış. Fakat yanlış anlamış. Bence durumu darda olup, göndereceği hiç bir şey olmayan binlerce fakir fukara duaları, bu ünlünün gönderdiği yardımı ikiye katlar ( Tabi Allah bilir ama benim fikrim bu. Soyut bir mevzu isteyen tartışsın )

 

Tabi bu dediklerim sadece bu suni ünlü için geçerli değil. Para ya da iki battaniye gönderip zerre üzülmeyen göstericilere de gelsin bu göndermelerim. Oradaki depremzedelere can-ı gönülden üzülüp, bir 10 liralık mesaj atan. Ya da evinden bir battaniye gonderirken batraniye’nin bir köşesine iliştirdiği kağıda, ” dualarımız sizinle. Çok geçmiş olsun” yazan insanlara selam olsun buradan.

Görüyorsun işte dostum. Mesele hep insan olmakta. Herşeyiyle insan olmakta. Allah bize birlik beraberliğimizi devam ettirmeyi, başkasının açısı ile hemhâl olmayı, merhamet ve acıma duygumuzu katlayarak büyütmeyi nasip etsin dostum.

Haydi sağlıcakla kal sevgili dostum

 

-Tevfik Sadi

 

 

Rüzgarın Kızı ve Kaybolan Işıltı

Feride Hilal Akın’ın son dönemde yayınladığı “Rüzgarın Kızı” adlı şarkısı, modern ritimlere ve sosyal medya trendlerine odaklanan bir çalışma gibi. Ancak bu çalışma, sanatçının kendi ses rengini öne çıkaran, derinliği olan ve dinleyiciyle duygusal bağ kuran o eski tarzından oldukça uzak ki! Nerede o Feride’nin o iç ısıtan, yumuşacık ve su gibi akıp gıden O ahenkli sesi nerede Allah aşkına!

​Bence müzikal olarak parça, günümüzün pop-dance ve R&B altyapılarını taşısa da, vokal performansı karakterini yansıtmakta yetersiz kalıyor. Bu durum bende, şarkının herhangi biri tarafından söylenebileceği hissini uyandırıyor ve Feride’nin vokalindeki o eşsiz tınının kaybolup gitmesine sebep oluyor. Üstelik sözlerde Aşkım Kapışmak ve aranje’de Mustafa Ceceli var. Ama yinede Hilal’den eser yok. Bu şarkıyı piyasaya yeni giren biri yapsa anlarım. “Sesi yok” derim. “Piyasa müziği” yapıyor derim. Ama bu isim Feride Hilal Akın ya hu!. Müzikle uzun zamandır ilgilenen, saygın bi isim yapmış kaliteli bir insan.

​Güncel trendleri yakalama kaygısı, genleri Z olan kuşağı yakalama gayreti, ne yazık ki Feride Hilal’in kendi imzasını ve özgün tarzını kaybetmesine yol açma riskini arttırmış. Oysa eski tarzının üzerine eklemeler yaparak, halk müziği, sanat müziği veya fantezi gibi farklı türlerle sesini harmanlaması, kariyerine ve dinleyicilerle kurduğu bağa çok daha büyük bir değer katabilirdi. Feride, inşallah yolunu bulursun ama bu tarz maalesef sana olmamış. Geri dön bize Feride Hilal..

Robert De Niro ve Tarlabaşı: 90’larda Neler Kaçırdık?

Son zamanlarda duyduğum en gerçeküstü haberle karşınızdayım. Meğer bizim mafya filmlerinin vazgeçilmez yüzü Robert De Niro, 1995 yılında İstanbul’da bildiğin polis yeleğini çekip narkotik baskınlarına katılmış! Yanlış duymadınız, adam kimlik kontrolü yapmamış ama polislerle gece kulübü baskınlarında arz-ı endam etmiş.

​Düşünsenize, 90’ların ortasında İstanbul’un hareketli sokaklarındasınız ve aniden karşınızda Hollywood’un en büyük yıldızlarından biri beliriyor. Hem de herhangi bir film seti için değil, sadece “gözlem yapmak” adına! De Niro’nun o dönem Türkiye’yi haritada bulup bulamayacağını bile sorgularken meğer adam İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde çay içip operasyon planlıyormuş.

​Bütün bunlar sanki absürt bir komedi filminin senaryosu gibi ama tamamen gerçek. Şimdi merakla bekliyorum, acaba yarın bir gün Al Pacino çıkıp “Ben de 90’larda Kadıköy’de zabıtalarla çay içmiştim” der mi? Sinema dünyası bu, ne getireceği belli olmaz.

Embodied Cognition; Önce sözünü doğrult

Hayatta en çok zorlandığımız ama bir o kadar da sık duyduğumuz o cümle: “İnsan bazen değişmek ister…” Peki, bu değişim masum bir istekten öte, somut bir adıma nasıl dönüşür? Günlerdir kafamı kurcalayan bu soruyu, paylaştığım üç farklı metin ve dünya felsefesinin derin izleriyle harmanlayarak kendi penceremden masaya yatırmak istedim.

​Gelin, kelimelerin bizzat bedenimizde ve ruhumuzda nasıl birer devrim yarattığına birlikte bakalım.

 Dilin ve Bedenin Hafızası: Sözü Doğrultmak

​İlk durakta modern bilimin ve kadim bilgeliğin kesiştiği o büyüleyici noktaya varıyoruz. Bugün modern bilim, “embodied cognition” yani bedenselleşmiş zihin kavramıyla şunu söylüyor: Fiziksel duruşumuz hormonlarımızı doğrudan değiştiriyor; seçtiğimiz kelimeler ise beynimizin ödül merkezini yeniden şekillendiriyor.

​İşin en çarpıcı tarafı şu ki; Kur’an bunu asırlar önce çok net bir ilkeyle özetlemişti: Önce sözünü doğrult, gerisi Allah’tan.

​Burada Alman filozof Friedrich Nietzsche’nin insanın kendini yaratma (üstyapı ve irade) sürecindeki “büyük öğle” kavramı kulaklarımda çınlıyor. Nietzsche, insanın kendi kaderini tayin etmesinde söylemin ve iradenin gücüne dikkat çeker. Benzer şekilde, varoluşçu filozof Jean-Paul Sartre “İnsan önce var olur, ardından kendini tanımlar” der. Yani “Yapamıyorum” demek, o anki eylemsizliğimizi kalıcılaştırır. Oysa “Deniyorum” veya “Hep böyleyim” yerine “Değişiyorum” demek, varoluşumuza yeni bir yön vermenin ilk adımıdır. Dilimiz, zihnimizin mimarıdır.

 Kalp ile Dil Arasındaki O İnce Çizgi

​İkinci olarak Hasan-ı Basrî’nin şu sarsıcı tespitiyle yüzleşiyoruz:

“Müminin dili kalbinin arkasındadır, konuşmadan önce kalbine danışır. Münafıkın dili ise kalbinin önündedir, aklına geleni söyler…”

 

​Ve ardından gelen hadis-i şerif uyarıyor: “Dilini doğrultmayanının kalbi, kalbini doğrultmayanının imanı istikamet bulmaz.”

​Bu noktada Stoacı filozof Epiktetos‘un ve antik çağ düşünürlerinin bilgeliği imdadımıza yetişiyor. Stoacılık, içsel dünya ile dış dünyanın uyumunu savunur. Konuşmadan önce durup iç sesimizi dinlemek, modern çağın o gürültülü ve reaktif dünyasında adeta ruhsal bir zırhtır. İngiliz filozof John Locke zihni boş bir levhaya (tabula rasa) benzetir; ben ise dilimizi ve kalbimizi sürekli şekillenen birer tuval olarak görüyorum. Kalp ve dil arasındaki mesafe ne kadar kapalıysa, samimiyet o kadar baki kalıyor.

​ Sahtekârlık mı, Yoksa Öncü Birlikler mi?: Tekellüf ve İsfahânî

​Gelelim en kritik eşiğe: “Ama hissetmediğim bir şeyi yapmak riyâ değil mi?”

​İsfahânî bu soruya adeta su serpen şu açıklamayı yapıyor:

“Her güzel huy, önce nefse ağır gelen bir taklit olarak başlar. Israr ettikçe, o taklit senin ikinci fıtratın olur. Yani zorlanarak gülümsemek sahtekârlık değil kalbin henüz yetişemediği yere, bedenin öncü göndermesidir.”

 

​Riyâ insanlara iyi görünmek içindir; tekellüf ise nefsi terbiye etmek için gösterilen bilinçli bir zorlamadır. Bu felsefi yaklaşım, Fransız filozof Blaise Pascal‘ın ezber bozan önerisini hatırlatıyor: “Diz çökün, dua edin, inanç kendiliğinden gelecektir.” Pascal burada tam olarak İsfahânî’nin dediğini savunur; beden önden gider, ruh onu takip eder.

​Aristoteles de Nikomakhos’a Etik adlı eserinde erdemin bir alışkanlık olduğunu söyler: “Adil işler yaparak adil, ölçülü işler yaparak ölçülü oluruz.” İçimizden gelmese bile doğru olanı yapma ısrarımız, bir ikiyüzlülük değil; kalbimizin o yüksek mertebeye ulaşması için atılmış cesur birer öncü adımdır.

​Son Söz Niyetine

​Özetle; değişim sihirli bir şekilde bir gecede gelmiyor. O; duruşumuzla, kelimelerimizle, nefsimize yaptığımız o bilinçli zorlamalarla ve kalbimizin önüne geçen dilimizi terbiye etmemizle örülüyor.

​Bugün kendinize küçük bir hediye verin ve cümlelerinizi değiştirmeyle başlayın. Bedeniniz ruhunuza öncülük etsin, bırakın gerisi kendiliğinden gelsin.