iDon Ekosistemi: Telefonumdan Donuma Kadar Apple!

İnternette gezinirken dijital pazarlama, ürünler ve marka üzerine videolar çeken ve bu alanda bir şirketi olan Tayfun Acıyan’ın “iDon” videosuna denk geldim ve daldım derin düşüncelere.

​Kardeşimiz harika bir ironiyle özetlemiş durumu: “iPhone don çıkarsa alır mıyız?” Tabii ki alırız! Ama önce o donun İngilizce afili bir adı olurdu, adı “iDon” olurdu. Sonra lastiği için ekstra 29 dolar öderdik. İşte olay tam olarak bu; bir dokunulmazlık hikayesi.

​Marka takıntısı öyle bir hal almış ki, mantık devre dışı kalıyor. Samsung, Huawei veya Xiaomi katlanır telefon teknolojisini yıllar önce getirdiğinde kimseden “prestij kaybı” lafını duymazken, iPhone aynı şeyi gecikmeli yaptığında bu bir devrim gibi karşılanıyor.

​Asıl büyük hikaye, mükemmel bir ekosistem yaratıp kullanıcıları bu ağın içinde tutmakta yatıyor. Jobs sonrası dönemde Apple, stratejisini devrimsel yeni cihazlardan ziyade; kulaklık, saat ve bilgisayarların birbiriyle kusursuz çalışması üzerine kurdu. Artık akıllı saatlerden otomobillere kadar genişleyen bu ağlar, kullanıcıyı gerçekten markaya bağlayan ve ekosistem dışına çıkmayı zorlaştıran görünmez zincirler oluşturuyor.

​Ama en önemlisi, bizim ülkemizde vizyoner pazarlama yok. Çoğu sadece pazarda var olup hemen para kazanmaya odaklanıyor. Halbuki önce sağlam bir hikaye kurup onu iyi pazarlamak gerekirdi. Ancak yarın ne olacağını bilmedikleri için bu girdabın içine düşüyorlar, kurumsallaşamıyorlar.

​Benim bundan sonrası için gerçekten merak ettiğim şey: Gerçekten iPhone bir gün iDon çıkarır mı? Onu merak ediyorum, bir de üstüne yeni güncellemeleri de alsa mutlu olmaz mıydınız? 🙂

Algoritmik Masallar: Ekrandan Hayat Biçenler

Algoritmik Masallar: Ekrandan Hayat Biçenler.

​Instagram’ın o dijital sahnesinde perde açılıyor: Karşınızda en şık giyimli, ışığı mükemmel ayarlamış, HD çekimlerle yeni jenerasyon akıl hocaları. Avukatlar, pedagoglar, sosyologlar, psikologlar, öğretim üyeleri, doktorlar ve aa, bir de fenomenler, tabii ki! Hepsi o akademik unvanlarını birer pelerin gibi arkalarına almış, hayatımızın her detayını tek bir kaydırma hareketiyle düzeltmeye yemin etmiş gibiler. Bizler ise sıradan bir insanın değil, bir uzmanın konuştuğunu düşünerek büyüleniyoruz. Oysa diploma bir ürün, takipçi sayısı ise sermaye haline gelmiş durumda. Bize sunulan o genel geçer tavsiyeler, aslında samimiyetten uzak, sadece birer içerik paketi olarak karşımıza çıkıyor. Hele bir de o profillerin yaşam tarzlarına bakın; gezmelerine, yiyip içtiklerine, yaşam tarzlarına.. hayattan sürekli keyif alıyormuş gibi görünen o kusursuz hayatlara… İnanın, bunlarda sadece bir pazarlama taktiği. Son olarak bu akıl hocalarının sayfalarının yorumlar kısmına bir göz atın, adeta alkış kıyamet: Herkes “Harikasınız hocam!” diye övüyor, genel geçer doğrular herkesin hoşuna gidiyor e doğal olarak. Ama arada benim gibi kılçıklar da çıkıyor, işte asıl turnusol kağıdı orada belli oluyor. Kendilerine muhalefet edildiğinde ya da eleştirildiğinde bu insanların tavrına bir bakın. Eğer gerçekten akademik bir olgunlukla ve saygıyla yanıt veriyorlarsa, eyvallah. Ama iğneleyici sözlerle savunmaya geçiyor ya da tamamen görmezden geliyorlarsa, inanın yaptıkları tek şey, yine bir algı satışından ibaret. Kendi sonumuzu hazırlıyoruz bu kaydırmalarla, kendi aklımızla alay ediyoruz.

Allah hepimize akıl fikir versin de bu dijital pazarlamaya sermaye olmayalım..

Hadise ve “Ara beni”: Popun Ötesinde Saklanan Arabesk Ruhu.

Hadise’nin sahne enerjisi ve pop sounduna hepimiz alışığız; o ritmik, hemen ezberlenen ve herkesi anında dansa kaldıran şarkılarıyla listelerin zirvesinden hiç düşmez Hadise.

Düşünsenize, çıktığından beri söylediği hemen her parça ya adeta bir çocuk şarkısı kadar akılda kalıcı ya da eski Beyaz Show’daki gibi “Aşk Kaç Beden Giyer” şarkısını halk müziği tarzında okununca bile  kulaklarımıza dolanmıştı. ( Bunu gençler bilmez)

​Son dönemde Labirent ve özellikle “Arabeni” şarkısıyla görüyorum ki, aslında Hadise’ye gelen bu besteler özünde tam bir arabesk-fantezi cevheri taşıyor. Hadise de şarkıların bu melodik gücünü ve ritmini hemen fark edip yakalıyor. Ne var ki şarkıyı kendi pop tarzıyla seslendirdiğinde o derin arabesk ruhunu tam yansıtamasa da, bestenin kendi güzelliği ve kuvveti sayesinde eser her türlü çok etkileyici kalmayı başarıyor.

​İşin en eğlenceli ve şaşırtıcı kısmı da tam burada başlıyor; sosyal medyada büyük bir akım haline gelen “Arabeni”yi sıradan vatandaşlar kendi hesaplarından öyle bir arabesk-fantezi yorumuyla söylüyorlar ki, aralarında Hadise’den bile daha iyi okuyan muazzam sesler var. Şarkı, fantezi müzik sanatçılarının veya o ruha sahip seslerin elinde bambaşka bir boyuta geçiyor. Bu doğal ve içten yorumlar, şarkının kendi başına ne kadar güçlü olduğunun ve aslında ruhunun arabeske ne kadar yakın durduğunun en büyük kanıtı.

Hadise’nin seveni var, sevmeyeni var. Ama şu net bir gerçek ki, Hadise bu işi biliyor.

Döngüsel Krizler Klasiği: Beşinci İsmail Kartal Dönemi Başladı

Fenerbahçe’de yine sular durulmuyor. Roma beraberliği sonrası İsmail Kartal’ın “bir daha dönmemek üzere” istifa edip, hemen ardından Aziz Yıldırım’ın açıklamalarıyla göreve geri dönmesi ve antrenmana çıkmaması… Türk futbolu yine kendi içinde benzersiz bir tiyatroya sahne oldu.

​Geçmişte toplanan puanlar veya şampiyonluk yarışları göz önüne alındığında, İsmail Kartal ismi daha en baştan belli bir risk barındırıyordu. Kulübün başına Avrupa’da isim yapmış, baskıyı göğüsleyebilecek bir figür yerine, taraftar nezdinde kredisi düşmüş bir ismi getirmek, kriz yönetimi açısından ciddi bir hata olarak öne çıkıyor.

​İstifa ve geri dönüş sürecindeki nedensiz ayrılıklar ve belirsizlikler, olayı bir kriz yönetiminden ziyade çocuk oyuncağına dönüştürdü. Büyük kulüp yönetmek; sadece transfer yapmak değil, kriz anlarında ciddiyeti koruyup hatalı döngülere hapsolmamaktır.

​Bu yönetim anlayışıyla Fenerbahçe, kendi ayağına sıkmaya ve istikrarsızlığı beslemeye devam ediyor; beşinci İsmail Kartal dönemi hayırlı olsun diyelim.

Reddedildim ve Bırakmadım” mı? Hadi Oradan!

Bizim buralarda bir fikri reddedilen insana ‘tecrübe kazanıyor’ denmez; ‘yazık, yine hayal satmış, aklı havada’ denir. Çünkü bizde esas olan ‘ağzımızın tadı kaçmasın, memur ol, garantiye al’ vizyonudur.

​Düşünsenize, Jack Ma’yı KFC bile işe almamış. Bizim buralarda ‘zaten ne olacaktı ki’ muamelesi görürdü kesin. Ya da Reed Hastings’e Blockbuster’ın güldüğünü hayal edin. Sanki Netflix’i kurarken bizden bir akıl almışlar gibi davranırlardı. Steve Wozniak’ın ilk bilgisayar fikrini HP’nin reddetmesi mi? Tam bizlik vizyonsuzluk örneği, sanki kendi ayağına sıkmak gibi. Nintendo’nun Sony mühendisini diski konsol fikriyle geri çevirmesi ise adeta ‘iş bilenin, kılıç kuşananın’ ters tepen versiyonu. Ve Soichiro Honda’ya yapılan saygısızlık… Tamamen başarıyı sadece statüden ibaret görenlerin trajedisi.

​Bir de melek yatırımcılar meselesi var. Fikirle gidince gözleri parlayan değil, tapu dairesindeki emlakçı edasıyla ‘Buradan dükkan çıkar mı, beton var mı?’ diyen bir kitleye anlatırsın derdini. Risk almak mı? Bizde risk almak, sadece kırmızı ışıkta geçmekle sınırlıdır; girişimcilik kalp spazmı yaratır.

​Ha, arada mucizevi bir şekilde ‘Unicorn’ çıkaranlar da oluyor. Onlar da zaten bu sistemin bir parçası değil, şansa bala hayatta kalan edevi masallar gibi anlatılır. Yani anlayacağınız, bizim topraklarda vizyoner olmak, biraz fazla yorucu bir aktivite.

Hey Ebeveyn! baksana bi bana..

Fransa’da meclis genel kurulu, eşcinsel çiftlerin heteroseksüel çiftlerle eşit haklara sahip olması gerekçesiyle okullardaki formlarda yer alan “Anne” ve “Baba” terimlerini “Ebeveyn 1” ve “Ebeveyn 2” olarak değiştirme kararı almış. Yeni yasa değişikliğiyle birlikte, geleneksel ve cinsiyet belirten ifadelerin yerini artık cinsiyetsiz terimler alacakmış.

​Haber Hürriyet gazetesinden!

​Şaşırdım mı? Tabii ki hayır! Gidişata bakılırsa zaten böyle bir uygulamayı bekliyordum. Anne ve baba kavramlarının silinmesini özellikle LGBTİ+ çevreleri uzun zamandır istiyordu. Cinsiyetsizlik anlayışının bu kadar rahat dayatıldığı bir ortamda bu sonuç son derece doğal.

​Düşünsenize; doğuran anne, “anne” olmaktan çıkıyor; baba da “baba” olmaktan… Artık insanlara numara veriliyor! Nüfus müdürlüğüne gidiyorlar, memur soruyor: “Bebeğin annesi kim?” Kadın cevap veriyor: “Ben… Pardon, yani ben Ebeveyn 1’im.” Peki babası kim? Yanındaki diğer kadın atılıyor: “Ben de 2 numarayım!” Peki bu durumda biyolojik baba nerede? O da kim bilir başka bir yerde 1 ya da 2 numara olmuştur!

​Genetiğe, biyolojiye, etiğe ve ahlaka tamamen aykırı olan bu anlayış artık yasalaştı. Bu çocuğun büyüdüğünde nasıl bir zihinsel karmaşa yaşayacağı kimsenin umurunda değil. Kendi cinsel saplantılarını topluma dayatan ve dünyanın ahlaki geleceğine dinamit koyan Fransız devletinin aklına şaşayım!

​Yahu hadi böyle bir saçmalığa onay verdiniz, bari “anne” ve “baba” kavramlarıyla oynamasaydınız! Çocuk konuşmaya başladığında annesine “Anne” demek yerine “Ebeveyn 1” diye mi seslenecek yani?

​Peki Anneler Günü’nde ne diyecek? Babalar Günü’nde ne yapacak? Valla söyleyecek söz bulamıyorum artık!

​Edepsiz ebeveyn kılıklılar sizi!

Bir Haber Bülteni Dikkatinizin Nasıl Çalındığını Açıklar mı?

İspanyol devlet kanalı Vera’da haber bülteninin kapanışında, sunucu altı saniye boyunca ekrana bakarak hiç konuşmadan duruyor. İşte bu altı saniyelik sessizlik, günümüzde dikkatimizin nasıl çalındığını, sosyal medyanın ve bitmek bilmeyen akışın bizi nasıl sabırsız ve odaklanamaz hale getirdiğini anlatmak için mükemmel bir başlangıç noktası oluyor. Sadece altı saniye, ama o an size koca bir sonsuzluk gibi geldi, değil mi? İşte bu, sürekli bir hareket ve tüketim bekleyen zihnimizin ne kadar çaresiz kaldığının çok ironik bir kanıtı.

​Johann Hari’nin Çalınan Dikkat kitabında da belirttiği gibi, bu çalınan dikkat olayı, bir haber bülteninde bir sessizlikle bile anlatılabilecek kadar gerçek ve korkutucu. Sabit bir şeye odaklanmak imkansız hale gelirken, bizler sadece sürekli bir akışın, bir sonraki kaydırmanın peşinde koşuyoruz. Asıl ironi şu ki, bu yazıyı okurken bile muhtemelen dikkatinizi korumakta zorlanıyorsunuz. Çünkü dijital dünya, bizi hiçbir anımızı tam olarak yaşamama, sürekli bir sonraki yeniliğin peşinde koşma konusunda eğitti.

​Sonuç olarak, altı saniyelik bir sessizliğin yarattığı o panik ve odaklanma krizi, bize dijital dünyanın üzerimizdeki gücünü çok çarpıcı bir şekilde hatırlatıyor. Belki de sosyal medyadan biraz uzaklaşma vakti çoktan gelmiştir de, siz yine bu yazıyı okuduktan sonra bu konuyla ilgili biraz daha dikkat etmeye çalışın bence. Olur mu?

Böyle Buyurdu Algoritma: Sahte Nietzsche ve Kiralık Mutluluklar

Geçenlerde sosyal medyada gezinirken gözüme o meşhur görsel takıldı: Sisli bir dağ manzarası, durgun bir göl ve üzerinde devasa harflerle yazılmış bir söz: “Şu öğüdü vereyim sana: Başkasıyla gelen mutluluk başkasıyla gidecektir.” Altına da havalı bir fontla basmışlar imzayı: Nietzsche.

​Harika bir tablo, değil mi? Tam “Vay be, adamlara bak ne tespitler yapıyor” deyip hikayede paylaşmalık. Ancak küçük bir sorun var: Friedrich Nietzsche gibi hayatı boyunca bireyciliği, sancıyı ve varoluşun sert gerçeklerini savunmuş, üstelik “Böyle Buyurdu Zerdüşt”te insanlığı sarsmaya çalışmış bir adama, kişisel gelişim koçu edasıyla “Şu öğüdü vereyim sana” diye cümle kurdurmak… İşte günümüz internet çağının en lezzetli ironisi bu. Nietzsche yaşasaydı ve kendisinin bıyıklı bir Motivasyon Guru’suna dönüştürüldüğünü görseydi, muhtemelen “Böyle Buyurdu Zerdüşt” yerine “Böyle Buyurdu Algoritma”yı yazar, sonra da o sisli dağlardan aşağı koşarak uzaklaşırdı.

​Gelelim işin felsefi, ya da daha doğrusu “kiralık mutluluk” kısmına.

​Mutluluğu bir başkasının cebinde aramak, fırtınalı bir denizde kiralık bir can yeleğiyle yüzmeye benziyor. Yelek sizin değil; sahibi “Ben gidiyorum” dediği an, ortada ne yüzme kalıyor ne de suyun üstünde durma ihtimali. Bizler sanki kendi iç dünyamız birer çölmüş gibi, başkalarının hayatımıza birer vaha taşımasını bekliyoruz. Ama o vaha kiralık olunca, ilk rüzgarda kumların altında kalıveriyor. Kendimizi başkasının ruhuna demirleyen bir göçebe gemisi haline getiriyoruz; sonra o liman terk edilince ortada kalan biz oluyoruz.

​Sosyal medyadaki bu “sahte Nietzsche” aforizması usulca kulağımıza şunu fısıldıyor aslında: Kendi içindeki ateşi yakamayanlar, başkasının ocağında ısınmaya çalışır. Ama o ocak söndüğünde veya sahibi kapıyı kapattığında, karanlıkta donan yine kendileri olur.

​Belki de bu görseldeki tek doğru şey arkadaki o sisli dağ manzarasıydı. Çünkü mutluluğu sürekli dışarıda, başkalarının vadilerinde aradıkça, kendi zirvemizi görmek hiçbir zaman mümkün olmuyor. Kendinize ait olmayan bir mutluluğu sırtlanmak yerine, varsın kendi yalnızlığınızın bıyıklı filozofları olun. En azından valizini toplayıp gidecek bir “başkası” olmaz.

Sayaç Sıfırlandığında Yüzleşeceğim Ben

Geçen gün Instagram’da karşıma çıkan bir psikoloğun, Nietzsche’den esinlenerek sorduğu bir soru üzerine uzun uzun düşündüm. Kendisine yöneltilen o soruyu kendi içimde cevapladım ve ardından bu cevabın üzerine epey kafa yordum, tekrar tekrar…

​Hayatımı tamamen aynı şekilde, en ufak bir detayı bile değişmeden sonsuz kez yeniden yaşayacak olsaydım, bunu kabul eder miydim (eğer Allah’a ve ahiret gününe inanmasaydım)?

​Diyelim ki “Evet” dedim… Böyle bir kabulden tam olarak nasıl bir memnuniyet devşirebilirim? Aynı acıları, aynı kırgınlıkları, aynı hataları tekrar tekrar yaşayacak olmayı bilmek… Belki de buradaki memnuniyet, hayatın kusursuz olmasında değil; acısıyla tatlısıyla yaşadığımız her anı, başka türlü olamayacağını idrak ederek kucaklamakta saklıdır. Friedrich Nietzsche’nin Amor Fati dediği o derin kabulleniş gibi: Kaderini, onu değiştirmeye çalışmadan, varoluşun tamamına “Evet!” diyebilme cesaretiyle sevmek.

​Peki ya diyelim ki “Hayır” dedim… “Hayır” demek, bu hayatın kontrolünün tamamen bizde olduğunu gösterir mi? Bunu kim, nasıl ispatlayabilir? Çoğu zaman kontrol sandığımız şey, akıntıya karşı kürek çekerken hissettiğimiz kas yorgunluğundan ibaret değil mi? İrade adını verdiğimiz o his, belki de sadece bize sunulan sınırlar içinde oynadığımız küçük bir oyundur.

​Bana göre yaşam; mümkünler dahilinde bize imkanlar sunan, zamanı durmaksızın tüketen bir geri sayım sayacı. Zaman akıp giderken, aldığımız kararların ne kadarının bize ait olduğunu, ne kadarının bir zorunluluktan ibaret olduğunu tartışmanın pek bir anlamı kalmıyor.

​Çünkü sayaç sıfırlandığında, hepimiz kaçınılmaz olarak o sayaç içindeki “ben” ile yüzleşeceğiz. Önemli olan, o an geldiğinde geriye dönüp bakmak değil; sayaç işlerken, o sahnenin içinde ne kadar sahici durabildiğimiz.

Yazmanın Sancısından Kabullenişe

Sevgili Dostum Tolstoy,

​Sana yine yazamamış olmanın mahcubiyeti içerisindeyim; bu uzun suskunluğumun derin bir nedeni var. Hayatımın en büyük farkındalıkları, herhalde bu yaşıma denk geldi. Son dört beş aydır her şeyin farkında olmak, bütün yanlışların ve doğruların muhasebesini yapmak tek işim oldu sanırım.

​Tüm bu doğru ve yanlışları ayırt etmeme rağmen, yoluma nasıl devam edeceğim konusunda çok ciddi sıkıntılar yaşadım. Hayat, seninde çok iyi bildiğin gibi insanı öyle bir yoruyor ki, verdiğin kararların arkasında durmak çok büyük cesaret gerektiriyor. Bu cesareti taşımak için uzun vadeli bir sabır ve tünelin ucundaki ışığı görebilmek gerekiyor. Bulduğum zamanlar ara ara olsa da, şu an tünelin ucundaki o ışığı göremiyorum.

​Doğru bildiğim kararları uygulayabilecek cesareti bana ancak Onun( Allah’ın) vermesini bekliyorum. Belki de huzur, tüm sorulara cevap bulmakta değil, o cevapların ağırlığını bırakıp akışa teslim olmakta gizlidir. Bunu heralde deneyimlemiş olanlara sormak lazımdır.

​İşte tam bu noktada, yazmak benim için bir zorunluluk olmaktan çıkıp, içimdeki sessiz kabullenişin sesi haline geldi artık. Bundan sonraki süreçte, yolum hayırla dolsun ve Rabbim bana ancak hayırla dolu olanı sevdirsin diye dua ederek  bitiriyorum mektubunu. Sevgili dostum sen de yattığın yerde huzurlu uyumaya devam et inşallah.

Kurşuni Renkler: Yası ve Anıları Fısıldayan Bir Melodi.

Bazı şarkılar vardır, sadece bir melodiyle kalmaz, ruhun ta derinindeki anılara dokunur. Sezen Aksu’nun “Kurşuni Renkler”i de tam olarak böyle bir eser. Yıllar içinde pek çok değerli yorumcudan dinledik bu şarkıyı ama Göksel’in yorumundaki o içtenlik, beni alıp bambaşka bir yere götürüyor. Çoğu zaman bir ayrılığın, biten aşkın hüznü gibi algılansa da, bence bu şarkının asıl ruhu, geri dönmeyecek şekilde gidenlerin ardından duyulan o büyük kaybı ve yası fısıldar. Tıpkı yirmi sene önce kaybettiğim babamı hatırlattığı gibi. Her nota, her söz, kaybedilen bir sevgiliden ziyade, zamansız bir vedanın sessiz çığlığı sanki. Sanatın gücü işte burada devreye giriyor; herkesin kendi hayatından, anılarından parçalar bulup, şarkıyı kendine göre anlamlandırması onu daha da ölümsüz kılıyor.

Herkes yapay zeka efektleriyle seksenlere döndü, Hollywood yıldızı mısın, rock yıldızı mı belli değil. Ama bizim o yıllarda Türkiye’deki gerçek seksenler modamızdan, o mazlum ama samimi hallerimizden haberi olan var mı acaba? Bugünkü gençlik, bizim o dönemki mütevazı kıyafetlerimize bakıp beğenir miydi, yoksa her şeyde olduğu gibi yine başkalarını, o özenilen Avrupa ve Amerika’yı taklit etmeye mi çalışırdı? Sanal bir illüzyonla geçmişi değil, sadece kendi hayallerini yaşattıklarının farkında bile değiller. Amacın sadece beğeni almak için yaşamadığın bir hayatı sunmak ise, bu sadece bir özgüven eksikliğinin veya onaylanma ihtiyacının basit bir yansıması. Bakalım önümüzdeki zamanlarda yine ne kadar saçma sapan yapay zeka modaları, günlük trendler doğacak, hep beraber görürüz.

Pedro Sanchez’den Tarihi ‘Sahibim Yok’ Çıkışı!”

Siyasetin En Kral Laf Sokmalarından Birini Pedro Sanchez Yaptı: Sahibim Yok!

​Meclis kürsüsünden yükselen sesler, bazen sadece bir hakaret değil, tarihe geçecek bir zekanın da fitilini ateşler. İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, muhalefetin hırçın ve beklenmedik sataşmalarına öyle bir cevap verdi ki, şaşkınlıktan nutku tutulanlar oldu. Kendisine yöneltilen “köpek” yakıştırmasını, “Evet, belki köpek olabilirim, ama benim sahibim yok” diyerek adeta bir bumerang gibi geri gönderdi.

​Sadece cesur çıkışlarıyla değil, Türkiye ile kurduğu sıcak bağlarla da bizim içimizden biri gibi hissettiğimiz bir lider o. Avrupa’nın diğer ülkelerinin aksine, Amerika’ya boyun eğmeyen ve İsrail’e karşı daima dik ve ilkeli duran tutumuyla, halkımızın gözünde müstesna bir yere sahip. Meclisteki bu unutulmaz çıkışıyla da hem zekasını hem de bağımsız liderliğini bir kez daha perçinlemiş oldu.

​Tebrikler Pedro Sanchez!

Serhat Kılıç’ın Ardından: Bir Medya Eleştirisi

Yaşarken Serhat Kılıç’ın kılına zarar gelse dönüp bakmayan lensler, ruh bedeni terk ettiği anda nasıl da keskinleşiyor! Yıllarca tek bir alkışı esirgeyen o koca mekanizma, adamcağız gidince birden ‘en büyük kaybımız’ manşetleriyle yarışa giriyor.

​Ne büyük lütuf ama! Evindeki tekli koltuktan, buzdolabının içeriğine kadar her detay, kamuoyunun ‘aydınlanması’ için birer malzeme. Özel hayat mı? O da ne? Kişi ölmüş, artık mahremiyetin ne hükmü var?

​Sırada o çok merak edilen dedikodu seansları var. ‘Acaba neden yalnız öldü?’ sorusunun cevabı, bir sanatçının onurlu geçmişini silip süpürmeye yetiyor. Belki de arkasında bıraktığı sessizliği, bu gürültülü piyasa hiç hak etmemişti, kim bilir?

​Yeni bir olay manşetleri süsleyene kadar, bu yas tiyatrosu böyle devam edecek. Ne de olsa, tüketilecek yeni bir hayat hikayesi lazım. Gerisi ise, sadece detay.

​Ama işin en acı tarafı ne biliyor musun? Serhat Kılıç aslında hiç ölmemiş gibi davranıyorlar. Yaşarken görmezden gelip değerini bilmedikleri adamı, öldükten sonra her gün yeniden öldürüyorlar! Kimi uyuşturucuyla vuruyor, kimi yalnızlığıyla hırpalıyor, kimi de servetinin peşine düşüyor. Adamcağız bir türlü huzur bulup da rahat rahat ölemiyor; manşetlerin arasında resmen can çekişmeye devam ediyor.

Seksenler’in Ruhu: Ergun Plak Neden Unutulmaz?”

Bir dönemin sonu gibi. Tanınan oyuncu Serhat Kılıç’ın ani ve acı gidişiyle, sadece bir oyuncuyu değil, sanki kendi gençliğimden bir parçayı, o samimi yılları da uğurlamış gibi hissettim.

​Onu herkes farklı projelerle hatırlayabilir ama benim zihnimde ve kalbimde hep o mahallenin renkli, biraz kurnaz ama özü altın kalpli Ergun Plak’ı olarak kalacak.

​Eğitimin sadece diplomadan ibaret sayıldığı o yıllarda, hayatın sillesini yemiş ama neşesini kaybetmemiş o karakter, aslında hepimizin hikayesini anlatıyordu.

​Şimdi ekranlar, sosyal medya sayfaları onun videolarıyla, duygusal müziklerle dolacak. Herkes bir şeyler söyleyip o acı üzerinden bir pay kapma yarışına girecek.

​Ben o kalabalığın içinde olmak istemiyorum. Sadece bir dönemin sessizce kapandığını, kendi jenerasyonumdan bir değerin daha eksildiğini bilmenin ağırlığıyla, sessizce anmak istedim.

​Yolun açık olsun, mekanın cennet olsun. Bize o tebessümü bıraktın, gerisi sadece suskunluk.

O sene bu sene” tuzağı: Acıdan beslenen sadakat

Maçın hemen ardından, Kadıköy’ün o gri ve puslu akşamında, kalabalığın arasından sıyrılan genç bir kız. Yanaklarından süzülen yaşlar, atkısının sarı lacivert çizgilerine karışıyor. Kameraların ışığı altında, sesi titreyerek isyan ediyor; her kelimesinde sadece bir yenilginin değil, yıllardır biriken o tükenmişliğin çığlığı var. Etrafını saran mikrofonlar ve kameralar onun bu saf acısını bir gösteriye dönüştürürken, o sadece içindekileri dökmenin, o bitmek bilmeyen döngüden bir an olsun kurtulmanın çaresizliğini yaşıyor. Beşiktaş derbisi bitiyor, Kadıköy’ün sokaklarında gözyaşları sel oluyor. Maç bitiminde sosyal medyada içerik üretmeye başlayanlar, bu paylaşımları Fenerbahçe’nin iyiliği için mi, yoksa etkileşim alıp beğenilmek için mi yapıyorlar, muamma. Mikrofonu tutanlar, o kederli anları yakalayıp servis ederek, bizi ekran başında kendi dertlerimizden bir nebze olsun uzaklaştırıyor belki. Asıl mesele şu; Fenerbahçeliler bu travmaya bağımlı hale mi getirildi ?

​Galatasaraylı, on dört yıl şampiyon olamadığı o uzun dönemi bir anı gibi hatırlayıp hayatına devam edebiliyor; çünkü ortada süreçleri körükleyen mekanizmalar yok.

​Ama Fenerbahçe’de durum farklı; bu lanetin sürmesinin sebebi dışarıdan gelen darbeler değil, bizzat kendi içindekiler. Köşe yazarları, eski futbolcular, yani o camiayı yönlendiren, fanatizmi uç noktada yaşayan o kitle, her başarısızlıkta yangına körükle gidiyor. Fenerbahçelilerin kendi içlerinde, o acıyı bir trajediye dönüştürüp büyütmesi, dışarıdaki her türlü dalgadan daha tehlikeli.

​Asıl merak konusu şu; Fenerbahçe şampiyon olduğunda, bu travmaya bağımlı hale gelenler, o şampiyonluktan, acıdan aldıkları hazzı alıp alamayacakları. Çünkü galiba biz acıyı seviyoruz; daha doğrusu, acıyı bir varoluş kanıtı haline getirdik. O lanet bitmiyor, çünkü o biterse, elimizde ne kalacak?

Kasa Kumarı: Bim ve A101’de Tahmin Edilemeyenler

Bim ya da A101 fark etmez; o tanıdık reyonlar arasında kaybolur, gözün fiyatlarda, gönlün sepetinde bir tur atarsın. Her şey güzel, ta ki o büyük finale, yani kasaya gelene kadar.

​İşte o an, stratejik zekânın tavan yaptığı andır. İki kasa da boş, etrafta kimseler yok. Başlarsın içinden hesap yapmaya; acaba hangi kasa daha aktif? Acaba kasiyer arkadaş şu an reyonlardan birinde ürün mü diziyor, yoksa depoda gizli kahramanlık mı yapıyor?

​Büyük bir kararlılıkla sağdakine yönelirsin. Sen tam ürünleri banda dizecekken, o beklenen ses duyulur:

​”Diğer kasadan alayım!”

​İşte o an, yıkımın başladığı andır. Elindeki yirmi parça eşyayla, sanki olimpiyatlarda bayrak yarışı yapıyormuş gibi apar topar diğer kasaya koşarsın. Kasiyerle göz göze gelirsin, o hafif tebessümle gerçeği yüzüne vurur kasiyer: “Hiçbir zaman bilemiyorsunuz, değil mi?”

​Sende dersin ki, “Ya Hu keşke aktif olan kasada yanan küçük bir lamba, bir uyarı olsa. Hani ‘Buradayım’ diyen bir işaret… En azından o kadar erzakla yanlış kasaya yığılıp, sonra onları tekrar toplamak zorunda kalmayız.”

​Ama bilirsin ki, o kasa bilmecesi Bim’in ya da A101’in değişmez felsefesidir. Biz söylenir, üşenir, ama yine de o kasaya doğru süzülmeye devam ederiz. Çünkü ne de olsa, o gizemi çözememe ihtimali bile, hayatın küçük bir ironisi işte!

Vitrin Savaşları: Komşunun Bahçesinden Borç Sarmalına

Kimse sabah kalkıp, “Bugün kendimi biraz borçlandırayım da neşem yerine gelsin” diye güne başlamıyor. Ama çevre, bize neyin normal, neyin anormal olduğunu o kadar sessiz ve derinden öğretiyor ki, bu akıntıya kapılmamak neredeyse imkansız.

​Eskiden, yani o masum 80’lerde kıyas yapacağımız şeyler ne kadar da sınırlıydı. Lüks dediğin, ciklet paketlerinden çıkan o hayali arabalar, uzaktan uzağa hayran olduğumuz artistlerdi. Şimdi ise durum vahim; kıyaslama artıkBurnumuzun dibinde, hatta cebimizin içinde!

​Sokakta yürürken yanımızdan geçen o 20 milyonluk arabalar, kuryelik yaparken girdiğimiz o sitelerdeki üç havuzlu villalar, parka götürdüğümüz çocukların elindeki iPhone’lar, kulaklarındaki son model kulaklıklar… Hepsi ama hepsi, bize sürekli bir eksiklik fısıldıyor. Sahip olanların hangi bedellerle o noktaya geldiğini araştırmıyoruz bile; sadece sahip olma anına odaklanıp, o ışıltılı illüzyonun peşine düşüyoruz.

​Bir de bizim meşhur “Borç yiğidin kamçısıdır” lafımız var. Yıllarca bu sözü, “Hadi oğlum, durma, borca gir, risk al, koştur” diye yorumladık. Oysa o kamçı, mecazi değil, bildiğin acı veren, cezalandıran bir mekanizma. Kamçıyı yedikçe canın yanıyor, bağırıyorsun ama iş işten geçmiş oluyor. Biz ise bu sözü, sanki hayatın tek kuralıymış gibi baş tacı edip, sonu görünmeyen borç sarmallarına büyük bir hevesle dalıyoruz.

​Sonuçta ne mi oluyor? Orta sınıfın o dipsiz kıyaslama kuyu­sunda, hep bir şeyleri tamamlama çabasıyla ömür tüketiyoruz. Komşunun arabası, iş arkadaşının evi, sosyal medyadaki o “mükemmel” hayatlar… Hepsi, bizim kendi gerçeğimize körleşmemiz için kurulmuş birer tuzak. Bu çarktan çıkmanın tek yolu da, dışarının “normal”ini değil, kendi gerçekliğimizi cesurca yazmaktan geçiyor. Yani, anlayacağınız, borçyiğidin kamçısı değil, kendi aklımız ve irademiz bizim tek kurtarıcımız.

Cadılar bayramı Seferihisar’a uğramaz bu sene..

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç

Bilmiyorum haberi geldi mi sanada? Çok ciddi bir felaket yaşadık İzmir’de. 100’e yakın canımız gitti. Sebep hep aynı. Çürük ve zayıf binalar! Eminim sende bir çok deprem görmüşsündür dünyada yaşarken. Deprem,daha doğrusu yıkılmış bir binanın altında ölmek ayrı bir korku bizim millet için. Her coğrafyanın insanları ayrı bir felaketten korkarlar. Afrika’da en büyük korku, ebola ve açlıktan ölmektir. Doğu Asya ülkeleri sel ve tsunamiden korkarlar. Amerikalılar fırtına ve kasırgalarda can vermekten korkarlar.

Halbuki ölümün kolayı mi olur? Her ölüm ızdıraplıdır. Mukayeseyi biz kendi kafamızda kurar, en kolayı ölümü isteriz. Az acı çekerek ve çabuk ölüm hepimizin beynine yer etmiştir. Oysa ölümde Allah tarafından gelir. Hayırlı bir ölüm istemek en güzeliyken, kendi kafamızda kurduğumuz ölümü isteyip dururuz. Allah ölümü bile çeşitli şekillerde ve müjdelerle vermiştir hâlbuki. İnancı ve vatanı sebebiyle vefat edenlere şehitlik makamı verir. Deprem, yangın gibi felaketlerde ölenleri de şehit sayar.

Asıl düşünmemiz gereken ölümden sonraki hesap olması gerekirken. Bizler ölümün şekline takılırız. Ölümü bir ceza olarak algilamak ancak mukadderat ve kadere inanmayanların kabul ettiği bir şey.

Elbette insan üzülür ölümle. Yaradılışında vardır sevgi ve acıma. Ateş düştüğü yeri yakar en çok. Kaybetmeyen ancak bir nebze üzülür. İnsan ne ile yaşar? sorusunu bize sorduğunda çoğumuz bilememişizdir. Cevap çok kolaydır. Cevap, sevgidir elbette. Ama neyi ne kadar sevdiğimiz ayırır bizi birbirimizden. En mühim sevgi insan sevgisiyken bizler türlü metaya ve eşyaya sevdalanırız. Birbirimizi sevmekten uzaklaştıran bu zehirli sevgiler bizi, zamanla birer rakip ya da düşmana döndürür. Zamanla acımasız makinelere dönüşürüz. Birbirimizin acılarını görmeyiz ya da görmezden geliriz.

Bu gün magazinsel bir habere denk geldim. Başka bir ünlü sebebiyle bir ün’e ve servete kavuşmuş bir kadının. İzmir depreminin tüm memleketi üzdüğü bu günlerde, yurt dışında Cadılar bayramı denilen abuk sabuk bir bayrama katılışını eleştiriyordu magazinciler. Medyanın fitili ateşlenmesi ile de, halkın sert tepkisiyle karşılaşmış bu suni ünlümüz. Tabi artan baskılar yüzünden sosyal medya sayfasından bir açıklama paylaşmış.

Demiş ki özetle : Beni yargılamayın. İnsanların özel yaşamlarına karışmayın. Ben ekonomik olarak destek sağlıyorum. Ama söylemiyorum

Yani ünlümüz diyor ki sevgili dostum. “Benim acıya ortak oluşumu paramla sağlıyorum. Ama özel hayatımda keyfime göre yaşamaktan, eğlenmekten de geri kalmıyorum. Üç gün dişimi sıkamıyorum. Cadılar bayramı yılda bir kutlanıyor sonuçta. Kaçıramazdım. O sözde korkunç kostümleri giyip, dudağının yanından kan sızan vampir kıyafeti giymiş eğlenen arkadaşlarımı yalnız bırakamadım”

Yani bu değişik insan. Yara sarmayı ancak para göndermek olarak anlamış. Fakat yanlış anlamış. Bence durumu darda olup, göndereceği hiç bir şey olmayan binlerce fakir fukara duaları, bu ünlünün gönderdiği yardımı ikiye katlar ( Tabi Allah bilir ama benim fikrim bu. Soyut bir mevzu isteyen tartışsın )

 

Tabi bu dediklerim sadece bu suni ünlü için geçerli değil. Para ya da iki battaniye gönderip zerre üzülmeyen göstericilere de gelsin bu göndermelerim. Oradaki depremzedelere can-ı gönülden üzülüp, bir 10 liralık mesaj atan. Ya da evinden bir battaniye gonderirken batraniye’nin bir köşesine iliştirdiği kağıda, ” dualarımız sizinle. Çok geçmiş olsun” yazan insanlara selam olsun buradan.

Görüyorsun işte dostum. Mesele hep insan olmakta. Herşeyiyle insan olmakta. Allah bize birlik beraberliğimizi devam ettirmeyi, başkasının açısı ile hemhâl olmayı, merhamet ve acıma duygumuzu katlayarak büyütmeyi nasip etsin dostum.

Haydi sağlıcakla kal sevgili dostum

 

-Tevfik Sadi

 

 

Rüzgarın Kızı ve Kaybolan Işıltı

Feride Hilal Akın’ın son dönemde yayınladığı “Rüzgarın Kızı” adlı şarkısı, modern ritimlere ve sosyal medya trendlerine odaklanan bir çalışma gibi. Ancak bu çalışma, sanatçının kendi ses rengini öne çıkaran, derinliği olan ve dinleyiciyle duygusal bağ kuran o eski tarzından oldukça uzak ki! Nerede o Feride’nin o iç ısıtan, yumuşacık ve su gibi akıp gıden O ahenkli sesi nerede Allah aşkına!

​Bence müzikal olarak parça, günümüzün pop-dance ve R&B altyapılarını taşısa da, vokal performansı karakterini yansıtmakta yetersiz kalıyor. Bu durum bende, şarkının herhangi biri tarafından söylenebileceği hissini uyandırıyor ve Feride’nin vokalindeki o eşsiz tınının kaybolup gitmesine sebep oluyor. Üstelik sözlerde Aşkım Kapışmak ve aranje’de Mustafa Ceceli var. Ama yinede Hilal’den eser yok. Bu şarkıyı piyasaya yeni giren biri yapsa anlarım. “Sesi yok” derim. “Piyasa müziği” yapıyor derim. Ama bu isim Feride Hilal Akın ya hu!. Müzikle uzun zamandır ilgilenen, saygın bi isim yapmış kaliteli bir insan.

​Güncel trendleri yakalama kaygısı, genleri Z olan kuşağı yakalama gayreti, ne yazık ki Feride Hilal’in kendi imzasını ve özgün tarzını kaybetmesine yol açma riskini arttırmış. Oysa eski tarzının üzerine eklemeler yaparak, halk müziği, sanat müziği veya fantezi gibi farklı türlerle sesini harmanlaması, kariyerine ve dinleyicilerle kurduğu bağa çok daha büyük bir değer katabilirdi. Feride, inşallah yolunu bulursun ama bu tarz maalesef sana olmamış. Geri dön bize Feride Hilal..