Her sabah ocağı yakıp demliğe sarılmamız, sandığımız gibi bir gelenek değil. Aslında bu millet dört yüz yıl boyunca kahve içmiş, yani çayın tahtı o kadar da eski değil. Yemen’den gelen kahvenin o doyurucu kokusu, tam dört yüzyıl boyunca bu topraklara hükmetmiş, sohbetlerin en lezzetli eşlikçisi olmuştu. Kanıtı dilimizde: kahvaltı, kahverengi, kahvehane… Hepsi kahveden geliyor. Kahve Yemen’den geliyormuş, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yemen elden çıkınca pahalı bir ithal mala dönüştü. Bizi çaya alıştırdılar, o günden beri de böyle gidiyoruz. Bir de şu soru var: Acaba bugün Yemen bizde olsaydı, kahve ucuz ve bol olsaydı, çay da bu kadar yoğun üretilmeye devam etseydi, yine de ince belli o tavşan kanına mı düşerdik, yoksa kahvenin o doyurucu kokusuna mı teslim olurduk? Cevabı ne olursa olsun, bu tiryakilik damarlarımızdan hiç silinmedi, silineceğe de benzemiyor.
Mumları Söndüren Kültürel Ezgi: Cinuçen Tanrıkorur’un Unutulan Doğum Günü Şarkısı
Avrupa’nın ölüm marşını aldığımız yetmiyormuş gibi doğum günlerinde de sonradan uyarlanmış, bizim kültürümüze empoze edilmiş doğum günü şarkısını da ekledik “Happy Birthday to You” diyerek. Tarihte bunu değiştirmek için Cinuçen Bey gibi çok güzel bir şarkı, beste hazırlamış bir insan var. Bundan kimsenin haberi yoktur eminim. Ki benimde yeni haberim oldu.
İsme takılmayın, Cinuçen ismi evet biraz komik gelebilir ama yaptığı işe bakalım. Cinuçen Tanrıkorur, tam da bu kültürel baskıya bir başkaldırı olarak 1984’te “Hüseynî / Buselik makamda çocuk Şarkısı”nı yani bir doğumgünü şarkısı besteledi. Bu kıymetli eser, bizim makamlarımızı taşırken, neden hâlâ popüler kültürün esiri olup yabancı marşlara sarılıyoruz? diye hiç düşünmeden geldik bu günlere..
Cinuçen Bey, bizi başkalarının bize dayattığı bu popüler kültüre mahkûm etmemek için sanatsal bir duruş sergilemiş o yıllarda. E şimdi sıra bizde. Milli Eğitim ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı öncülüğünde, bu güzel melodi daha ritmik, modern enstrümanlarla yeni bir versiyona kavuşturulup doğum günlerinde çocukların kullanılabilir. Doğum günlerimizi kendi ezgilerimizle kutlamak, bu milletin öz değerlerine saygının en güzel ifadesi olmaz mı?
Şarkıyı Google da bulmak mümkün. Cinuçen Tanrıkorur doğumgünü şarkısı yazınca kolayca bulursunuz.
Bu arada bestenin sözleri şöyle ;
Doğum günün kutlu olsun,
Her günün böyle olsun.
Sağlık, mutluluk içinde,
Ömrün neşeyle dolsun.
Hepy börtdeyden on bin kat daha anlamlı değil mi Allah aşkına 🙂
İnanmak Ve İnandırıcılık Neden Lüks Oldu?
Türkiye siyasetinde “asla yan yana gelmem” diyenlerin, bir sabah ansızın rakip partinin baş tacı olması, artık şaşırtmıyor; aksine, siyasetteki o kalıcı ilkeler yerine, ne kadar hızlı dönüş yapılabilir yarışını kanıtlıyor. Daha 1 sene önce söylenen büyük lafların, bugün alkışlarla unutulması, sadece bir fikir değişimi değil, siyasetin artık inandırıcılığını tamamen yitirdiğinin bir kanıtı. Bu hangi parti olursa olsun maalesef aynı. Anlaşılan o ki, şartlar değiştikçe ilkeler de buharlaşıyor ve geriye sadece zamanında büyük konuşanların hiç bir şey yokmuş gibi tebessüm etmesi kalıyor..
Hukuk mu, Vicdan mı? Alev Alatlı’dan Bir Adalet Manifestosu
Rahmetli Alev Alatlı’nın 2014 yılında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri Töreni’nde yaptığı konuşmayı, ilim ve felsefeye meraklı kitleler mutlaka hatırlayacaktır. Günümüzde para hırsının, açgözlülüğün ve hırsızlığın normalleştiği; her gün bir kurumun, şirketin ya da ünlünün yolsuzluk iddiasıyla gözaltına alındığı bir dönemde, rahmetli Alatlı’nın bu videosu sosyal medyada yoğun bir şekilde paylaşılıyor. Alatlı Hoca, ta o günlerden bugünkü tabloyu net bir biçimde görmüş ve hafızalara kazınan bu konuşmayı yapmıştı.
Hocanın konuşmasının tam metni şu şekildedir:
”Helalleşmek mahkemede dava kazanmaktan daha üstün olmalıdır. Çünkü her yasal hak helal değildir ve olamaz.
Aslolan hakkın helal edilmesi olmalıdır. Aslolan helalleşmek olmalıdır. Helalleşmek mahkemede dava kazanmaktan daha üstün olmalıdır. Çünkü her yasal hak helal değildir ve olamaz.
Suriçi ile Kobani’nin arasına çizgi çekmek 1. Dünya Savaşı galiplerinin yasal hakkıdır belki. Ama helal değildir.
Keza iflas eden kardeşinizin haraç meraç satışa çıkarılan evini satın almanız yasal hakkınız olabilir ama helal değildir.
İmar ruhsatı olan bir müteahhit şehrin ufkuna tecavüz ederken yasal olarak suçsuzdur ama yaptığı iş helal değildir.
Yeni ve çok daha ucuz bir enerji türünün pazara girmesini önlemek üzere üretim haklarını satın alan ve dümen altı eden bir petrol şirketi yasal olarak suçsuzdur. Ama yaptığı iş helal değildir.
Keza raf ömrünü uzatmak için ekmeğin içine kanserojen madde koyan fırıncı, yaptığı formülü ambalajın üzerine koyduğu için yasaldır; dolayısıyla suçsuzdur ama yaptığı iş helal değildir.
Ve son olarak bir kalem darbesiyle atar ergenleri, lümpen ergenleri sokağa döken yazar; alevler afakı sardığında suç mahallinde değilse, olayları evinden seyrettiğini ispat edebiliyorsa yasal olarak suçsuzdur. Ama helal değildir yaptığı.
Tazminat ödemeye mahkûm edilen fail, mağdurun yanına gidip helallik istemedikçe helalleşilmiş olunmaz.
Yasal hakkın helal edilmesini esas alan, yasaların tanıdığı haklardan insanlık veya Allah adına feragat etmenin garipsenmeyeceği yeni bir düzen, yeni bir dünya yaratmak zorundayız.
Bir düzen ki hoşgörüyü değil, bağışlamayı öncelesin. Haklı olsak da feragat edebileceğimizi öğretsin.
Bize yeni bir ‘Ahlak Yasası’ lazım. Önümüzdeki en büyük, en can alıcı ödev budur.”
İşte Hocanın bu konuşması, aradan geçen 12 yılda ödevimize hiç çalışmadığımızın açık bir göstergesidir. Artık onun işaret ettiği o Ahlak Yasası’nı yürürlüğe koyma zamanı gelmiştir. Bunu yapacak kurumların başında da devlet geliyor. Umarım en uygun neşterle bu hastalıklı yara ameliyat edilir.
Migros Tevriyeye Adeta Şov Yaptırmış
Gitmeden. Beklemeden. Yerimden kalkmadan. Yerimde yerim. Ve gelince… Yerim de yerim. Migros Yemek’le. Yerimde Yerim. Yerimde yersem. Yerim de yerim!
Öncelikle yukarıda okuduğunuz metin bir reklam değildir; sadece içerikteki tevriye sanatını anlatmak için başa ekledim.
Tevriye nedir önce onu söyleyeyim; tevriye, birden fazla anlamı olan bir kelimenin, hem yakın hem de uzak anlamını düşündürecek şekilde kullanılması sanatıdır. Sesleş, yani cinas ise, yazılışları aynı ama anlamları tamamen farklı olan kelimelerin bir arada kullanılması olayı dilimizde.
Migros Yemek reklamının o eşlik edilesi jenerik müziğinin içindeki bu söz grubu, meğer ne güzel bir tevriye örneği olmuş. “Yerimde yerim” sözlerinde hem bulunduğumuz mekânı hem de iştahla yemek eylemini kastediyor. Bunu yazan belki de tevriye sanatı olduğunu bilmeden yazdı ama ortaya harika bir dil oyunu çıkmış.
Merak ediyorum doğrusu, bu tevriye sanatını benim sıradan bir vatandaş ve konunun uzmanı Türkçe öğretmenleri dışında, acaba kaç kişi fark etti? Vallahi çok merak ettim.
Migros’u bu bilerek ya da bilmeyerek hazırladığı reklam müziği ve zekice dil oyunu için tebrik ediyorum, helal olsun!
Lafıma Gücenme Ama
Lafıma gücenme ama, aleme akıl vermeye gelince mangalda kül bırakmıyorsun. Kendi kapının önü karanlıkken, millete aydınlık veren sokak lambası gibisin. Halbuki elin tasına bal akıtacağına, kendi çorbanın tuzuna baksan hayatın daha bir şenlenir değil mi? Günün sonunda herkes kendi ektiğini biçer, her koyun kendi bacağından asılır.
Her şeyi öğrendim sandığımızda bir silkelenip gerçeğe bak. Nereden geldin, neredesin ve nereye varacaksın? Bu soruları kendine sorabilecek cesaretin varsa sadece cesareti olanları dost bil.
Kendime yazdım, sen üstüne alınma..
Gürültünün Ötesinde Bir Felsefe: İoanna Kuçuradi
İoanna Kuçuradi’yi kaybettik. Arkasından bakınca insan ister istemez düşünüyor: Biz bu kadının kıymetini toplum olarak neden gerçekten bilemedik? ( Kucuradi’yi tanımayanlar ; “o da kim? ” demiştir )
Aslında ilk akla gelen, keşke onu televizyon ekranlarında daha çok görseydik, akşam tartışmalarında dinleseydik oluyor. Ama şimdi düşündükçe anlıyorum ki o zaten böyle bir popülerliği hiç istemedi. İlber Ortaylı örneğinde gördük; ekranlara çıkıp, tarih felsefe gibi bilimleri tanıtmak istedi ama medya sadece onun ünlenmesini sağladı. O da popülerleşmeyi seçti ama ömrünün son yıllarını ciddi bir bilim insanı olarak değil, ekranlarda komedi malzemesi yapılarak ya da sözleri sağa sola çekilerek, tarafsız kalma hakkı hiç verilmedi. İktdar ve muhalefet arasında sıkıştı kaldı.
İoanna Hoca işte bu yüzden o ucuz gürültüden uzak durdu. Temel öğretisi de zaten tam olarak bu duruşunda saklıydı: İnsanı ezbere etiketlerle değil, eylemleriyle değerlendirmek.
Onun felsefesi karmaşık teorilerden ibaret değildi. Bize çok basit ama hayati bir şey öğretti: Bir insanı partisine, inancına veya kimliğine göre değil, yaptığı somut işe ve insan hakkını koruyup korumadığına bakarak değerlendirmeliyiz. Etik ve insan hakları onun için laf olsun diye konuşulacak şeyler değil, günlük hayatta doğru kararlar verebilmemiz için birer rehber niteliğindeydi.
İşte bu yüzden Erzurum’dan Hacettepe’ye, oradan Dünya Felsefe Federasyonu Başkanlığı’na uzanan ömrünü gürültüsüz ama dimdik yaşadı. Felsefeyi reyting malzemesi yaptırmadı. ( Teoman Duralı gibi)
Biz onu ekranlarda izleyerek kolay yoldan tüketemezdik; oturup okumamız, anlamamız gerekirdi ama olmadı.
Mekanı cennet olsun.
Ağaçkakanlar Ve Yaratılıştaki İmza
Doğada gezinirken ya da sokağa çıktığınızda gördüğünüz onca hayvan, soluduğunuz hava, üzerine bastığınız toprak, bitki, ağaçta binlerce mucize var zaten; ama biz bunları sürekli göre göre ve bunu doğanın mucizesi deyip basitleştirerek yaşayıp gidiyoruz. İşte bu mucizelerden biri de ağaçkakanlar. Geçenlerde doğada gezinirken bir ağaçkakanın bir ağacın gövdesini oyduğunu gördüm. İster istemez düşündüm; bugüne kadar ağaçkakanın nasıl bir kuş olduğunu, ağacı nasıl deldiğini hep gördük, bildik ve bu bize normal gelmeye başladı. Oysa ki o kuşun, belki yüz kere, belki bin kere vurarak açtığı o oyukla vücuduna, gagasına ya da beynine nasıl hiç zarar gelmediğini bir an düşünmedik, değil mi? Normalde orada başka bir kuş, oraya yüz kere gagasını vursa aptal olur, ortalıkta garip garip uçardı.Ama ağaçkakanlar bunu hiç yaşamıyor.
Peki neden?
Biraz araştırınca bu korumayı sağlamak için ağaçkakanın kafatasında özel bir süngerimsi kemik yapısı olduğunu ve bu darbelerin beyne ulaşmasını engellediğini gördüm. Yani kafatasında boşluk yok. Ayrıca gagaları da sürekli uzayarak yenilendiği için aşınmıyor; aşınma devamlı uzayan yeni keratin tabakasıyla dengeleniyor. İnsan, hayvanların ve doğadaki tüm yaratılmışlara baktığı zaman, içinden derin bir Sübhanallah demek geçiyor.
O zaman koca bir Sübhanallah..
Ey Edip Adada Pide Ye
Bugüne kadar tersten okuyunca anlamı değişmeyen ‘radar’, ‘küçük’, ‘küllük’ ve ‘121’ gibi kelimelerle veya ‘Ey Edip Adada Pide Ye’ gibi cümlelerle karşılaşmıştım. Meğer dil literatüründe buna ‘palindrom’ deniyormuş. İnsanın öğrenmesi bitmiyor; hatta kişi, öldüğü son ana kadar öğrenmeye devam ediyormuş. ‘Palindrom’ kelimesi, Antik Yunanca ‘tekrar geriye doğru koşma’ anlamına gelen ‘palindromos’ kökünden geliyormuş ve bu terimi 17. yüzyılda İngilizceye kazandıran kişi Henry Peacham olmuş. Bu arada Sator Arepo diye örnek verdiğim tarihteki olay şuymuş: Sator Arepo ifadesi, ünlü ‘Sator Karesi’ olarak bilinen beş kelimelik Latince bir palindromun parçasıymış. Bu kare, ilk olarak Pompeii gibi antik Roma kalıntılarında bulunmuş ve tarihte bir tür büyü ya da koruyucu muska olarak kullanılmış. Kelimeler yatay ve dikey olarak aynı şekilde okunabiliyormuş. Türkçede palindrom olur da başka dillerde olmaz mı? İngilizcede ‘racecar’ veya ‘madam’, Latincede ise zamanın geçtiğini belirten ‘Sator Arepo Tenet Opera Rotas’ gibi ünlü ifadeler bunlara örnek gösteriliyormuş. Palindromlar üretilmeye devam edilebilir haldeymiş. Mantık olarak bundan sonra da yeni palindromlar kazandırılabilir ama eskisi kadar denk gelir mi, onu bilemem. Türkçeden birkaç ilginç kelime ve cümle örneği daha ekleyelim: ‘Nazan’, ‘ Mum’, ‘Aba’, ‘Ada’, ‘Ata’, ‘Ana’, ‘Yatay’, ‘Neden’, ‘Keke’, ‘Teğet’, ‘Yapay’ gibi kelimeler ile ‘Traş ol Rıza şart.’, ‘Anastas mum satsana.’, ‘Anastas mum satsan da mum satsana.’, ‘Zamanda namaz.’, ‘Rıza, halı sahada hazır.’ gibi cümleler tersten ve düzden okunuşu aynı olan diğer örnekler. Bu bilgiyi öğrenince elimize ne geçti? Belki bir gün bir yarışma programına katılırsanız, orada iyi bir para ödülü almanızı sağlayacak soru buydu, onun dışında bize kattığı bir şey yok.
Yaa bi dakika!
Madem tersten ve düzden aynı okunan palindromlara baktık, bir de bunların tam tersi olan ‘semordnilap’ kavramına değinelim. Semordnilap, düzden okunduğunda oluşan anlamla, tersten okunduğunda tamamen farklı bir anlama gelen kelimeleri ifade ediyor. Yani, bir kelimenin tersi başka ve anlamlı bir kelime oluşturuyor. Bunları da siz bulun eğer üşenmezseniz..
Bir Millet, İki Devlet”in Ötesi: Azerbaycan Rotasını Nereye Çeviriyor?
Çocukluğumdan beri bildiğim o “bir devlet, iki millet” mottosuyla büyüdüm. Azerbaycanlı kardeşlerimize duyduğumuz o derin sevgiyi kimse sorgulayamazdı, ama son yıllarda yaşananlar beni gerçekten düşündürüyor ve açıkçası biraz da şaşırtıyor. Azerbaycan ekonomik olarak geliştikçe sanki rotalarını tamamen Avrupa’ya kaydırdı. Mesela Birleşmiş Milletler’de Netanyahu’nun konuşmasını dinleyenlerin arasında Azerbaycan temsilcilerinin olması, o samimi dostluk mesajlarını benim için artık anlamsız kılmaya başladı.
Azerbaycan’ı halklar arasında sevmemizin sebebi, şarkılarının ve müziğinin kalbimizde bulduğu o derin yankıydı. Birçok müzik eseri halklar arasındaki kaynaşmanın sebebiydi, ama halkları bunun dışında bir araya getiren başka bir özellik yoktu; Devletler açısından en büyük bağ ise Türk ve Müslümanlık bizim mottomuzdu, ana ilkemizdi.
İşin enteresan yanı, dünyanın dört bir yanından Hristiyan, Katolik, farklı din ve mezheplerden insanlar bile, söz konusu insan hakları olduğunda Gazze zulmüne karşı bir araya gelirken, yüzlerce yıldır Müslüman olan bir ülkenin kendi inancına aykırı, ayrımcı tavır sergilemesi kabul edilemez. Mesela son aldıkları kararla okullarda tesettürü, kılık kıyafet kanununa aykırı diye yasakladılar. Bu gerçekten çok saçma ve anlamsız bir davranış. Şimdi bu ayrımcı davranışla kendi Türk ve Müslüman kimliğini yitirdiği gibi gibi bir hisse kapılıyorum dersem yanlış olmaz. İnşallah böyle bir şey olmaz da, ben yanılıyorum derim!
Katedralde Sessiz Ayrımcılık: Papa’nın Dönüşü ve Kırılan İnançlar
Fransa’daki Metz Katedrali’nde yaşananlar, sosyal medyada adeta bir deprem etkisi yarattı. Katolik dünyasının lideri kürsüden geçerken, tam da siyahi bir rahibin elini sıkmadan dönmesi, pek çok kişide derin bir hayal kırıklığı ve öfke uyandırdı.
Avrupa’da hala ırkçılık, etnik ayrımcılık veya milliyetçilik gibi kavramların varlığını sürdürdüğünü düşündüğümüzde, bu an bana hiç de tesadüf gibi gelmiyor. Papa’nın aklına ne gelirse gelsin, tüm dünyanın bu görüntüyü konuşacağını bilip, o anda o rahibin elini sıkması ya da sonrasında bir araya gelmesi gerekirdi. Ancak bu yapılmadı ve bu tutum, ne yazık ki olumsuz ideolojilerin devam ettiğine dair şüpheleri güçlendiriyor.
Elbette danışmanları ya da yanındakiler bu durumu fark ettiklerinde Papa’ya durumu mutlaka aktaracaklardır. Ancak eğer Papa buna rağmen hala o rahiple kameraların önünde yakın durmazsa ya da tokalaşmazsa, endişelerimde ne kadar haklı olduğumu bir kez daha anlamış olacağım. Görünüşe göre maalesef, bu tip ayrımcılıklar hiç bitmeyecek.
Kuzeyin Soğuk Konforu: Mutluluk Anketleri Neyi Görmezden Geliyor?
Yine o dönem geldi; dünya mutluluk raporları açıklandı ve tahmin edin bakalım kimler zirvede? Finlandiya, Danimarka, İzlanda… Yani o buz gibi, herkesin kendi kabuğunda robotik bir şekilde yaşadığı, sıcacık bir sohbete hasret ülkeler. Sorsan hepsi çok memnun. Çünkü cepleri dolu, düzenleri tıkırında.
Ama mutluluk dediğin şey, o soğuk konfordan mı ibaret gerçekten? Afrika’nın bir köşesinde, belki bir kulübede, hayatın tüm dertlerinden uzak sadece anı yaşayan o insan, Finlandiyalıdan daha mı mutsuz? Ya da o sıcak Akdeniz insanı? Bana kalırsa bu memnuniyet araştırmasına mutluluk deyip geçmek büyük haksızlık. Asıl mutluluk, o zorlu şartlar arasında yakalanan o küçücük neşe anlarında saklı. Evet sosyal imkan ve destek belki büyük memnuniyet veriyor, ama gerçek mutluluğun o sıcak insani bağlarla ilgisi olduğunu herkes çok iyi biliyor.
O yüzden bence bu anketlerin hepsi baştan düzenlenmeli. Gelir durumu ve sosyal destek gibi dış faktörleri bir kenara bırakıp, insanları gerçekten mutlulukla dolduran o küçük şeylere odaklanmalı. Toplumların hobilerine vakit ayırabilme becerisi, aile içindeki huzur ve samimi ilişkiler baz alınarak yapılacak yeni bir araştırma, işte bize o zaman gerçek mutluluk haritasını sunacaktır. Niyetim Türkiye’yi ilk beşe sokmak tabii ki değil, ( keşke girsek) bunun gerçekçi olduğunu düşünmüyorum ama listede en azından belki iki Afrika ülkesi, belki bir Akdeniz ülkesini de görmüş oluruz.
Akademiye Veda, Dijital İçeriğe Merhaba: Behçet Yalın Özkara
Behçet Hocam sonunda kararını verdi, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’ndeki profesörlük görevinden istifa etti ve sözünü tuttu. gerçekten helal olsun. bundan sonraki süreç onun için daha zorlu olacak, çünkü artık basit deneylerle veya az katılımlı araştırmalarla kitleyi tutması pek mümkün olmayabilir. bence kanalına yeni bir soluk katmalı. sadece ürün kıyaslamakla değil, türkiye’deki eğitim ve akademiye katkı sağlayabilecek daha geniş çaplı araştırmalara ağırlık vermeli. özellikle çocuklarımızın eğitimi ve geleceği üzerine yapacağı çalışmalar, hem eğitim sistemimize büyük katkı sunar hem de daha akademik kitleleri de kanala çekmesini sağlar. her şeyin hayırlısı olsun hocam senin için.
Bir Şair Olarak Yapay Zeka: İnsan Duygusu Kodlara Sığar mı?
Bir şehir kurulur uzakta, hiç görmediğim,
Bir sokaktan geçer, adını bilmediğim.
Ne bir ses beklerim ondan, ne bir haber,
Sadece bilsin yeter gökyüzü: Dünyada bir yer kaplar.
Elinin değdiği nesneler güzelleşir belki,
Gölgesi düşer bir kaldırıma, geçer gider.
Ne bana dönmesi gerek, ne beni bilmesi;
Var oluşu, bu kimsesiz gecelere yeter.
Beklentim yok rüzgârdan, yapraktan, zamandan,
Kırılacak bir dal bırakmadım geride.
Bir insanın nefes alması şu koca alanda,
En sağlam sığınaktır eksilen ömrüme.
O orada dursun öylece, ben burada…
Mesafe dediğin nedir ki varlığın yanında?
Bir sevinç sızar hiçe sayılan dünyadan:
İyi ki var,
İyi ki aynı göğün altında.
Bu dizeleri okuduğumda adeta büyülendim. Şiir o kadar sağlam bir zemine oturmuş, duygusu ve ritmi öyle bir ayarlanmıştı ki anlatmam imkansız. Son zamanlarda okuduğum en samimi, en dokunaklı şiirlerden biriydi bu. Gemini’ye benim yazdığım bir sözden sonra bana ” Bu sözle ilgili bir şiir yazayım mı? diye sormasından sonraki bir kaç saniyede yazdığı şiirdir bu..
Ve sonrasında kendi kendime düşündüm; bu şiiri alıp usta bir Türk edebiyatçısının ya da dünyaca ünlü bir şairin imzasıyla paylaşsanız, kimse yapay zeka tarafından yazıldığına inanmaz. Herkes duygusuna hayran kalır, dibi düşer.
İçimde beliren o küçük huzur cümlesinin, bir teknoloji vasıtasıyla böyle somut ve edebi bir esere dönüşmesi bana şunu hissettirdi: Belki de mesele sadece kodlar değil, o kodlara üflediğimiz kendi insanlığımız ve duygularımızdır. Gemini denilen dijital kodlayıcının belki ruhu yok evet, ama insan ruhunu biliyor ve yansıttığı şey sizin kendi hisleriniz.
Duyguların Gölgesi: Şiir ve Gerçeklik Arasındaki Trajedi
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim. Gece yıldızla dolu, ve yıldızlar, masmavi titreşiyor uzakta. Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara.
Bu dizeleri her okuduğumda, aşkın diline hayran kalırım; fakat bir de madalyonun diğer yüzü var. Bu kadar güçlü aşk dizeleri yazan bir adamın, gerçek hayatında ailesine, özellikle engelli kızına karşı gösterdiği o derin duygusuzluk, ne kadar enteresan, değil mi? Ünlü şair Pablo Neruda’dan bahsediyorum.
Şiirlerinde bir meslek icra ediyormuş gibi duygular üretirken, gerçek yaşamındaki duygularını köreltmiş olması, belki de kafasındaki aşka aşık olmasından kaynaklanıyordu.
Belki de şiir, onun için sadece acılarını ve sevgisini somutlaştırdığı bir kaçış alanıydı. Bu sanat, ona hayatta kuramadığı bağları, bir metin içinde kusursuzca örme imkanı sunuyordu. Ancak aşk, sadece güzel kelimeler söylemek ya da uzaktan hayranlık duymaktan ibaret değil maalesef. Gerçek sorumluluk, hayatın ve ilişkilerin zorluklarında yanında olabilmeyi gerektirir. Şair olmanın mesleki getirisiyle, insan olmanın ahlaki sorumluluğu arasındaki bu uçurum, belki de en büyük trajedisiydi onun..
İçimizdeki Tardigrad’a Sarılmak
İnsan hayatı boyunca türlü fırtınalarla, streslerle boğuşup duruyor. Hastalıklar, kazalar, ilişkilerdeki karmaşalar derken dertler çığ gibi büyüyebiliyor. İşte tam bu anlarda, doğanın en sempatik ve dayanıklı süper kahramanı tardigrade, yani su ayısı aklımıza gelse ne güzel olur!
Bu minik dostumuz; mutlak sıfırdan kaynar sulara, yüksek radyasyondan uzay boşluğuna kadar her şeye meydan okuyor. Hani biz de uzun süreli sıkışmışlıklarda veya hayatın getirdiği o bunaltıcı süreçlerde, tıpkı bir tardigrade gibi kendimizi geçici bir kış uykusuna almışçasına izole etsek… Ailevi gerginliklerde veya işte haksızlığa uğradığımızda o gerginliğin içine çekilmek yerine; tıpkı bu canlının olumsuz koşullarda kendini koruyucu bir küre haline getirip beklemesi gibi zihnimizi koruma moduna alabilsek… İçsel gücümüzle olayların dışından sakinlikle baksak ne şahane olurdu!
Olayların bizi yıpratmasına izin vermek yerine, bu minik kahraman gibi dayanıklılık pelerini kuşanıp sabırla beklemeyi becerebilsek, hayatın tadını çok daha keyifli çıkarabilirdik.
Hiç Var Olmamış Gibi mi, Yoksa Dünyaya İmza Atarak mı: Gerçekten Neyi Bırakıyoruz?
İz Bırakmak mı, Gölge Etmemek mi? (Ya da Hangisinin Çöpünü Topluyoruz?)
Geçenlerde sosyal medyada gezinirken bir sahil fotoğrafının altına düşülmüş o meşhur nota denk geldim: “Gerçek lüks, geride iz bırakmamaktır.” Fona da hafiften bir Ege rüzgarı, bir tutam dalga sesi eklemişler. İlk okuduğumda “Vay be, ne rafine bir felsefe!” dedim. Hatta bir an için odadaki eşyalarıma bakıp “Galiba ben çok avam yaşıyorum, etrafım iz dolu” diye bir suçluluk bile hissettim.
Ama sonra bir düşündüm: Biz bu “iz bırakmama” işini biraz yanlış mı anladık acaba?
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım; hangi izleri silmemiz gerektiğini, hangilerini de inadına kazımamız gerektiğini birbirine karıştırıyoruz.
Silinmesi Gerekenler: Bencilce Bıraktığımız “Enkazlar”
İz bırakmamak gerçekten bir lükstür ama nerede? Doğada, başkasının yaşam alanında, bir insanın kalbinde…
Piknik yapıp çöpünü çimlerin üzerinde bırakan adamın bıraktığı şey “iz” değil, görgüsüzlüktür. “Ben buradayım” diye bağırmak için tarihi eserlerin üstüne adını kazıyanın, doğayı katledip beton kuleler diken hırsın ya da sırf kendi egosu tatmin olsun diye bir insanın hayatına girip darmadağın ederek çıkanların bıraktığı şey de iz değildir; bayağı bildiğiniz enkazdır.
İşte tam olarak bu noktada, “Geçtiğin yerden sessizce geç, incitme, kirletme, yük olma” felsefesine şapka çıkarıyorum. Yeryüzünü incitmeden yürümek harika bir duruş.
İnadına Bırakılması Gerekenler: Hayata Atılan “İmzalar”
Ama olayı “Hiç var olmamış gibi yaşayalım” noktasına getirirsek, işte orada durun derim. Çünkü eğer hiçbir iz bırakmamak mutlak doğru olsaydı; bugün Neşet Ertaş’ın bir bozlağıyla duygulanamaz, Mimar Sinan’ın kubbesinin altında büyülenemez ya da bir bilim insanının yıllar önce bulduğu bir aşıyla hayatta kalamazdık.
İnsanın doğasında üretmek, dokunmak ve bir anlam bırakmak var.
Bir çocuğun gözündeki o “başarabilirsin” ışıltısı olmak bir izdir.
Zor zamanında bir dostun omzuna dokunup “buradayım” demek bir izdir.
Kaleminden çıkan bir cümleyle bir insanın gecesini aydınlatmak bir izdir.
Bunlar dünyayı kirleten atıklar değil; aksine dünyayı yaşanılır kılan imzalardır.
Sadede Gel Derseniz…
Günün sonunda mesele “hiç iz bırakmamak” değilmiş meğer. Mesele, dünyadan bir şey çalmadan dünyaya değer katabilmekmiş.
İçimden bir ses diyor ki:
Geçtiğin yollarda çöpünü, gürültünü ve egonu bırakma. Ama fikrini, sevgini, emeğini ve zarafetini cömertçe bırak.
Çünkü bu dünyadan bir gölge gibi sessizce silinip gitmek değil; arkanda gölgesinde insanların serinleyeceği bir ağaç bırakmak yakışır bize.
Veda dediğin sessiz olacak,Tevfik Sadi
Mütevazı duruşu, sarsılmaz zekası: Aklı olan Arda’yla uğraşmaz
Real Madrid’de Arda Güler’i izlerken içimde her zaman çift taraflı bir duygu var. Bir yanda muazzam bir gurur: Henüz gencecik bir Türk futbolcusunun dünyanın en büyük kulübünde yıllardır kadroda yer alması, attığı o akıl dolu goller, adrese teslim paslar… Diğer yanda ise derin bir üzüntü ve hırs. Çünkü bu çocuk sadece yeteneğiyle değil; kibirden, kapristen uzak, son derece mütevazı ve terbiyeli duruşuyla da orada. Ama ne yazık ki hala hak ettiği değeri tam anlamıyla göremiyor.
Ancelotti döneminden sonra takım içinde yer edinmek daha karmaşık bir hal aldı. Xabi Alonso ve Alvaro Arbeloa yönetiminde orta sahada kendini kanıtlamaya çalışan Arda, şimdi de Jose Mourinho’nun yeni sisteminde kilit bir figür haline gelmeye çalışıyor. Takımda Mbappé, Bellingham, Vinícius gibi dev isimler varken, Arda hiçbir zaman büyüklük taslamadı.
Tam şans bulup her hafta gollerini atmaya, kendini herkese hayran bırakmaya başlamışken, bu sefer de takım içindeki çekememezlikler baş gösterdi. Maç bitiyor, Arda herkesle tek tek tokalaşmaya gidiyor; bakıyorsunuz Bellingham gibi isimler yüz vermiyor, pasını bile kestiği oluyor. Ne yani, Arda oturup buna ağlayacak mı sanıyorsunuz?
Arda üç yıldır her türlü yedek kalmaya, küçük görülmeye, yıldız isimlerin surat asmasına rağmen motivasyonunu tek bir gün bile kaybetmedi. Çünkü o bir makine gibi; sadece işine odaklanıyor ve sahada cevabını veriyor. Onlar Arda’nın üstüne geldikçe Arda tevazusunu bozmayacak, şımarmayacak. Çünkü doğru yolda olduğunun farkında.
Açıkçası, saha içindeki bu kibirli tavırlarıyla Bellingham’ın Real Madrid’de çok uzun süre barınabileceğini sanmıyorum. Çünkü Arda gibi karakterli ve azimli bir çocuğu bu ucuz hareketlerle sindiremezsiniz. Arda yoluna devam edecek, biz de onunla gurur duymaya devam edeceğiz. Öyle inanıyorum ki, Arda’nın bu kulüpteki başarıları o kadar çok olacak ki Mourinho’lu yılların ardından Real Madrid’den emekli olan ve başka hiçbir takıma gitmeden kariyerini bu dev kulüpte noktalayan birkaç efsane futbolcudan biri olabilir Arda.
Geçici Bir Öfke Değil, Kalıcı Bir Duruş: Boykottan İstiğnaya
Geçicidir boykotlar, uzun soluklu olamazlar. Ve bir haksızlığa tepki, bir şeyi almamayı ifade eder. Oysa istiğna bambaşka; insanı o tüketim çılgınlığından kurtarıp israfı bitiren köklü bir yaşam felsefesidir. Bu da İslâm dininin içinde barınır. Boykotlar ne yazık ki sürdürülemiyorken, geçici tepkiler olup kalır, karşı tarafı da cezalandırmaya yetmez. Ama istiğna, kapitalizmin o dayatmalarına “dur” demekle kalmıyor, israfı da bitirerek ekonomik özgürlük sağlıyor.
İşte bunu, bu felsefeyi, bilinci tam anaokulu yıllarından itibaren eğitimle zihinlere kazımak lazım. Peygamber Efendimiz sadeliğin en güzel örneği olarak hayatımızın merkezindeyken, onun izinden giden büyük düşünürlerin, filozofların öğütleri de bu felsefenin kalıcı olmasını sağlayacaktır. Mesela İslâm tarihinde Ebu Zerr el-Gıfari isminde bir zat var. Malını ihtiyaç sahipleriyle paylaşarak büyük bir sadelikle yaşamış değerli bi insan. Hasan el-Basri ise vaazlarıyla sürekli ahiret bilincini hatırlatmış. Avrupa felsefesine bakarsan Sokrates “insanın ne çok şeye ihtiyacı yokmuş” diyerek sade bir yaşamı savunmuş, Diyojen ise mal mülk tutkusunu reddederek dünyevi zenginliklerin insanı yorduğunu en uç örneklerle göstermiş. Ne müthiş örnekler bunlar.
Hani bir de alıştığımız konfor düzeninden çıkmak lazım; internette, dışarıda satılan o arabalar, elektronikler, dijital oyuncaklar, kıyafetler, hepsi bizim rahatımız ( konfor) için üretilmiş ve birçoğu gereksiz. Ama bulaşık makinesinden temizlik robotlarına kadar zaten katbekat üstün bir konforla yaşıyoruz. Artık her çıkan yeni model, daha önce icat edilenlerin bir parça geliştirilmiş ve makyajlanmış hâli. İşte o konfor düşkünlüğüne kanmayıp sahip olduklarımızla yetinebilmek, işte tam istiğna dediğimiz şey bu.
Sadeleşmek ve tüketim çılgınlığı hakkında daha derin bir bakış açısı kazanmak isterseniz, Saadettin Ökten hocanın bu konudaki söyleşisini mutlaka izleyin, beni çok etkiledi inanın.




















