Büyük resme bir bakın şimdi/ Tevfik Sadi

Aslında bizler büyük resme baktığımızda, önce kendimiz sonra da başkaları için sürekli güncellediğimiz beklentilerimizi görürüz. Bizi yoran en büyük sıkıntı, beklentiler ve bunların muhtemel sonuçlarıdır. Hep olumlu olumlamalara teslim olmak ve gerçekleşeceğine körü körüne inanmaya çalışmak, bizi kendi beklentilerimizin altında eziyor. Kaderin hayır ve şer üçgenini göz ardı etmeye çalıştıkça; her türlü doyumsuzluk ve yetersizlik hissiyatı, bizi kendi kendimize mahkûm ediyor. Hayatın temeli, türlü çözümlemelerde vakit kaybetmekte değil; sağlam ve tatminkâr deneyimlemelerde yatar.

Elon yaparım diyorsa yapar. Biz öyle bildik

Sosyal medyada hemen her gün Elon’un Twitter sürecini sürekli işleyen haberlere denk geliyorum. İşte efendim Elon Twitter’dan para kazanabilecek mi? Kaç bin kişiyi işten çıkaracak? Mavi tık için kullanıcı başı 8 doları cidden alacak mı? gibi gibi..

Parayla cidden oynayan bir kaç adamdan biri olan Elon, bu satınalmayla birlikte büyük bir risk’in içine de girmiş oldu. Geriye dönüp bakıldığında son 10 yılda sadece iki sene kâr yapabilmiş bir şirkete 44 milyar dolar basmak hiç akıl işi değil gerçekten. Ancak Musk’ın geçmiş ticari kariyerine bakınca bir tane bile başarısız bir yatırımı olmadığı aşikar. Bu durumda Elon her yeni atıldığı işte, geçmişten aldığı başarıyla batma korkularını minimize edebiliyor. Beni öldürmeyen şey güçlendirir felsefesi tam Elon’un taşıyabileceği bir felsefe. Kârlılık esas alındığında bir ticaret adamı için o yatırımın içeriğinin ne olduğu, misyon ve vizyonu ikinci sırada gelir. Az adamla ve az masrafla yeniden kurgulanan bir Twitter elbetteki Musk’un ortaya döktüğü serveti 2-3 yıl içinde karşılayacaktır. Musk, sıradışı cesareti, entellektüel bir zengin oluşu ve iyi yatırım kabiliyeti yüksek olan bir insan olarak yeni palazlanan girişimci ve yatırımcılara da çok iyi bir rol model. Ki biz sıradan vatandaşlar bile adamın malını değil yatırım mantığını tartışır düzeye geldik 🙂

Zafer işaretinin nereden geldiğine takıldım

​”Meşhur zafer işaretinin nasıl doğduğunu merak edip araştırdım. Yaygın inanışa göre bu işaret, İngilizcede ‘zafer’ anlamına gelen victory kelimesinin baş harfi olan ‘V’den geliyormuş.

​Ancak V-işaretinin kökeni hakkında kesinleşmiş tek bir bilgi bulunmamaktadır. Kökeniyle ilgili en yaygın efsane, 1415 yılındaki Agincourt Savaşı’na dayanır. Bu anlatıya göre; Fransızlar, yakaladıkları İngiliz ve İskoç okçuların bir daha ok kullanamamaları için işaret ve orta parmaklarını kesiyorlardı. İngiliz okçular ise bu parmaklarını havaya kaldırarak düşmanlarına meydan okuyor ve ‘parmaklarım hala sağlam, hala ok atabiliyorum’ mesajı veriyorlardı. Ancak tarihçiler, bu anlatıyı destekleyecek güvenilir bir kanıt bulunmadığını, dönem kaynaklarının bu olayı doğrulamadığını belirtmektedir.

​Sonuç olarak, pek çok kültürel öğede olduğu gibi, bu sembolün kökenine dair hikayeler de tarihsel gerçeklikten ziyade toplumsal birer ‘şehir efsanesi’ olma niteliği taşımaktadır. Batı merkezli kültürel yayılımın, sembollerin evrenselleşmesindeki etkisi ise yadsınamaz bir gerçektir.”

Çinekop var. Sonra onun bir büyüğü var. Yine sonra bir büyüğü var.

​”Çinekop’un anası sarıkanat, onun da anası lüfer balığıdır. Bunu birçok balıksever bilir. Benim aklıma takılan, ‘Lüfer balığının büyüğü hangisidir?’ sorusu oldu. İnternetten baktım, verilen bilgi şöyle efendim:

​25 santimden sonrası ‘gerçek lüfer’ olarak adlandırılırken, bu cins balık 350 grama kadar büyüyebilirmiş. 35 santimden sonrasına ‘kofana’ ismi verilirken artık denizlerimizde bu cinse pek rastlanmıyormuş. En büyük boyu olan ‘sırtıkara’ ise 50 santimden daha büyük balıklarmış ama 20 yıldır denizlerimizde görülmüyormuş. Yani artık olmadığı için ona bir isim vermeye lüzum görmemişler ya da belki o zamanlar bir ismi vardı, ancak artık lüzumsuz bir bilgi…

​Not: Bu arada, çinekopun küçüğüne de ‘defne yaprağı’ deniyormuş efendim.”

Sinem Üretmen’e rahmet diliyorum Allah’tan

90’lı yıllar… Her ay “mantar gibi” türeyen popçuların, televizyon başında saatlerce beklediğimiz Top 20 listelerinin ve kliplerde boy gösteren o ikonik yüzlerin altın çağıydı. Bugünün dijital dünyasında her gün onlarca yeni popçu veya rapçi hayatımıza girip çıkıyor; ancak o zamanlar durum çok başkaydı. Müzik dünyasına girmek, televizyonun o büyülü ekranında “var olmak” demekti.

​O yıllarda her ünlü olma hevesindeki şarkıcının değişmez bir formülü vardı: Klibinde oynatmak için ya Miss Turkey ya da Best Model of Turkey yarışmasında ilk üçe giren adaylardan birini bulmak ve sonrasında liste savaşlarına girmek.

​”Bebeto” ve Kliplerin Kraliçesi

​Bu furyanın en büyük yıldızlarından biri, “Bebeto” lakabıyla genç ergenlerin yeni idolü olan Burak Kut‘tu. Benimle Oynama klibiyle fırtınalar estiren Kut, klibinde mutlaka etkileyici bir isim oynatma modasının öncülerindendi. Ardından gelen o unutulmaz hit Bebeğimdin ile zirveyi perçinledi.

​Bu klibi hatırlayanlar, Kut’un genç yaşta kaybettiği sevgilisini canlandıran o “dünyalar güzeli” kızı da hatırlar: Sinem Üretmen.

​Sessiz ve Asil Bir Duruluş

​Daha çok yakın bir zamanda 51 yaşında aramızdan ayrılan Sinem Üretmen, 90’lı yılların estetik algısının en temiz yüzlerinden biriydi. O dönemde kliplerin vazgeçilmez ismi olmasının yanı sıra birçok dizide de oyunculuk yapmıştı.

​Ancak Üretmen’in bugünkü şöhret anlayışından ayrılan çok keskin bir yönü vardı: Sessizlik.

​Hiçbir sansasyonel habere karışmadı, kimseyle flört dedikodularıyla gündem olmadı. Kendi duruşunu bozmadan, sektörü yine sessiz sedasız terk etti. Evlendi, huzurlu ve güzel bir aile kurdu. Hayatın karmaşasına kapılmadan, mütevazı bir yaşamı tercih etti.

​Bir Dönem Kapandı

​Sinem Üretmen’in aramızdan ayrılışı, sadece bir ismi değil, 90’ların o kendine has “masumiyetini” de beraberinde götürdü. Bugünün şöhret dünyası, her an her yerde olmayı ve “tıklanma” uğruna her şeyi yapmayı şart koşarken; Üretmen’in kendi çizgisini koruyan o onurlu duruşu, genç nesillere bir ders niteliğinde.

​Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun.

Maslow’dan bize mantıklı tavsiyeler

İç dünyamıza dürüstçe bakmalı, derinlerimizden daha çok bilgi toplamalıyız. Bu bilgiler eşliğinde kendimizi gerçekleştirebileceğimiz çevreyi oluşturmak için çabalamalıyız. Bizi ketleyen ilişkilerden kurtulmalı, kendimizi dürüstçe ifade edebileceğimiz yeni ilişkilere alan açmalıyız. Bu serüvenin uzun bir süreç olduğunu, bazen geri adım atmamız gerektiğini kabul etmeliyiz.

Ve en önemlisi, çevremizde haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik yaşanırken, sinirlenmemenin, kızmamanın, öfkelenmemenin insanlık dışı olduğunu unutmamalıyız.

Bilmediğinizi düşündüğüm bazı terimler..

Semantik Doygunluk

​Bir kelimenin veya öbeğin çok sık tekrarlanması sonucunda, o kelimenin anlamını bir anlığına yitirmiş gibi algılanmasıdır. Bu durum, beyindeki ilgili nöral yolların sürekli uyarılması sonucu geçici bir “sinaptik yorgunluk” yaşamasıyla açıklanır. Bir süre sonra beyin, o uyarıcıyı işlemeyi geçici olarak durdurur.

​Kapı Eşiği Etkisi (The Doorway Effect)

​Bir odadan başka bir odaya geçtiğinizde o an ne yapacağınızı unuttuğunuzu fark ettiniz mi? Araştırmalar, beynin “odaları” farklı “olay dosyaları” (event boundaries) olarak kodladığını gösteriyor. Yeni bir ortama girdiğinizde, beyin önceki ortamdaki bilgileri arka plana atıp yeni ortama odaklandığı için eski niyetiniz “kapı eşiğinde” silinmiş olur.

​Spot Işığı Etkisi

​Bireyin kendi hata, görünüş veya davranışlarına başkalarının, gerçekte olduğundan çok daha fazla dikkat ettiğini sanmasıdır. Bu durum genellikle bir “sosyal kaygı” biçimidir; insanlar aslında kendi gündemleriyle çok meşgul oldukları için çevresindekilerin küçük detaylarını çoğu zaman fark etmezler.

​Zeigarnik Etkisi

​Tamamlanmamış, kesintiye uğramış veya yarım bırakılmış işlerin, tamamlanmış olanlara kıyasla zihinde daha canlı ve kolay hatırlanmasıdır. Zihnimiz “açık” kalan dosyaları kapatmak üzere programlanmıştır; bu yüzden yarım kalan işler veya sonuca ulaşmayan ilişkiler zihnimizi meşgul etmeye devam eder.

Plankton neden kötü karakter?

Sünger Bob’u her yaşımda severek izlemişimdir. Şimdi, minik kızımla da beraber keyifle izliyoruz. Animasyondaki karakterlerin birbirine bu denli zıt oluşundan mıdır, yoksa Bob’un her daim saf ve iyi niyetli bir kahraman oluşundan mıdır bilmem; bu sevginin kaynağını tam olarak tanımlayamıyorum.

​Geçen gün yine kızımla izlerken, Plankton isimli karakter daha önce hiç fark etmediğim şekilde dikkatimi çekti. Plankton’un gerçekte de denizde yaşayan ufak bir canlı olduğunu biliyordum elbette; fakat bu detay aklıma takıldı.

​Hemen Google’da ufak bir arama yaptım. Sonuçlar şöyle:

​Plankton; suda bulunan ve hareket yeteneği akıntıya bağımlı olan canlılara verilen genel bir isimdir. Genellikle mikroskobik boyutta ve tek hücreli oldukları varsayılsa da denizanaları veya kopmuş yosunlar da okyanus bilimciler tarafından “plankton” olarak tanımlanır. Bu canlılar göllerde, denizlerde, akarsularda ve hatta belirli şartlar altında buzullarda bulunabilirler. Dünyadaki fotosentez ile üretilen oksijenin büyük bir kısmını bitkiler değil, aslında bu planktonlar üretir.

​Planktona yakından bakınca muazzam, ciddi ve faydalı işler yapan bir canlı olduğunu görüyoruz. Ancak animasyonda bu denli hırslı ve “kötü” bir karakter olarak yansıtılması çok ilginç geldi bana. Belki de karakteri yaratan yönetmen, çocukların yakından görebileceği veya aşina olduğu daha büyük bir deniz canlısını “kötü” olarak konumlandırmak istememiştir; bu bir ihtimal. Tabii siz şimdi diyeceksiniz ki: “E, o zaman Sünger Bob neden bir sünger?” Buna verebilecek bir cevabım yok açıkçası. 🙂

​Ancak şunu eklemek gerekir ki; Sünger Bob’un yaratıcısı Stephen Hillenburg, aslında profesyonel bir deniz biyoloğuydu. Bu yüzden karakter tasarımlarındaki bu “zıtlık” aslında sadece bir tesadüf değil, bilinçli bir seçimdi:

  • ​Biyolojik Zıtlık: Hillenburg, deniz biyolojisi üzerine çalışırken bir süngerin (gerçek deniz süngeri) aslında ne kadar hareketsiz ve “sıkıcı” olduğunu fark etmiş. Onun tam tersi olarak; sosyal, konuşkan ve enerjik bir Sünger Bob yaratarak biyolojik bir parodi oluşturmuş.
  • ​Plankton’un İronisi: Plankton (Sheldon J. Plankton) okyanustaki en küçük canlılardan biridir. Fiziksel olarak en zayıf canlıyken “dünyayı ele geçirme” hırsına sahip olması, karakteri komik ve trajikomik kılan en önemli unsurdur. Belki de Hillenburg, “en önemsiz görünenin bile ne kadar büyük hedefleri olabileceğini” göstermek istemiştir.
  • ​Kültürel Gönderme: Animasyonda Plankton’un tek gözlü olması, onun bir mikroskop altında görülen o minik ama dikkat çekici görüntüsüne bir selam niteliğindedir.

Sartre’nin cenazesi

Simone de Beauvoir, Jean-Paul Sartre’ın cenazesi için şöyle demiş:

​”Varolmaktan bahsederken yanında kimse yoktu. Yok olunca herkes yanında oldu.”

​Ne acı değil mi? İnsan, tam da bu yüzden hayattayken kıymet bilmenin ne kadar kıymetli olduğunu geç anlıyor. Bizimkisi de biraz o hesap; etrafımızda kalabalıklar var sanıyoruz ama iş gerçekten var olmaya, ruhumuzu ortaya koymaya gelince ortalıkta yaprak kımıldamıyor. Gidince de arkasından ahkam kesen kesene…

Optimus prime da sessiz kaldı

 

Üst üste gidiyor, aramızdan ayrılıyor usta sesler. Bugün dublaj sanatçılarının büyük bir ismi daha vefat etti ve ben yine ciddi derecede üzüldüm; çünkü kulağıma oturan bir ses daha yok oldu.

​Ayhan Kahya; Yüzüklerin Efendisi serisinde “Gamling”, Transformers serisinde “Optimus Prime” ve Galaksinin Koruyucuları filminde ise “Thanos” karakterlerine yaptığı Türkçe seslendirmelerle hafızalara kazınmıştı. Çok doygun, güçlü ve otoriter bir sesi vardı Kahya’nın. Sadece beyaz perdeyle sınırlı kalmayıp, sesini pek çok belgesel ve reklam filminde de duymak mümkündü. 1958 yılında dünyaya gelen sanatçı, 1990’lı yıllardan itibaren dublaj camiasının vazgeçilmez isimlerinden biri haline gelmiş, özellikle “trailer” (fragman) seslendirmelerindeki başarısıyla sektörde “sesin karizması” olarak tanımlanmıştı.

​Çok arayacak kulaklarımız onu…

​Allah rahmet eylesin.

​Sanatçı hakkında ek not: Ayhan Kahya, sadece sinema dünyasında değil, televizyon kanallarının tanıtım seslerinde de (ID) çok yoğun bir şekilde yer almıştı. Bir dönem TRT’de de görev alan Kahya, sesindeki o “tok” tınıyı korumak için dublaj tekniklerine büyük bir titizlikle yaklaşır ve genç meslektaşlarına da bu disiplini aşılardı.

 

 

Mutluluğun kaynağını 5 maddeyle açıklamış Jung

 

  1. ​Fiziksel ve mental sağlık
  2. ​Samimi bireysel ilişkiler
  3. ​Sanattaki ve doğadaki güzelliği algılayabilme yeteneği
  4. ​Makul yaşam standartları ve tatmin eden bir meslek
  5. ​Hayatın iniş çıkışlarıyla başa çıkabilmek için felsefi veya dinî bir bakış açısı

​Ve bu maddelerden sonra bir röportajında Jung, şöyle bir açıklamada da yapmış: “Mutsuzluğun nedenleri listesini yapsak elbette çok daha uzun olurdu. Hoşlandığımız ve korktuğumuz şeyler her an yanı başımızda bizi beklerken, aradığımız ve tutkuyla istediğimiz şeyleri hem zor elde ederiz hem de hemen kaçar elimizden. Üstelik onlara sahip olduğumuzda o kadar mükemmel olmadıklarını fark ederiz.”

​Hakikaten de öyle değil mi? Ömrümüzü peşinden koşturarak geçirdiğimiz o dağlar, zirveye vardığımızda bir avuç taştan ibaret kalıyor elimizde. Belki de mesele o hedefe ulaşmak değil; yolda yürürken rüzgarı hissetmek, elindekinin kıymetini bilmek ama insan işte, doymuyor göğsündeki o boşluk dolmayınca…

Yıldırım nere? Efkar baba nereee?

Teşkilat dizisini, hem kurgusu hem de milli duyguları kabartması bakımından geçtiğimiz sezon keyifle izledim. Ancak bu sezon yapımcıların dizide yaptığı ciddi değişiklikler, diziye olan ilgimi açıkçası aşağı çekti. Dizinin demirbaş oyuncularının %60’ı yapımdan jilet gibi kesilince ve yepyeni bir kadro doğrudan seyircinin önüne konulunca, eminim izleyici de “Neler oluyor?” demiştir. Eski kadrodan yalnızca dört isim bırakan yapımcı, sanırım dizinin reytingi üzerine kumar oynuyor. Tamam, diziye yeni bir yön vermek için kadroda revizyonlar illaki yapılacaktı; ancak bu kadarı biraz abartıya kaçmış. Servet ve Adem karakterleri artık yok. Diziye keyifli bir mizah katan Hulki ve Hakkı Dayı karakterleri de artık yok. Diziye biraz olsun gülümseme katma görevi ise Gürkan ve Uzay’a kaldı anlaşılan. Yine önemli bir eksiklik de Hakan Boyav’ın canlandırdığı Tövbekar karakteri. Usta oyuncu, Tövbekar ile önemli bir yeri dolduruyordu bence.

​Bu arada, yazımda “Yapımcı eski kadroda dört kişi bırakmış” demiştim ya hani? Dizinin geçen sezonunu takip edenler “Hayır, dört değil, beş” diyebilir. Çünkü Gürkan Uygun ile evet, beş oluyor, doğru. Ancak ben yine de dört diyorum ısrarla! Çünkü usta oyuncu Uygun, oynadığı rol ile diziye sıfırdan girmiş gibi! Öyle ya, geçtiğimiz sezon canlandırdığı kötü karakterle gösterdiği müthiş başarılı performansın üstüne, diziye yeni bir karakterle, iyi bir rolde tekrar devam etmesi çok komik. Yapımcı, Uygun’u neden tekrar bambaşka bir karakterle senaryoya kattı, hiçbir fikrim yok. Ayrıca bence bu mantık, seyircinin zekasıyla dalga geçmek gibi bir şey. Bari Gürkan Uygun’un imajında değişikliğe gitseydiniz. Ne bileyim, bolca bir sakal bıraktırıp saçlarının rengini de iki ton koyulaştırsaydınız en azından. (Sanki Efkar Baba rolü için bir iki kilo almış sanırım Uygun.) Ben burada dizinin yapımcısından şöyle bir sürpriz bekliyorum aslında: Uygun’un oynadığı bu karakter, yani Efkar Baba, olağanüstü kötü Yıldırım’ın ikizi çıksın mesela. Bu kurgu, en azından bu saçma mantığı az da olsa toparlar. Ya da şöyle bir hikaye de kurgulanabilir: Yıldırım hapse girip cezasını çeker; sonra itirafçı olduğu için az ceza ile dışarı çıkıp hayatına Efkar Baba olarak devam eder.

​Bu son kurgu, ilkine göre daha zayıf bir ihtimal ama yapımcı bu! Olsun der, oluverir. Yıldırım’ı ne zaman Efkar Baba olarak görürüm bilemiyorum. Son olarak, diziye yeni katılan Murat Yıldırım hakkında da bir şeyler söylemem lazım. Geçtiğimiz sezon dizide Serdar karakteriyle yer alan Çağlar Ertuğrul’un yerini biraz zor dolduracak bence. Çünkü Serdar karakteri daha sempatik ve yakışıklı bir adamdı. Murat Yıldırım’ın oynadığı karakter ise daha soğuk ve duygularını belli etmeyen bir profilde. Dizi bu haliyle, bu sezon final yapar kanaatindeyim. Bakalım, bekleyip görelim.

“Buruk acı” şarkısını bilirsiniz. Ya sözlerinin kime ait olduğunu?

Sonradan bestelenip şarkı haline getirilen yüzlerce şiir vardır. Hatta bu şiirlerin birçoğu, sadece şiir formundayken çok değer görmemişken, şarkı haline gelince çok daha popüler ve bilinir olmuştur.

​”Buruk Acı” isimli şarkı, benim hafızamda Belkıs Özener’in o harika yorumuyla yer etmiştir. Türk sanat müziği formundaki bu şarkı, eski Yeşilçam filmlerinde kendine güzel bir yer edinmiş; hatta başrolünde Türkan Şoray’ın oynadığı bir filme ismini vermiştir. Peki, bu şarkının sözlerinin kime ait olduğunu hiç düşündünüz mü? Bu soruya cevabınız muhtemelen “hayır” olacaktır çünkü çok merak edilen bir mevzu değildir. Diğer sanat dallarında eserin sahibi doğrudan bilinirken, bir müzik eserinde söz yazarı, besteci ve yorumcu farklı isimler olabilir. İşte bu yüzden söz yazarı (belki de şair) adını pek duyuramaz.

​Asıl mevzuya dönecek olursak; “Buruk Acı”nın söz yazarı aslında bir şairdir: Sennur Sezer. İsmini hiç duymadınız değil mi? İnanın ben de daha önce duymamıştım. Bu bilgiyi bir edebiyat sitesinde tesadüfen öğrendim. Oysa kendisi, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının çok kıymetli ve bilinir şairlerinden biriymiş.

​Şimdi bir düşünün; bir şiir yazıyorsunuz ve o şiir öyle seviliyor ki bir şarkının kaynağı oluveriyor. Milyonlar, sizin dizelerinizi bir şarkıyla nesilden nesile beğenip söylemeye devam ediyor. Ancak işin üzüntü verici kısmı, sizi kimse tanımıyor. Hatta bir dost meclisinde bu şarkı çalarken sözlerin size ait olduğunu söylediğinizde, oradakilerin tepkisi anında “Hadi canım sen de!” ya da “Ciddi misin?” oluyor. İnsanları ikna edeceğim diye gerçekten göbeğiniz çatlıyor; zor bir durum!

​Sennur Hanım 2015 yılında aramızdan ayrıldı. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. Eseri ise hâlâ dillerde yaşamaya devam ediyor.

 

Zor bir durum yaa. Sennur hanım 2015 yılında aramızdan ayrılmış. Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun.

Lucid uykuyu bana sorun..

Bilim, insan ve doğa ile ilgili her şeyi inceleyerek, deneyler yoluyla gerçekleri ortaya çıkarmak için vardır. Elbette bu sürecin sonunda bilim, her mevzuya bir tanım getirir.

​Lucid rüya (bilinçli rüya) da belki hepimizin başına en az bir kez gelen; gördüğümüz rüyanın süresiyle oynayabildiğimiz, rüyanın seyrine müdahale edebildiğimiz bir durumdur.

​Konuyu biraz açayım: Diyelim ki rüyanızda sizi çok mutlu eden birini ya da bir olayı görüyorsunuz. Beyniniz tam bu sırada, hoşunuza giden bu rüyayı daha uzun yaşamanız için size bir “jest” yapıyor ve adeta, “Madem şu an huzurlusun, haydi durma devam et,” diyor. Siz de bu fırsatı kaçırmayıp yarı uyanık, yarı uyur bir halde rüyaya müdahale ediyorsunuz. Ben bugüne kadar onlarca Lucid rüya görmüşümdür.

​Bu rüyalar içinde en sevdiğim, belki defalarca gördüğüm gökyüzünde uçtuğum rüyalardı. Yerden yavaşça yükselip yaklaşık 40-50 metre yukarıda, dik vaziyette uçtuğum o anlar… Ne keyifli bir uçuştur o! Hep aynı şekilde, ormanların veya yaylaların üzerindeki engin manzaraya baka baka aheste aheste uçardım. O kadar gerçekçiydi ki sanki gerçek hayatta da uçabilecekmişim gibi hissederdim. Hiçbir rüyamda hızlı uçtuğumu hatırlamam. Bu uçuşu şöyle düşünebilirsiniz: Uzayda yerçekiminin kesildiği anda havalanıp ilerliyormuş gibi… Hatta belki şu örnek daha iyi açıklar: Röyksopp grubunun What Else Is There? şarkısının klibinde, vokalin uçtuğu sahne; işte tam olarak bu!

​Gerçi uzun zamandır bu tip Lucid rüyalar görmüyorum. Uzmanlar bu rüya biçimiyle ilgili şöyle bir sonuca ulaşmışlar: Bu rüyaları görüp kendini geliştiren insanların, gerçek hayattaki mutluluk arayışından uzaklaştığı; rüya alemi ile gerçek hayatı kıyaslayınca, rüyada daha uzun kalarak bir kaçış yolu oluşturdukları keşfedilmiş. Yani kendilerine göre yeni bir mutluluk dünyası geliştirmişler. Son olarak; bilim insanları Lucid rüya görme tekniklerini de belirlemişler ama bunları burada uzun uzun anlatmayacağım. Merak eden arkadaşlar Google’da aratarak konuya vakıf olabilirler.

 

 

 

 

 

 

 

Barnum etkisinin sizdeki karşılığı nedir?

“Forer Etkisi” olarakda bilinen “Barnum Etkisi”kavramı; bireyler için özel gibi görünen fakat her bireye uyacak kadar genel ve belirsiz karakteristik tasvirlere inanma eğiliminin yüksek olduğuna dair bir gözlem olarak karşımıza çıkar. Bu kuramu Bertram Forer isimli Amerikalı bir psikolog. Forer etkisine en iyi örnek ise fallar ve burç yani astrolojidir. Genelde herkesin başına gelme olasılığı yüksek tahminlere kişiler inanir ve gerçekleşmesi durumunda bu etkinin ikna edici gücüne daha fazla inanılır.

Bilinçli boş oturma eylemi; Niksen

Niksen, en basit haliyle “hiçbir şey yapmamak” veya “suçluluk hissetmeden rahatlayabilmek” şeklinde açıklanır. Bu kavramın temelinde, bilinçli olarak enerji ve zamanımızı bir amaca ya da bitirilmesi gereken bir işe harcamamak yatar. Bu yaklaşımın temel kuralı ise “bilinçli olmak”tır. Gün içinde verilen “bilinçli” molalar ile hem kaygı gibi olumsuz duyguların etkisinin azaltılabileceği düşünülmektedir.

Bir Devrin Sonu: İmajın Ardındaki Gerçekler

63 yıl boyunca adı hep “taht” ile yan yana anılan bir kadın… Hayatının son 30 yılını yaşlılığın olgunluğuyla geçiren, her zaman renkli ve şık giyinen, yüzünde hep ölçülü bir tebessümle gezen bir kraliçe. Dünyanın son 100 yıllık değişimine tanıklık eden, hatta bizzat yön veren bir figürden bahsediyorum. Monarşi ile yönetilen ülkelerin en tepesindeki o görkemli ismin, yani II. Elizabeth’in devri kapandı.

​Peki, neden bu kadar üzüldük? Birleşik Krallık halkı için Elizabeth dönemi, refahın ve istikrarın simgesiydi; dolayısıyla onların üzüntüsü anlaşılabilirdi. Peki, bizim ülkemizdeki insanların kraliçeye duyduğu bu yoğun ilgiye ne demeli? Ortak bir kültürel bağımız yok; şahsi bir samimiyetten söz etmek zaten imkânsız. Bu üzüntünün ana sebebi, Kraliçe’nin ve Kraliyet ailesinin, medya ve magazin dünyasının elinde birer “ikon” haline getirilmiş olmasıydı.

​Yıllardır süregelen en büyük yanılgılardan biri, İngiliz kraliyetinin “yalnızca sembolik” olduğudur. Oysaki durum bundan çok daha karmaşıktır. Kraliyet; sadece bir “tebessüm eden ihtiyar teyze” imgesi değil, aynı zamanda İngiliz devlet aklının, dış politikasının ve dini otoritesinin (İngiltere Kilisesi’nin başı olarak) en tepe noktasıdır. Hatta bu aile; sömürgecilik faaliyetleri, insan hakları ihlalleri ve dünya genelindeki pek çok trajedide doğrudan imza yetkisine sahip olan ana unsurdur.

​İskoçya ve İrlanda’daki baskılardan Aborjinlerin tarihten silinmesine, milyonlarca Hintli’nin katledilmesinden, Afrikalıların köleleştirilip “insan hayvanat bahçelerinde” sergilenmesine kadar uzanan o kanlı tarih, monarşinin doğrudan mirasıdır.

​Buraya küçük bir parantez açmak gerekir: İngiliz Kraliyet ailesinin “Common Wealth” (Milletler Topluluğu) üzerinden sürdürdüğü nüfuz, aslında klasik sömürgecilikten modern bir “ekonomik ve kültürel tahakküme” evrilmiştir. Kraliçe, bu süreçte bir tür “diplomatik birleştirici” olarak kullanılarak, imparatorluğun o kanlı mirasının üzerinin modern bir nezaketle örtülmesini sağlamıştır. Ustalıkla hazırlanan PR çalışmaları ve algı teknikleri, kitleleri uyutmada o kadar başarılı olmuştur ki, çoğu insan bu vitrinin arkasındaki karanlığı görmeyi reddetmektedir.

​Benim derdim, bir şahsiyetle hesaplaşmak değil. Asıl amacım; Avrupa monarşisinin kanlı temeller üzerine kurulduğunu, günümüzde dünyaya demokrasi ve insan hakları konusunda ahkâm kesenlerin, aslında bu “yardım kuruluşları” ve “diplomasi” kılıfıyla geçmişteki utançlarını aklama çabasında olduklarını hatırlatmaktır.

​Tarih, gücü elinde tutanların kaleminden döküldüğünde her zaman “asil” görünür. Ancak gerçek, mazlumun hafızasında saklıdır. Yazımı, Kızılderililerin İngilizler hakkındaki o meşhur sözüyle bitirmek sanırım en doğrusu olacaktır:

​“Bir suda iki balık kavga ediyorsa, oradan beş dakika önce uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir.”

Sütunlar: INFJ Kişiliği ve Bireyleşme

Son iki yıldır çok yoğun bir Jung hayranlığım var. Bu sebeple web sitemde az kalsın bir başlığa psije ismini verecektim. Psije, bilmeyenler için açıklayayım. psişe(psyche) jung ekolüne göre kişiliğin tümü demek. Latince’den gelen bu sözcük “ruh” anlamına gelse de günümüzde “zihin” kelimesi ile birleşmiş. Bilinçli ya da bilinçdışı tüm duygu , düşünce ve davranışları içeriyor sizin anlayacağınız..

Jung insanlari kişilik tiplerine belli guruplara (16 ) ayırmıştı. Jung ayrıca dünyada çok nadir görülen bir kişilik tipinden bahseder. İşte o tip’in adı INJF ..

Jung bu tipin dünyada ancak %1 oranında var olduğunu iddia eder. Jung’un bu tipin özelliklerini okur okumaz, kendimin de bir INFC olduğuna dair fikrim oluştu 🙂

Meselâ bu karakter tipine mensup insanlar gözlemcidir der Jung. Ortamın nabzını yoklar, bir olaya ilk atlayan olmazlar hiç bir zaman. Olayları kenarda durup izledikten sonra, içgüdülerinin ve ortaya konulan veriler önderliğinde, edindikleri intibaya fikir paylaşımında bulunurlar. Bu davranış modeli bire bir ben desem hiç yanlış olmaz.

Yine empati güçleri çok kuvvetlidir bu tipte olanların.  Karşılarındaki insanın ne düşündüğü, ne hissettiğini çok onemserler. Diğerlerinin çıkarları ve sağlıkları için mücadele etmeye hazır tiplerdir.Kendilerine dönecek herhangi bir çıkar gözeterek değil de bunu sosyal bir refleksle yaparlar. Yani başkalarının faydasını da ciddi önemser ve korumaya çalışırlar. Bunu fıtratsal bir içgüdü ile yaparlar. Buna hakkaniyete olan inanç da diyebiliriz.

Yine bir başka özelliği; Çocukluklarında da genelde oyunlara ilk atlayan, diğer çocuklarla hemencecik kaynaşan tipler olmadıkları için anne-babaları ve yakın çevreleri tarafından “çekingen”, “utangaç” olarak addedilirler. Aslında bu çekingenliklerinden değil kendilerine güvenli alan oluşturma çabasından gelir. Ortam ve o ortamdaki kişi prototipleri kısa bir analizle değerlendirilir ve sonuca göre iletişim kurar. İşte benim çocukluğum da böyleydi. Neredeyse lise sona kadar böyle bir cocukluk ve ergenlik yaşadım.

Bu tipin bir de ara bulucu ve ortamdaki gerilimi azaltma becerisi vardır. Çevrelerinde çıkan kavga ve kuvvetli tartışmalarda kişileri anlayacağı dilden bir iletişim kurarak normalleşme sürecine sokabilirler. Şu yaşıma kadar ayırdığım kavga ve katıldığım hemen her tartisma da bu özelliğimi kolaylıkla kullandığımı içim çok rahat söyleyebilirim. Buna tipler için gizli lider de diyor uzmanlar. Yani kamera önü değil arkasında yönetmek.

İşte burası benimle tam olarak benzeşen nokta.ilerleyen yaşla beraber sosyal çevreleri, sosyal zekaları, gözlem ve tecrübeleri geliştikçe çok çabuk ve kolay iletişim kurabilen insanlara dönüştükleri için sıklıkla dışa dönük karakterlerle karıştırılırlar. Aslında bu dışa dönüklük değil uzun soluklu bir gözlem ve deneyimlemenin boşalma sürecidir. Bunu ben bir volkan vakti gelinceye kadar sakin kalıp akabinde metrelerce yükseğe lav püskürtmesine benzetiyorum. Bu insanlar sosyal çevrenin içine fazla karışınca yorulup,kendilerini yenilemek için daima kendi iç dünyalarına dönmeyi, kalabalık ortamlardan kaçınmayı arzu ederler. Mesela, bir eğlence ortamında en dikkat çeken olarak göremezler hiç bir zaman. Her zaman otokontrolünü dengede tutar. İç dünyalarına döndüklerinde yakın çevresi onlar hakkında bir bunalım ya da melankoli yaşadığına inanırlar neredeyse. Oysa bu durum çok uzun sürmez. Kısa bir deşarj olma süresi kadar hayatın kalabalıklarından uzaklaşırlar sadece.

Bu uzaklık çok büyük bir oranda evlerinde yaşanır. Kitap okuma, film izleme ya da bir hobi ile bu sakinleşmeyi çok rahat kazanırlar.

İşte yukarıda saydığım bu özellikler Jung’un tespitleri. Eğer Jung’un bu tespitleri yaptığı insan sayısı gerçekten bu kadar azsa sıkıntı var bence dünya için. Çünkü bu özellikler ideal insan kavramının temelini oluşturan kriterler. Kendimi böyle bir insan tipine yerleştirmiş olmam belki size ukalalık olarak gelebilir:) Ama inanın kul kendini bilir. Bu sebeple kendimi şanslı hissediyorum dersem de hiç yalan olmaz. Hayatta kaç milyar insan ideal ya da kâmil insan olmayı gerçekten istemiş ve bunun için yani insan kalmak için çabalamıştır ki? Jung’un bu  hesabına göre bunu isteyen insan sayının azlığı, dünyanın şuan yaşadığı kaosun sebeplerinin en başında geliyor bence.

Hülâsa; %1 görülen ender insanlardan biri olduğumu düşünmemin size hiç bir getirisi yok. Çünkü tanışmıyoruz. Ancak yakın çevrenizde INFJ kişilik tipinde birini tanırsanız ona iyi tutunun ve onu bırakmayın derim naçizane…

 

 

 

 

Son iki yıldır oldukça yoğun bir Jung hayranlığım var. Bu sebeple, web sitemde az kalsın bir başlığa “Psije” ismini verecektim. Bilmeyenler için açıklayayım; psije (psyche), Jung ekolüne göre kişiliğin tümünü ifade eder. Latince kökenli bu sözcük “ruh” anlamına gelse de günümüzde “zihin” kelimesiyle birleşmiştir. Bilinçli ya da bilinç dışı tüm duygu, düşünce ve davranışları kapsar.

​Jung, insanları belli kişilik tiplerine (16 grup) ayırmıştır. Ayrıca dünyada çok nadir görülen bir kişilik tipinden bahseder: INFJ. Jung, bu tipin dünyada ancak %1 oranında var olduğunu iddia eder. Jung’un bu tipin özelliklerini okur okumaz, kendimin de bir INFJ olduğuna dair kuvvetli bir fikir oluştu bende. 🙂

​Jung’a göre bu karaktere sahip insanlar iyi birer gözlemcidir. Ortamın nabzını yoklarlar; hiçbir olaya ilk atlayan olmazlar. Olayları kenardan izledikten sonra, içgüdüleri ve ellerindeki veriler önderliğinde edindikleri intibaya göre fikirlerini paylaşırlar. Bu davranış modeli bire bir beni tanımlıyor.

​Yine bu tipin empati gücü çok kuvvetlidir. Karşılarındaki insanın ne düşündüğünü ve ne hissettiğini çok önemserler. Diğerlerinin çıkarları ve sağlığı için mücadele etmeye hazır tiplerdir. Bunu kendilerine dönecek bir çıkar gözetmeden, sosyal bir refleksle yaparlar; yani başkalarının faydasını da içtenlikle korumaya çalışırlar. Bunu fıtratsal bir içgüdüyle, hakkaniyete olan inançlarıyla yaparlar.

​Bir diğer özellikleri ise çocukluk yıllarıdır. Genelde oyunlara hemen atlayan, diğer çocuklarla çabucak kaynaşan tipler olmadıkları için yakın çevreleri tarafından “çekingen” veya “utangaç” olarak nitelendirilirler. Aslında bu durum çekingenlikten değil, kendilerine güvenli bir alan oluşturma çabasından kaynaklanır. Ortamı ve oradaki kişi prototiplerini kısa bir analizle değerlendirir, sonuca göre iletişim kurarlar. Benim çocukluğum ve ergenliğim de neredeyse lise sona kadar böyle geçti.

​Bu tipin bir de arabulucu olma ve ortamdaki gerilimi azaltma becerisi vardır. Çevrelerinde çıkan kavgalarda veya şiddetli tartışmalarda, kişilerin anlayacağı dilden bir iletişim kurarak ortamı normalleştirme sürecine sokabilirler. Şu yaşıma kadar yatıştırdığım kavgalarda ve katıldığım hemen her tartışmada, bu özelliğimi kolaylıkla kullandığımı içim rahat bir şekilde söyleyebilirim. Uzmanlar bu tipteki insanlar için “gizli lider” ifadesini kullanırlar; yani kamera önünde değil, arka planda yönetenlerdir.

​İşte burası benimle tam olarak örtüşen nokta. İlerleyen yaşla beraber sosyal çevreleri, sosyal zekaları, gözlem ve tecrübeleri geliştikçe çok çabuk ve kolay iletişim kurabilen insanlara dönüştükleri için sıklıkla dışa dönük karakterlerle karıştırılırlar. Aslında bu, dışa dönüklük değil; uzun soluklu bir gözlem ve deneyimlemenin boşalma sürecidir. Bunu, vakti gelinceye kadar sakin kalıp akabinde metrelerce yükseğe lav püskürten bir volkana benzetiyorum. Bu insanlar sosyal çevrenin içine fazla karışınca yorulurlar; kendilerini yenilemek için daima kendi iç dünyalarına dönmeyi ve kalabalık ortamlardan uzaklaşmayı arzu ederler. Mesela, bir eğlence ortamında asla en dikkat çeken kişi olmazlar; her zaman otokontrolü dengede tuturlar. İç dünyalarına döndüklerinde yakın çevreleri onların bir bunalım ya da melankoli yaşadığını düşünür. Oysa bu durum çok uzun sürmez; sadece kısa bir “deşarj” süreci kadar hayatın kalabalığından uzaklaşırlar.

​Bu uzaklaşma, büyük oranda kendi evlerinde gerçekleşir. Kitap okumak, film izlemek ya da bir hobi ile bu dinginliği çok rahat kazanırlar.

​Yukarıda saydığım tüm bu özellikler Jung’un tespitleridir. Eğer Jung’un bu tespitleri yaptığı insan sayısı gerçekten bu kadar azsa, dünya için bir sıkıntı var demektir. Çünkü bu özellikler, “ideal insan” kavramının temelini oluşturan kriterlerdir. Kendimi böyle bir kişilik tipine yerleştirmiş olmam belki ukalalık gibi gelebilir ama inanın, insan kendini bilir. Bu sebeple şanslı olduğumu düşünürsem yalan olmaz. Hayatta kaç milyar insan “ideal” ya da “kâmil” insan olmayı gerçekten istemiş ve bunun için, yani insan kalabilmek için çabalamıştır ki? Jung’un bu hesabına göre, bunu isteyen insan sayısının azlığı, dünyanın şu an yaşadığı kaosun en büyük sebeplerinden biridir bence.

​Hülâsa; %1 oranında görülen ender insanlardan biri olduğumu düşünmemin size doğrudan bir getirisi olmayabilir, çünkü tanışmıyoruz. Ancak yakın çevrenizde INFJ kişilik tipinde birini tanırsanız ona iyi tutunun ve onu bırakmayın derim naçizane…