Dosdoğru konuşan bir mutasavvıf ve gönül adamıydı..

Çok değerli bir fikir adamıydı. Aynı zamanda yazar, hukukçu, mutasavvıf ve gönül adamıydı. Konuk olduğu her programda ciddiydi. Gülüşü tebessümünde bile bir ciddiyet vardı. Sözünün eri ve iki düşünüp bir konuşan çok iyi bir hatipdi.

Allah yolunda örnek olmayı hakkıyla başarmış bir muhteremdi. TRT nin her sene yaptığı Ramazan sohbetlerinin aranan yüzüydü.

Ancak herkes çok sevmezdi İnançer hocayı. İsterlerdi ki biraz espri yapsın bolca gülsün biraz komik bir şeyler anlatsın gülsün vs. Oysa espri de yapardı İnançer. Bir çoğu anlamazdı. Ancak esprilere bile ciddi bir anlam bir mesaj yüklerdi. Mesajı vereceği yere dolambaçlı yollardan değil, doğrudan sözünü esirgemeden verirdi. Hatta bir dönem böyle İnançer gibi hocalara takık bazı medya kuruluşları, onda açık arar bulamazdı. Ancak bir keresinde kendilerince sözde bir açık buldular. O açık da hocanın hamile kadınların göbeğini açıkta bırakan kadınların hem inanç hem de estetik olarak uygunsuz giyindiklerini eleştirdiği söylemi olmuştu. Söz konusu medya öyle bir yüklenmişti ki hocaya, hoca şaşırıp kalmıştı. Çünkü estetik olarak bile saçma olan bu giyim tarzı üzerine yaptığı konuşma üzerine üstüne bu kadar gelinebilecegini düşünmemişti İnançer hoca. Ve o kadar linç’e rağmen sözlerinin arkasında sapasağlam durmuştu. Başta da dedim ya; İnançer hoca doğru bildiğini dosdoğru konuşan bir insandı.

Ve işte o muhterem insan bugün aramızdan ayrıldı. Muhafazakar ve dindar kesimin medyası dışında kimse onun haberini yapmadı. Çünkü onun gibi bir gönül adamının onların gözünde bir değeri yoktu. Rabbim mekanını cennet eylesin.

Ve şimdi bu güzel insanın ardından, onun sohbetlerinde söylediği ve benimde aklımda kalan harika sözlerini paylaşmak istiyorum. Hocanın en meşhur sözü bence şuydu; “İnsanlar size bakıp müslüman olmaya izlenmiyorsa imanınızı gözden geçirin”

Yine bir başka sözü; Seversen muhatabının dikeni kalmaz.

Bir başkası;  Medeni olmak, insana zimmetlenen yeryüzünü bozmadan kirletmeden imar etme çabasıdır.

Ve son olarak ; Önemli olan bilmenin ötesinde, yapmak…

Elbette bu kadar değil hocanın söylediği güzel sözler. Bunlar benim hatırlayabildiklerim sadece. Arzu eden İnançer hocanın katıldığı programlardaki sohbetini dinleyip daha nice güzel sözlerden feyz alabilirler.

Allah bizlere de böyle değerli bir insan gibi imanlı olmayı ve konuştuğunda dosdoğru konuşan kullarından olmayı nasip etsin. Kabrin nurla dolsun Ömer Tuğrul İnançer hocam…

Sisifos olmak sanki bir nebze daha iyi gibi…

Yunan mitolojisinde yüzlerce tanrı vardır ve bu tanrıların hem kendi aralarında hem de insanlarla olan dertleri hiç bitmez. Neredeyse her adımda bir tanrıya çarparsınız. Bu “uyduruk” edebi mitolojide her tanrı, günümüz yönetim sistemlerindeki bakanlıklar gibi belirli bir alandan sorumludur. Savaş tanrısı, ölüm tanrısı, aşk tanrısı gibi…

​İlk bakışta her şeyden sorumlu bir tanrının olması, sistemin kusursuz işleyeceği izlenimini verse de bu tanrılar, görev alanları dışındaki konulara burunlarını sokunca ortalık entrika ve savaş alanına döner. Bu durumdan insanoğlu da fazlasıyla nasibini alır. Sonuçta tanrı tanrıdır; insan ise ölümlü, zayıf ve acizdir. En ağır cezaları da her zaman insanlar alır.

​Sisifos: İspiyoncu mu, Kahraman mı?

​Mesela bilge kral Sisifos… Mitolojiye göre, kendi menfaati için tanrılar sofrasına bir kurt gibi dalmıştır. Zeus, ırmak tanrısı Asopos’un kızını kaçırır. Sisifos bu durumu haber alır ve kızını arayan Asopos’a, kızının yerini bildiğini ancak tek bir şartı olduğunu söyler: “Krallığıma bir ırmak bağışlarsan yerini söylerim.” Asopos kabul eder, Sisifos da Zeus’u ele verir.

​Tabii Zeus bunu duyunca ölüm tanrısı Thanatos’u Sisifos’a gönderir. Ancak Sisifos, Thanatos’u oyuna getirip zincire vurur. Ölüm tanrısı zincirlenince dünyada kimse ölmez olur! Bu kez Hades, Zeus’tan yardım ister. Zeus da savaş tanrısı Ares’i Sisifos’un üzerine salar. Ares, Sisifos’u yakalar ve ölüm tanrısını kurtarır. Sisifos bir süre sonra yeraltı tanrısı Hades’in elinden kaçmayı başarır ve yaşlanana kadar yakalanmadan yaşar. Ancak yaşlandığında yakayı ele verir. Zeus bu sefer acımaz: “Şimdi yandın!” diyerek onu dimdik bir dağın eteğine bırakır ve önüne kocaman bir kaya koyar: “Bu kayayı dağın tepesine çıkaracaksın.” Sisifos kayayı çıkarır ama en tepeye geldiğinde kaya her seferinde geri düşer. Lanetlenmiştir artık.

​Bu hikâye, zamanında Albert Camus’yü de etkilemiş ve “Sisifos Söyleni” adlı eserini yazmıştır. Camus, Sisifos’u bir kahramana benzetir. Neden mi? Kaya her geri kaydığında Sisifos’un onu seyredip tekrar en başa dönmesini, tanrılara bir başkaldırı ve bir tür “mutluluk” olarak görür. Sisifos’un tanrıların elinde bir oyuncak olmadığını kanıtladığını savunur.

​Ancak bana göre durum farklı. Sisifos, bir “ispiyoncu”dur. Bu bilgiyi hayrına değil, karşılığında krallığına bir ırmak kazanmak için vermiştir. Yani cezayı sonuna kadar hak etmiştir. Ayrıca Sisifos, bu inadı kendi kendine bir eğlence haline getirip kendine eziyeti sonsuza kadar reva görmüştür. Camus’nün absürdizm felsefesiyle sunduğu “hayatı kabullenme ve mücadeleye devam etme” mesajı güzel olsa da, bu hikâyeden böyle bir ders çıkması bana çok mantıklı gelmiyor.

​Atlas ve Yükün Ağırlığı

​Bir diğer hikâye ise Atlas’ınkidir. Titanlar ve tanrılar arasındaki savaşta yenilen tarafın komutanı olan bilge Atlas, Zeus tarafından dünyanın en batı ucunda, gök kubbeyi omuzlarında taşımakla cezalandırılır.

​Herakles, altın elmaların yerini öğrenmek için Atlas’a gelir. Atlas, elmaların yerini bildiğini, kendisi elmaları getirene kadar gök kubbeyi Herakles’in tutmasını ister. Herakles kabul eder, Atlas elmalarla döner ama sütunları tekrar omuzlamaktan vazgeçer. Fakat Herakles kaçın kurasıdır; “Sütunlar kayıyor, yardım et de düzeltelim” diyerek Atlas’ı tekrar sütunların altına sokar ve elmalarla oradan ayrılır.

​Bu hikâyeden de “insanoğlunun kendi benliğini taşıma mücadelesi” gibi pek çok mesaj çıkarılmıştır. Yer geçmişi, gök ise geleceği simgeler. Ancak hikâyenin ortak fikri bence çok daha yalın: “Sonucuna katlanmayacağın hiçbir işe kalkışma ve otur oturduğun yerde.”

Ortalığı 56 yapmak diye bir deyim var.

Az önce bir video izledim. Bir abla, adeta roman ağzıyla hemcinslerine erkeklere nasıl davranılması gerektiğiyle ilgili kendince tavsiyeler veriyordu. Abla, partnerine harbi üzüldüğüm bir örnek verdi: Gecenin bir yarısı acıkmadığı halde adamı pizzacıya götürtmüş. 🙂

​Sonra devam ediyor; “Adamı rahat bırakmayacaksın, arada 56 çıkaracaksın” diyor. “56 çıkarmak” ya da daha doğrusu “56 çıkartmak”, olay çıkarıp gerilim yaratmak anlamına geliyor. Ama “tam olarak 56 nereden bulundu ve nasıl deyimleşti?” diye merak edip kısa bir araştırma yaptım.

​”Ortalık 56’ya döndü” ifadesi, gürültülü ortamlar için kullanılan deyimlerin başında gelmektedir. Bu deyimle, ortamdaki ses seviyesi 1956 yılında kullanılan gürültülü motorlara benzetilmektedir. Yani mevzu buradan geliyormuş.

​Genel kültürüme minnak bir renk oldu bu deyim. Teşekkürler abla!

Rahatlamak için küfür…

Lalochezia sendromu..

​Kişinin küfür ederek rahatlaması ve bu sayede sakinleşmesine deniyor; yani bir çeşit rahatlama faaliyeti. Bu sendrom, elbette ki hemcinslerimin sıklıkla gösterdiği bir davranış biçimi. Aletini sokabildiği her türlü yere sokma gayreti! Tabii sanal ortamda; çünkü kimsede o türlü bir alet yok.

​Milletimin erkekleri başta olmak üzere, dünyadaki tüm erkeklerin fütursuzca ettiği küfürleri düşününce; neden en çok biz erkeklerin küfür ettiğini, özellikle kendi aramızdaki sohbetlerde neden bu kadar coştuğumuzu hiç düşündünüz mü? Bu durum, çocuklukta bizden yaşça büyük ergenlerden ve adamlardan geçen kötü bir miras olabilir mi?

​Melissa Mohr, “Küfür Etmenin Kısa Tarihi”nde küfrün günlük yaşamdan edebiyata kadar geçirdiği evrimi inceliyor. Yazar, hem kendi uzmanlık alanı olan edebiyattan örnekler veriyor hem de bir anlamda kültür tarihçiliği yapıyor.

​Mohr, küfrün başlangıcını Roma’da bulmuş. Ancak yaygınlaşması, on altıncı yüzyıla kadar kaba küfürler edilirken, bu tarihten sonra dilde eskiye oranla gözle görülür bir rahatlama yaşanmış. Daha pornografik ifade tarzları gelişmiş. Mohr’un konunun ağırlık noktası olarak dili ve edebiyatı seçmesi son derece doğal çünkü uzmanlık alanı İngiliz edebiyatı; özellikle de Orta Çağ ve Rönesans dönemi. Kitabında bu nedenle yakası açılmadık edebi metinlerden parçalar var. Mohr’un deyişiyle Rönesans, “ahlaksız kelimelerle âlem yapılan, utanç eşiğinin aşıldığı” bir zaman dilimi. Günlük konuşmanın yanında tiyatro oyunlarında, şiirde ve romanda da küfür kendini gösteriyor.

​Sanırım o dönemin dünyaya yaydığı etkilerin içinde küfür de var. Tabii yapılan çeviriler, bizim kendi berbat küfürlerimizi üretmemize neden olmuş. Küçükken ilk küfrümü sanırım ilkokul üçüncü sınıfta etmiştim. Sebebi de sevdiğim bir arkadaşıma kötü el kol şakaları yapan Adem isminde bir çocuğa etmiş olmamdı. O küfür de “ağzına sıçarım” olmuştu (Bugünün sokak çocuklarının ettiği küfürlere göre gayet masum aslında). Adem de bu küfürden sonra, “Seni babana söyleyeyim de gör” deyip soluğu babamın yanında almıştı. Babam da rahmetli, etrafın benimle ilgili kötü şikâyetlerini doğrudan ciddiye alır ve bana kızardı. O tarihlerde, 80’lerde “el âlem” dediğimiz canavar çok can yakardı. Toplumdan gelen her söylem ve şikâyet kişide mahcubiyet duygusu yaratır; kişi toplumun istediği prototipe dönüşmeye çalışırdı. Babamın o gün, bana ettiğim küfrün sebebini sormadan çekişmesini hiç unutmam. Tabii o an sonrası Adem’in bana pis pis sırıtmasını da hiç unutamam. 🙂

​Neyse, küfürle ilgili olarak Mohr’un anekdotlarına devam edeyim. Zamanla çatışmayla başlayan, gerilim ve işgallerle süren yirminci yüzyılda küfrün nokta ve virgül gibi kullanıldığını görüyoruz. Mohr, bunu “taşı gediğine koymak” diye niteliyor. Öfke, bir bakıma dil yoluyla ve kontrollü şekilde ortama salınıyor. Günümüzde sizin de çevrenizde, küfrü imla işareti niyetine kullanan bir kişi illa ki olmuştur: “Ya hani Hakkı abi var ya, mına koyim. Adama sayısaldan para çıkmış mına koyim. Mına koyduğumun adamı şimdi parayı nasıl yer biliyor musun?” Tabii bu cümleyi kuran vatandaşın çevresindekilerde de tek tip bir tepki kelimesi vardır: “Siktir, mına koyim.” Her cümle sonunda aynı zamanlama ile söylenen bu küfür, hem bir teyit hem de şaşkınlık ifadesi olarak kullanılır.

​Günümüzde ise küfür, modernizmin dayattığı bir tarz olarak her yaş, cins, ırk ve milletin ağzında rahatlıkla dolanıyor. Sokakta ise ergen kız ve erkeklerin ettiği küfürler çok dikkatimi çekiyor aslında. Kızların genelde erkeklerin ettiği küfürlerin aynısını ederek konuşmaları komik bile geliyor. Yıllardır kendi cinsimden kalın tonlarla duyduğum “koyma” ve “sokma” eylemini içeren küfürler, kızların ağzında helyum gazı çekip çocuk sesiyle konuşmaya çalışmaları gibi değil mi? Üstelik bu küfrü hem bir erkeğe hem de kendi cinsinden birine etmesi ne acı. Erkeklerin kadınlara taciz ve şiddetinden en çok rahatsız olduğumuz bir dönemde, kadınların ve genç kızların küfre erkekler kadar alışması trajikomik değil mi?

​Yazının başına geri dönecek olursak; Lalochezia sendromu, yani o anın stresini bastırmak ve rahatlamak için edilen küfrü onaylıyor. Ancak keyfe keder dönüşmüş çirkin söylemleri her zaman reddediyorum. Dildeki bu tehlike, toplumun yozluğunu ortaya koyuş bakımından mühim. Yazının sonunda, Mohr’un kitabında kullandığı bir cümleyi paylaşmasam olmaz; çünkü çok beğendim. Mohr şöyle der: “Dil alet kutusuysa, küfür çekiçtir.” Alet kutunuzu düzgün kullanın efendim…

Bir zamanlar baz istasyonları…

Bundan on yıl kadar önceydi; cep telefonu operatörlerinin deli gibi birbiriyle yarıştığı yıllar. Bu uğurda, daha fazla çekim gücüne ulaşmak için her yere adım başı baz istasyonu kurdukları; yüksek apartman sahiplerinin ya da yöneticilerinin “Bir operatör de gelse de çatıya bir baz istasyonu kursa, ben de köşe olsam” dedikleri yıllar…

​Tabii, “baz istasyonları radyasyon yayıyor ve kanser yapıyor” haberleriyle sokağa dökülen koca bir ahali… Türlü eylemler, türlü protestolar eşliğinde gaza gelen bir halkın, bir yandan “operatörler yeterince çekmiyor” deyip bir yandan her gördüğü baz istasyonunu kaldırtma gayreti…

​Sonrasında ise bilim insanlarının, istasyonların kanser yapmadığı yönündeki açıklamaları: “Baz istasyonları çalışma mantığı olarak ısı ve radyasyon yaymadığından mikrodalga etkisi yoktur. Bu nedenle insan sağlığı üzerinde kanıtlanan hiçbir etkisi yoktur. Dünya Sağlık Örgütü ve TÜBİTAK raporları, cep telefonu baz istasyonlarının zararsız olduğunu desteklemektedir.”

​Bu işten kim kâr etti, kim zarar etti hâlâ kimse anlamadı. Kanser olmaktan o yıllarda dehşetle korkan halk, bugün türlü kanserojen maddeyle gayet barışık; her “Aman ha, kanser yapıyor!” haberine inanmayan da yine o halkın ta kendisi değil mi?

​Sonuç olarak; yalancı çobanın bol olduğu yerde halk da kendi bildiğini okur. Ancak zarar, yine kendinedir.

Israrcı pencereleri de duvardan sayın/ Osman Erim

Kapalı durmakta ısrar eden pencereleri de duvardan sayın.”

​İnsan ilişkilerinin o meşhur mimarisinde, bazen karşımızdaki kişinin zihnini bir havalandırma boşluğu sanırız; oysa bazıları, ısrarla üzerine kilit vurulmuş pencerelerdir. Siz o pencereleri açmak için bahar rüzgarları estirir, en temiz cümlelerinizi birer taze hava akımı gibi gönderirsiniz ama içerideki hava hep aynı küf kokusuna mahkûmdur. Anlamalısınız ki o pencere açılmıyorsa, o artık bir “geçiş yolu” değil, iletişimi bloke eden en katı, en aşılmaz duvardır.

​O pencereleri duvardan saymaya başladığınız an, hayatınızdaki en büyük dekorasyon değişikliğini yapmış olursunuz. Artık orada bir “anlaşılma beklentisi” değil, soğuk bir beton blok olduğunu kabullenmek, üzerinizdeki o beyhude zorlama yükünü bir anda alır götürür. İnsan, açılmayan pencereyi duvar kabul etmediği sürece çarptığı her camda kendi burnunu kırar; oysa duvar olduğunu bilmek, en azından kafa atmayı bırakmanızı sağlar.

​Sonuçta kimse bir tuğladan şefkatli bir esinti beklemez; o halde bir insandan da kapalı durmayı kendine görev edinmişken, ferahlık beklemek sadece sizin naifliğinizin hatasıdır. Bırakın o pencereler duvar kalsın, siz de boş verin manzarasızlığı; zaten en berrak manzara, artık arayıştan vazgeçtiğiniz o duvarın ardında bıraktığınız beklentilerinizdir. Unutmayın, bazıları sadece kapatılmak için inşa edilmiştir; sizin göreviniz onları açmak değil, duvarın önünden çekilip kendi yolunuza bakmaktır.

Cesaretiniz varsa kaçın

Bencilliğiyle mutlu olmaya çalışan mutsuz, huysuz ve anlayışsız insanlara, içine düştükleri çukuru anlatmaya çalışmayın. Zira onlar bu durumun zaten farkındalar. Asıl amaçları sizin onların bu hallerine alışıp onların istediği şekilde davranmanız. Cesaretiniz varsa kaçın; yoksa oturun ve onların kölesi olarak yaşayın.

Smokin pazarının TV’de reklam rekabeti

Son dönemde ulusal televizyon kanallarında ve radyolarda smokin reklamlarının yoğunluğu dikkatinizi çekmiştir. D’S Damat, Altınyıldız Classics, Kiğılı ve son olarak Paul Mark gibi markaların bu yoğun reklam stratejisi oldukça dikkat çekici. Smokin, herkesin günlük hayatta tercih ettiği bir kıyafet olmamasına rağmen, bu pazarın neden bu denli kızıştığını anlamak önemli.

​Smokin; kökeni itibarıyla İngilizcedeki “smoke” (sigara dumanı) kelimesinden türetilmiştir. 19. yüzyılda, tütün ürünlerinin kullanımı konusunda katı kuralların olduğu dönemlerde, erkekler sigara odalarına girerken üzerlerine “tuxedo” kumaşından üretilmiş özel ceketleri giyerlerdi. Bu kumaşın seçilme nedeni, kapalı alanlardaki ağır kokuları içine hapsetmesi ve açık havada bu kokuyu dışarı atabilme özelliğine sahip olmasıydı. Zamanla bu işlevsel kıyafet, davetlerin vazgeçilmez şık bir parçası haline dönüştü. Bugün bile Amerika’da bu kıyafete “tuxedo” denilmeye devam edilmektedir.

​Smokin ve Takım Elbise Arasındaki Farklar

​Birçok kişi smokini sadece “çok şık bir takım elbise” olarak görse de, bu iki kıyafet arasında belirgin farklar mevcuttur:

  • ​Renk: Smokinler geleneksel olarak siyah veya gece mavisi tonlarındadır; takım elbiseler ise sınırsız renk seçeneğine sahiptir.
  • ​Resmiyet: Smokinler yüksek resmiyet gerektiren törenlerde tercih edilirken, takım elbiseler günlük iş veya sosyal hayatın bir parçasıdır.
  • ​Aksesuar: Smokin genellikle papyon ile tamamlanır; takım elbisede ise kravat kullanımı daha yaygındır.
  • ​Kurallar: Smokin giymek belirli protokol kurallarına uymayı gerektirir.
  • ​Yaka Yapısı: Smokinlerde yaka türü genellikle şal yaka veya sivri yaka (kruvaze ile birleşen) olarak sınırlıdır.
  • ​Kombin: Smokinler standart olarak beyaz gömlek ve kuşak/yelek ile giyilirken, takım elbiselerde gömlek ve aksesuar çeşitliliği çok daha fazladır.

​Pazardaki Rekabetin Kaynağı

​Günümüzde markaların smokin kumaşı olarak “tuxedo” ismini pazarlaması, aslında bu kıyafetin tarihi dokusuna ve prestijine yapılan bir vurgudur. Fiyatların 1.000 TL ile 12.000 TL gibi oldukça geniş bir bantta seyretmesi, markaların hem “erişilebilir lüks” hem de “premium” segmentlerde farklı müşteri kitlelerini hedeflediğini gösteriyor.

​Peki, neden günlük hayatta kullanılmıyor? Aslında cevap basit: Smokin, “özel an” vurgusu yapan bir kıyafettir. Eğer günlük hayatta da kullanılabilir olsaydı, o özel ve resmi davetlerin yarattığı psikolojik statü ve farklılık algısı ortadan kalkardı. Markalar da bu “ulaşılması zor olanın prestijini” pazarlayarak pazar paylarını büyütmeye çalışıyorlar.

35 yıl sonra çizgi roman okumaya çalışıyorum

Çocukluk yıllarımda ne annem ne babam ne de okuduğum okuldaki öğretmenim, kişisel gelişimim için önemli olabilecek okuma kitapları önermezdi. Çünkü onlar da çok okuyan ve kitaplarla arası iyi olan insanlar değildi (1985-1990). O dönemde yalnız Ömer Seyfettin ve Kemalettin Tuğcu’ya ait bir iki eser bilinirdi. Ben şanslı bir çocuk olarak o yaşta, bu iki yazarın eserlerini okuma fırsatı buldum. Hatta Tuğcu’nun “En İyi Arkadaşım” hikaye kitabını hâlâ saklarım. Yine o yıllarda bir kitaba ulaşmak için tek şansınız kütüphanelerdi. Ancak orada da sınırlı kaynak olduğu için dar bir araştırma yapabiliyordunuz. İşte bu handikaplar kapitalist sistemin ürünlerinin memlekete rahat girmesine neden oluyordu. Bu ürünlerin başında çizgi romanlar geliyordu. Superman, Zagor, Maskeli Adam, Mr. No, Teksas-Tommiks gibi kahramanlar aklıma ilk gelenlerdi. Bu kitaplara ulaşmak değerli bir yazarın eserlerine ulaşmaktan daha kolaydı. Mahallenin kırtasiyecisinde çizgi romanların konulduğu ayrı bir rafta sergileniyordu. Ben en çok Superman ve Maskeli Adam kitaplarını alırdım. Mantıken o yıllarda erkek çocukları, kız çocuklarından daha çok okuyor oluyordu. Ha okudukları onlara ne katıyordu derseniz, orası tartışılır. Ancak iyi ve kötü kavramını, iyilerin her zaman en sonunda bir şekilde kazanacağını, iyiliğin savunucularının kahramanlar olduğu gibi birçok sonuca ulaştıkları kesindi.

​Tabii sonra, özellikle 90’lı yıllarda gelişen ticaret ve yüzümüzü Avrupa’ya dönüşümüz ile birlikte bir şeylere ulaşmak daha kolaylaştı. Sonuçta nüfusu sürekli büyüyen bir ülke, başta Amerika ve diğer Avrupa ülkelerinin iştahla beklediği bir pazar haline gelmişti. Özel radyo ve TV’lerin ülkede hızla artmasıyla okumaya ilgi iyice düştü. Çizgi romanlar da artık sadece buna ciddi ilgi duyan kesim tarafından okunur hale geldi.

​Ve bugün…

​Geçenlerde küçük yeğenimle görüşme fırsatı buldum. Aramızdaki sohbette okuduğu kitapları merak edip sordum. Yeğenim bu konuda yaşına uygun her kitabı merakla okuduğunu anlattı. Sevindim tabii. Kendi küçüklüğümle kıyaslayınca, bu neslin aslında ne kadar şanslı olduğunu düşündüm. Bunların dışında yeğenimin sevdiği ve okuduğu bir tarz daha vardı. O da Japon anime çizgi romanları. Bu Japonlar gerçekten ilginç insanlar. Benim çocukluğumdaki çizgi filmlerdeki karakterleri zamanla günümüze uyarlayarak anime çizgi romanlara çevirdiler. Evet, çizgi romanlar adı üstünde bol resimli ve az yazılı eserler. Ancak duyguyu vermek için yeterli ve doğru cümleler kullanılırsa okuyucuya gayet keyifli zamanlar yaşatabiliyorlar. İşte şimdi elimde bir anime çizgi roman var. Adı: “Sessizliğin Sesi”.

​Yeğenim kendi aldığı hazzın benzerini benim de yaşayacağımı düşünerek, “Dayı bu kitabı mutlaka okumalısın” diyerek kitabı elime tutuşturdu. Kitap yeni ergenlerin birbirleri arasındaki karmakarışık ilişkileri anlatıyor gibi. E tabii bana da okumak farz oldu. Elbette ki kitaptan yeğenim kadar keyif alamayacağım. Ancak hem onun gönlünün olması hem de çocukluk yıllarımda okuduğum çizgi roman anılarını tekrar yaşatacağı için okumaya niyetlendim an itibarıyla.

 

 

 

 

 

En sevdiğim seslendirme sanatçısıydı. Ve bu hiç bir zaman değişmeyecek

Tom Hanks, John Travolta, Brad Pitt, Tom Cruise, Alec Baldwin, Jean-Claude Van Damme, Nicolas Cage, Sean Penn, Andy Garcia, Bruce Willis, Mel Gibson… Sungun Babacan’ın sesiyle hayat verdiği aktörler ve niceleri…

​Sungun Babacan’ın sesiyle var oldular bu Hollywood yıldızları. İnce ve oldukça akıcı bir sesi vardı Babacan’ın. “İyi adamlar iyi bir sesi hak ediyordu” ve o, büyük bir usta olarak bunun hakkını fazlasıyla veriyordu. Ben çocukluğumda Mavi Ay dizisinde, Bruce Willis’in sesi olarak ilk önce rahmetli Alev Sezer’i tanıdım. Sezer, aramızdan ayrıldıktan hemen sonra Babacan hayat verdi tekrar Bruce’a. Yani Türkiye’de Bruce Willis’i popüler yapan iki önemli ses sanatçısından biridir Sungun Babacan.

​Bence seslendirdiği karakterler içinde sesin ve tipin “cuk diye oturduğu” tek isimdi o. Sonrasında da tabii ki Görevimiz Tehlike serisinin Tom Cruise’u… Bir de elbette Cehennem Silahı serisi ile Mel Gibson…

​Araştırmadan söylüyorum; sanırım Hollywood yıldızlarına onun kadar ses veren başka bir isim yoktur. Vallahi ben TRT’nin yerinde olsaydım, Babacan’ın seslendirdiği tüm aktörlere onun vefatını duyurur; başsağlığı diledikleri küçük videolar çekmelerini isterdim. TRT bunu Babacan yaşarken yapmadı ama umarım vefatından sonra ailesini onurlandırmak için yapar (gerçi hiç sanmıyorum).

​Neyse…

​Babacan, son dönemde reklamlarda da kendini çok duyuruyordu. Özellikle de Denizbank reklamları onunla kulağıma yerleşmişti. Eminim Denizbank da böyle bir sesi kaybetmiş olmanın üzüntüsünü yaşıyordur. TRT’nin ilk 20 yılında yetiştirdiği onca güzel insan tek tek ayrılıyor aramızdan. Ve ne yazık ki TRT, yerlerine bu denli kaliteli isimleri yetiştiremiyor. Çünkü özel kanallar ve internet platformları artık en belirleyici unsur. Türlü fenomenler, şarkıcılar, oyuncular ve yazarlar; herhangi bir eğitim almadan internet üzerinden popüler oluyorlar. Kim ne derse desin, ilkler ve eski olanlar zaman içinde değerini en çok artıranlardır.

​İşte Babacan da o değerlerden biri olarak sevenleri tarafından hep hatırlanacak. Tüm seslendirme sanatçılarının ve camianın başı sağ olsun. Allah geride kalan büyük ustalara (başta Sezai Aydın olmak üzere) ve tüm dublaj emekçilerine selam olsun. Umarım en az Babacan kadar iyi sesleri aramıza katmayı başarırlar.

​Mekânın cennet olsun Sungun Babacan.

 

 

 

Sahibi Olduğumuzu Sandığımız Her Şeyden Geçerken

Hayatta kaçırdığımız ya da kaçırdığımızı sandığımız o kadar çok fırsat ve insan var ki…

​Bizim olmasını istediğimiz ve eğer bizim olursa kendimizi şanslı hissedeceğimiz bir sürü şey… Aidiyet duygularımız ile o insanı bir sürü sınırlama ile kafesleme isteğimiz. Oysa biraz zaman geçince sahibi olamadığımız onca şeye (nesne veya insana) dönüp “İyi ki de olmamış” dediğimiz, artık hiçbir özelliği kalmayıp mazide öylece bir yerlere bıraktığımız eski değerliler.

​Şimdi bir düşünün bakalım: Siz geçmişte “Onsuz yapamam” dediğiniz kaç insanı bugün tarihe gömdünüz ya da kaç kişi sizi hayatından bir anda siliverdi?

​Değişim ve şartlara bağlı olarak gelişen türlü yalnızlıklar yaşadık. Her sürecin sonunda aşamayacağımızı düşündüğümüz türlü badireleri; belki çok sancılı, belki de hiç fark etmeden, zaman denilen ve kendini sürekli tüketen o akışa bırakıverdik.

​İşte bu yazı için seçtiğim fotoğraf, bu nedenle metnin tepesinde duruyor. Bu görsel, Bülent Ersoy’un bir filminden. Filmde, sevdiği adamın başka bir kadınla nişanlanmasını hazmedemeyen öfke dolu bir kadını canlandırıyor Ersoy. Bu sahnede Ersoy bir gazinoda onu terk eden sevgilisi (Bülent Bilgiç) ve nişanlısını (Yaprak Özdemiroğlu) görüyor.

​İçinde biriken öfke onu çiftin masasına sürüklüyor. Ancak onu terk eden sevgilisine değil de, sevgilisini elinden aldığını düşündüğü kadına sataşıyor. Yani Ersoy, içinde hâlâ diri tutmaya çalıştığı sevgi sebebiyle öfkesinin acısını basit bir yansıtma ile Yaprak Özdemiroğlu’na çeviriyor. Ersoy, o anki ruh haline göre olayı şöyle kuruyor kafasında: “Ben içimi, öfkemi bunlara rahat rahat kusacağım. Onlar da beni kuzu gibi sessiz dinleyecekler.” Fakat olay Ersoy’un beklentisinin dışına çıkıyor ve Yaprak Özdemiroğlu, Ersoy’a dönüp; “Bırak aşkım, ben iyi bilirim böyle sapıkları” diyor. Hiç beklemediği bu cümle Ersoy’u feci kızdırırken, aslında yaptığı manipülasyonun meyvesini de alıyor. Meyveden kastım; Ersoy’un vukuat çıkartarak şiddete soyunma isteğini temsil ediyor. İşte o an içinden çıkan on kaplan gücüyle çiftin masasını deviriyor. Tam kadını parçalayacakken gazinonun çalışanları Bülent Hanım’ın koluna girerek mutlak bir faciayı da önlüyor 🙂

​Şimdi tekrar yazının başına dönelim. Ne demiştik? Bize ait olmasını istediğimiz ya da ait olduğumuzu düşündüğümüz her insanın aslında bizim olmadığı gerçeğini kabullenemiyoruz uzunca bir süre. Ancak yaradılışımıza kodlanmış sabır ve unutma özelliği ile eninde sonunda hayatımızı yeniden, bambaşka şekillendiriyoruz.

​Peki bize ait olan ne var şu hayatta? Cevap; “Sadece kendimiziz.” Özgürce müdahale edip yön verebileceğimiz tek yaşayan şey bu beden ve içinde barındırdığımız kişiliğimiz. Tabii burada da her zaman ve her şartta başarılı olamıyoruz. Kolay gibi görünse de kendimizi yönetmek, başkalarını yönetmek ve aidiyet oluşturmaktan çok daha zor. Başkalarını sömürmemize, biat ettirmemize veya isyan etmelerine neden olan irademiz, kendine malik olmakta her zaman aynı meşakkatli mücadeleyi vermek zorunda.

​Tam bu noktada aklıma Cengiz Aytmatov’un bir sözü geldi. Şöyle diyor Aytmatov: “Herkes gidebilir, herkes kaçabilir ama herkes kendine hâkim olamaz; HERKES KENDİNE KARŞI ZAFER KAZANAMAZ.”

​Herkes gibi olmayan bir grupta, kendine karşı türlü zaferler kazanan bireylerden olmamız dileğiyle…

 

 

 

 

 

Sevgi, yaşam, iyilik dolu şarkılar en çok onundur.

Küçükken TRT 1 de çok sık rastladığım bir sanatçıydı İlhan İrem. Her daim uzun saçları, çok ender çıkardığı siyah güneş gözlükleri ve genelde koyu renkli pardesüsü ile çok farklı bir tarzı vardı.

Sesi romantik bir sesdi. Kulağı hiç yormayan ve enstrümanlarla akıp giden bir ses. En neşeli şarkıları bile duygu ve romantizm doluydu. Ancak slow şarkıları romantizmin doruklarına çıkıyordu. İrem sanki şarkı söylemiyor sürekli sitemli bir meramını anlatıyordu sanatsal olarak.

1975 yılı onun parlama yılı olmuştu. İlk albümü o yıllarda hiç ilgi görmemişti desek yeriydi. Ancak ikinci ve üçüncü 45 likler onu zirveye taşıyacakdı. Mesela İlhan İrem ismini bilenlerin tamamının bildiği “anlasana şarkısı İrem’le bütünleşmiş gibiydi. İrem anlasana şarkısını 1998 de bir dergide verdiği röportajda şöyle anlatıyordu; Anlasana’yı bestelerken çok somut bir göksel buluşma yaşadım. O günden başlayarak, başka bir bilinç boyutu bana el verdi… Benliğimde sürekli yenilenen anlatılmaz bir ışık enerjisi taşıyorum. Beynimde; yüreğime, ruhuma, üretimlerime, geleceğimiz olan bir başka boyutun bilgileri yüklendi” demişti. Sanatçı o an artık ne yaşadıysa bu ilham onun kariyerine yaklaşık bir 15 sene inanılmaz güzel eserler ürettirdi.

Sensiz de yaşanıyor, ayrılık akşamı ( konuşamıyorum olarak bilinir), yemyeşil bir deniz, haydi sil gözyaşlarını ( boşver arkadaş olarak bilinir ) şarkıları gerçekten efsanedir. Bu şarkıların hepsi o ilhamla 70 li yıllarda yapılmış sanatçı tarafından. Hepsi nahif bir adamım gönlünden doğmuş, milyonların gönlünde akmış durmuş.

Hatırladığım kadarıyla İrem, 30 yıl albümüne kadar çok sık olmasa da üretmeye devam etti. Ancak 2000 sonrası belkide pop müziğin ve günübirlik hit şarkıların istikrarlı gidişatına üzülmüş olacak ki çekildi köşesine. İyi müzik bu tip çok değerli sanatçılar için herşeyin önündedir. Çünkü onlar için iyi müzik yaşamın kaynağı ve ifadesine atıf yapar. Para, ün, şöhretin hiç bir önemi kalmamıştır zamanla belki de en başından beri yoktur biz bilmiyoruzdur.

Ve İrem artık aramızda yok. 67 yıllık bir ömürü bize kattıkları ile çok iyi bir şekilde doldurdu sanatçı.  Ancak her büyük ve değerli isim gibi şarkıları ile duygularımıza dokunduğu her an yeniden doğacak. Yani bir çeşit ölümsüzlük zamanlarına hükmedecek.

Sevgi, ışık, iyilik onun sembolleşen kelimeleriydi. O belki de bu hayatta hepinizden fazla aradı ve yaşamak istedi bu erdemleri. Sevgi olmadan yaşam olmaz mottosuna gerçekten inanan kaç sanatçı sayabilirsiniz? İşte İrem o sayabileceğiniz bir kaç ismin içinde olacaktır her zaman.

Allah sana dünyada o hep aradığın ışığına ve nuruna kavuştursun inşallah.

 

Kendini burcunun özellikleri ile anlatmaya çalışmak..

  • Geçmişte evet bende bir kaç kez yaptım bunu. Yani sosyal medya platformları üzerinden, burcumun genel özellikleri ile ilgili bilgiler paylaşmayı. Peki insan neden burcunu bu şekilde paylaşır? Cevabı basit; psikolojik bir rahatlama yaşamak için. Bu rahatlamaya neden olan şey ise yaşadığı bir mağduriyet karşısında sergilediği tavrın takdir ediesini istemesi. Daha doğrusu kişinin burçları bir referans noktası göstererek ” işte bu benim ” mesajı vermeye çalışması.

Bu tip paylaşımlar yapıyor olmamızın bir başka sebebi de, kendimizi anlatmak istediğimiz kişiye anlatamayışımız sonucunda, kişiliğimizle ilgili bazı doneleri bizi tanıyan diğer insanlarla paylaşarak bir yer değiştirme ile relax olma mantığı.

Hayatta hepimizin kendimizi yeterince ifade edemediği, haksızlıklara uğradığımızı düşündüğümüz zamanlar oluyor. İşte bu zamanlarda burçlar bizim için bir CV gibi işlev görüyor. Yani demek istiyoruz ki çevremize dolaylı yönden;  ” arkadaşlar ben işte felan fişman burcuyum. Özelliklerim aynı burada yazanlar gibi. Ona göre davranın bana”  Bu mesajı vermeye çalışmamızın en büyük sebebi de temelinde zarar görme ve yaralanma korkusu. Bunu şöyle örneklendireyim ; Hani hoca Nasrettin, çocuğu su doldurmaya gönderiyor ama öncesinde çocuğu dövüyor ya hani? Neden çünkü çocuk testiyi kırdıktan atacağı dayağın bir önemi kalmıyor:) İşte bu kendi burcumuzun özelliklerini face’de Instagram’da falan paylaşmanız hep bundan.

Ancak burada gözden kaçan önemli birşey var. Bu burç karakter tanımlamalarının hemen hemen hiç birinde burcun hakkında olumsuz birşey paylaşılmıyor. Oysa bu hiç de etik değil. Kişi burada toplumca hep takdir gören, alkış alan neredeyse kusursuz bir birey görünme çabasında. Ne zayıflıkları ne de yetersiz kaldığı noktalar hep flu kalıyor. Benim kanaatimce bu tip paylaşımlar yapan insanlar, genelde indirildiğini düşünen, onu kıran ya da yaralayan insanlar gibi davranmadan yaşamaya çalışan ve bu uğurda da kendini sürekli yıpratan melankoli yaşayan bireyler oluyor.

E peki sizce kişinin kendini burçlarla anlatması ona istediği, arzu ettiği ilgi ve alakayı getiriyor mu? Cevap yüzde doksan dokuz ” hayır” olacaktır. Çünkü insanlar bu tip genellemeler ile kişiyi daha fazla anlamaya çalışmaz.

Mesela ben Başak burcuyum. Özelliklerimin bir çoğunun örtüştüğü doğrudur. Ancak ben yalnız benim. Burcun temelinde olduğu her özelliği taşıyacak olsam benim dışımda su hayatta yaşayan diğer Başak burçları ile aramda ne farklılık olabilir ki değil mi?

Oysa kişi sosyal platformlarda kendini burc’u ile ifade etmek yerine kendi cümleleri ile ortaya çıksa. İnsanlar onu daha iyi anlamış olmaz mı? Ama işte burada ortaya çıkan şey ” ya kendimi doğru ifade edemezsem” korkusu yatıyor. Ayrıca kendimi deşifre ederek duygularımı insanlar bilirse zarar verirler mi endişesi de ikinci bir kaygıyı oluşturuyor.

İnsanın kendini doğru ifade etme gayreti hep sürdü bundan sonrada hiç durmadan sürecek. Ancak ne kadar işe yarayacak, bunu kişinin kendi üslubu ve zamanlaması belirleyecek.

 

 

 

Ölümle ilgili şöyle demişti rahmetli Harun Kolçak

Yine bir sene-i devriye..

Harun Kolçak vefat edeli beş yıl olmuş. Ergenlik dönemimin ekolü. ortaokul ikinci sınıfım. Kolçak’ın Gir kanıma albümü çıkmış. Radyolar bangır bangır akşama kadar bu harika hit’i çalıyor. Albümü ilk alan arkadaş ise benden 2-3 yaş bir çocuk. Herkes bu arkadaşın kapısında kasedi istiyor. Ama dinlemek için değil kopyalamak için.  Kopyalama dediğim şey işe çift kaset çalar teyibin bir gözüne kopyalamak istediğiniz kasedi takıyor. Diğer tarafa ise kaydedeceğiniz 90 lık ya da 120 lık boş ya da orjinal kaydı bozdugunuz çıkma bir kaset takıyorsunuz. Ve Record tuşuna basıp kaydetmesini bekliyorsunuz:) ( O dönemi bilmeyenler için biraz detaylı anlatayım dedim )

Albüm müthiş. Gir kanıma evet çok iyi ama albümde bir tane bile kötü şarkı yok. Sabah akşama kadar kusana kadar dinliyorum. Rahmetli öncelikle çok iyi bir yorumcuydu. Şimdi düşünüyorum da ben Kolçak’ın slow şarkılarını daha çok sevmişim. Çünkü sesinin gücü ve şarkının sözlerinin içtenliği daha bariz ortaya çıkıyordu böyle şarkılarda.

Bende NTV nin haberinden öğrendim sanatçının beş yıl önce bugün aramızdan ayrılışını. NTV usta sanatçının hayatını da tekrar kısaca hatırlatmış haberde. Bir de benim bugüne kadar hiç denk gelmediğim bir demecini paylaşmış. Mevzu ölüm üzerine. Muhtemelen hastalığının ağır seyrettiği süreçte verdi bu demeci.

Şöyle demiş Kolçak;

“Ölüm, hayatta birçok şeye anlam katıyor. Ölümsüz olsaydık, birbirimize değer vermezdik. Dünyada, öleceğini bilerek yaşayan tek varlık insan. Bunu ötelemeyi de beceriyor insan. Hastalıkla, bu gerçekle yüz yüze geliyorsunuz. Bazı şeylerle yüzleşmek durumunda kalıyorsunuz. İki seçeneğim vardı: Ya acıya katılıp, kendimi yok etmek ya da yaşama dört elle sarılmaktı. Ben, içimdeki tanrısal güce sarılıp, sonuna kadar yaşamayı seçtim.”

Gerçekten harika bir söyleme imza atmış Kolçak. Özelikle ” ölümsüz olsaydık, birbirimize değer vermezdik ” sözü aslında ölümün ne kadar büyük değer katan bir nimet olduğunu göstermiyor mu sizce de?

Mekanın cennet olsun iyi müzisyen ve çok iyi insan..

Gün geçmiyor ki yıllarca doğru bildiğim bir bilgi, bugün yanlış çıkmasın!

Bilgi kaynakları hiç bir zaman şu son 20 yıldaki kadar mühim olmamıştı. Çocukluğumda Meydan Larouse gibi ansiklopediler vardı. Hani şu gazetelerin kuponla verdiği bilmem kaç ciltlik kitaplar…

Bir bilgi mı lazım oldu. Kütüphaneyi kaplayan kitaplardan albetik sıraya göre arama yapar sonra aradığımız şey ne ise bulurduk. Tabi her zaman her bilgiyi bulurduk desem yanlış olur.

Bu ansiklopedilerin içindeki bilgilerin ne kadar doğru olduğunu bilemem. Ancak bugün Google’da bulduğumuz bilgilerden çok daha doğru olduğuna inanıyorum. Çünkü bu ansiklopediler ciddi bir uzman kadrosu tarafından hazırlanmış ve bilgilerin doğruluğu bir çok yerden teyit alınarak onaylanmış kaynaklardı.

Bugün ise Google’ın bize verdiği bilgilerin arkasında durduğunu söyleyemiyoruz. Çünkü bilginin kaynağı değil. Sadece bilgiye ulaştırmak için aracılık yapan bir arama motorundan ibaret. Yani ulaşmak istediğiniz bilginin doğru olup olmadığını kontrol etmeniz gerekiyor. Bunu da farklı sitelerden araştırarak yapmanız gerekiyor. Bu da oldukça zor ve zaman kaybı yaratan bir gayret.

Hele bir Wikipedia faciası var ki sormayın. Uzmanların dediğine göre özellikle tarih bilgisi fiyasko! Ama buna rağmen milyonlarca insan buradan hazır ve doğru bilgiye ulaşmaya çalışıyor. Bunun sebebi de tembellik üşengeçlik ağına düşmüş olmaları.

Bu sebeple bazen belki 10-20-30 yıl boyunca taşıdığımız ve doğru sandığımız bilgilerin sonunda tesadüf veya detaylı araştırdığımızda yanlış olduğuna şahit oluyoruz.Mesela az önce benim yaşadığım şok gibi. Yakamoz nedir desem size ne dersiniz?

Sizde Ay’ın deniz ya da göl gibi büyük su birikintileri gece düşen yansıması dersiniz değil mi? Eğer cevabınız buysa üzgünüm sizde yıllardır yanlış bilgi taşıdınız beyninizde.

Bu yansımanın yaşandığı olaya yakamoz değil Gümüşservi deniyormuş. Büyük geçmiş olsun hepimize 🙂

O zaman yakamoz dediğimiz şey ne?

Yani şimdi biraz detaylı anlatımla cevaplayayım bu soruyu; Geceleyin su yüzeyinde oluşan ışık yansımaları olduğu için birbirleriyle sıkça karıştırılan “gümüşservi” ve “yakamoz”, kaynağı birbirinden farklı iki ışık olayı. Yakamozun kaynağı, küçük deniz canlıları; gümüşservinin kaynağı ise ay Işığı..

Bu yakamozu bize zamanında kim yanlış anlatıysa bugün hepimize koca bir “yuh artık” dedirtmeyi başardı kesinlikle:)

Şarkılarda, şiirlerde ve dahi roman öykü de kullanılan yakamoz artık hükmünü kaybetmiş yeni bir tarif ve anlam kazanmıştır. Haydi hayırlı olsun.

İsabelle olmak ya da olmamak..

Instagramda geziniyorum . Takibe aldıklarım dışında arada sponsorlu reklamlar çıkıyor geçiyorum. Sonra her nasıl oluyorsa takip etmediğim güzelce bir kızın Şefo’nun İsabelle şarkısı eşliğinde kısa çekilmiş bir videosuna bakıyorum.

Bu kızımız ünlü mü yoksa sıradan bir vatandaş mı olduğunu bilmeden izliyorum. Videoda ki kız arada sağa sola kendince anlamlı bakışlar atarak arada da, kendini çektiği telefonunun kamerasına bakarak kendini kadrajdan çıkarmadan videoyu bitirmeye çalıştığına şahit oluyorum. Tabi bu arada kızımız İsabelle şarkısını ağzını fazla açmadan playback olarak söylüyor.

Videoyu geçiyorum. Bir sonraki video da başka bir kızımız bir önceki kızımız gibi İsabelle şarkısını söylüyor. Pardon playback yapıyor. Ve aynı az önceki videoda ki kızımız gibi pozlar veriyor.

Sonraki videoda yine bir kız ve İsabelle videosu..

Bunu niye yapıyorlar diye düşünüyorum. Daha doğrusu böyle birşeyi yaparak ne kazandıklarını ve kendilerini nasıl hissettiklerini anlamaya çalışıyorum.

Ancak işin içinden çıkamıyorum. Beğeni almak için yapılmış bir çeşit girişim olarak değerlendirdirip instagram’dan çıkıyorum. Sanırım doğru olanı yapıyorum. Yani akıl sağlığım açısından..

 

Müzik üzerine biraz nostalji biraz kronoloji

Dünyada müzik ya da ilk şarkı ninni ile başladı bence. Tabi bu benim fikrim. Enstrümansız ilk şarkı eğğ eğğ eğğ huu huu huu idi. ( Tahmini sallıyorum. Ama tarihçi ve bilim adamları şöyle yorumluyor.

Müzik 19.yy da dilden, hayvan sesleri ve özellikle kuş seslerinden, insanların birbirine seslenmesinden ve birbirleriyle kurduğu duygusal ilişkilerden kaynaklanmış ya da esinlenerek doğmuştur. Sonrasında müziğin ne kadar eski olduğunu da Suriye’deki Ugarit’te 3400 yıl öncesine dayanan çivi yazısı ile yazılmış bir şarkı olmasına dayandırılır müzik tarihçileri. Dünyanın bilinen en eski şarkısı literatürde geçen adıyla “Bir Hurri İlahisi”, 1950′li yılların başında Suriye’nin kuzeyine rast gelen Ugarit şehrinde bulunan ve milattan önce 14. yüzyıla dayanan toprak tabletlerden çıkmış.
Yani müziğin tarihi de insanlık tarihiyle eşdeğer sürede bu mantıkla ve verilerle. Dünyanın her coğrafyasında birbirinden farklı binlerce toplum farklı türde müzik yapmış. Ve kültürlerine harika bir katkı yapmışlar. Ki folklor dediğimiz olayda elbette müzikten doğar.
Neyse efendim aradan yüzyıllar geçmiş ve müzikte evrilip daha disipli daha kuralları olan bir sanata dönüşmüş. Notalar sesler tanımlanmış. Beste güfte tanımlanmış akabinde her coğrafyada icat edilen bir enstrüman ile zenginleşip evrenselleşmiş.
Müziğin doğuşundan bu yana milyarlarca beste ve şarkı yapılmış. Sonrasında efendim müzik ticari bir sürece girmiş. Sanatçı kavramı ile gelir kapısı olmuş müzikle uğraşan herkese. Müziğin ülkemde ticarileşmesi ise tabiki Avrupadan sonra bugünkü tabirle o zamanki adıyla şenliklerde ve eğlencelerde ortaya çıkmış. Akabinde taş plaklar, kasetler, CD ler, ve MP3 lerle devam etmiş son olarakta digital devrim ve internet sayesinde MP4 ler olarak cep telefonlarımıza kadar inmiş. Tabi müzik ticari bir sektör olduğu için hep yenilemiş kendini. Bir sürü müzik türü doğmuş. Yanlış bilmiyorsam dünyada şuan 300 den fazla müzik türü var. Müthiş bir sayı kesinlikle..
Türkiye’de ise son 15-20 yıl hariç geride kalan sürede Türk halk, Türk sanat, Türkçe sözlü hafif batı müziği, Arabesk, Fantezi,  Rock müzik ve son olarakta pop müziği başı çekmiş dinlenmede.
 1980 ler ve elbette ki 1990 lar müziğin en hızlı yükseldiği zamanlar olmuş. X kuşağının bir ferdi olarak doksanları tabiki ayrı bir yere koyarım. Ozon Orhon ( bence akımın başıdır. Yarı Elvis yarı Michael Jackson karışımı tarziyla )Yonca Evcimik, rahmetli Harun Kolçak ve Aşkın Nur Yengi’nin başı çektiği bu dönem. Pop müziğin devrimi kabul edilir. İlk dönemler, bugün bile bize “o yıllardaki müzik ve şarkılar başkaydı” dedirtir. Ne kadar dinlesek de bıkmayız. O dönemi yaşayanlar bilir. Top 20 müzik listeleri programlarını bile her hafta sonu oturup izlerdik. Herkes en sevdiği şarkının listede en üst durumda olmasını ister, bu sebeple daha yeni doğan cep telefonu teknolojisinin ( o zamanlar telefonlar akıllı sıfatını alamamıştı tabi ) en büyük olayı olan SMS özelliğini kullanıp oy atardı sevdiği şarkı için. Devamında neredeyse her gün yeni popçu mantar gibi türemiş. İşin ilginç yanı o süreçte sektöre giren bir çok isim almış başını gitmiş ün kazanmada. Tayfun ( Hadi yine iyisin ) Tarkan, Mustafa Sandal, Bendeniz, Sertap, Sibel Alaş, İzel Çelik Ercan, Seden Gürel, Sertap Erener, Levent Yüksel, Grup vitamin, Kenan Doğulu, Kıraç, Funda Arar gibi bugünde ünlü olmayı başaran bir çok isim, 1990-2000 arasına damga vurmuş. Tabi bu çocuklardan önce var olan Sezen Aksular, Nilüferler, Kayahan ve Barış Manço gibi üstadlar da bu yeni pop akımın içinde ustalık ve duayenlik dönemine geçmişler.
Ancak bir süre sonra şansını denemek ve ünlü olmak için sektöre dalan şarkıcılar sebebiyle müziğin kalitesi hatta şarkı sözlerinin kalitesi düşmüş. Kimi şarkıcılar abuk sabuk sözleri olan şarkılarla piyasayı sallarken ve akabinde daha efsane şarkılar yaparken ( Tarkan “kıl oldum abi”. Mustafa Sandal ” bu kız beni görmeli bana kazak örmeli” ) Bazıları da en bomba hit şarkıların sonrasında kaliteyi düşürmüşler. Mesela Hakan Peker “Hey Corç versene borç şarkısını yapmış. Yine Çelik Dongi Dongi isimli eserini sunmuş piyasaya. Tabi o dönem gayet tutmuş şarkılar. Ancak sonrasında ti’ye alınmış ve alay konusu olmuş Y kuşağı tarafından.
Neyse efendim sonra gelinmiş 2000 lere ( Meşhur milenyum dönemi. O dönem her kafenin, pastanenin, kasabın ve dahi birahanelerin adı milenyum konurdu yeni açılan)
Bu süreçten günümüze kadar ününü ve varlığını koruyan çok az şarkıcı ve yorumcu çıkmış. Sonraki on yılda ise Türkiye’deki müziğin türündeki çeşitlilik sayesinde bir sürü isim girmiş piyasaya. Ancak hiç biri 1990 larda meşhur olanlar kadar ünlenememiş.
Günümüze gelindiğinde artık meşhurluğun yerini fenomenlik almış. YouTube da kendine kitle yapan yüzlerce isim, YouTube da ki takipçileri sayesinde 1990 ların meşhur pop starlarindan bile fazla kazanır olmuş. Üstelik televizyonda görünme gibi bir dertleri olmadan. Bugün sosyal platformlarda bir sarkiyla fenomen olan bir isim için radyo programlarına davet edilmek, dizilere konuk olmak ve reklam filmlerinde oynamak o kadar kolay olmuş ki eminim 90 ların popüler yorumcuları bile şöyle diyorlardır içlerinden. ” Biz zamanında bu işin ceremesini çekip kaset ve CD den para kazanmak için harcayıp dururduk kendimizi. Bunlar şanslı ve ballı çocuklar böyle”
Yukarıda bir bölümde 1990 lar da ünlenen bazı şarkıcıların,müziksever kitle tarafından sonradan ti’ye alınan şarkılar yaptığını anlatmıştım. Şimdi anlatacağım mevzu ise bu konuyla benzerlikler taşıyor. Geçen arabada her zamanki gibi radyomu açmış nostaljik radyoları dinleyerek giderken Mustafa Sandal’ın bir şarkısına denk geldim. Şarkının adı “yok gerekçem” idi. Şarkıyı da iyi bilirim severek de dinlemişimdir hep. Ancak bu sefer dinlerken şarkının sözlerine biraz fazla dikkat ettim. Ve bu güne kadar farketmediğim birşey farkettim. Şarkının sözlerinin birbirinden ne kadar kopuk ve anlamsız olduğunu farkedişimdi bu.
Şimdi size şarkının sözlerini vereyim. Bakalım siz ne anlayacaksınız..

Elbet herkes cennete gitmek ister

Öyleyse neden hiç ölmek isteyen yok

Çünkü hayat tatlı ve çok kısa bir tanem

 Anlamadıysan biraz daha açık da olabilirim

Sanki

Ben mahkum, sen kelepçem( Bu bölümden itibaren nakarat)

Al kalemi yaz dilekçem

Sıkı dur yok gerekçem

Tanrı kulu olmaktan başka

Valla ben bu sözleri defalarca kafa yorarak okudum. Ancak şarkının giriş kısmı ile mevzuyu bağlamaya çalıştığı nakaratın arasında hiç bir uyum göremediğim gibi bir sonuca da varamadım.

Şimdi tek tek gidelim sözlerden.

Elbet herkes cennete gitmek ister. Tamam burası anlaşılır.

Sonra devam ediyor;

Öyleyse neden hiç ölmek isteyen yok? Tamam burada bir ironi yapıyor. Yani tezatı ortaya koyuyor. Güzel..

Devam edelim;

Çünkü hayat kısa ve çok tatlı bir tanem.Burada olayın nedenine değiniyor. Yani hayat kısa ama tatlı yanları bize cennetin varlığını ve güzelliğini düşündürmüyor diyor. Çünkü Cennet bize vaadedilen ancak biz burada yaşıyoruz diyor. Burası da güzel.

Devam..

Anlamadıysan biraz daha açık da olabilirim Sandal, burada muhtemelen sevdiği kızın mevzuyu anlamadığını düşünerek konuyu biraz daha etraflıca anlatmaya kalkışıyor. Ancak keşke kalkışmasaymış 🙂

Sanki

Ben mahkum, sen kelepçem ( Burada mevzu cennetten dünyadan çıkıp sonları kafiyeli olan aşk halleri ve durumları tasvir ediliyor.

Al kalemi yaz dilekçem Kafiyeli sözler ile içine düştüğü durumu anlatmaya devam ediyor.

Sıkı dur yok gerekçem Şimdi mevzu tekrar karışık hale gelecek. Hatırlayın buraya kadar Sandal, sevdiği kıza neyi açıklıyordu? Herkesin cennete gitmek istediğini ancak kimsenin ölmek istemediğini değil mi? 🙂 Hatta kızın zeka olarak biraz geride olabileceğini öngörerek konuyu nakaratta detaylıca anlatacaktı.

Ve şimdi finale gidiyoruz..

Tanrı kulu olmaktan başka Şimdi bu kısma “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” demeyeyim de ne diyeyim siz söyleyin! Ciddi söylüyorum şarkının ana fikrini anlayan ve şarkının girişi ile nakarat bölümünün bağlantısını çözen çıkarsa bana lütfen mail atsın:) Yorumunuzu kirkevinkedisi@gmail.com’a ” yok gerekçem ” konu başlığı ile gönderin bir zahmet:)

Ezcümle; Bazı şarkıları sırf tınısı ya da ritmi sebebiyle dinliyor ama ne anlatmak istediğiyle ilgilenemediğimiz de oluyormuş.

 

 

 

 

Bilim, çözdüğü her olaya bir isim verir. E işi bu zaten

Küçükken, hem de çok küçükken… Her gece yatağıma yattıktan bir süre sonra, odanın karanlığına gözlerim alışınca eşyaların belli belirsiz suretlerini görürdüm. Belki biraz korkudan belki de çocukluk hayal gücümün etkisiyle, eşyaları bambaşka şeylere benzetirdim. Ne bileyim; odanın bir köşesinde, sandalyenin üzerinde duran kıyafetleri bir insana; ya da karşıdaki çekyatta üst üste dizili duran battaniye ve yastıkları bir yaratığa benzetirdim. 🙂

​Aynı zamanda bahçemizdeki ağaçların, dolunayda penceremizin perdesine vuran gölgeleri de beni çok ürkütürdü. Üstelik bu gölgeler hareketliydi; sanki bir cadının uzun parmaklarının ucundaki, en az parmak kadar uzun ve kıvrık tırnaklarına benzerdi. Sanırım herkes bu tip benzetme kaynaklı korkuları çocukluğunda yaşamıştır.

​Tabii zamanla büyüdükçe bu korkularımız da sona erdi. Ancak bu benzetme eğilimi hiçbir zaman bitmedi. İlkokul yıllarımda gökyüzündeki bulutlara bakarken, bazılarımızı hayvanlara ya da çeşitli eşyalara benzetmeye devam ettim; tıpkı diğer çocuklar gibi. Sonra yine, köy yolunda otobüsle giderken kara lahana tarlalarına uzaktan bakınca, onları yere konmuş binlerce güvercin sanırdım.

​Daha da büyüyor insan ama benzetme olayı hiç bitmiyor. Mesela bir sahilde, denize fırlatıp sektirmek istediğin o taşı bir objeye benzetebiliyorsun ya da bir ormanda, bir ağacın gövdesindeki kabuğun bir insan yüzünü andırdığını düşünüyorsun.

​Ve şimdi…

​Sosyal medyada gezinirken, yıllarca deneyimleyip gözlemlediğim bu olaya bilimin bir isim verdiğini öğreniyorum. (Bilim zaten her şeye bir isim vermeye bayılır; işi tanımlamaktır ya…)

​Bilimin bu olaya verdiği isim: Pareidolia.

​Tanımını da şöyle yapmışlar:

“Çevremizde gördüğümüz nesneleri çeşitli canlılara benzetmek; beynimizin, nesneleri tanımlamak için başvurduğu bir yöntemdir. Bulutlarda hayvan, çeşitli cisimlerde insan yüzü görmek gibi birçok çeşidi görülür.” Daha kısa bir tarifle; beynimizin bir nesneyi, aslında olmadığı bir diğer şeye benzetmesi durumu.

​”Eee, peki ne olmuş ismi buysa?” diyeceksiniz siz şimdi. 🙂

​Valla pek bir şey olmayacak. Günübirlik bir genel kültür bilgisine ulaşıp muhtemelen yarın bunu hiç hatırlamayacaksınız…

​Hem hatırlasanız da bu bilgi size ancak katılacağınız bir bilgi yarışmasında sorulur. Siz de o an, “Yav neydi bu olayın adı? Keşke aklımda kalsaydı,” der, geçici bir pişmanlık yaşayıp bir sonraki soruya geçerdiniz. Tabii hâlâ elenmediyseniz! 🙂

Soysuz hain ve omurgasızlara hadlerinin bildirildiği gece…

Yazıma önce bir dua ile başlamak istiyorum.

​Allah’ım;

​Sen, içinde yaşadığı bu toplumda var olan; kazancını bu devletin sağladığı imkânlarla çalışarak kazanan ancak bunlara rağmen kültürünü, dinini ve insanını küçük gören; insanları konumuna, dinine, etnik kökenine ve ırkına göre ayıran; kazandığını hiç beğenmeyen, şükürsüz yaşayan, bilmediği konularda bile ahkâm kesen, siyasi sloganlar bataklığında çırpınan, kendini sütten çıkmış ak kaşık gibi gösteren, kendini çok beğenen, merhamet ve empatiden bihaber yaşayan ya da yaşadığını zanneden, faydayı ancak menfaati için gösteren, ikiyüzlü tüm insanlardan başta beni, akabinde bu güzel ülkenin gerçekten iyi ve güzel insanlarını uzak eyle. Bunların bize vereceği faydadan uzak eyle ve bizi bunlara muhtaç ettirme.

​Âmin.

​Bir duam daha var. O da şu:

​Allah’ım; sen yukarıda saydığım tiplerin içinde iyice azıtarak bu devlete ve millete düşmanlık eden, ikiyüzlü davranışlarına bir de hainlik sıfatını ekleyen, omurgasız, soysuz ve dahi kimliksiz yaşayanları kahr-ı perişan et. Bize karşı planlarını kendi başlarına çevir. Bilhassa yasadışı örgütlerden başta FETÖ ve PKK’ya, sonrasında illegal ve yasadışı her örgüte üye olan, gönül veren her karaktersizi hem bu hem de öte âlemde rezil rüsva eyle.

​Âmin.

​Bugün 15 Temmuz 2022.

​Hain ve şerefsizlerin; bizim içimizde yaşayıp bizdenmiş gibi görünüp bizi ele geçirmeye çalışarak zalimce kan döktükleri, çocukları yetim ve öksüz, ana babaları da utanmadan evlatsız bıraktıkları o utanç gecesinin üzerinden tam 6 yıl geçti.

​Ülkesini, devletini, milletini, bayrağını ve inancını seven herkesin gerek meydanlarda gerekse evinde, işinde dualarıyla mücadele ettiği; hiçbir zaman unutulmayacak ve unutturmayacağımız hem keder hem de gurur dolu bir gece…

​Trolleriyle, hainleriyle, siyasi rant hayalleri için bizi bölmek isteyenlere maşalık edenlerle dolu olan ülkemin insanı; her şeye rağmen 15 Temmuz’u anıyor ve kahramanlarını hatırlıyor. Ve bir daha böyle bir oyuna düşmemek için dua ediyor. Bu oyuna gelmemek için Allah’tan akıl istiyor, fikir istiyor, ilim istiyor ve en önemlisi iman istiyor.

​Allah’ım, böyle bir geceyi bize tekrar yaşatma. Senden arzum budur. O gece kutsalı her ne ise sokakta omurgasız hainlere karşı dururken Hakk’ın rahmetine ulaşıp şehit olan her yaştan insanımızın ailesine ve yakınlarına sabırlar ver.

​Daha çok fazla şey söylemek istiyorum ama tutuyorum kendimi ve bağlıyorum yazımı:

​En çok zalimler ve hainler için var olsun cehennem!

Dünyanın tüm erkeklerini kişiliklerine göre sınıflamak

Beyhan Budak’ı çok severim; YouTube’da takip ederim. Çünkü Budak gerçekten iyi konulara değiniyor ve yerinde tavsiyeler veriyor. Konuyu yeterli ve uygun metaforlarla destekleyerek anlatıyor. Sıkıcı değildir ve uzatmaz. Yaklaşık 10 dakika süren bir videosunu hiç sıkılmadan sonuna kadar izlersiniz. Bir psikolog değilmiş de sanki yakın bir arkadaşınızmış gibi anlatır mevzuyu.

​İşte Budak’ın bugün yeni paylaştığı bir videoyu izledim. Budak; hani şu kadınları ve erkekleri sınırlandıran, kategorilere ayıran insanların (psikolog mu yoksa psikiyatrist mi, unvanı ve liyakati nedir hiç bilemediğim) gruplamalarından birinden bahsetti. Bu grupta dünyadaki tüm erkekleri karakter ve kişiliklerine göre 5 sınıfa ayırmışlar.

​Neymiş o 5 sınıf?

​Çok detaya girmeden özetini vereyim:

​1. ALFA Erkeği

Kadınların en çok birlikte olmak istediği erkek tipidir. Yönetici ve hükmedicidir. Bir ortama girdiğinde fark edilmeyi sever. İnsanların çoğu alfa erkekler tarafından yönetilmeyi severler. Maskülen özelliklerini bilinçli bir şekilde ön plana çıkarır. Haliyle cinsiyetçidir; erkek olmanın otomatik olarak bir ‘üstünlük’ olduğunu düşünür. Flört etmeyi çok sever. Diğer alfalarla ya çok iyi anlaşır ya da hiç anlaşamaz; orta yol pek mümkün değildir. Diğer erkek tiplerinin çoğuna üstünlük kurar.

​2. Beta Erkek

Alfanın zıttı denilerek yanlış tanıtılan, ezik görülen bu erkek aslında tam bir görev adamıdır. Sahada basmadık yer bırakmaz. Özellikleri şunlardır: Kendine güveni çok yüksek değildir, yönlendirmeye ihtiyacı vardır. Duygusaldır; duygusallığını gizleme gereği duymaz. Bir işe başlama konusunda şüphecidir, başarısız olma korkusu duyar. İyi bir arkadaştır. Göz önünde olmayı sevmez, ikinci adam olarak iyi iş çıkarır. Ancak ortamda yönetici olacak bir alfa yoksa ön plana çıkıp sorumluluk alır. Alfalara kolayca uyum sağlar. Kadınlar tarafından ilk tercih edilen erkek tipi değildir ancak modern dünyanın sunduğu ideal eş tipi, beta erkeği tarif etmektedir. Haliyle evlilikleri de başarılı olur. Dünyadaki erkeklerin çoğu beta erkektir.

​3. Gamma Erkeği

Genellikle içine kapanıktır. Ne lider ne takipçidir; bulunduğu ortam neyi gerektiriyorsa o rolü oynar. Bulundukları ortamda ilk bakışta dikkat çekmez ancak bir sorun söz konusuysa itiraz eder. Alfa erkeklerle pek iyi anlaşamaz; tüm alfaların yönetmekte en çok zorlandığı tiptir. Soğukkanlıdır, kararlarını mantık çerçevesinde alır. Her zaman büyük planları ve düşünceleri vardır ama bunları eyleme koyma konusunda biraz pasiftir. Uzun soluklu ilişkiler peşindedir, partnerine güvenmek ister. Romantik ilişkiler söz konusu olduğunda rasyonelliğinden eser kalmayabilir; bir gamma erkeği karşı cinse âşık olmuşsa onun karşısında bir betaya dönüşebilir. Filozofların çoğu gamma erkek profilindedir.

​4. OMEGA Erkeği

Hayatı diğer erkeklere göre başka bir perspektiften algılayan; başarı, kadın ve paranın peşinde olmayan erkektir. Küçük ve huzurlu bir hayat ister; rahat bir koltuk ve bilgisayar oyunlarıyla ömrünü geçirebilir. Kadınlar tarafından tercih edilmez, bu konuda pek bir uğraşı olduğu da söylenemez. Son yıllara kadar iş hayatında da göz ardı ediliyordu ancak gelişen teknolojiyle birlikte iş hayatında çok başarılı omega erkekler de görüyoruz. İçine kapanık gibi görünse de kalabalık ortamda ilgi odağı olmayı sever. En zeki erkek tipleri omegalardan çıkar. Romantik ilişkilerinde partnerinin ona saygı duymasını, özel alan bırakmasını ister. İyi bir takım oyuncusu değildir; kendisine liderlik edilmesini veya başkalarına liderlik etmeyi sevmez. Kendisinin lideridir.

​5. SİGMA Erkeği

Yalnızlığı sever. İnsanların hakkında ne düşündüğünü pek önemsemez. Tüm sosyal çevrelerle çok iyi anlaşabilir. Kolay etkilenmez ama diğer insanları —özellikle karşı cinsi— kolayca etkileyebilir. İçe dönük değildir ama sessizdir. Bir rekabete girerse tuttuğunu bir şekilde koparır. Alfa gibi hakimiyet kurmayı sevmez; buna rağmen isterse her çeşit insanı manipüle edebilir, manipülasyonun üstadıdır. Kendisine liderlik yapılamaz ancak o herkese liderlik yapabilir, alfaya bile. Zeki, esprili ve kendinden emindir. Takım oyuncusu değildir, kendi başına hareket etmeyi sever. Aniden kafasına estiği için valizini toplayıp kimsenin onu bulamayacağı bir yere gidebilir; bağımsız ruhludur. Uzun süreli aşkları değil, kısa süreli tutkulu aşkları sever.

​Sağ olsun Beyhan hocam da bolca detaylı anlatmış her erkek tipini YouTube’da. Tabi ben bu duruma biraz şaşırdım çünkü Budak’ın böyle dar bir kategorinin erkekleri tanımlamada yetersiz kalacağını düşünmüştüm. Gerçi Beyhan hocam videonun sonunda kendisi de böyle bir sınıflamanın yetersizliğine atıfta bulunsa da yine de erkekleri tanımada birtakım veriler barındırdığı için paylaşmadan geçemediğini söyledi.

​Videoyu izledikten sonra bu sınıflamayı öğrenen kadınları düşündüm. Acaba ne düşündüler diye. Eminim çoğu çevrelerindeki erkekleri, en başta da sevgili ya da eşlerini bu gruptaki tiplemelerden biriyle eşleştirme gayreti içine girmişlerdir. 🙂

​Ve yine çoğu, partnerlerinin alfa çıkmamış olmasına biraz bozulmuşlardır. 🙂 Sonra bu videoyu izleyip “Acaba ben hangi erkek tipiyim?” diye kendini ölçenleri gözümde canlandırdım. Alfa erkek olamadığı için beta erkek olmayı tercih etmiştir muhtemelen. 🙂

​Peki, tüm bu ortaya konulan tiplemelerden hiçbiri sizi tam olarak tanımlamıyorsa (ki beni tanımlamadı), o zaman sınıfsız bir erkek ya da kadın mıyız? Elbette ki hayır. Aynı, hiçbir burcun sizi tam olarak tanımlayamaması gibi bir durum bu; gözleme dayalı bir genellemeden ibaret.

​Mesela size ufak bir tavsiye vereyim. Bu tip erkek ya da kadın sınıflamalarını ciddiye almaktansa Carl Gustav Jung’un insan tiplemelerine bir göz atın bence. Çünkü Jung hayatı boyunca birbirinden çok farklı kültürleri görmüş, o kültürlerin olduğu toplumları çok ciddi araştırmış bir insan sarrafıdır. Aynı zamanda psikolojiye birçok yeni kelime ve kuram kazandırmıştır.

​Jung, ruhsal işlevleri dört bölümde toplamıştır: Düşünme, hissetme, duyu ve sezgi.

  • ​Düşünme: Düşünceler arasında bağlantı kurarak genel bir kavrama ulaşma ya da bir soruna çözüm getirmeyi amaçlar. Olayları anlayabilmemizi sağlar.
  • ​Hissetme: Değerlendirme işlevini üstlenir. Bir düşüncenin olumlu ya da olumsuz duygular oluşturmasına göre o düşünceyi kabul ya da reddeder.
  • ​Duyu: Duyu organlarının uyarılması sonucu algılanan duyuları içerir.
  • ​Sezgi: Bir düşünce ya da duygu katkısı olmaksızın, o andaki yaşantının insanda oluşturduğu izlenimi tanımlar. Sezgi işlevinin ortaya çıkabilmesi için yargılama ve mantık gerekli değildir. Esasen kişi, sezgilerinin nereden kaynaklandığını da kestiremez.

​Sonrasında bu ruhsal işlevleri de 8 ayrı insan tipinde toplamış ve bir sınıflama yapmış. Bu yaklaşım, bireyleri zihinsel açıdan sınıflandırmayı amaçlayan; en temelde “İçe Dönük Tip” ve “Dışa Dönük Tip” olmak üzere iki temel grup, toplamda 8 farklı sınıfın olduğu bir pratik psikoloji yaklaşımını oluşturmuş.

​E, peki neler onlar derseniz onu da ufak bir araştırma ile bulun derim. Her şeyi ne yapmıyoruz? Devletten beklemiyoruz değil mi? 🙂