Dünyanın tüm erkeklerini kişiliklerine göre sınıflamak

Beyhan Budak’ı çok severim; YouTube’da takip ederim. Çünkü Budak gerçekten iyi konulara değiniyor ve yerinde tavsiyeler veriyor. Konuyu yeterli ve uygun metaforlarla destekleyerek anlatıyor. Sıkıcı değildir ve uzatmaz. Yaklaşık 10 dakika süren bir videosunu hiç sıkılmadan sonuna kadar izlersiniz. Bir psikolog değilmiş de sanki yakın bir arkadaşınızmış gibi anlatır mevzuyu.

​İşte Budak’ın bugün yeni paylaştığı bir videoyu izledim. Budak; hani şu kadınları ve erkekleri sınırlandıran, kategorilere ayıran insanların (psikolog mu yoksa psikiyatrist mi, unvanı ve liyakati nedir hiç bilemediğim) gruplamalarından birinden bahsetti. Bu grupta dünyadaki tüm erkekleri karakter ve kişiliklerine göre 5 sınıfa ayırmışlar.

​Neymiş o 5 sınıf?

​Çok detaya girmeden özetini vereyim:

​1. ALFA Erkeği

Kadınların en çok birlikte olmak istediği erkek tipidir. Yönetici ve hükmedicidir. Bir ortama girdiğinde fark edilmeyi sever. İnsanların çoğu alfa erkekler tarafından yönetilmeyi severler. Maskülen özelliklerini bilinçli bir şekilde ön plana çıkarır. Haliyle cinsiyetçidir; erkek olmanın otomatik olarak bir ‘üstünlük’ olduğunu düşünür. Flört etmeyi çok sever. Diğer alfalarla ya çok iyi anlaşır ya da hiç anlaşamaz; orta yol pek mümkün değildir. Diğer erkek tiplerinin çoğuna üstünlük kurar.

​2. Beta Erkek

Alfanın zıttı denilerek yanlış tanıtılan, ezik görülen bu erkek aslında tam bir görev adamıdır. Sahada basmadık yer bırakmaz. Özellikleri şunlardır: Kendine güveni çok yüksek değildir, yönlendirmeye ihtiyacı vardır. Duygusaldır; duygusallığını gizleme gereği duymaz. Bir işe başlama konusunda şüphecidir, başarısız olma korkusu duyar. İyi bir arkadaştır. Göz önünde olmayı sevmez, ikinci adam olarak iyi iş çıkarır. Ancak ortamda yönetici olacak bir alfa yoksa ön plana çıkıp sorumluluk alır. Alfalara kolayca uyum sağlar. Kadınlar tarafından ilk tercih edilen erkek tipi değildir ancak modern dünyanın sunduğu ideal eş tipi, beta erkeği tarif etmektedir. Haliyle evlilikleri de başarılı olur. Dünyadaki erkeklerin çoğu beta erkektir.

​3. Gamma Erkeği

Genellikle içine kapanıktır. Ne lider ne takipçidir; bulunduğu ortam neyi gerektiriyorsa o rolü oynar. Bulundukları ortamda ilk bakışta dikkat çekmez ancak bir sorun söz konusuysa itiraz eder. Alfa erkeklerle pek iyi anlaşamaz; tüm alfaların yönetmekte en çok zorlandığı tiptir. Soğukkanlıdır, kararlarını mantık çerçevesinde alır. Her zaman büyük planları ve düşünceleri vardır ama bunları eyleme koyma konusunda biraz pasiftir. Uzun soluklu ilişkiler peşindedir, partnerine güvenmek ister. Romantik ilişkiler söz konusu olduğunda rasyonelliğinden eser kalmayabilir; bir gamma erkeği karşı cinse âşık olmuşsa onun karşısında bir betaya dönüşebilir. Filozofların çoğu gamma erkek profilindedir.

​4. OMEGA Erkeği

Hayatı diğer erkeklere göre başka bir perspektiften algılayan; başarı, kadın ve paranın peşinde olmayan erkektir. Küçük ve huzurlu bir hayat ister; rahat bir koltuk ve bilgisayar oyunlarıyla ömrünü geçirebilir. Kadınlar tarafından tercih edilmez, bu konuda pek bir uğraşı olduğu da söylenemez. Son yıllara kadar iş hayatında da göz ardı ediliyordu ancak gelişen teknolojiyle birlikte iş hayatında çok başarılı omega erkekler de görüyoruz. İçine kapanık gibi görünse de kalabalık ortamda ilgi odağı olmayı sever. En zeki erkek tipleri omegalardan çıkar. Romantik ilişkilerinde partnerinin ona saygı duymasını, özel alan bırakmasını ister. İyi bir takım oyuncusu değildir; kendisine liderlik edilmesini veya başkalarına liderlik etmeyi sevmez. Kendisinin lideridir.

​5. SİGMA Erkeği

Yalnızlığı sever. İnsanların hakkında ne düşündüğünü pek önemsemez. Tüm sosyal çevrelerle çok iyi anlaşabilir. Kolay etkilenmez ama diğer insanları —özellikle karşı cinsi— kolayca etkileyebilir. İçe dönük değildir ama sessizdir. Bir rekabete girerse tuttuğunu bir şekilde koparır. Alfa gibi hakimiyet kurmayı sevmez; buna rağmen isterse her çeşit insanı manipüle edebilir, manipülasyonun üstadıdır. Kendisine liderlik yapılamaz ancak o herkese liderlik yapabilir, alfaya bile. Zeki, esprili ve kendinden emindir. Takım oyuncusu değildir, kendi başına hareket etmeyi sever. Aniden kafasına estiği için valizini toplayıp kimsenin onu bulamayacağı bir yere gidebilir; bağımsız ruhludur. Uzun süreli aşkları değil, kısa süreli tutkulu aşkları sever.

​Sağ olsun Beyhan hocam da bolca detaylı anlatmış her erkek tipini YouTube’da. Tabi ben bu duruma biraz şaşırdım çünkü Budak’ın böyle dar bir kategorinin erkekleri tanımlamada yetersiz kalacağını düşünmüştüm. Gerçi Beyhan hocam videonun sonunda kendisi de böyle bir sınıflamanın yetersizliğine atıfta bulunsa da yine de erkekleri tanımada birtakım veriler barındırdığı için paylaşmadan geçemediğini söyledi.

​Videoyu izledikten sonra bu sınıflamayı öğrenen kadınları düşündüm. Acaba ne düşündüler diye. Eminim çoğu çevrelerindeki erkekleri, en başta da sevgili ya da eşlerini bu gruptaki tiplemelerden biriyle eşleştirme gayreti içine girmişlerdir. 🙂

​Ve yine çoğu, partnerlerinin alfa çıkmamış olmasına biraz bozulmuşlardır. 🙂 Sonra bu videoyu izleyip “Acaba ben hangi erkek tipiyim?” diye kendini ölçenleri gözümde canlandırdım. Alfa erkek olamadığı için beta erkek olmayı tercih etmiştir muhtemelen. 🙂

​Peki, tüm bu ortaya konulan tiplemelerden hiçbiri sizi tam olarak tanımlamıyorsa (ki beni tanımlamadı), o zaman sınıfsız bir erkek ya da kadın mıyız? Elbette ki hayır. Aynı, hiçbir burcun sizi tam olarak tanımlayamaması gibi bir durum bu; gözleme dayalı bir genellemeden ibaret.

​Mesela size ufak bir tavsiye vereyim. Bu tip erkek ya da kadın sınıflamalarını ciddiye almaktansa Carl Gustav Jung’un insan tiplemelerine bir göz atın bence. Çünkü Jung hayatı boyunca birbirinden çok farklı kültürleri görmüş, o kültürlerin olduğu toplumları çok ciddi araştırmış bir insan sarrafıdır. Aynı zamanda psikolojiye birçok yeni kelime ve kuram kazandırmıştır.

​Jung, ruhsal işlevleri dört bölümde toplamıştır: Düşünme, hissetme, duyu ve sezgi.

  • ​Düşünme: Düşünceler arasında bağlantı kurarak genel bir kavrama ulaşma ya da bir soruna çözüm getirmeyi amaçlar. Olayları anlayabilmemizi sağlar.
  • ​Hissetme: Değerlendirme işlevini üstlenir. Bir düşüncenin olumlu ya da olumsuz duygular oluşturmasına göre o düşünceyi kabul ya da reddeder.
  • ​Duyu: Duyu organlarının uyarılması sonucu algılanan duyuları içerir.
  • ​Sezgi: Bir düşünce ya da duygu katkısı olmaksızın, o andaki yaşantının insanda oluşturduğu izlenimi tanımlar. Sezgi işlevinin ortaya çıkabilmesi için yargılama ve mantık gerekli değildir. Esasen kişi, sezgilerinin nereden kaynaklandığını da kestiremez.

​Sonrasında bu ruhsal işlevleri de 8 ayrı insan tipinde toplamış ve bir sınıflama yapmış. Bu yaklaşım, bireyleri zihinsel açıdan sınıflandırmayı amaçlayan; en temelde “İçe Dönük Tip” ve “Dışa Dönük Tip” olmak üzere iki temel grup, toplamda 8 farklı sınıfın olduğu bir pratik psikoloji yaklaşımını oluşturmuş.

​E, peki neler onlar derseniz onu da ufak bir araştırma ile bulun derim. Her şeyi ne yapmıyoruz? Devletten beklemiyoruz değil mi? 🙂

İşte bunlar hep dolunaydan ( mı? )

Bu aralar astrolojiyi takip eden çevremden yine uyarılar alıyorum. Bu sevgili arkadaşlarımın evrenle arası pek bir iyi olduğundan (!) yıldızların ve gezegenlerin hareketlerine bakarak hâl ve hareketlerime dikkat etmemi nasihat ediyorlar, sağ olsunlar. 🙂

​Bu nasihatlerin en tepesinde de dolunay geceleri geliyor. Sizin de malumunuz; dolunay olan akşamlarda insanlara negatif anlamda garip şeyler oluyor. Tabii bunların bilimsel anlamda hiçbir karşılığı yok ancak yine de böyle bir inanış var. Neymiş efendim; daha agresif oluyormuşuz, kaza ve belalar böyle gecelerde oluyormuş vesaire…

​Bunu ben, halk arasında Kurban Bayramı’nın “kazalı bayram” ilan edilmesine benzetiyorum. Peki, halk niye bayramı böyle tanımlıyor diye baktığımda; kurban keserken sergilenen dikkatsiz davranışların ve tatile ya da memlekete gitmek isteyen halkımın aceleci hareketlerinden kaynaklanan kazaların etkili olduğunu görüyorum. Dolayısıyla bayram kazayı getirmiyor; kaza oranı bu süreçte insanların dikkatsizliği ile pik yapıyor.

​Ancak dolunay ve etkileri efsanesine gelince, hiçbir bilimsel ya da gözlemsel veri bulamıyorum. Merakımdan küçük bir araştırma yaptım; yani dolunayda bize gerçekten bir haller oluyor mu diye. Bu dolunay efsanesine dair net ve inandırıcı bir bilgi edinemedim. Tabii sağ olsun bilim insanları bu konuyu benden çok evvel ciddi ciddi araştırmışlar.

​Dolunay zamanı, kültürel öğelerin de etkisiyle; vampirler, kurt adamlar, cinayetler, seri katiller ve uğursuzluklarla bağdaştırılmış hep. Bunda Hollywood sineması ve medyanın çok büyük rolü olduğunu belirtmem gerek. Mesela konu üzerine uzun yıllar araştırmalar yapan Kanadalı psikolog Ivan Kelly, yapılan çalışmaların birbiriyle tutarlılık göstermediğini; dolunayda davranışların değiştiğine yönelik sonuç veren her çalışmaya karşılık, aksi tezi savunan bir diğerinin de mutlaka bulunduğunu söylüyor. Yine Avustralya Sidney’de dolunay geceleri köpek saldırılarının arttığını iddia eden vatandaşlara karşılık, yine aynı bölgede köpeklerin çokça yaşadığı yerlerde herhangi bir olaya rastlanmamış.

​Bu tutarsız sonuçları değerlendiren Washington Üniversitesi’nden psikolog Eric Chudler; suç oranları, polis tutuklamaları ve intihar davranışlarında dolunay zamanının anlamlı farklar yaratmadığını söylemiş. Chudler, bilim tarafından desteklenmemesine rağmen insanların hâlen dolunay zamanındaki suçları ve trafik kazalarını dolunayın etkisine bağlamakta ısrar etmelerini, mistik güçlere inanma eğilimlerine bağlamış. İnsan zaten hep böyle değil midir? Çözemediği ya da anlamlandıramadığı her anda konuyu gizemli ve gizli güçlere bağlamaz mı?

​Ancak işin komik yanı; dolunay dışında gelişen yüksek suç veya kaza oranlarını ayın hareketlerine bağlayamamaları! 🙂 Chudler’a göre bu yanlış inanışın bir diğer nedeniyse, birbiriyle ilişkili olmayan olaylar arasında neden-sonuç ilişkileri kurmak. Yani illa mevzuyu bir yere dayandırmak temel gaye.

​İşte bu sebeple; yakın bir arkadaşınız ya da eş-dost tayfasından biri çıkıp size, “İşte bunlar hep dolunaydan oluyor,” derse inceden bıyık altından hafifçe gülün ve şöyle deyin: “Bence bunlar değil ama senin şu temelsiz kurguların hep dolunay yüzünden; ama bundan dolunayın da haberi yok!” 🙂

Korku ve Ecel denklemi üzerine

İnsana normalde yapamayacağı bir çok şeyi yaptıran bir etken vardır. Bunlar; Alkol, uyuşturucu, aşk, kıskançlıktır. Ama bu nedenlerin dışında bir neden vardır ki onun adı ölümdür. Ölüm korkusu sebebiyle tedbiri öğrenir ve geliştiririz. Uzun ve sağlıklı yaşama isteği bizi şu dünyada ya bir çok riskten uzak tutar. Ya da sevmediğimiz ya da üşenerek yapmaktan uzak durduğumuz şeyi yaptırır.  Mesela Sigara bırakma sebebimiz, çoğu insan için vücut ya da bir organ arıza verdiğinde otomatik ortaya çıkan bir davranıştır. Şekerden yağdan uzak durmak da öyle. Ya da hareketsiz kalmaktan ortaya çıkan şişmanlık ya da obez olma durumu da bizi çok korkutur. Çünkü kalp krizine bağlıdır ölüm..

Tabiri caizse yumurta kapıya dayanınca gerekli adımları atarız. Yani tedbirli olmak bizi birçok beladan büyük ölçüde korur. Büyük ölçüde diyorum çünkü tam olarak koruyamaz. Ölüm öyle bir savaşçıdır ki sizi almaya kafaya koyarsa onu durdurmak imkansızdır.

Böyle bir durumda en büyük tedbirleri alsanız ve bu tedbirleri harfiyen uygulasanız bile mutlak son nihayetinde ölümdür. İstisnası var mıdır? Evet vardır. O da hani şu “öldürmeyen Allah öldürmez” cümlesini kullandığımız binde bir rastlanılan kurtuluş olaylarıdır. Ancak dediğim gibi istisnai hallerdir bunlar.

Şimdi tekrar dönelim tedbir konusuna. Ne yaparsanız yapın kaçınılmaz son sizi bulur demiştik ya hani. İşte İsa Özcan abimiz de  başta kendi sağlığı sonrada sevdiklerini üzmemek için sıkı tedbir alan isimlerden biriydi.

Büyük bir azimle çıktığı yolda 6 yılda 136 kilodan 76 kiloya düşen koca yürekli bir abimizdi İsa Özcan. Bu azmiyle haber bültenlerine haber oldu. O artık azmin zaferiydi. Belki milyonlarca obez vatandaşa örnek olmuş. Kimbilir kaç kişiyi sağlıklı beslenmeye yönlendirmişti.

Ambulans şoförlüğü yapan Özcan, iki gün önce yine haber bültenlerinin konusu oldu. Fakat bu sefer yeni bir başarı öyküsü ile değil aksine üzüntü verici bir haberle. Yani vefat haberi ile. Gazetelerin yaptığı habere göre Özcan, en çok kalp krizinden korktuğu için bu kadar kiloyu azimle vermişti. Ancak en korktuğu şey onu görev başında yakaladı. Kriz geçirdiğini anlayan Özcan Ambulans aracını uygun bir yere park edip yardım istedi. Taşıdığı hasta başka bir araç ile nakledildi ancak Özcan tüm çabalara rağmen kurtarılamadı. Trajikomik bir olay olarak işlendi haber. Onedio başta olmak üzere bir çok içerik sitesi, hayatı sorgulatır manâda sundu yorumunu. “Korkunun ecele faydası yok” yazıların ana fikriydi. Korkunun ecele faydası yoktu bu doğru. Ancak İsa Özcan bu azmi sayesinde belki 6 önce yaşama ihtimali olan krizi ertelemeyi başarmış, belki yüzlerce insanın kurtulmasına vesile olmuştu. Sonuçta o bir Ambulans şoförüydü. Yine belki Allah bu azmi ona vererek sevdikleri ile 6 yıl fazla birlikte yaşamasını istemişti. Bu örnekleri arttırmak mümkün, arkasında bir hayır arayınca.

İşte bu sebeple bu hayatı korkuyla değil az risk alarak keyifle yaşamak gerekiyor. Bu durum hem hem kafa hem beden sağlığını korumak adına en mantıklı yaşam mottosu olmalı.

Allah İsa Özcan’a rahmet etsin. Sevenlerinin ve onu örnek alanlarının ve hayatını kurtardığı bir çok hastanın duası hiç eksik olmasın..

 

 

Bizim için tarihi karakter farketmezdi. Başrolde Arkın olsun yeterdi

Bir Cüneyt Arkın vardı. Yeşilçamın en popüler film kahramanı. Gerçi Serdar Gökhan ve Kartal Tibet’in oynadığı kahraman filmleride vardı. Ancak bir Cüneyt Arkın’ın Malkoçoğlusu, Kara Murat’ı, Battal Gazisi gibi değildi. Çünkü tüm tarihi kahramanlar aslında yoktular. Biz sadece Cüneyt Arkın’ı izliyor alkışlıyor ve seviyorduk.

Arkın’in hangi tarihi ismi canlandırdığı pek de mühim değildi. Önemli olan Cüneyt Arkın’ın zalim Antuan ve türevlerinin o kancık bedenlerini kafalarından ayırmasıydı. 🙂

Her şartta ve koşulda attığı parendeler, aynı anda on adamı öldürebilmesi ve durdurulamayan bir ölüm makinesi olması…

Tarihini kitaplardan öğrenemeyen bir gençliğin tarihinin şan ve şeref dolu destanını yad etmesi idi mesele, bir bakıma.

Aslında Cüneyt Arkın’ın aşk filmleri de çok güzeldi ilk sinemaya başladığı yıllarda. Yeşilçam döneminin sonunda çektiği komiser rolündeki filmleri ve hakkı yenen işçinin mazlumun tövbesini bozan kahramanı olmasını da sevdik.

Ama Cüneyt Arkın’ın süper kahramanlığını daha çok sevdik. Tabi bunda Hollywood ekolünün o tarihlerde daha doğmaması da bizi Arkın ekolünde sıkı sıkı tuttu. Akabinde Hollywood ülkeme girdi. Önce Süpermen sonra Rambo, Rocky ve Terminatör ve diğerleri geldi. Ve iyi ki de geç geldi. Çünkü eğer Hollywood, Arkın’ın gençliğine gelseydi aradaki teknolojik ve kurgu kalitesi bakımından Bir Cüneyt Arkın efsanemiz olmayabilirdi.

Tabi bu öngörümün bir nedeni var. O da; doksanların başında Hollywood kahramanları ile tanıştıktan hemen sonra geçmişte hayran olduğumuz Arkın filmleri dalga geçip ti’ye alışımızdı. Bu tam bir yüzsüzlüktü aslında. Daha iyisini bulunca kendi insanının emeğini, başarısını küçümsemekdi. Hatta dalga boyutunu abartanlarımız bile oldu. Yok efendim Cüneyt Arkın’ın arkasında uçak uçuyormuş. Yok efendim Arkın’ın kolunda Casio saat varmış vs..

Ama bu dalga geçme zamanımızda şunu gözden kaçırdık. Amerika Hollywood a kadar bir tane kahraman yaratamamıştı. Sadece ucuz yollu Western filmleri ile Kızılderili insanların sözde ne kadar vahşi oldukları yönünde algı yaratma derdindeydi. Bunu da yaptığı soykırımı örtbas etme derdindeydi. Sığır gütme görevi olan kovboyları kahraman yapmakta üstüne yoktu Amerika’nın!

Sonrasında ellerinde onurlu bir tarih olmadığından yapay ama heyecanı ve seyri daha etkili uyduruk kahramanlar çıkardılar. Tabiri caizse kendi Cüneyt Arkınlarını ürettiler. Yani Sylvester Stallone..

Adam hem Rocky hem Rambo hem de Cezalandırıcı oldu. Devamında bir sürü aksiyon dolu yapım. Hatta şimdi koca ihtiyar Stallone Cehennem Melekleri filmi ile tüm eski aksiyon kahramanlarını bir araya getirip gişe yapma gayretinde:) Ama bir bakıma da takdire şayan.

Keşke Rahmetli Cüneyt Arkın da sağlık sorunları olmasıydı ve aksiyona günümüz teknolojisi ile devam edebiliyor olsaydı. Gerçi yine bir iki filmde ve dizide gösterdi kendini bize. Biri meşhur Dünyayı kurtaran adam filminin devamı niteliğinde olan ama berbat bir film olan Dünyayı kurtaran adamın oğlu yapımıydı. Bence gereksiz bir filmdi. Ama Arkın için güzel bir anı olmuştur eminim. Diğer bir oynadığı rolde Kuruluş Osman dizisinde oynadı bölüm.

Ve şimdi artık Cüneyt Arkın hakkın rahmetine kavuştu. Arkasında başarıyla çevirdiği filmler. Onurlu ve dik duruşu. Beyefendiliği ve en önemlisi de milliyetçi ve Atatürkçü duruşuyla.

Hatta Cüneyt Arkın aramızdan ayrılırken bize uzun zamandır çoğu sanatçının yapamadığı bir şeyi bırakarak gitti. Ölümüyle tüm farklı siyasi düşünce, farklı din, farklı millet farketmeden bu ülkede yaşayan herkesi bir araya getirerek. Ben bu güne kadar bu kadar birleştirici iki isim tanıdım. Biri Barış Manço diğeri de Kemal Sunal. Onların öldüğü zamanlarda da aynı Arkın’ın birleştiriciliğini gördü milyonlar. Allah onlara da gani gani rahmet etsin.

Bu onur gerçekten her sanatçıya nasip olan bir durum değil. Toplumun her kesimine eşit durmak, hiç bir topluluğu incitmemek, kırmamak mühim meseledir. Bu üç isimde iyi ki siyasetle uğraşmadı. Yoksa illa bir kesim tarafından aforoz edileceklerdi. Umarım artık yaşlanan ve Türk sinemasına büyük emek veren hayatta olan sanatçılara da böyle sahip çıkarız. ( Pek umudum yok ama neyse )

Hoşçakal Efsane Artist

Hoşçakal Fahrettin Cüreklibatur

Hoşçakal Cüneyt Arkın..

 

 

Elden kayan şeyler / Diyalog

–Abi bana elinden kayıp giden bir şey söyle

– Hımm. Dur bir düşüneyim

– Sabun

– Sabun mu? 

-Sabun diyorsun yani! Bu kadar? 

– Evet sabun. Ne oldu ki?

– Peki başka? 

– Başka?

– Başkaaaaa…

– E sabun işte

–  Abi bu kadar düşündün sabun mu aklına geldi sadece? Zaman denilen şey de elden kayıp gitmez mi abi? 

– Yooo. Zaman tutulamaz çünkü.

– Vaybe! Demek tutulamaz. Bak sen!

– Abi sen şuna zaman dememek için pislik yapıyorum desene! 

– Yoo çok ciddiyim oğlum. Zaman elde durmaz ki kayıp gitsin.

– Ya hu abi biz mecazen böyle tanımlamıyor muyuz peki zamanı? 

– Evet böyle tanımlamalar var elbet

– E o zaman? 

– İyi de bu yanlış bir tanım. Edebi yönüyle bu şekilde yapılan zaman tanımı bizi melankolik ve negatif bir durum sergilememize neden olur

– İyi de abi ben sana sadece bir soru sordum. Sende “zaman” desen ne olur sanki?

– Diyemem çünkü zaman benden hesap sorar.

– Nasıl soracakmış haydi cevapla

– Kendini benden azaltarak yapar mesela

– Abi sen harbi cinssin. Böyle kelime oyunlarıyla pislik yapmana gerek yok ki! 

– İlla zaman de diyorsun yani? E tamam diyorum haydi! ” Zaman” Al haydi ne oldu? 

– Gönlüm oldu abi:) Sen böyle cevap vererek bir gönül yaptın. 

– Bu zamanda diyorsun? 

– Evet

– Eyvallah. Ama sabun zamandan daha hızlı kayar.

– Abi tamam uzatmayalım sağol

 

 

 

 

 

 

Yüksek Yüksek tepelere..

Gündemler ve günceller artık o kadar çabuk değişiyor ki yakalamakta,akılda tutmakta neredeyse imkansız. Hâl böyle olunca ekranda ve sosyal medyada herkes biraz beğeni ve birazda raiting uğruna sıçıyor tabiri caizse.

Ben NTV dışında pek haber izlemem. Tartışma programlarının çoğu ise kör dövüşü yapılan süreli kabare gösterisi gibi. Bu sebeple oturup izlemek zûl gelir.

Bugün sosyal medya haberlerinde ise Selçuk Tepelinin ( Fox haber ) şovuna denk geldim. Eminim birçoğunuz benden önce duymuşsunuzdur. Tepeli sunduğu bir haber sonrası sözde o kadar sinirleniyor ki kameraya kalem kağıt ve hatta kupayı bile fırlatıyor. Ben açık söyleyeyim profesyonel bir haber spikeri böyle atar gider yapıp haber sunmaz. Meslek etiği olarak da hiç bir spikerin bunu tasvip edeceğini sanmıyorum. Tepelinin tarzı bana hani şu yolda psikolojisi bozulunca. Boşaltın otobüsü gitmiyorum gibi bir tepkime 🙂

İyi de Tepelinin siniri devir ayarlı mı diye sormadan edemiyor insan. Benim bildiğim her haber spikeri yayından önce haberleri bir kere okur. Ya da seyreder. Ona göre doğaçlama yapar aralarda. Mimik ve jestlerini konuşturur. Tepelinin yaptığı çok büyük ihtimal haber bültenine biraz renk katmak. Ya da RTÜK den falan ceza gelirse ” efendim Atatürk köylü milletin efendisidir” dedik diye ceza yiyiyoruz algısı yaratmak.

Son olarak bu atar kime yapılıyor? Akp ye mi? Cumhurbaşkanına mı?

Yooo bence tüm trip aslında seyirciye oldu. Peki Fox seyircisi bu tarzı sevip kabullendi mi? Hiç sanmıyorum. Eminim Tepeli bey de zaten şu yaptigim 3 gün sonra unutulur gider diyerek gündem oluşunun hazzına varıyordur.

 

 

 

 

 

Nasa diyor: “sözüm”. Bizimkiler diyor : g*tüm!

Evren uçsuz bucaksız bir alan. Git git bitmiyor. ( Ya da biz öyle bildik ) Belki milyarca yıldız, gezegen ve oluşum evreni dolduruyor. Ve bunlar ince bir matematikle galaksilerinde dönüp duruyor. Şüphesiz Allah,buradan biz kullarına gücünü ve hikmetini çok daha geniş bir biçimde gösteriyor. Uzay dediğimiz alanın ne gizemlerle ne sırlarla dolu olduğunu doğal olarak biz bilim sayesinde anlıyoruz. Bu bilimin adı ise Astronomi. Bu bilimi kuran ve sürekli araştırarak dünyaya aktaran kurum ise elbette NASA ( National Aeronautics and Space Administration )

NASA 1958 den beri havacılık ve uzayla konularıyla ilgili sürekli araştırma yapan, dev teleskoplar ve milyarlarca km uzaklıkta seyahat edebilen uzay mekikleri ile uzaydaki her hareketi takip eden ve yine bu bilgileri dünyaya servis eden en ciddi kurumlardan biri.

Tabi NASA ele geçen bilgilerle çeşitli tahmin ve analizlerde de bulunuyor belirli zaman periyotlarında. Özellikle dünyayı etkileyecek ve varlığını tehdit edecek olayları dünyadaki çeşitli haber ajanslarına servis ediyor.

Neden?

Çünkü işi bu 🙂 Doğru olma ihtimali %1 de olsa. %100 de olsa biz bu haber ve analizlerle çeşitli endişelere kapılabiliyoruz. Peki yapacağımız birşey var mı?

Kesinlikle yok!

E o zaman elden birşey gelmiyorsa bu korku niye?

Mesela yine NASA’nın hersene bir yıldızın dünyaya çok yakın mesafeden geçeceği tahmininde bulunması. Eee yakın derken? İşte efendim 2 ışık yılı yakını! Peki biz 2 ışık yılının ne olduğunu biliyoruz muyuz? Hayır 🙂

Ortaya atılan haber bizi korkutmaya yetiyor bile. Vay efendim bu yıldız ya dünyaya çarparsa! İşte yine vay efendim çarpacağı yer bizim muhit olursa:)

Korkunun ecele faydası yok be kardeşim. Ne tırsıyorsun? Korktuğun ne tam olarak? Dünyanın yok oluşumu yoksa kendi ölümün mü? Bırak insanlığı dünyayı senin şu normal hayatında ölme olasılığı ve bu yıldızın dünyaya çarpmasıyla gerçekleşecek ölüm ihtimalinin belki bin katı!

Ölümün trafik kazası, bıçaklanma, boğulma, yanarak can vermeden olursa diye korkma. Ama taaa anasının dinindeki bir kuyruklu yıldızın 5 bin yılda bir buradan geçerken sana çarpmasından kork 🙂

Bir de şöyle bir mevzu var. Tamam NASA bir tahminde bulunuyor. Peki haber ajansları ne yapıyor? Ulan NASA dan yeni bir haber düştü. Üstelik haber kötü de değil. Ama bizim bu haberin başlığıyla öyle bir oynamamız lazım ki okuyan, bu yıldız dünyamıza kesin çarpar diye düşünsün 🙂

Peki niye yapıyorlar bunu kardeşim? Çünkü endişe ve kaygı haberleri en güzel tıklanma beğeni ve takip haberleridir. Çok iyi prim yapar. Millet haber başlığını okuyup ” bunlar yine uydurma haber peşinde”  dese bile üşenmeyip haberi okur. Sonrada haberi yapan sayfasına girip der ki: Sizin yapacağınız haberi si….yim ben”

İşte az önce yine NASA’nın sözüm dediği yerde, götüm diye haber yapan bir sayfaya rastladım.

Neymiş efendim! NASA dan korkutan açıklama: Gizemli bir sorun var 🙂

Korkutan açıklamaya bak Allah aşkınıza!

Gizemli bir sorun var. Ve biz de bu sorundan dolayı çok korkuyoruz. Peki ne diyor haberin içinde? Taa 91 de uzaya gönderilen Voyager 1 isimli geminin gönderdiği bilgilerin doğru ve geçerli bilgiler olmadığına dair veriler varmış. İyide arkadaşlar gemi artık kocamış yaşlanmış. Ve gitmiş 23 milyar km öteye. Siz ne kadar sağlıklı bilgi isteyebilirsiniz ki bu aletten?

Varın gidin işinize be böyle absürt haber peşinde koşan haber ajansları! Böyle sığ böyle klişe olmuş haberlere yaslanmak ne size yakışıyor. Ne de bu milleti gereksiz oyalamaya ve korkutmaya çalışarak bize bir katkınız oluyor. Ya hu bırakın NASA çalışsın siz de ne gonderdiyse onu yazın olsun bitsin ve kardeşim!

Özlem’i tanımasanız da severdiniz

Her ölüm üzücü. Her ölüm bir yangın. Ama en çok da yakınımızdayken. Ölüm bir rutinin, bir alışmışlığın ve bir sıradanlığın sonu.

Ölüm, aynı zamanda bir uyandırma bir aydınlanma olayı. Kopardığı her canlıya bir hakettiği itibarı ve değeri teslim eden, Kıymet denilen zenginliği kaybettirerek hatırlatan bir elçi. Gençliğinde gidenleri daha çok hatırlatan bir bir üzüntü arşivi..

Ve işte o kıymetliler kervanına bir güzel insanı daha kattı ölüm. Özlem Sarıkaya Yurt..

NTV’nin göz bebeklerinden. Yüzü güzel, ruhu güzel, sesi güzel bir kadın. Duruşu ve sade hayatı ile bilinen harika savaşçı bir anne. Çoğumuz için belki bir çok akrabamızdan arkadaşımızdan daha fazla gördüğümüz yüzlerden biriydi Özlem Sarıkaya.

Ölümün aldıklarının içinde başarılı duruşu ve yaşı genç olanlara daha bir yanıyor içimiz. Kanserle verilen 4 yıllık bir mücadele. Tam kazandı derken tekrar nükseden o amansız hastalık sebebiyle kaybettik Özlem Sarıkaya’yı.

Bazen hayatınızda hiç bir önemi yokmuş gibi düşündüğünüz insanların kaybına da üzülürsünüz. Bu belki apartmanınızda oturan ve sadece karşılaştığınızda hiç konuşmadan baş selamı vererek yanından geçtiğiniz bir amcadır. Belki yakın bir arkadaşınızın hiç görmediğiniz annesi..

Şimdi düşündümde belkide hayatımda ölse hiç üzüleceğimi sanmadığım nice güzel insanlar var. Hiç bir şey paylasmadığım. Sadece simaen tanıdığım.

Ölüm kimileri için tekrar bir kavuşma için zarurî bir mola arası. Kimileri içinse sonsuza kadar yokluk hiç. Ancak hiç değişmeyen ortak noktası herkesde. Kıymet ve özlem

Elveda Özlem Sarıkaya. Sevenlerine ve küçük oğluna sabır, sanada Allah’tan rahmet diliyorum. Mekanın cennet olsun.

Serdar hocam teşekkürler

Bir Ramazan ayının daha sonuna yaklaşıyoruz. Zaten Ramazan ayı böyledir; ilk birkaç günden sonra nasıl geçtiğini anlamazsınız. Tutulan oruçlar, kılınan teravih namazları, verilen fitreler derken hayatlarımızdan çıkıp gidiverir. Arkasında sadece Allah’ın bildiği sevap hazinesi bırakır bize. Ramazan her sene Rabbimizi hatırlatır; kulluk, merhamet, dayanışma ve kâmil insan olma yolunda bizi bir ay boyunca işler durur.

​Tabii anlattıklarım, imanını korumayı ve kollamayı bilen insanlar için geçerlidir. Kalb-i selim olmayanlar ise bihaberdir; sadece seyircidirler. Allah onlara da bu ayın kıymetini bilmeyi nasip eder inşallah.

​Gelelim, Ramazan ayında iftara yakın seyrettiğimiz TV programlarına…

​Benim için TRT’deki iftar programları klasiktir. En sade ve en samimi iftar sohbetleri olayını TRT iyi bilir; program sunucuları özenle seçilir. Özellikle son 5 yıldır aynı isimlerin belli bir periyotla sırayla sunması keyiflidir. İftar ve sahur programcıları ayrıdır; ancak bu Ramazan, TRT rutini bozarak iki programı da tek bir isme, Serdar Tuncer’e emanet etti ve bence iyi de yaptı. Çünkü Tuncer’in gerek tecrübesi gerekse şairliği, seyirciyi hiç sıkmadan izletiyor kendini. Ayrıca bu sene Tuncer, programı daha da renklendirecek bölümler eklemiş. Bunlardan biri; geçmişte yaşamış İslam âlimlerinin bulunduğu coğrafyalara giderek, bu mübarek zatları yerinde anlatması. Aslında bu bölüm, Tuncer’in kendi kanalında sürekli tekrarladığı, “Selamün aleyküm erenler, ve erenlere gönül verenler, ve dahi erenlere gönül verenleri sevenler” cümlesine de cuk oturuyor. Benim gözlemlediğim kadarıyla Tuncer, âlimlere ve onların öğretilerine ayrı bir merak duyuyor.

​Ancak bu yaklaşım, toplumumuzda artık değerini yitiren bir mevzu. Çoğu kimse bir din adamına ve Allah dostlarına güvenmiyor ya da güvenemiyor. Bunun temel sebebi, FETÖ denilen örgütün başı olan hainin bu ülkeye din üzerinden verdiği tarifsiz zarardır. Zaten son 20 yıldır halk arasında söylenen “hacı hocaya güvenme” cümlesi, bu hain yapı ile tavan yapmış oldu. Ne acı bir durum! Düşünsenize, koca milletin ağız birliği yaparak güvendiği ve saygı duyduğu tek bir öne çıkan din adamı yok; hatta bunun içinde Diyanet İşleri Başkanı bile yok!

​Neyse, bunlar derin mevzular.

​Ben Tuncer’e geri döneyim. Serdar Hocam, bu sene program içinde bir güzellik daha yaptı. Sosyal medya üzerinden yapılan çekilişe katılmak isteyenlere koyduğu kurallar harikaydı. Çekilişte yer almak istiyorsanız öncelikle sayfayı takip etmeniz, üç arkadaşınızı etiketlemeniz ve şöyle bir cümle kurmanız gerekiyordu: “Allah’ım ne olur bana değil de başka bir Müslüman kardeşime çıksın.” 🙂 Tuncer’in bu kuralı gerçekten harika. Bir Müslümanın hep kendini değil, başka Müslümanların iyiliğini de istemesi gerektiğini anlatan, müthiş esprili bir mesaj.

​Son olarak, benim yıllardır ifrit olduğum bir durumu da sonlandırmış Tuncer. Biliyorsunuz, ulusal kanallar için varsa yoksa İstanbul’dur; haberlerin ve olayların %80’i İstanbul’da geçer. Bu durum, TV’deki iftar programlarının süresi için de geçerlidir: Program, ilk orucunu açan il ile başlar, İstanbul için iftar saati gelince şak diye biterdi. E peki İstanbul’dan sonra kalan iller ne olacak? Onlar es geçilirdi. İyi de o ilde yaşayanlar niye yok sayılır?

​İşte bu saçmalığı Tuncer bitirmiş bu sene. İstanbul’daki iftar saatinde program bitmiyor artık, orucunu açacak son ile kadar yaklaşık 5 dakika daha devam ediyor. Böylece Çanakkale ve Edirne gibi sona kalan illerdeki vatandaşların gönülleri hoş edilmiş oluyor. Ben Çanakkale ya da Edirneli olsam Serdar Hoca’ya bir teşekkür mesajı atardım. 🙂

​İçimden geçen odur ki Serdar Tuncer, yakın gelecekte çok daha saygın yerlerde Müslümanların gönlünü kazanmaya devam edecek inşallah.

Bu Ramazan kime ne getirdi diye düşündümde…

Ramazan geldi, hoş geldi.

​Maneviyatı zengin insanlar için bir sevinç kaynağı oldu. Birbirinin aynısı şekilde akıp giden zamanın içinde gönüllere insanlığı, aczi, merhameti ve iyiliği hatırlatan bir Hızır gibi yetişti.

​Peki, dünya telaşına aşırı derecede düşmüş; huzuru ve mutluluğu maddede ve konforda arayan; hayatı yaşamak yerine günübirlik heveslerle tüketenler için durum nedir?

​Elbette ki onlar için sadece mecburi bir ritüelden ibaret. Ramazan’ı sadece market alışverişi ve sonunda yapılacak bir bayram tatili için bekleyen azımsanmayacak bir kitle var artık ülkemde.

​Dini bayramlar son 25-30 senedir tatil anlayışına dönüştü malumunuz. Din artık toplumsal kazanımlarla değil, bireysel menfaatler için kutlanıyor.

​Bu durumun en büyük göstergelerinden biri de TV reklamları. Eskiden gıda firmaları Ramazan’a özel indirim reklamlarına 15 gün önceden başlardı, artık iki gün kala tanıtıma başlıyorlar. Reklamlarda artık bir klişeye dönen, kalabalık bir sofrada dedelerin ve torunların bir arada olduğu görüntülerle sözde manevi bir mesaj veriliyor. Peki, siz bu görüntülerin gerçekliğine ne kadar inanıyorsunuz? Türkiye’de kaç aile böyle kalabalık bir sofra kurup huzurla iftarını yapabiliyor acaba? Ben söyleyeyim: 30 günde ya bir ya da iki gün. O da genellikle yapılan davetlere binaen gerçekleşen iade-i iftar ziyaretleri…

​Hatta Coca-Cola bile artık tabak biriktirenlere ne tabak ne de bardak promosyonu veriyor. 🙂 Artık hiçbir şey topluma tam bir keyif vermiyor. Bu topluma “tüketim toplumu” demek bile yetersiz; belki başına “hiper” kelimesini ekleyebiliriz. Tüketmek artık bir moda; yemeği, eğlenceyi ve tüm duyguları hızlıca yaşayıp tüketmek…

​Sonra yenileyip tekrar tüketmek; sonra bir daha, bir daha… Bu durum, feci bir kısır döngü filmi gibi. Oyuncularla birlikte her şey aniden eritilip yok ediliyor ve birileri tarafından yeniden önümüze koyuluyor. Aklıma Pepsi’nin reklamı geliyor; 20 yıl kadar önce “Hep daha fazlasını iste” algısını beynimize kazımıştı.

​Neden az ile yetinelim ki, değil mi!

​”Daha fazla, çok, en çok” kelimelerinin geçtiği her cümle bizim mottomuz artık. Üstelik bu “fazla” algısı, firmaların indirimlerinde bile yer ediniyor; en yüksek indirimi hangi market yapıyorsa ona koşuyoruz.

​Akşam yine bir TV reklamına takıldı gözüm. Bir market diyor ki: “Bizden 75 liralık alışveriş yapan herkese Ramazan pidesi 1,50 lira.” Aman ne büyük jest! Oysa bu marketler şöyle dese: “Bizden yapacağınız her 75 liralık alışverişte, bir pideyi Çocuk Esirgeme Kurumu’na, kimsesizler yurduna veya benzer yardıma muhtaç ailelere hediye etmiş olacaksınız.” Daha şık olmaz mı? Madem Ramazan yardım ve hasenat ayı, yapsanıza biraz sevaba vesile!

​Bu arada atladığım bir şey var. Hani her şeyin değerini ve gelenekselliğini kaybettiğini söylemiştim ya, işte kaybetmeyen bir şey hatırladım: Sıcak pide yeme derdine düşmüş yüz binlerce vatandaşın oluşturduğu o meşhur pide kuyrukları. Bu, benim çocukluğumdan beri anlamakta zorlandığım bir konudur. 🙂 Sıcak pide yemek için bir kuyrukta onlarca dakika beklemek nasıl bir mantıktır, akıllara ziyan bir davranış! Ramazan pidesi dediğimiz hamur işi ekmeği yemenin inanç anlamında bize nasıl bir katkısı olabilir? Onu da ben söyleyeyim: Koca bir sıfır! Ama işte nefis ve beraberinde getirdiği boğaz sevdası, milleti o kuyruğa sokmak için kâfi geliyor.

​Geçen gün ben de kızımla ekmek almaya çıktım iftara yakın. Kızım bir fırının önündeki kuyruğu görüp sordu: “Baba, bu insanlar ne bekliyorlar?” Ben de kısaca anlattım. Heveslendi o da; “Haydi kuyruğa girelim,” dedi. Kıramadım kızçemi, girdik. Daha iki dakika olmadan benim şalter attı; çünkü kuyruk milim ilerlemedi. “Babacığım gel, ben sana sıcak pide bulacağım,” dedim. Kuyruktan çıkıp 15 metre ilerideki bir markete girip bir pide aldım. Kızım pideyi tuttu ve “Baba, bu pide soğuk!” dedi. “Eve gidince sıcacık olacak o pide,” dedim. Eve geldik, pideyi hemen büyükçe bir tavada 5 dakika ısıttım. On numara oldu! Kızım da afiyetle, bayıla bayıla yedi. Yani diyeceğim o ki; bir hazzı veya keyfi yaşamak için herkesin gittiği uzun yolları tercih etmek zorunda değiliz. Fırından yeni çıkmış pide ile marketten alınmış pidenin ısıtıldıktan sonra birbirinden hiçbir farkı yok.

​İşte yeni gelen Ramazan’ın bendeki halleri bunlardan ibaret. Umarım kalan üç haftada manevi hazları daha fazla yaşayıp sizinle paylaşabilirim. Şimdi herkese, sonunda bayrama varacağımız güzel bir Ramazan ayı diliyorum.

Geçcek de bir gün geçecek.

​Tarkan yeni bir şarkı yapmaya görsün, hemen olay olur. Şarkının tutup tutmayacağı pek mühim değildir; medyanın gözünde Tarkan hep “Mega Star” kalacaktır. Çünkü şu an bu medyanın sahipleri, Tarkan’ın en parlak dönemlerinde ya yeni ergen ya da gençliklerinin altın çağındaydılar ve Tarkan’ı o dönemlerde özümsediler.

​Ancak ileride bir zaman gelecek, medyanın sahipleri emekliye ayrılacak ve Tarkan da geçmişin tatlı hatıralarından biri olacak. Çünkü müzik tarzları değişecek; yenilenen tüketim alışkanlıkları her şeyi eskittiği gibi Mega Star’ı da aynı raflara koyacaktır. Ancak ben, “Geççek” şarkısının müzikalitesinden ziyade siyasi düzlemde yarattığı etkiyi konuşmak istiyorum.

​Muhalefetin önde gelenleri şarkıyı doğal olarak hemen sahiplendiler. İktidar cephesi ise durumdan rahatsız. Her yöne çekilebilecek bir şarkının iktidara yönelik dokundurmalarını kabul etmelerini beklemek zaten zor.

​Peki, neymiş İsmail YK tarzı bu “Geççek” şarkısının sözleri? Bakalım:

​“Geççek her şeyin sonu var, bu çile de bitecek

Oh oh şındırgadıp oynayacağız o zaman

O çiçekten günler çok yakında

Dayan çoğu gitti, azı kaldı

Yapma güze, kışa boğma yazını

Yakındır sabrın zaferi

Düştük evet ama kalkmadık mı?”

​Valla şarkıya bakınca öznesini bulmak zor. Evet, ortada nefret edilen, istenmeyen bir şey var ama ne? En başta da dediğim gibi, bu özneye herkes istediği kişiyi ya da herhangi bir şeyi koyabilir. Şimdi Tarkan’a sorsanız, “Bu şarkıyı Erdoğan’a mı yazdın?” diye; cevabı üstü kapalı ya da flu bir “hayır” olur.

​E adam açık açık bunu diyemeyecek elbette. Dolambaçlı yoldan muhalif kitleye mesajı zaten vermiş. Bu ülkenin insanları hâlâ bir sanatçının siyasete bulaşmasına, taraf tutmasına alışamadı. Oysaki bu durumun hiçbir mahzuru yok. Sanatçıyı zamanında bir memur gibi siyasetten uzak tutmayı kim dayattı bize bilemiyorum. Tam bu noktada aklıma Kılıçdaroğlu’nun, Külliye’de Erdoğan’ın sanatçılara verdiği yemek sonrası yaptığı yorum geldi. Ne demişti Kılıçdaroğlu: “Yalakadan sanatçı olmaz.” Tabi bu “yalaka” sıfatını iktidara yakın isimleri baz alarak kullanmıştı; sanki iktidara yakın olmak suçmuş gibi.

​Oysa o yemekten sonra Kılıçdaroğlu ve partinin önde gelen isimleri, başta Tarkan olmak üzere birçok muhalif sanatçının konserine gitmiş ya da onları makamlarında ağırlamışlardı. Bu duruma iktidar basını da haklı olarak misilleme yapmıştı. 🙂 Aslında yanlışa karşı yanlış bir tepkiydi bu. İktidar taraflı medya mevzuya şöyle yaklaşsaydı daha şık olurdu: “Sanatçı, gönül verdiği partiye yakın diye suçlanamaz. Ne Cumhurbaşkanı’nı ne de farklı bir siyasi parti liderini desteklemek yalakalık değildir. Biz tüm sanatçıların fikrine ve düşüncesine saygı duyuyoruz.”

​Ama olmadı, olamadı…

​Bana göre ise sanatçının tek bir tarafı olamaz. Sanatçı herkes gibi değildir çünkü; her şeye farklı bakması gerekir. Olayların samimiyetine, estetiğine ve faydasına bakar. Çünkü sanatçı, menfaat odaklı değil; daha bütüncül ve tamamını kapsayabilecek eylemleri sever. Diyelim Tarkan bugün iktidarı sevmiyor, beğenmiyor olabilir; ancak zaman içinde iktidarın olumlu eylemlerini görüp fikir değiştirebilir, değiştirmelidir de! Bu yönü onu “satılmış” ya da “omurgasız” yapmaz. Bilakis, asıl manada sürekli doğru olanın peşinden gittiğini, herhangi bir zümrenin malı olmadığını ortaya koyar. Bir birey, bir kurum, bir cemiyet ya da bir parti sürekli nasıl dört dörtlük olabilir? Olamaz elbet.

​Neyse… Şimdi gelelim Tarkan’ın şarkısının müzikal tarafına. Tarkan piyasaya girdiğinden beri kolay ezberlenebilir ve kolay eşlik edilebilir şarkılar yaptı. Üstelik şarkı sözlerinin Türkçeye yaptığı olumsuz etkileri hiç önemsemeden; çünkü Tarkan’ı Tarkan yapan “olmazsa olmazlar” bunlardı.

​Ama şimdi “Geççek” (yani geçecek) ile bu rutin değişti. Çünkü şarkının gerek ritmi gerekse sözleri alabildiğine sıradan; hiçbir esprisi olmayan sözlerden ibaret. Bana biraz muhalefete puan kazandırmak için yapılmış bir parça gibi geldi. Üstelik yukarıda da yazdığım gibi öznesi bir karakutu gibi; COVID virüsüne mi yoksa iktidara mı sesleniyor, muamma.

​Şimdi gelelim Tarkan’ın bu şarkıyı neden şimdi yaptığına. Sezen Aksu’nun Adem ile Havva’nın isminin geçtiği şarkısının yankıları daha yeni sönmüşken, Tarkan’ın bu şarkıyı patlatması çok manidar geldi bana. Çünkü iktidarın sanatçılara baskı yaptığı algısını oluşturmak için güzel bir yöntem bu. Aynı zamanda bu polemiklerin kaynağı olan sanatçının PR’ına da harika bir katkı. Ayrıca bu tip muhalif mantalitede olan sanatçıları seven, destekleyen ve kahramanlaştıran siyasi muhalefet partileri varken, bu harika bir fırsat.

​Bence şarkı vasat ama yarattığı etki ve polemiklerle gündem olmayı başarıyor. Sonuç olarak Tarkan kuyuya taşı bıraktı, kırk akıllı çıkarmaya çalışıyor. 🙂

​Bence Sezen Aksu ile başlayan bu gidişat, Tarkan’ın da eklenmesiyle moda olup birçok muhalif sanatçıyı tetikleyecektir. Yani sanatın her türünde faaliyet gösteren sanatçılar, kendi alanlarında iktidara üstü kapalı göndermeler yapmaya devam edecekler. Bu gidişat siyasete herhangi bir katkı sağlamayacağı gibi, gereksiz gündem zincirlerine yeni halkalar eklemekten öteye gitmeyecektir.

​Dipnot: Harbi, “geççek” nedir yahu? Bari şarkının adını doğru yazıp şarkı içinde “geçecek” yerine “geçcek” deseydin. Allah’ım, sen eski Tarkan’ı bize geri gönder!

​Âmin.

Mesele KDV değil insan ve karakter sıkıntısı.

​Öncelikle bugün de başkaları adına utandığımı söylemeden geçemeyeceğim. Evet, utanıyorum. Koca bir milletin sırtından geçindiği hâlde, sözde halka hizmet maksadıyla kapitalist sistemin maşası olmuş ve halkı arkasından vurup milyonlarca lirayı vatandaşın cebinden çalan “zincir soyguncuları” adına utandım.

​Sırf kâr elde etmek için kendi yaşadığı ülkeye ve insanına ihanet eden bu soyguncu çetelerine gösterilen müsamahayı ise aklım almıyor.

​Caydırıcılık konusunda tüm zamanların en zayıf noktasında olan hükümetin sabrı; ne engin, ne yüce!

​Evet, bu soygun ve talana elbette ki bir takım cezalar veriyor iktidar. Ancak bu cezalar o kadar zayıf ve caydırıcılıktan uzak ki; bu zincir çeteleri, son yapılan %7’lik KDV indiriminde bile açgözlülüklerini utanmadan göstermeye cesaret ettiler.

​Peki biz, yani halk olarak, bu rezillik tiyatrosuna seyirci olmaktan başka ne yapıyoruz? Göstermemiz gereken, sonuna kadar haklı olduğumuz tepkimiz nerede?

​Soygunculuğu kendine meslek edinmiş bu güruhtan alışveriş yapmaya devam ediyoruz.

​Peki niye?

​Başka market mi bulamıyoruz memlekette?

​İfşa olmuş şu 4-5 markete verilecek asıl cezanın, ayağımızı buralardan kesmek olduğunu anlamayacak kadar ferasetsiz olamayız, değil mi?

​Bu millet bir araya gelip sadece bir hafta boykot yapsa ve buralardan alışveriş yapmasa, uğrayacakları zararı bir düşünün lütfen. Devletin vereceği ceza, halkın vurduğu darbenin yanında devede kulak kalır.

​Ve işte işin vahim yanına geldik.

​Bu boykotu yapamayışımızın en büyük nedeni, her meseleyi çözecek olanın iktidar olduğuna inanmamız! Tabii ki devlet müdahale edecek; ancak bu süreç içinde halkın suskun kalması, iktidarın hızlı hareket etmesi önünde bir engeldir. Bizim milletimize öğretilen en büyük boykot; dinimize ya da Türklüğümüze yabancı bir devlet hakaret ettiğinde veya dalga geçtiğinde, o ülkenin mallarını almama tepkisiydi. Ancak onu da hiçbir zaman hakkını vererek yapamadık. Maksimum bir hafta süren göstermelik tepkiler, hepsi bu…

​Yalana, yalancıya ve haksızlığa o kadar alıştık, o kadar normalleştirdik ki bu durum bizdeki asıl sıkıntının adının “insan sıkıntısı” olduğunu ortaya koydu. Millet günlük yaşıyor artık. Hızlı değişen gündemler içinde karakterini ve kimliğini giderek kaybedip “herkesleşiyor”. Peki, o “herkesler” kim? Bu sorunun cevabı: Çoğunluk. Daha doğrusu o çoğunluğun karakteri neyse, bu millet ona dönüşüyor. Bugün iyi, yarın kötü! Başıboş, alelacele sloganlarla sürdürdüğümüz bu hayat; bir yaşam biçimi değil, ne yazık ki bir çöküşün resmidir.

​Peki, o zaman geriye üretilecek ne çözüm kaldı?

​Kesinlikle kayyum!

​Ben “reis”in yerinde olsam koyarım tepelerine kayyumu; o tertemiz hizaya gelsinler. Hiçbir özel teşebbüs bu ülkenin olmazsa olmazı değildir. Hiçbir ticari kurum, sektöründe kendini kral ilan edemez. İster 50 yıllık ister 100 yıllık olsun.

Tükenmişlikten Kurtuluşa: Gregor’un Mirası

Siz buna belki “bardağı taşıran son damla” deyin, ister “geri dönüşü olmayan bir dönüşümün vücut bulmuş hâli”. Ben, Gregor’un bu hâline bariz bir “tükenmişlik” diyorum. Toplumun tüm hallerine, kalıplarına ve yozlaşmasına maruz kalıp “Aslında bu ben değilim!” cümlesini en içten haykıran binlerce, belki milyonlarca özgür ruhun hikâyesi bu. Sürekli “herkesleşen”, kendine ait tek bir doğrusu kalmayan insanın acınacak hâli… “Dayan, dayan nereye kadar?” sorusunun cevabı mahiyetinde bir dönüşüm.

​Ben özellikle bu son dönemde kendimdeki dönüşümün farkına vardım; bazen çaresizlikle, bazen de birileri üzülmesin diye kendimden gidenleri görünce… Pes etmeye doğru giden süreci tersine çevirdim. Siz de benzer bir süreçten geçtiniz mi bilmem ama ben kendi adıma çok büyük bir kalkışmanın başrolündeyim. “Mış gibi” davranmayı minimize ettiğim zamanlarda başladı, itaat etmeye olan direnişim. Bu bir savaşsa, kaybetmeyi -belki de yok olmayı- göze alarak giydim benlik zırhımı. Hatta ben o zırha aslında “Ben buyum” zırhı da derim. Bu manevi zırh, öyle gösterişli ve beni galip kılacak bir zırh değildir; sadece kararlılığımı ve düzene aykırı oluşumu belirgin kılan bir mücadele simgesidir. Bu yolda yalnız olmaktan korkmadığımı bilerek; adımlarımı, sürekli düşmanımın üzerine doğru sıklaştırdığım yolumdur bu. Nefesim ve gücüm yettiğince çarpışmaya devam etme kararlılığımdır.

​Ey Gregor! Sen benim miladımsın. Seni bize anlatan Kafka’ya selam olsun!

Dişçi korkusunu yenme vaktin gelmedi mi?

Aslında biz insanlar da aynı makineler gibiyiz; aksayan, bozulan, onarılan bir çeşit robotuz bildiğiniz. Yalnız bizim tamirciler iki tip: Biri kafa, diğeri organ ve uzuvlardan sorumlu. Birinci tip yani psikolojiyle ilgilenenlerin işi elbette daha zor, çünkü tedavi süreci çok uzun, bazen de imkânsız. Bu durum hastaya göre değişiyor. İkinci tip tamirci olan doktorlar ise daha rahat; çünkü teknolojik bir sürü alet edevat ve tıbbi cihaz, sorunun ne olduğu konusunda olmazsa olmaz yardımcılar. Akabinde gelen iç ya da dış tedavi yöntemleri hastayı bir şekilde rahatlatıyor.

​Kronik rahatsızlığı olanlar belki bir ömür sıkıntı çekerken, bazen de sadece belli bir organ ya da bölge onarılmaya ihtiyaç duyuyor. Mesela bu konuda cerrahlar en zor işi yapanlar. On saate varan ameliyatlarda sök-dik… İşleri gerçekten çok zor ve kritik.

​Cerrahlardan sonra sanırım diş hekimleri geliyor el becerisi ve maharet konusunda. Ne oldu? Diş hekimi çok mu üst notadan geldi? 🙂 Tamam, o zaman sizin ağzınızdan yazayım: “Dişçi.”

​Bizim ülkede doktorlar mecburiyetten sevilen meslek sahipleridir. “Her işin başı sağlık” sözü dilimizde pelesenktir; ancak iş hastaneye gitmeye geldiğinde “üşeniyorum” ya da “korkuyorum” deyip geri vites yaparız. Ta ki o rahatsızlık bize kaçacak yer bırakmayınca “seve seve” gideriz!

​Kontrolü en ihmal edilen bölgelerden biridir ağız ve dişler. Halk arasında “Diş ağrısı gibi insanı süründüren başka bir şey yoktur” denir. İşte ben de diş bakımını ihmal eden ve son 20 yılda en az 10 dişini kaybetmiş bir adamım… Üstelik dişlerini her gün düzenli fırçalamasam da iki-üç günde bir temizleyen gruptayken, 10 diş kaybı… Korkunç!

​Tabi kaybedilen o dişlerin yerine gelen köprüler, kanallar ve porselen dişler… İşin bir de ekonomik boyutu var elbette. Ağzınızda problem çok ise sizi devlet hastanesi paklamaz kesinlikle. Mecbur özelde bir diş hekimi ararsınız. O zaman da her diş hekimine gitmezsiniz; eş dosta sorar, en az can yakanını ve en uygun fiyata işi bitirecek o doktoru ararsınız. Rakamlar bölgeye ve polikliniğe göre değişir ama değişmeyen tek şey, “en az can yakan doktoru” bulamayacağınızdır. Çünkü herkesin acı eşiği farklıdır; kimi 10 dişini söktürür dayanır da, siz bir diş için canınızı teslim edersiniz. 🙂

​Neyse, asıl mevzuya geleyim. Ben en son bir dişçiye 7-8 yıl önce gitmiştim, o da annemin dişçisiydi. İyi bir doktordu ama onu da epey uğraştırmıştım. Benim acı eşiğim yüksektir ancak mide bulantısı ve öğürme refleksim bende zirve yapar. Dişçinin eli ya da kullandığı alet dilimde, damağımda gezdiğinde feci bir öğürtüyle ileri doğru ataklar yaparım. Tabi dişçi de ifrit olur 🙂 Ancak yine de dayanır tabii; sonuçta özel. Devlet hastanesinde çalışan bir hekim olsa sittin sene sabretmez, fırçayı basardı.

​Bunca yıl dişçiden kaçan ben; eniştemin tavsiyesi ile bir hekime gitmeye karar verdim. Aslında daha doğrusu, kızımı götürdüğüm dişçinin önüne kızımı değil, kendimi oturttum. 🙂 Nasip işte…

​Ama iyi ki de oturmuşum o koltuğa. Bunca yıllık önyargılarımı genç bir hekim yıkıverdi. Tüm sıkıntılarımı altını çize çize anlattım doktor Hakkı kardeşime ve dedim ki: “Doktorum, eğer tedavi sırasında öğürtürsen kalkar giderim, ona göre!” Hatta sonra bir de akıl verdim kendimce: “Doktorum, istersen uyut; genel anestezi ile bitirelim bu işi.”

​Hakkı Hocam da dedi ki: “Yok abi, dayanırsın. İnan bana, hiç gerek yok operasyona. Merak etme sen.”

​İlk başta öyle gelişi güzel konuştu sandım, ta ki beni koltuğa oturtup bir iki test yapana kadar. Çok fazla hassasiyet göstermeyince de “Biz bu işi çözeriz” dedi ve dediği gibi de oldu. Bugün üçüncü seansa gittim ve dişlerin işi neredeyse bitti. Samimiyetimle söylüyorum, bir adamın eli çok hafif. Her işleme başlarken yapacağı eylemi anlatıyor: “Abi şimdi hafif bir baskı hissedeceksin”, “Şimdi dişin etrafını yıkayacağım”, “Abi birazdan dinlendireceğim seni”. Ya da arada yoklama soruları soruyor: “Abi, nasıl durumun?” 🙂

​Güzel adam Doktor Hakkı Akgül… E şimdi ben böyle bir adamın reklamını yapmayayım da ne yapayım? 😉 Hocamın iznini de alarak bu yazıyı yazdım işte. Birkaç kere güzel pozunu da yakaladım sağ olsun, yazıya eklemek için. Eğer güvenilir bir elde o koltuğa oturma niyetiniz varsa Hakkı Doktor, Beşevler’deki Ayna Diş Polikliniği’nde hizmet veriyor. Şiddetle tavsiyemdir.

​19.01.2022 – Tekrar Merhaba.

​Uzun diş tedavimin artık sonuna yaklaştık bugün itibarıyla. Sanırım ocak ayı bitmeden tamamlanmış olacak. Bugün Ayna Diş Polikliniği’ndeydim. Hakkı Hoca’dan sonra diğer çalışan personelle de güzel bir samimiyet ortamı oluştu doğal olarak. Ancak bugün bir sitem de geldi çalışanlardan: “Abi bizi niye yazıya eklemedin?” diye şakayla karışık gönül koydular. 🙂

​E haklılar tabii; koca kurumda bir Hakkı Doktor yok, onlar da bu güzel ortamın birer parçası sonuçta. Şimdi gönül alma zamanı dedim ve bu eklemeyi yaptım. Arkadaşlardan da toplu bir fotoğraf istedim. Gönderdiklerinde aşağıda ekibin büyük bölümünü göreceksiniz inşallah. Buradan tüm personele selam olsun tekrar.

Brokoli çorbası denemesi yapıyoruz

Merhaba arkadaşlar! Kanalıma hoş gelmediniz çünkü bu bir kanal değil. 🙂

​Bugün brokoli çorbası yapmaya çalışacağız. “Çalışacağız” diyorum çünkü ortaya ne çıkacak, hiçbir fikrim yok; çünkü ilk defa yapıyorum.

​İnternette tarif aradığımda karşıma bir sürü seçenek çıktı. Ben de tarifi en kısa sürede anlatan videolu bir tanesini açtım. Efendim, önce malzemeleri bir vereyim size:

  • ​1 orta boy brokoli
  • ​2 havuç
  • ​1 büyük patates
  • ​1 büyük soğan
  • ​2 bardak süt
  • ​2 yemek kaşığı tereyağı
  • ​1 yemek kaşığı un

​Yapılışı:

​Önce brokoliyi saplarından ayırıp küçük parçalara böldük. Ardından soğan ve patatesi küp şeklinde doğradık; havucu ise mümkün olduğunca ince dilimledik.

​Bu üçlüyü, patatesler çatalla ezilecek kıvama gelene kadar bir tencerede haşladık.

​Sonra başka bir tencerede 2 yemek kaşığı tereyağını kısık ateşte erittik. Hemen ardından 1 kaşık unu ilave edip iyice kavurduk. Üzerine 2 bardak sütü ekledik. Karışım kaynamaya başlayınca, diğer tencerede haşladığımız sebzeleri suyuyla birlikte bu tencereye boşalttık.

​Ve işte en keyifli bölüm: Bir blender yardımıyla bu karışımı, “canı çıkana kadar” pürüzsüz olana dek parçaladık. Finalde çorbaya tuzunu ve karabiberini ekledik. Bir 5 dakika kadar daha kısık ateşte pişirdik ve sonunda bitti!

​Burada püf nokta, çorbanın kıvamı; ne tam lapa ne de tam duru olacak şekilde ayarlamaya çalışın. Gaza gelen ve üşenmeyip yapanlara şimdiden afiyet olsun!

Beklemeye devam..

​”Beklemeye alışmak” diye bir şey var. Yani beklediğiniz şeyin size gelip gelmeyeceğini artık düşünmediğiniz; sadece beklemeyi kendinize görev edindiğiniz o anlar topluluğu… Baştan aşağı giyindiğiniz o sabır elbisesi, artık sizinle özdeşleşen bir parçanızdır. Beklemekten bıkmaya hakkınız yoktur. Ne zamana kadar ve nereye kadar süreceği, yalnızca kaderin bildiği o sahipsiz sırdır.

​Beklemeye devam.

Saldım çayıra ideolojisi

Mevzular var; her biri kendi içinde dönüşür de dönüşür. Doğrular yanlışlara evrilir; yanlışlar türlü tepkimelerle büyütür kendini. Etik kimin etiğidir, ahlak kimin cebinde gezer, belli değildir. Eskiden büyükler, “Para ile iman kimdedir belli olmaz,” derdi. Bugün ise çok daha büyük belirsizlikler var.

​İlk önce aklıma gelenlerin başında, “Kim insan, kim değil?” sorusu var. Sureti insan olan milyarların içinde, cidden kaç insan var? Suretler artık her zamankinden daha soyut, daha sanal. Zannettiklerimiz, bizim en büyük doğrumuz artık. Doğruyu kimseden öğrenmeye ihtiyaç duymadığımız bir çağın fertleriyiz. Kime, hangi doğruyu öğretebiliriz ki?

​Ya yanlış? Kimi, hangi yanlıştan döndürmeye cesaretiniz var? “Saldım çayıra, Mevlam kayıra” cümlesi artık başlı başına bir ideoloji değil mi? Çayıra salınanların ve çayırdan toplananların dünyası… Meleye meleye çağırıp dururuz nice olan akıbetimizi.

Saf ve katıksız…

 

Fotoğrafta indirimli bir ürün yok. Güzel bir araba ya da ev yok. Dolar ya da euro yok. Güzel fizikli bir adam ya da kadın yok. Renkli gözlü, çok şirin bir bebek de yok. Ama saf ve katıksız mutluluk var. Üstelik bir sürü uzuv eksikken… Yarımken tam olmak bu olmalı.

​Peki, diyelim ki fotoğraftaki bu baba ve çocuğu ayrı ayrı, asık suratla otursalardı ne düşünürdünüz? Acıma duygusu mu? Onları bu hâle getirenlere öfke mi? Yoksa en fazla iki saniye fotoğrafa bakıp nötr bir ruh hâliyle ekranı kapatmak mı? Cevap elbette herkeste farklı olur. Ancak hangi duyguya sahip olursanız olun; dünyada sizi bu fotoğraftaki mutluluğa ulaştıracak hiçbir obje veya eşya yok, bunu bilin istedim.