Markette kibrit gördüm. Ciddiyim!

Çok uzun zamandır kibrit satıldığını görmüyordum ne bir bir tekel bayi de ne de bir markette. Geçenlerde Özdilek markette gördüm. “Görmemen çok normal,kibrit mi kaldı diyeceksin sen” şimdi. Doğru diyorsun güzel kardeşim. Çakmak kibritin yerini alalı ve onu tarihe en az 10 yıl oldu evet. Ancak ben yinede mutlu oldum. Çünkü kibrit dediğimiz yanıcı çöp’ün çocukluğumdaki yeri başkadır.

Benim çocukluğumda şimdiki gibi yüzlerce farklı oyuncak ve tabiki cep telefonu yoktu. O sebeple elimize geçen ne varsa onunla bir oyun kurmayı pekâlâ becerirdik. Bazen bir taş, bazen bir sopa bile oyun kurmak için yeterlidir meselâ..

İşte kibrit dediğimiz çöp,benim ondan en az 4-5 farklı oyun çıkarabileceğim bir oyuncaktı.

Çıkardığım ilk oyun. Bir çöpü yaktıktan hemen sonra hemen ağzıma sokup onu söndürme oyunuydu. Allahım ne gereksiz ve tehlikeli oyunmuş şimdi düşününce.. Ya ağzımı dilimi yakmaktan, sönünce çıkan zehirli dumanı soluyarak zehirlenmeye kadar bir sürü risk alıyormuşum çocuk kafasıyla!

Diğer uydurduğum oyun ise kibriti tek el ile yakıp herhangi bir yöne doğru fırlatmaktı. Kibrit kutusunu elinizde tutarken bir yandan da tek bir çöpünü kutunun yakmak için kullanılan bölümüne yatırıp, baş parmağınızla hızlı bir şekilde ileri doğru sürtüp hem çöpü ateşliyor hem de ileri doğru fırlatabiliyordunuz. Ekseriyetle gece oynadığım bu oyun, iki üç arkadaş bir araya geldiğimizde birbimizi yakmaya çalıştığımız anlamsız bir psikopatlığa dönüşüveriyordu. ( İyi ki o zaman sosyal medya ve tiktok falan yokmuş! Şimdiki çocuklar bize kıyasla melek 🙂 )

Bunların dışında kibrit çöpünden ev, kule yapmak. Bir çöpü yaktıktan sonra dik tutup, ikincisini de yakıp ilk yaktığımız çöpün tepesine değdirip birleşmelerini izlemek. Kısa uzun oyunu oynamak. En kısa çöpü çeken kaybeder mantığıyla, bilirsiniz..

Yetişkinler ise kibriti kendi kullanım amacı dışında yan amaç olarak kürdan olarak kullanırlardı. O zaman kürdan dediğimiz şey bırakın markette, çoğu lokantada bile bulunmayan bir temizlik çöpü.

Son olarak şimdi aklıma gelen bir oyun daha uydururdum kibritle. Fakat bu sefer çöpleri ile değil kutusuyla. Evet kibrit kutusunu alır içindeki çöpleri boşaltır sonra o boş kutuyu eşek arısı yakalamak için kullanırdım. Şaka değil o kutuyla eşek arısı yakalamaktan bahsediyorum. Bugünkü aklımla bir metreden fazla yanaşmayacağım o hayvana, o günlerde dibine kadar girip konduğu bir çiçeğin üstündeyken, kutunun açık kısmını yavaşca arının üstüne kapatıp hızlıca kapağı kaydırıp yakalamak… Allahım! O koca eşek arısını sadece bir kibrit kutusu ile yakalamanın mutluluğu tarif edilmezdi 🙂

Sonra heyecanla arkadaşların yanına koşup, kendime övgüde bulunacak arkadaş gurubuna şöyle derdim: Bu kutunun içinde sizce ne var? Tabi o arada kutudaki vızıldama sesi, kutuda ne olduğunun cevabınıda verirdi hemen. Sonrası mı? Sonrası arının özgürlüğü ile biten mutlu bir hikaye..

İşte böyle..

Kibrit dediğimiz şey var olduğu yıllarda, kendi kullanım amacı dışında,kendinde  barındırdığı bir çok yan amaca hizmet eden muhteşem bir araçtı. İyi ki kibritin muhteşem bir tekel olduğu yıllarda doğmuşum. O günleri görmek, deneyimlemek, 2000 sonrası doğanların hiç bir zaman yaşayamacakları anılara ve heyecanlara sahip olmak demektir..

 

Başmüfettiş Dreyfus’da hiç pes etmezdi!

Kazanamayanların kaybetmediği bir zamandayız artık. Hâlbuki eskiden (yaklaşık on yıl önce) her yarışın bir kazananı, bir de kaybedeni olurdu. Gerçi hâlâ birçok kulvardaki seçim ve yarışlarda durum böyle.

​Ancak iş siyasi rekabete gelince kaybeden kalmadı!

​Mevzu, kimilerine göre “izafi” kavramının bile katbekat üstünde değerlendiriliyor. Sayısal veriler arasındaki fark, son on yıldır kazananı ve kaybedeni belirleyemiyor. “Peki, kazanan varsa kaybeden kim?” diye soruyoruz. Cevap “Kaybeden yok” olarak karşımızda duruyor. İşte o an beynimizin bir yerlerinden dumanlar ve yanık kokuları geliyor.

​Hayretle izliyoruz demeçleri! Fakat elle tutulur hiçbir yanı olmayan bu cümleleri kuran zat-ı muhteremin kendinden emin duruşu karşısında, zihnimiz tam bir “ambale” döngüsünde oradan oraya savruluyor.

​Kazananı belli ama kaybedeni olmayan bu seçimde, “Ne diye gidip pusulaya mühür basıyoruz?” diye düşünüyorum o zaman ben de.

​Neden dünya kadar paralar harcanıyor bir sürü kuruma, partiye ve ajansa?

​Kazananın adı hep belliyken, kaybedenin yerinde neden hiçbir isim yok?

​Son on yılda nice yenilen pehlivanlar bile güreşe doymuşken, yalnız memur zihniyetine sahip bir lider doymuyor zincirleme yenilgilere!

​Peki, o zaman şu soru geliyor aklıma: Yenilgiye “kazanamamak” gibi yeni bir mânâ kazandırmaya çalışan bu muhterem insanı, kaç bin ya da milyon insan gerçekten destekliyor?

​Valla bana kalırsa mevzu koltuk sevdasından bile büyük! “Nedir peki öyleyse mevzu?” diyenlere doğrudan Pembe Panter filmindeki Başmüfettiş Charles Dreyfus’un, Dedektif Clouseau’ya duyduğu o manyak derecedeki takıntıyı örnek gösterebilirim. Clouseau’nun sürekli ayağını kaydırma girişimlerinde bulunan Dreyfus, bu işi beceremeyince sinirden nasıl eli ayağı birbirine dolanırsa; işte aynen öyle, Bay Muhterem de aynı baskı altında kendini kaybediyor. Dolayısıyla başarısızlığını kendince örtmeye çalışıyor.

​İşte kaybetme kelimesini lügatından çıkarmış bu pek muhterem de, Başmüfettiş Dreyfus ile aynı kaderi paylaştığı su götürmez bir gerçeğe dönüşüyor.

​Tamam, “Dün dündür, bugün de bugün” diye sürekli geleceğe bakmamızın gerekliliğine işaret eden güzel bir söz var; evet! Ama işin suyunu da çıkartmamak lazım, değil mi?

​Başmüfettiş Dreyfus yapamadı, bari sen yap be Bay Muhterem. “Kaybettik” de, bitsin bu işkence. Hem sana hem bize 😉

Onu tek bir kelimeyle anlatın desem?

Onu tek bir kelimeyle anlatın desem, çoğunuz “deli” derdi herhâlde. Hem de her yaşında deli yaşamayı başarabilen bir müzisyen… MFÖ grubunun içinde sesi en çok duyulan, yerinde bir saniye bile kıpırdamadan duramayan o sevimli adam…

​Üstelik onun bu çılgın, coşkulu hâli, rol aldığı onlarca film ve dizide de canlandırdığı karakteri belirliyordu. İnsanları güldürmek, eğlendirmek ve sürekli aynı pozitif enerjiyi seyirciye yansıtmak çok zor bir iştir. Ama Özkan abi, bunu hiç zorlanmadan yapan ender sanatçılardan biriydi. Rüştünü hem müzikte hem de oyunculukta ispatladı Özkan abi.

​Ben onu erken tanıyan şanslı insanlardan biriyim. MFÖ’nün doğuşu, benim sekiz yaşlarıma denk gelir. “Ele Güne Karşı” albümü, TRT 1’deki klipleri, yılbaşında yine TRT’ye özel seslendirdikleri şarkılar; hepsi çocukluğumdan aklımda kaldı. Eurovision’a katıldıkları günü bile hatırlıyorum. Çünkü Eurovision Şarkı Yarışması, o yıllarda ülkenin en mühim millî meselelerindendi. Yine ortaokul ve lise yıllarımda da MFÖ benim vazgeçilmezimdi. Hemen her albümünü ve şarkılarını ezbere bilirdi benim jenerasyonum.

​Bazı sanatçılar var ki onlar gerçekten yaptıkları sanatla et ile tırnak gibidirler. Hiçbir lekeye bulaşmazlar, herkesçe sevilirler ve yine enteresandır ki bize göre erken bir yaşta mekân ve boyut değiştirirler.

​Dikkatimden kaçmayan bir mevzu vardır: Büyük sanatçılar içlerinde çok yoğun duygusallıklar barındırırlar ancak belli etmezler. Aklıma bu konuda ilk gelen isim Kemal Sunal. Milyonları güldüren adam, kendi içinde ne kadar dertli ve gerçekçidir oysa…

​Yine Zeki Alasya… O da birçok filmdeki komedi rolleriyle milyonları kırıp geçirirdi. Ancak içinde her şeye ağlayan bir çocuk taşıyan adamdı.

​İşte bence Özkan abi de böyleydi. Bu adamın bir kere bile negatif ve ciddi olduğunu görmemişsinizdir, eminim. Ancak son dönem, o ölümcül hastalıkla boğuşurken sadece vücut yorgunluğunu görmüşsünüzdür. Ama orada bile hep tebessüm etmeye gayret edişine şahit olursunuz.

​Ve şimdi Özkan abi de ayrıldı şu fani dünyadan. Milyonları çok üzdü. Cenaze töreninde eminim kabri için milyonlar orada, hemen yanındaydı. Gidemeyenler TV’den kendilerince çok temiz, samimi dualar ettiler.

​Mekânın cennet olsun Özkan Uğur abi.

 

 

Giray Altınok’un yükselişi PRENS’le sürüyor..

“Var Bunlar” dizisinin üzerinden çok geçmeden Giray Altınok, yeni ve harika bir diziyle geri döndü. Fakat bu sefer farklı bir platformda. BluTV’de ilk sezonu ve 8 bölümüyle çok ses getirecek bu dizinin adı: Prens.

​Mükemmel bir kadro, harika bir senaryo ve dönemin ruhunu birebir yansıtan muhteşem kostümler; hepsi “Prens” dizisinde bir araya gelmiş. Dizinin konusu; doğduğunda isim bile verilmeye gerek duyulmayan bir prensin ve onun krallık çevresiyle olan entrika dolu hikâyesini anlatıyor. Başrolde ise elbette Giray Altınok var.

​Ben Altınok’u Güldür Güldür performansından tanımıştım fakat onun oyunculuğunun asıl kalitesini “Var Bunlar” dizisinde fark ettim. Giray o yapımdaki rolünde; gayet üçkâğıtçı, yalancı ve bencil bir karakteri canlandırmıştı. Bu roldeki becerisi, komedi oyunculuğu anlamında müthiş uyumluydu. Ben “Var Bunlar” dizisinin ikinci sezonunun çekilmesini beklerken Altınok, o projeden iki gömlek üstte bir iş ile geri döndü. Altınok, bence bu diziyle artık ustalık dönemine giriyor. “Prens” dizisi ise senaryosunun başarısı bu şekilde devam ederse, en az üç sezon çekilir diye düşünüyorum.

​Bu arada söylemeden geçemeyeceğim; “Prens” dizisi bence Game of Thrones’un harika bir komedi uyarlaması.

​Tüm oyuncuların performansı gayet iyi tabii. Fakat öne çıkan en iyi üç oyunculuk; başta Altınok, sonrasında Kaleş rolüyle Serdar Orçin ve Prens’in abisi rolünde Çağdaş Onur Öztürk’e ait.

​Öztürk’ü ilk izlediğim dizi Diriliş Ertuğrul’du ve oradaki performansı da oldukça başarılıydı. Serdar Orçin’i çok eskiden beri tanıyorum; oynadığı komedi rollerini bilirim. Fakat Orçin’e asıl ününü ve tanınırlığı getiren roller festival filmleri oldu. “Yazgı” ve “Ceviz Ağacı” filmlerinin, festival filmi hayranları için mühim yapımlar olduğunu düşünüyorum.

​Ayrıca burada Derya Pınar Ak isimli genç oyuncudan da bahsetmem lazım. Ak’ı tanıdığım tek yapım, hani şu Yeşilay’ın sigara karşıtlığı için birkaç yıl önce çekilen reklam filmiydi. Bu film dışında eminim birkaç dizi ve filmde oynamıştır ancak izlemediğim için bir şey diyemiyorum. Fakat bu dizinin, Ak’ın kariyerinde önemli bir basamak olacağı kesin.

​Bunların dışında duayen usta Yılmaz Gruda ve Kurtlar Vadisi’nden beri tanınırlığını hiç kaybetmeyen Hüseyin Avni Danyal’dan bahsetmesem olmaz. Yeni jenerasyonun rol aldığı her yapımda, kaliteyi korumak adına böyle değerli isimlerin mutlaka olması gerekiyor.

​”Prens” dizisi 16 Haziran günü BluTV’de yayımlandığı anda oturup sekiz bölümü birden izledim. Aksiyonu ve komedisi bol olan bu dizinin ciddi bir kitle oluşturacağını umuyorum. Yapımcısından yönetmenine, oyuncularından tüm çekim ekibine herkesi kutluyorum. Dizide sanal gerçeklik teknolojisinin kullanıldığını ve senaryonun Altınok’a ait olduğunu dipnot olarak ekliyor; tüm Altınok hayranlarına iyi seyirler diliyorum.

Şu yorgun mermi tanımı aklıma takıldı.

Son dönemde haber bültenlerinde “yorgun mermi” ifadesine sıkça denk geliyorum. Silahı bir güç gösterisi sanan, sırf gösteriş olsun diye ulu orta etrafa ateş eden eğitimsiz güruhun sorumsuzluğu yüzünden hayatını kaybeden binlerce insanın acı haberini izliyoruz. Hele ki kurbanlar çocuklar olunca, insanın içi daha çok yanıyor. O çocukların anne ve babalarının yaşadığı yıkımı siz varın düşünün…

​Magandaların çoğu silahı havaya doğru ateşliyor. Ancak merminin namludan çıkış hızı ve katettiği yol muazzam. Yani kısacası, o artık kontrolsüz bir “kör kurşun”. Nereye gideceği belli olmayan bu kurşun; belki yüz metre ileride balkonda oturan bir teyzeye, belki de bir parkta oynayan bir çocuğun başına saplanabiliyor. Rabbim, çoluk çocuğumuzu bu bilinçsiz silah tutkunlarından muhafaza etsin!

​Gelelim yorgun mermi olayına…

​İşin fiziği bizim düz mantığımızın ötesinde: Mermi çekirdeği namludan çıktıktan sonra hızı 350 m/sn’ye kadar çıkar. Daha sonra bu hız hava direnciyle düşse de yer çekimi etkisiyle tekrar ivme kazanarak 150 m/sn hıza ulaşabilir. Durum bizim düşündüğümüz gibi değildir; mermi çekirdeği namludan çıktıktan sonra sürekli yavaşlamaz. Aksine, düştüğü noktada ulaştığı bu hız (yaklaşık 150 m/sn), bir canlıyı öldürebilecek veya kafatasını delebilecek kadar yüksek bir enerjiye tekabül eder. Ayrıca bu çekirdek, namludan çıkarken kazandığı sürekli dönüş ivmesiyle ilerler. Vücuda veya kafatasına girmesinin asıl sebebi, bu hız ve dönüş hareketinden kaynaklanan tahrip gücüdür.

​Ezcümle; bir silah magandasının hedef gözetmeden yaptığı her atış, birinin ölümüne sebebiyet vermekten başka bir şey değildir. Üstelik işin en trajik yanı şudur: Bu maganda, bilmeden birini öldürdüğünün farkına bile varmadan hayatını yaşamaya devam eder!

Maçın hakkı penaltıların sonucu olmalıydı sanki.

Her ülkenin futbol tarzı ve ekolü farklıdır. Mesela İspanyollar ayağa tek pas ve bol çalımı seven takım oyununun çok ön plana çıktığı bir futbol oynarlar.

İngilizler seri ve sürekli hücum anlayışına bağlı oynar. Yediklerinden fazlasını atarak maç almak isterler.

İtalyan ekolü ise defans ve orta saha ağırlıklı,sert ve çalım oyununu sevmeyen bir ekolü severler. Tabi bir de faul ile karşı rakibi yıldırırlar.

Türk ekolü ise rakibe göre şekillenen sağlam defans, etkin orta saha ve kontra atak mantığıdır. Burada Galatasarayı ayrı tutmak gerekir. Çünkü Galatasaray hem hücumu seven hemde rakibin oyununu bozmaya çalışan bir anlayış geliştirmeye çalışır.

İşte bu gece finalde,seri İngizlerle temkinli defansif İtalyanların klasik çekişmesini izledim. Hem bireysel yetenek hem de kağıt üzerinde favori City idi. Hatta Bazı spor guruları City’nin İnter’i eze eze yeneceği kanaatindeydi.

Bense ayni görüşte değildim. Ki öyle de oldu. İnter oyunu çok güzel kurdu. Top üstünlüğü City de olmasına rağmen ilk yarı sadece bir pozisyon verdi İnter takımı. Gücünü ekonomik kullanan İnter maçı uzatmada almak istediğini maçın ilk düdüğünden itibaren belli etmişti. City’nin bulduğu iki pozisyondan biri gol olunca İnter oyuna ağırlığını ortaya koydu. City skor üstünlüğüne güvenip geriye çekildi. Ve açılacağını umduğu İnter’i kontra atak oyunla yeneceğini düşündü. Ancak iş umdukları gibi olmadı. Gücünü ekonomik kullanan İnter takım olarak ileri çıkınca çok net kale önü üç pozisyon buldu. Fakat değerlendiremedi.

Son 15 dakika City ecel terleri döküyordu. Ve maç bitiminde City istediği kupayı aldı. Bana göre maç uzatmaya hatta penaltılara gitmeliydi. Pozisyon zenginliği olsun, mücadele olsun İnter daha çok istekliydi. Ancak olmadı.

Bence İnter bu finalden sonra ( ki hatta tüm italyan takımları ) üst düzey ulusal kupa mücadelelerini düşünüp defansif odaklı orta saha modelini değiştirmeyi bilmeli. Bunun için hızlı ve etkili şutları olan bir golcü ve bu golcüye pasör olacak ofansif orta saha oyuncusuna ihtiyaç var. Gerçi orta saha için gerekli o isim vardı. O isim Çalhanoğluydu. Ancak defansa yardım etmekten hücuma yönelik katkısı olamadı. Lukaku ise bence oyuna çok geç girdi. Çünkü Teknik Direktör İnzaghi, Lukakuyu kurtarıcı olarak sahaya soktu onu. Halbuki Lukaku oyunun başında girse elinde belinde bile oynasa City defansını rahatsız edecek belki de gol bulacaktı. E düşünün şimdi Lukaku son 20 dakikada bile net 2 pozisyon bulan bir oyuncu. Dediğim gibi Lukaku maça ilk 11 de başlasa ve bir gol bulsa geriye çekilecek İnter sadece yapacağı kontra ataklarla ikinci golü rahat bulabilirdi.

Sonuçta kağıt üstündeki takım kazandı. Ben hücum futbolu seven bir futbolsever olarak böyle maçlarda genelde İngiliz takımlarını desteklerim. Ancak bu akşam ilk kez bir defansif futbol oynayan bir İtalyan takımının kazanmasını istedim. Hayırlısı olsun kupası City’nin. Umarım İstanbul esnafı da bu organizasyonun bereketini görmüştür 🙂

Kırılma sesi / Osman Erim

Bu ses size kadar gelmiştir belkide.. Şöyle inceden inceden. Yeni boyanmış boş bir evin odasında ,kendi nefesinizi duyduğunuz sese benzer bir ses. Ya da sabah ezanına kendince eşlik eden bir kaç sokak köpeğinin kilometrelerce öteden gelen baygın huzursuz ulumaları andıran.
İşte ne olduğunu tam anlayamadan duyduğunuz o ses, bir kalbin çok derinden gelen kırılma sesiydi. O güzel insanlar atlara binip gittiler dizesindeki gibi size hiç duyurmadan yükselip gitti binlerce atom’un arasına benim bedbaht kalbim. Bir anlık kırılmayla bu kadar uzağa giden,herkese ve herşeye küsen bir kalpti benim ki diye daha önceleri de söylediğimi hatırlarım şimdi. Her badireyi kolayca atlatan kalbim, layığıyla layıklanamamaya çok içerlerdi sonunda. Bir kadın sesi gibiydi sanki kalbim, gözleri çoğu zaman ıslak.İyi niyeti yüzünden cefa çeken her kalpten daha acılı, sabrı yüzünden tüm ezilmişlerden daha ezik bir kalbin sahibiydim. Hep doğruyu hatta ve gerçek hakikati anlatma hevesinden gelirdi başına ne gelirse. Suistimale açık bıraktığı her huyunun acısını hep tek başına çeken bir değersiz gönüldü benim ki…
Uğraşılası gelinemeyen bir değersiz.
Bir kırılma sesi, kimi kimsesi olmayan..
-Osman Erim

Michelle Yeoh ve Jamie Lee Curtis her yerde her zaman

Gençlik yıllarımdan beri bilirim ki Oscar Ödülleri hep sükseli ve görkemli olmuştur. Dünya magazin medyası ödül töreni günü Amerika’ya akar; yüzlerce oyuncu, şarkıcı ve ünlü isim meşhur kırmızı halıda yürür. Ardından fotoğrafçılar görüntü alabilsin diye belirlenen alanda durup, hafif bir tebessümle yaklaşık 2-3 dakika boyunca çevrelerini saran basın mensuplarına ayrı ayrı tatlı bakışlar atarak havalı bir duruş sergilerler.

​Kadınlar genelde ya derin bacak yırtmaçlı ya da göğüs veya sırt dekoltesi geniş elbiseler giymeyi tercih ederler. Erkekler ise standart smokin giyerler. Tartışmasız, dünya magazin basınının en sevdiği törendir Oscar. Amerika bu ödül töreniyle dünyaya “Bu işin merkezi biziz” mesajını verir; tüm milletlerin entelektüelleri de ağzı açık bakar ve bu geceyi hayranlıkla takip ederler. Ödül alan yapımlar, yönetmenler ve oyuncular haftalarca konuşulur.

​Bu yılki Oscar Ödül Töreni de bolca konuşuldu. Temiz bir törendi genel itibarıyla; hatta geçen yılki törende Will Smith’in skandal tokadını hatırlarsak, “tertemizdi” bile denilebilir.

​Bu sene takip ettiğim kadarıyla Oscar, kendini yeniden yapılandırıyor gibi geldi bana. Yani bir değişim süreci de denebilir buna. Bunun ilk göstergesi, son törende meşhur kırmızı halının serilmemesiydi. Ki bilirsiniz, kırmızı halı bu törenin olmazsa olmaz ritüellerindendir. Organizasyondan sorumlu olan yetkililer, bu durumu halı renginin törende kullanılan dekorla uyumlu olmadığını düşündükleri için tercih ettiklerini söylemişler. Bana çok gerçekçi gelmedi açıkçası; bence Oscar artık klasik ezberleri bozma niyetinde. Ama eminim o gece Oscar heykelciğini ilk kez kucaklayanlar, o halıda yürüyemedikleri için içlerinde ciddi bir uhde kalmıştır. Bir diğer ezber bozan yaklaşım da Parazit filmiyle başlayan; farklı kültür ve etnik kökenli yapımların ciddi ödüller almaya başlaması. Artık Oscar, küresel dünyanın sesini duyma gayreti içinde. Bu sesi duyma nedeninin; özellikle Uzak Doğu’nun son on yılda her anlamda katettiği yol olduğunu düşünüyorum. Büyüyen ekonomiler her alanda kendini daha çok duyurunca, başta Çin ve Hindistan’ın bilim ve sanatla olan ilişkisi de kuşkusuz dikkat çekiyor.

​Bu yılki Oscar Ödül Töreni benim için ayrı bir önem taşıyor. Sebebi şu; ödül alan üç oyuncuyu gençlik yıllarımdan beri takip edip seviyor olmam. Bu isimler: Michelle Yeoh, Brendan Fraser ve elbette Jamie Lee Curtis.

​Önce Brendan Fraser ile başlayayım. Yanılmıyorsam 90’lı yılların sonları, milenyum döneminin başlamasına yakın bir zamanda Brendan, Mumya isimli bir filmde başrol oynamıştı. Film dünyada büyük gişe yapmış, Türkiye’de de çok sevilmişti. Adam tabii o zamanlar çok genç ve yakışıklıydı. Fraser’in bu rol için aldığı onlarca kilo, kazandığı Oscar’la çok anlamlı hâle geldi kuşkusuz.

​Bir diğer isim olan Michelle Yeoh ise yine Mumya filminin hemen akabinde gösterime giren, kadının gücü ve o dönemin feminist ruhuna hitap eden; kung-fu filmi görünümlü ama aslında çok sanatsal bir yapım olan Kaplan ve Ejderha’da oynamıştı. O dönem Yeoh’a âşık olma evresine girmiştim az kalsın! Bakışları, duruşu ve özgüveni ile tam “evlenilecek kadın” izlenimi yaratmıştı bende. Yeoh bir Aslan burcu kadını; zaten Aslan kadınları böyle dikkat çekicidir. Yeoh ayrıca bir Uzak Doğu dövüş sanatları ustası ve profesyonel dansçı. Yanılmıyorsam 50’den fazla filmi var. Yani arkadaşlar, hayatta hiçbir şey kolay kazanılmıyor; ya ciddi bir emek ve büyük bir bedelle ya da türlü bedellerle zirveye ulaşıyorsunuz. Bu dediklerim Brendan Fraser için de geçerli. O da 30 yıllık bir birikimin ve gayretin sonucunda Oscar’ı hak etmeyi bildi. Yeoh ve Fraser şu anda 60’lı yaşlardalar; tüm gayret ve emekleri bu heykelcikle taçlanmış oldu.

​Ve son isme geleyim: Jamie Lee Curtis. Curtis’i çocukluğumdan beri biliyorum desem yalan olmaz. Biliş sebebim, Halloween serisi filmlerinden kaynaklı doğal olarak. Curtis, her zaman çok farklı bir güzelliğe sahip, çekici bir kadındı. Her daim kısa saçları, keskin bakışları, uzun boyu, düzgün fiziği ve ciddiyeti ile hatırlanır sinema dünyasında. Oynadığı filmlerde ya korku ya da romantizmi bol roller sergilemişti hep. Ama Oscar’ı kazandığı Her Şey Her Yerde Aynı Anda (Everything Everywhere All at Once) filmindeki rolüyle kesinlikle ödülü dibine kadar hak ettiğini gösterdi. (Yine bir dipnot; Curtis de 60’lı yaşlarını yaşıyor.) Curtis bu filmde oynadığı rolün içine o kadar iyi girmiş ve makyajı o kadar mükemmel yapılmış ki; ben Curtis’in o rolde oynadığını törenden bir gün sonra filmi internetten izlerken öğrendim. Öyle ki, filmi seyrettiğim süre boyunca hep “Nerede bu Curtis?” diye sorup durdum ara ara. Ancak filmin ikinci bölümünde çözdüm olayı.

​Son olarak ödülleri silip süpüren meşhur film hakkında da birkaç şey söyleyeyim. Film, “Paralel evren var mı?” sorusunu sahiplenmiş, Uzak Doğu savunma sanatlarıyla süslenmiş kara mizah dokulu bir yapım. Aynı zamanda içinde aile ve aile içi dramayı da barındırınca, bu kadar dalda ödül kazanması hiç sürpriz değil. Aslında bu filmin ana konusu üzerine çok film yapıldı bugüne kadar; ancak kurgu ve oyunculuk buram buram Asya kokunca ciddi ilgi çekti. Filmin tek bir dakikasından sıkılmadım, ancak bazı yerlerde tempo düşünce adapte konusunda kopukluk yaşadığım anlar oldu.

​Her şey bir yana, filmi asıl omuzlayan üç unsur vardı: Birincisi Yeoh’un performansı; paralel evrendeki tüm türevlerinin içine hakkıyla girmiş. İkincisi Curtis’in, Yeoh ile olan; birbirine zıt şekilde yaşanmış samimiyet ve kavga dolu sahneleri. Üçüncüsü de yönetmenin kavga sahneleri ile duygu dolu sahneleri eşitleyerek tam tadında seyirlik hisler vermesi.

​Bence bu film kesinlikle izlenmeyi hak ediyor; hiç Oscar almamış olsaydı bile.

Rolex mi Casio mu? paradoks’u üzerine bir deneme..

Gençlik yıllarımdan beri bilirim ki Oscar Ödülleri hep sükseli ve görkemli olmuştur. Dünya magazin medyası ödül töreni günü Amerika’ya akar; yüzlerce oyuncu, şarkıcı ve ünlü isim meşhur kırmızı halıda yürür. Ardından fotoğrafçılar görüntü alabilsin diye belirlenen alanda durup, hafif bir tebessümle yaklaşık 2-3 dakika boyunca çevrelerini saran basın mensuplarına ayrı ayrı tatlı bakışlar atarak havalı bir duruş sergilerler.

​Kadınlar genelde ya derin bacak yırtmaçlı ya da göğüs veya sırt dekoltesi geniş elbiseler giymeyi tercih ederler. Erkekler ise standart smokin giyerler. Tartışmasız, dünya magazin basınının en sevdiği törendir Oscar. Amerika bu ödül töreniyle dünyaya “Bu işin merkezi biziz” mesajını verir; tüm milletlerin entelektüelleri de ağzı açık bakar ve bu geceyi hayranlıkla takip ederler. Ödül alan yapımlar, yönetmenler ve oyuncular haftalarca konuşulur.

​Bu yılki Oscar Ödül Töreni de bolca konuşuldu. Temiz bir törendi genel itibarıyla; hatta geçen yılki törende Will Smith’in skandal tokadını hatırlarsak, “tertemizdi” bile denilebilir.

​Bu sene takip ettiğim kadarıyla Oscar, kendini yeniden yapılandırıyor gibi geldi bana. Yani bir değişim süreci de denebilir buna. Bunun ilk göstergesi, son törende meşhur kırmızı halının serilmemesiydi. Ki bilirsiniz, kırmızı halı bu törenin olmazsa olmaz ritüellerindendir. Organizasyondan sorumlu olan yetkililer, bu durumu halı renginin törende kullanılan dekorla uyumlu olmadığını düşündükleri için tercih ettiklerini söylemişler. Bana çok gerçekçi gelmedi açıkçası; bence Oscar artık klasik ezberleri bozma niyetinde. Ama eminim o gece Oscar heykelciğini ilk kez kucaklayanlar, o halıda yürüyemedikleri için içlerinde ciddi bir uhde kalmıştır. Bir diğer ezber bozan yaklaşım da Parazit filmiyle başlayan; farklı kültür ve etnik kökenli yapımların ciddi ödüller almaya başlaması. Artık Oscar, küresel dünyanın sesini duyma gayreti içinde. Bu sesi duyma nedeninin; özellikle Uzak Doğu’nun son on yılda her anlamda katettiği yol olduğunu düşünüyorum. Büyüyen ekonomiler her alanda kendini daha çok duyurunca, başta Çin ve Hindistan’ın bilim ve sanatla olan ilişkisi de kuşkusuz dikkat çekiyor.

​Bu yılki Oscar Ödül Töreni benim için ayrı bir önem taşıyor. Sebebi şu; ödül alan üç oyuncuyu gençlik yıllarımdan beri takip edip seviyor olmam. Bu isimler: Michelle Yeoh, Brendan Fraser ve elbette Jamie Lee Curtis.

​Önce Brendan Fraser ile başlayayım. Yanılmıyorsam 90’lı yılların sonları, milenyum döneminin başlamasına yakın bir zamanda Brendan, Mumya isimli bir filmde başrol oynamıştı. Film dünyada büyük gişe yapmış, Türkiye’de de çok sevilmişti. Adam tabii o zamanlar çok genç ve yakışıklıydı. Fraser’in bu rol için aldığı onlarca kilo, kazandığı Oscar’la çok anlamlı hâle geldi kuşkusuz.

​Bir diğer isim olan Michelle Yeoh ise yine Mumya filminin hemen akabinde gösterime giren, kadının gücü ve o dönemin feminist ruhuna hitap eden; kung-fu filmi görünümlü ama aslında çok sanatsal bir yapım olan Kaplan ve Ejderha’da oynamıştı. O dönem Yeoh’a âşık olma evresine girmiştim az kalsın! Bakışları, duruşu ve özgüveni ile tam “evlenilecek kadın” izlenimi yaratmıştı bende. Yeoh bir Aslan burcu kadını; zaten Aslan kadınları böyle dikkat çekicidir. Yeoh ayrıca bir Uzak Doğu dövüş sanatları ustası ve profesyonel dansçı. Yanılmıyorsam 50’den fazla filmi var. Yani arkadaşlar, hayatta hiçbir şey kolay kazanılmıyor; ya ciddi bir emek ve büyük bir bedelle ya da türlü bedellerle zirveye ulaşıyorsunuz. Bu dediklerim Brendan Fraser için de geçerli. O da 30 yıllık bir birikimin ve gayretin sonucunda Oscar’ı hak etmeyi bildi. Yeoh ve Fraser şu anda 60’lı yaşlardalar; tüm gayret ve emekleri bu heykelcikle taçlanmış oldu.

​Ve son isme geleyim: Jamie Lee Curtis. Curtis’i çocukluğumdan beri biliyorum desem yalan olmaz. Biliş sebebim, Halloween serisi filmlerinden kaynaklı doğal olarak. Curtis, her zaman çok farklı bir güzelliğe sahip, çekici bir kadındı. Her daim kısa saçları, keskin bakışları, uzun boyu, düzgün fiziği ve ciddiyeti ile hatırlanır sinema dünyasında. Oynadığı filmlerde ya korku ya da romantizmi bol roller sergilemişti hep. Ama Oscar’ı kazandığı Her Şey Her Yerde Aynı Anda (Everything Everywhere All at Once) filmindeki rolüyle kesinlikle ödülü dibine kadar hak ettiğini gösterdi. (Yine bir dipnot; Curtis de 60’lı yaşlarını yaşıyor.) Curtis bu filmde oynadığı rolün içine o kadar iyi girmiş ve makyajı o kadar mükemmel yapılmış ki; ben Curtis’in o rolde oynadığını törenden bir gün sonra filmi internetten izlerken öğrendim. Öyle ki, filmi seyrettiğim süre boyunca hep “Nerede bu Curtis?” diye sorup durdum ara ara. Ancak filmin ikinci bölümünde çözdüm olayı.

​Son olarak ödülleri silip süpüren meşhur film hakkında da birkaç şey söyleyeyim. Film, “Paralel evren var mı?” sorusunu sahiplenmiş, Uzak Doğu savunma sanatlarıyla süslenmiş kara mizah dokulu bir yapım. Aynı zamanda içinde aile ve aile içi dramayı da barındırınca, bu kadar dalda ödül kazanması hiç sürpriz değil. Aslında bu filmin ana konusu üzerine çok film yapıldı bugüne kadar; ancak kurgu ve oyunculuk buram buram Asya kokunca ciddi ilgi çekti. Filmin tek bir dakikasından sıkılmadım, ancak bazı yerlerde tempo düşünce adapte konusunda kopukluk yaşadığım anlar oldu.

​Her şey bir yana, filmi asıl omuzlayan üç unsur vardı: Birincisi Yeoh’un performansı; paralel evrendeki tüm türevlerinin içine hakkıyla girmiş. İkincisi Curtis’in, Yeoh ile olan; birbirine zıt şekilde yaşanmış samimiyet ve kavga dolu sahneleri. Üçüncüsü de yönetmenin kavga sahneleri ile duygu dolu sahneleri eşitleyerek tam tadında seyirlik hisler vermesi.

​Bence bu film kesinlikle izlenmeyi hak ediyor; hiç Oscar almamış olsaydı bile.

İsimsiz gezegen / Osman Erim

 

Bu gezegenin içinde tek yaşayan benim; bir de senin isminle yankılanan uğultular var.

Ve dünyanın yalnızlığından farksız burası, lüzumsuz kalabalıklarla doldurulmuş.

​Ki burada zaman, hep gece. Lambaları, ışıkları kesilmez; söndürmek yasak. Çünkü yokluğunun canavarları karanlığı sever.

​Yerdeki toprak çiçek vermez; ne kadar kazarsan kaz, hep bir asfalt kokusu…

​Soğuğu, senin sıcağını tanımaz, bilmez. Karanlığı saçlarınca kara; isimsiz bir gezegen, sensiz dönmeye üşenir gibi…

Neden sağda değil de solda sıfır kalmak deriz?

​”Solda sıfır kalmak” diye bir deyim vardır. Kıyaslama yaparken illaki en az bir kez kullanmışsınızdır bu deyimi. “Anlamı olmamak”, “değersiz olmak”, “sönük kalmak” gibi anlamlar verir.

​Ancak benim aklıma takılan iki şey var: Birincisi, bu sözü kim ve hangi anda kullandı ilk kez?

​İkincisi; neden sağda değil de solda sıfır kalınır?

​Ben şimdi bu deyimi herhangi bir arkadaş ortamında, bir sohbette “sağda sıfır kalır” şeklinde kullansam; biri de çıkıp “Yahu kardeşim, o deyim ‘sağda değil, solda sıfır kalır’ şeklinde söylenir” derse, ben de ona “Nedenmiş o?” şeklinde bir soruyla karşılık versem… O kişi acaba nasıl bir mantık kurup bana cevap verir, çok merak ediyorum. 🙂

​Sanırım deneyeceğim! 😉

Depremlerin içimizdeki enkazı daha ağır

Çok büyük elemlere, üzüntülere sarmalanmış acayip duygular besliyoruz bugün milletçe… Üzüntü ve acı dediğimiz duygularımız, her haber bülteninde içimizde üst üste biniyor.

​Olduğu yere çöküveren binalar; o enkaz yığınlarının altında can veren binlerce insanı düşünmek, ardından vefat edenlerin yakınlarının acısını hissetmek, en son da o büyük felaketten kurtulanların bu soğukta yaşadığı ve yaşayacağı türlü türlü travmalar…

​Saatler ilerledikçe enkazlardan çıkacak mucize kurtuluş haberlerine odaklanıyoruz. “Bir can, bir candır” diyerek dua ediyoruz. Zaten elimizden başka bir şey de gelmiyor; tabii AFAD, Kızılay ve benzeri yardım kuruluşlarına gönderdiğimiz SMS’leri, yolladığımız kıyafet ya da erzak malzemelerini saymazsak eğer.

​Şimdi gardırobumda elime kışlık ne geçerse bir kutuya dolduruyorum. Meğer ne çok kıyafetim varmış, onu anlıyorum şu an. Monttan atkıya, eldivenden kazağa kadar her şeyden ikişer, üçer adet… “Niye duruyor ki dolapta bu kadar şey? Neyi bekliyor, kimi?” diye düşünürken, cevabı anında o soruyla ilişkilendiriyorum: Elbette afetzede halk için. Bu sebeple biraz rahatlıyor içim. “İyi ki vermemişim birilerine” diyorum. En çok ihtiyacı olan insanların elinde, sırtında ve başında biraz sıcaklık oluşturmanın huzurunu hissediyorum.

​Allah’ım, sen büyüksün. Sen şimdi orada yarası sarılanın da, yara saran her kulunun da yardımcısı ol. Bizleri her türlü belâ ve musibetten muhafaza et.

Asıllar, taklitler ve çok benzerler…

Çok büyük elemlere, üzüntülere sarmalanmış acayip duygular besliyoruz bugün milletçe… Üzüntü ve acı dediğimiz duygularımız, her haber bülteninde içimizde üst üste biniyor.

​Olduğu yere çöküveren binalar; o enkaz yığınlarının altında can veren binlerce insanı düşünmek, ardından vefat edenlerin yakınlarının acısını hissetmek, en son da o büyük felaketten kurtulanların bu soğukta yaşadığı ve yaşayacağı türlü türlü travmalar…

​Saatler ilerledikçe enkazlardan çıkacak mucize kurtuluş haberlerine odaklanıyoruz. “Bir can, bir candır” diyerek dua ediyoruz. Zaten elimizden başka bir şey de gelmiyor; tabii AFAD, Kızılay ve benzeri yardım kuruluşlarına gönderdiğimiz SMS’leri, yolladığımız kıyafet ya da erzak malzemelerini saymazsak eğer.

​Şimdi gardırobumda elime kışlık ne geçerse bir kutuya dolduruyorum. Meğer ne çok kıyafetim varmış, onu anlıyorum şu an. Monttan atkıya, eldivenden kazağa kadar her şeyden ikişer, üçer adet… “Niye duruyor ki dolapta bu kadar şey? Neyi bekliyor, kimi?” diye düşünürken, cevabı anında o soruyla ilişkilendiriyorum: Elbette afetzede halk için. Bu sebeple biraz rahatlıyor içim. “İyi ki vermemişim birilerine” diyorum. En çok ihtiyacı olan insanların elinde, sırtında ve başında biraz sıcaklık oluşturmanın huzurunu hissediyorum.

​Allah’ım, sen büyüksün. Sen şimdi orada yarası sarılanın da, yara saran her kulunun da yardımcısı ol. Bizleri her türlü belâ ve musibetten muhafaza et.

Dijital camın arkasına bakmak

Toplum, beklemeye de bekletilmeye de hiç bu kadar müptela olmamıştı. Arza talep sevdamız doruk noktasına ulaşmışken; herkesleşerek, ortak müştereklerde türlü algı yönetimlerine kapılarak, hatta daha doğrusu aldanarak 16:9 formatında bir cam ekranın arkasına, burnumuzu yapıştırmış vaziyette bakıyoruz.

​Herkesin her şeyi temelsiz, desteksiz bir şekilde; art ya da iyi niyetli bir biçimde paylaştığı sanal bir dünyayı kendi gerçek dünyamızla yer değiştiriyoruz. Çünkü sanalın uçsuz bucaksız, herkesi tavlayan eğlence ve tavsiyeleri bize daha renkli ve heyecan verici geliyor.

​İşte Timoléon Marie Lobrichon’un “Oyuncakçı Vitrini” tablosu bana bu düşünceleri ürettiriyor. Sadece oyuncağa odaklı çocuklara benzeyen milyarlarca koca insan! Ödül ve başarı peşinde koşan ancak zora, zahmete zerre bulaşmak istemeyen kolaycı milyarlar…

​Hepimize kolay gelsin!

Timoléon Marie Lobrichon / Oyuncakçı vitrini tablosu

 

Hiç kimseye birşeyini anlatma. Ya sonra?

Bu aralar Instagram’da, çeşitli motivasyon ve girişimcilik sayfalarında sürekli karşıma çıkan bir tavsiye var: “İyi ya da kötü, kimseye hiçbir şeyini anlatma!”

​Hatta şöyle devam ediyorlar: “Güzel giden şeylerin sırrı, kimseye bir şey söylememektir. Çeneni kapalı tut! Arkadaşlarının çoğu seni iyi görmek istiyor ama onlardan daha iyi değil.”

​Peki, neden bu kadar korkutuluyoruz?

​Bu tavsiyenin kökeninde, günümüz insanının bencilliği ve başkalarının başarısına karşı duyduğu o gizli haset yatıyor. “Kendinle ilgili anlattığın her şey, başkalarının kalbinde bir kıskançlık tohumu yeşertir” diyorlar.

​Peki, bu ne kadar sağlıklı bir anlayış? Bunu sorguluyorum. Banka hesabını, iş hedeflerini, yaptığın iyilikleri, güçlü veya zayıf yönlerini, ev almanın sevincini, evladının müjdesini veya kariyerindeki o hak edilmiş yükselişi… Yani hayatı “hayat” yapan tüm o insani paylaşımları tamamen izole etmemiz mi gerekiyor?

​Çıkan sonuç şu: “Bu devirde kimseye, babana bile güvenme; dostundan akrabana kadar herkesi birer potansiyel tehlike olarak gör.”

​Tamam, tedbirli olalım; ancak tüm paylaşımları birer devlet sırrı gibi saklayıp, nazardan ve kem gözlerden korkarak bir “karanlık odada” mı yaşayalım? Böyle yaptığımızda, insanların bize karşı duyduğu o samimi bağı, güveni ve muhabbeti nasıl inşa edeceğiz? İnsanı insan yapan şey, başkalarının gözünde parlayan o sevinç değil midir? Eğer her şeyi gizlersek, geriye kiminle neyi konuşacağız? Sadece “havadan sudan” yapılan o sığ, “geyik” muhabbetlerle mi yetineceğiz?

​Bence bu “her şeyi sakla” dayatmasını şu şekilde revize etmeliyiz: Herkese değil ama yol arkadaşı olduğumuz, vicdanından emin olduğumuz yakın dostlarımıza sevinçlerimizi ve kaygılarımızı açmak, aslında ruh sağlığımız için bir zorunluluktur.

​Düşünsenize; kimseye hiçbir sevincinizi veya hüznünüzü anlatmayacaksınız, sonra da insanların size kendileriyle ilgili derin paylaşımlarda bulunmasını bekleyeceksiniz… Bu, sadece tek taraflı ve komik bir beklenti değil, aynı zamanda dostluğu bir “ticari işlem” gibi soğutmaktır.

​Sonuç olarak sosyal medyadaki o “hap bilgi” veren motivasyon sayfalarının tavsiyelerini, hiç düşünmeden ve tartmadan kabullenmemek lazım. Herkesin bir aklı var, evet; ancak mantık ve vicdan bizi her zaman o orta yola, yani “dozunda samimiyete” götürecek olan yegâne pusuladır.

​Unutmayın; güvenmek bir risk olabilir ama hiç kimseye güvenmemek, insanın kendine yaptığı en büyük ıssızlaştırmadır

Sadece yılınbaşını kutlama zamanları..

​”Yıllarca Noel (Christmas) imgelerini; çam ağaçlarını, ışıkları ve o meşhur kırmızı kostümleri sanki evrensel bir ‘yılbaşı paketi’ymiş gibi üzerimize boca ettiler. Toplumun bu iki kavramı—yani dini bir bayram olan Noel ile takvimsel bir geçiş olan yılbaşını—birbirinden ayırmaya başlaması, aslında bir bilinç sıçraması. Artık o ışıltılı reklamlar, ekonomik gerçekliklerimizin ve hayatın içindeki o ağır temponun yanında biraz ‘sırıtıyor’, biraz da samimiyetsiz geliyor.

​Belki de bu bir sadeleşme işaretidir. Bir yılı bitirip diğerine başlarken markaların çizdiği o ‘alışveriş yaparsan mutlu olursun’ masalına eskisinden daha az inanıyoruz. İthal süslerin altındaki boşluğu sorgulamaya başlamak, kendi kültürümüze ve özümüze dönmek için atılmış minik ama kıymetli bir adım. Reklamlardaki geyiklerin yerini biraz daha sükûnet, biraz daha gerçeklik alıyorsa; bu, yılbaşının ‘tüketim’ değil, bir ‘düşünce’ dönemine evrildiğinin en güzel kanıtıdır.”

​Sizce bu durum, genel hayat tarzımızda da “daha az şaşa, daha çok öz” dönemine girdiğimizin bir işareti olabilir mi?

Yeni yıldan beklentiniz sorulacak. Söylemeyin!

Yeni yıldan beklentileriniz sorulacak. Söylemeyin!

​İlla bir şeyler söylemeniz gerekirse klişe laflar edin: “Yeni yıl hepimize güzellikler, barış, sağlık getirsin” gibi… “Yeni yıl, yeni umutlar demektir” diyecekler; inanmayın! Yeni yıl dahil kimseden karşılıksız bir mucize beklemeyin. “İyi bir şeyler ancak yeni yıl ile birlikte gelir” diyenlere bıyık altından gülün ve “he he” deyin.

​Piyango biletine yatıracağınız umutlarınız, harcadığınız paradan daha büyük bir ziyan; oynamayın!

​Geleceğe yatırım önemli ama lütfen abartmayın. Elinizden gelenden fazlası için kendinizi yırtmayın. Bu dünya için gösterilen aşırı gayretin, çoğu zaman müsriflikten ibaret olduğunu bilin.

​Büyük kutlamalar yapmak için yılbaşını veya özel günleri beklemeyin. Vadenin ne zaman dolacağını bilmiyorsunuz. Eğer içinizden kutlamak geliyorsa, bir sebep bulun ve en kısa sürede yapın. Hayat, takvim yapraklarının değil, anlık kararların toplamıdır.

​Toplumda sürü psikolojisinin ağır bastığı bu günlerde, sürüden kısa bir süre ayrılın ve kendinizle küçük bir muhasebe yapın: “Geçen yılbaşından bu yana, kendime ve çevreme gerçekten ne kattım?” diye sorun.

​Matematiksel takvim yapraklarının değişmesi, size sihirli bir şekilde bir şey kazandırmaz. Ama şunu bilin ki her yıl bedenen ve zihnen biraz daha yaşlanıyorsunuz. Sizi genç ve enerjik tutacak olan sadece besinler değil; asıl zihin huzurudur. Stres seviyenizi düşürün, zihninizi temizleyin.

​Bunların dışında tebessüm etmeyi ihmal etmeyin ve size iyi yıllar dileyenlere nezaketle yaklaşın; “Umarım” demeniz kâfi gelecektir.

​Şimdi, herkesin kendine ve çevresine hakiki anlamda faydalı olacağı bir yıl diliyorum Allah’tan.

​Amin deyin.

Amazon bence farklı ( Reklam ve işbirliği yoktur efendim)

Amazon, bence çok farklı. Bunu yazmamın birçok sebebi var elbet. Bu farkları, son bir haftadır Amazon’dan sıkça yaptığım alışverişlerimde daha net fark ettim. Şimdi bu farkları madde madde inceleyelim:

  • ​Arayüz ve Tasarım: Amazon’un sayfa düzeni ve yazı fontları kendine has. Bu sadelik, bana “sahibinden.com”un yıllar önceki o sade ve düz halini hatırlatıyor. Ana sayfa dâhil alt sayfalarda bile gereksiz ışık geçişleri, kayan yazılar veya boğucu ürün resimleri yok.
  • ​Ürün Seçkisi: Amazon’da gördüğünüz ürünler, diğer sitelerdeki gibi birbirinin aynısı değil. Kaliteyi önceleyen bir süzgeçten geçiyorlar; marka bilinirliği çok olmasa da kalite olarak hiç altta kalmayan “seçilmiş” firmalar yer alıyor.
  • ​Pazarlama Dili: TV’de veya diğer sosyal mecralarda sürekli “indirim” diye bağıran reklamlar yerine; prestij ve sempati oluşturan, daha kurumsal reklamlar kurguluyorlar.
  • ​İhtiyaç Odaklılık: Mesela bir şemsiye alacaksınız; diğer sitelerde önünüze onlarca marka çıkarken, Amazon’da 2-3 markanın kaliteli ürünlerini görüyorsunuz. Bu da karar verme sürecini hızlandırıyor.
  • ​Kargo ve Teslimat Esnekliği: Sipariş verirken kargo seçenekleri sunulması harika. Teslimatın hızlı mı yoksa normal zamanda mı yapılacağını seçebiliyor, kuryenin hangi saatler arasında geleceğini görebiliyorsunuz. Evde yoksanız komşuya bırakma seçeneği, farklı bir adrese yönlendirme veya teslimat gününü/saatini erteleme gibi haklar tanıyorlar.
  • ​Paketleme Kalitesi: Amazon, neredeyse tüm ürünlerini kendine has kaliteli bir karton zarf ya da kutuya koyuyor. Kargo elinize geçince kendinizi değerli hissediyorsunuz. Çünkü bu kutular onlar için ek bir maliyet olmasına rağmen, bu maliyetten kaçmıyorlar.
  • ​Hediye Seçenekleri: Almış olduğunuz ürünü, isterseniz hediye ambalajı yaptırıp notunuzu eklemenizi sağlıyorlar.
  • ​Taksit İmkanları: Amazon, seçili gruptaki birçok ürüne peşin fiyatına 9 ve 12 taksit imkânı sunuyor. 9 taksit belki birkaç sitede daha var ama 12 taksit uygulaması oldukça nadir.
  • ​Kişiselleştirme: Giyim bölümünde; marka ve ürünleri önünüze getirmek için cinsiyet, yaş, boy ve kilo gibi verilerinizi isteyerek size en uygun ürünleri zahmetsizce karşınıza çıkarıyor.
  • ​Ürün Bilgisi ve Şeffaflık: Amazon, sattığı ürünlerin özelliklerini detaylı bir şekilde mutlaka ekliyor. Bu, çok önemli bir detay. Amazon ve Hepsiburada dışındaki birkaç alışveriş sitesinde ürün açıklamaları maalesef gerekli itina ile düzenlenmiyor (PTT AVM bu konuda en vasatı).
  • ​Müşteri Hizmetleri: Bir alışveriş sitesinin olmazsa olmazı çözüm merkezidir. Bu konuda bence birinci sırada Amazon (ikinciliğe Hepsiburada’yı koyarım). Canlı destek asistanı ile yazışmaya üşenirseniz “Beni arayın” linkine tıklamanız yeterli; yapay zekâ asistanı sizi anında arıyor ve “Müşteri temsilcisine bağlanmak için şu tuşlara basın” diyerek kolaylık sağlıyor. 🙂
  • ​Prime Avantajı: Birçok ürün için kargo ücreti istenmiyor. Kargo ücreti çıkan bazı ürünlerde ise Prime üyesi olduğunuzda kargo ücretsiz oluyor. Üstelik Prime ile Prime Video izleme olanağı da sunuluyor.

​Velhasıl, iki gündür aklıma gelen ve not aldığım farklılıklar bunlardı. Ben, Amazon’un zaman içinde Türkiye’deki en iyi alışveriş platformu olacağına inanıyorum. Evet, belki diğer siteler kadar devasa bir satış hacmi veya ürün yelpazesi olmayacak ancak ürün kalitesi, kargo hızı, kolay iade garantisi ve düzgün bir Türkçeyle sizi hızlı çözüme ulaştıran temsilcileriyle sektörün en saygıdeğer iyisi olacağına hiç şüphem yok. Müşteriler de Amazon’u diğerlerinden daha üstte ve ayrı bir yerde görüyor.

​Ha, bu yazı için Amazon’dan herhangi bir ücret almadım, bilginize! İyi hizmet sunan kimse onun hakkını vermek istedim; bu hak da Amazon’a sonuna kadar yakışıyor. Bence Amazon’u mutlaka inceleyiniz.

Herkes Tahir’i sevsin lütfen..

Sosyal medyada, eline mikrofonu ve kamerayı alanın “sokak röportajları” kanalı açtığı bir dönemden geçiyoruz. Tarafsızlıkları oldukça tartışmalı; ancak sorsanız %90’ı “tarafsızım” der.

​Adı üstünde, “sokak röportajı”; yoldan geçen, konuşturabilecekleri bir vatandaş arıyorlar. Konuşma cesareti olanlar kendilerince fikirlerini söylüyorlar. Ancak yorumlara bakınca pek iç açıcı düşüncelere denk gelemiyorum. Vatandaş kendi mantığını yürütmek yerine, takip ettiği siyasi ideolojinin medya organlarında ne duyuyorsa onu anlatıyor; neredeyse noktasına virgülüne kadar! Bazen de bazı kanalların, danışıklı dövüş mahiyetinde kullandığı “vatandaş görünümlü” manipülatörlere denk geliyorum. Bu kişilerin söylemlerine kanıp oyuna düşen farklı görüşten vatandaşlar, bir anda hararetli tartışmaların içinde buluyor kendilerini.

​Sokak röportajlarının genel hikâyesi bu; ancak bazen de konuyla hiç alakası olmayan, psikolojik sorunları bulunan vatandaşlar ve onların hayat hikâyeleri popüler oluyor. Bunun ilk örneğini hatırlarsınız: “Ankara beni bulsun; ben bu ülkenin Genelkurmay Başkanı, Başbakanı, Cumhurbaşkanıyım. Hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin, Amerika’nın ‘prezıt prezdınıyım’” diyen Mersinli Cihangir. Cihangir’in popülaritesi bir anda sarmıştı memleketi, büyük bir fan kitlesi oluşmuştu.

​Şimdi ise yeni bir hayat hikâyesi popüler oldu: Tahir. Tahir’in de psikolojik sorunları var elbette; ancak Cihangir ile kıyaslanmayacak kadar şuuru ve fikri yerinde. Fakat onun hikâyesi eğlenceli değil, aksine yürek burkan cinsten. Tahir’in gördüğü fiziksel ve psikolojik şiddete rağmen insanlara “Aşkım!” diye hitap etmesi, onu gören herkesin sempatisini kazanmasına yetti. Tahir, en çok yediği dayaktan şikâyet ediyor. Kendi anlatımına göre bir şekilde tedavi görmeyi başarmış ama yeterli olmamış; çünkü onu horlayan ve dövenler hâlâ sokakta ve Tahir, kendini bu tiplere karşı savunamıyor. Tahir’in “Herkes Tahir’i sevsin, herkes Tahir’e yardım etsin” feryadı, insanın içine işliyor.

​Duygulanmamak elde değil. Memlekette hikâyesini ve acılarını bilmeden yanından geçip gittiğimiz kim bilir daha nice Tahirler, nice Cihangirler var… Umarım Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Tahir’i en yakın zamanda bulur ve onu koruması altına alır.

 

Kışın çıplak ağaçları gibi olan insanlar..

Kışın çevremdeki ağaçlara bakarım. Çoğu yapraklarının tamamını dökmüş ve çırılçıplak kalmıştır. Bazı ağaçlar ise hiç yaprak dökmez; yaz-kış neredeyse aynıdır. Güzellik kıyaslamasına girdiğimde, elbette çam ağaçları daha hoş gelir gözüme. Fakat o meydanda çırılçıplak duran ağaçlardan biri incirdir, diğeri dut; daha ileride duran ise kirazdır. Estetiğe bakınca çam ama lezzetini düşündüğümde meyve ağaçları favorimdir.

​İşte insan da aynı böyledir. Bazı insanlar zor zamanlardan geçerken tüm gücünü yitirir; sönüktür ve sevimsiz bir insana dönüşür. Bazı insanlar ise hep aynıdır; nötr ve stabildir. Ne “iyi” ne “kötü” sıfatını tam oturtamazsınız üstlerine. Zor zamanlardan geçen insan, ağır şartlarda olgunlaşır ve yeni gelecek mevsimde en verimli haline ulaşır; tıpkı bir meyve ağacı gibi. Stabil insan ise sadece vardır. Ancak ne kendini yeniler ne de başkalarına dokunacak bir fayda biriktirir.