Açılmamış Kalpler ve Görünmez Zararlar

Kullanım kılavuzuyla gelmeyen tek şey galiba insan kalbi. Hani şu mobilyalar için bile sayfalarca açıklama varken, o en hayati organı açmak için ne bir şema var ne de bir işaret. Hal böyle olunca, herkes kafasına göre bir teknik geliştiriyor. Kimi levye ile zorluyor, kimi maymuncuk kullanıyor, biz de kalbini açmaya çalışırken verdiğimiz zararla baş başa kalıyoruz.

​Geçmiş tecrübelerimiz ise bu yolda bazen bir harita, bazen de bir mayın tarlası gibidir. Bir yandan daha önceki hatalardan ders çıkarıp daha temkinli yaklaşmayı sağlar, diğer yandan da geçmişteki yaralar yüzünden yeni bir kalbe ön yargıyla yaklaşmamıza neden olabilir. Önemli olan, eski tecrübelerin seni korumakla kalmayıp, doğru bir şekilde açılmana da rehberlik etmesi.

​Tabii bunu yapabilecek insanın kendisinin kalbinin de açılmış olması lazım. Kalbini ortaya güzelce sunmayan insanlar başka kalplere nasıl girebilirler ki? Bir kalbin kıymetini bilmek, ona zarar vermeden yaklaşmak demektir. Bu da ancak empati kurarak, sınırlarına saygı göstererek ve kırılganlığını koruyarak mümkün olur.

Hangi hikayenin firarisisin?

Hayatın bir döneminde, sıradan bir insan kendisine biçilen o tanıdık hikayenin içinde sıkışıp kaldığını hissedebilir. Her şey o kadar monoton ve ezbere akıyordur ki, bir gün durup kendine sorar: Ben bu masalın neresindeyim?

​O noktada, başkalarını mutlu etmek için kendini yıprattığını, hak ettiği değeri göremediğini fark eder. Artık yorulmuştur ve o hikayeden firar etmesi gerekir.

​Kaçmak kolay değildir; alışkanlıkları kırmak, bilinmezliğe adım atmak cesaret ister. Ama kendi gerçeğini bulma arzusu ağır basar.

​Firar sonrasında derin bir huzura ulaşır. Şimdi geriye dönüp baktığında, o zorlukların ona bundan sonra ne istediğini gösteren birer pusula olduğunu görür. Bu tecrübelerle donanmış olarak, kendi değerleriyle uyumlu seçimler yaparak çok daha mutlu olacağına inanır.

​Üstelik, yeni başlayacağı hikayede kendine biçeceği rol de burada önemli. Eğer eski değersiz, silik olan rolünü yeni hikayede kesinlikle kabul etmezse neden mutlu olmasın?

​”Dünya Nereye Gidiyor?” Değil, Aslında “Dünya Nereye Gitmiyor?”

İnternette eski bir kitap kapağına denk gelip durup düşündüm biraz. Üzerinde “Dünya nereye gidiyor?” yazıyordu. Bu soru, insanın aklına takılan en eski ve en derin sorulardan biri. Teknoloji hızla ilerliyor, sanayileşmeden beri dünya çok değişti, ama insanlık olarak nereye gittiğimiz konusunda giderek daha fazla endişe duyuyorum.

​Mesele sadece yeni buluşlar değil; ahlaki olarak kötüye doğru gittiğimize, dünyadaki kaynakların adil bir şekilde dağılmayacağına ve artan nüfusla birlikte daha da tükeneceğine eminim.

​Bireysel olarak doğru bir tavır takınmak önemli, ama asıl mesele bu tavrı gösteren insanların birliği. Statüden, koltuktan veya zenginlikten ziyade, sokaktaki sıradan insanın göstereceği çoğunluk tepkisi bu gidişatı değiştirecek tek güç.

Chiquitita’nın Fısıldadığı Umut

Az önce radyoda denk geldim ABBA’nın Chiquitita şarkısına, yıllardır dinlediğim o melodiye bugün başka türlü baktım. Meğer içinde büyük bir teselli ve umut barındırıyormuş.

Çocukluğumdan beri kulağıma gelen o sıcak tınıların, sözleriyle bu kadar uyumlu olduğunu fark etmek bana bambaşka bir huzur verdi. Bugünlerde sadece umuda ihtiyacım var; belirli bir kararlılıkla çıktığım bu yolda cesaretli olmam ve sonuçlarına katlanmam gerektiğini çok derinden hissettiğimi biliyorum.

Sanki bu şarkı, omuzlarımdan bir yükü alıp yerine bir umut ışığı yakıyor; bana her şeyin geçici olduğunu ve karanlık günlerin ardından aydınlık geleceğini fısıldıyor gibi.

Şarkının sözleri şöyle:

​”Chiquitita, ağlıyorsun ama bunu bilmene gerek yok. Kalbini kıran o şeyi biliyorum, bu konu hakkında konuşmak istemiyorsun. Görebiliyorum, gözlerinde o ışıltı kalmamış. Tıpkı eskisi gibi değilsin, çok sessizsin, ne oldu sana? Chiquitita, ne olur, içini dök, omuzlarımda ağla. İçinde ne varsa bırak çıksın, yarın yeni bir gün ve sen tekrar şarkı söyleyeceksin.”

​Bana inanmıyorsanız şarkıyı iki kere dinleyin moraliniz bozukken. Ve hatta nakaratını ezberleyin. Nakaratını ezberledikten sonra yüksek sesle eşlik ederek söyleyin, bana hak vereceksiniz.

Mantık Kalkanı ile Vicdani EMAR Arasında: İçimizdeki Hakem

​Merhaba. Evet, hayat böyle bir şey. Her an; içinde bir yandan her türlü riski, belirsizliği ve beklentiyi getirirken diğer yandan umudu, sevinci ve huzuru barındırabiliyor. Netlik dediğimiz kavram hiçbir zaman kalıcı olmuyor. Karşımıza çıkan durumlar, o an gördüğümüz manzaranın bütünlüğünü bazen tam bazen de flu olarak görmemize neden oluyor. Zaten hayatımızda yolunda gitmeyen şeylerin temelinde de bu flu veya silik olaylar var; ne yapacağımızı kestiremediğimiz, korku ve kaygılarla yoğun bir biçimde boğuştuğumuz dönemler işte tam burası. Bir yol haritası oluşturup çözüm için gerekli eylemleri o flulukta harekete geçirmemiz de çok zor oluyor. Sürecin devamı ise içimizde birikmeye başlayan çaresizlik ve yardım arama gereksinimlerimizi giderek arttırıyor.

​Beynimiz ve kalbimiz sorumluluk yerlerini ve sıralarını birbirine karıştırıp içimizde sert bir çatışma başlatıyor. Bir çeşit savaş meydanında hangi tarafa meyletmemiz gerektiğini bilemez hâle geliyoruz. Önce beynimiz; mantığımızı ve egomuzu koruma adına bizi bir çeşit koruma kalkanı içine alıyor, “Zararı gören sen olmamalısın,” diyor, işi bu çünkü. Fakat beynimiz, duygu, vicdan ve ahlak konularında kalp kadar uzmanlaşamadığı için her konuyu tam anlamıyla çözüme kavuşturamıyor. İşte tam bu noktada kalp devreye giriyor. Başta öz eleştiri, muhasebe ve empati gibi vicdandan türemiş güçlü argümanlarla bizi baştan aşağı duygusal bir EMAR’a yatırıyor. Bu EMAR taraması sonrası ortaya çıkan veriler, bizim meselelere daha yapıcı, kırıp dökmeden bakmamızı sağlar. Ancak meselenin çözümü adına net bir onarım garantisi vermez. Çünkü mesele, kendi içinde netliğe ulaşmak adına hem beyin hem kalpten gelecek tekliflere açık olabilir. Ve işte tam burada hakem olarak biz devreye gireriz. Aynı tasavvufta da geçtiği gibi “ene”, yani asıl benliğimiz… En saf ve ortada duran üçüncü ve asıl benliğimiz. Hangisini ne oranda kullanıp sonuç alacağımıza karar verecek, sonuçlara katlanması ve sorumluluk alması gereken en “ben” olan benliğimiz. Hesap vermesi gereken tek merkez “ben”.

​İşte “her an” diye bahsettiğimiz ve var olduğumuz zamanın ilerleyen her bir diliminde netlik arayışımızı ortaya koyan bu durum, bizim yaşamdaki duruşumuzu adeta mini dizi serilerine dönüştürür. Her an, bir dizide bambaşka fırsat ve tercihleri yakalayarak yolunu çizmeye çalışan insanın bitmeyen senaryosudur. Netlik yakalandığındaki huzur ise tüm gelip geçici mutluluklarımızdan daha kalıcı, daha onarıcı bir yaşam sürdürme imkânı sağlar bize.

İşte tam bu noktada geçmişte yasamış ve hayatı tüm detaylarına kadar sorgulamış üstadlardan da bu konu hakkında fikir alalım diyorum. Çünkü yüzyıllardır filozoflar ve psikologlar tam da bu sorunun peşinden koştu. İnsanın içindeki bu karmaşık mekanizmayı anlamak için harika metaforlar ürettiler. Gelin, tarihin en önemli isimleri bu meseleyi nasıl özetlemiş, hızlıca göz atalım.

Önce Platon: Platon ve “Kanatlı Araba”: Platon’a göre ruhumuz üç parçalı bir araba gibidir. Aklımız arabacıdır, kalbimiz asil attır, korku ve arzularımız ise asi attır. Huzur, arabacının bu iki atı uyum içinde zapt etmesiyle mümkündür.

Bir diğer metafor ise Blaise Pascal ve Kalbin Mantığı: Pascal, aklın soğuk hesaplarına karşı kalbin altını çizer ve “Kalbin öyle nedenleri vardır ki akıl hiçbir zaman bilemez” diyerek aklın erişemediği derin sezgilerin kalpte saklı olduğunu söyler. Freud’un göre ise ​İçimizdeki Üçlü: Freud’a göre içimizde sürekli çekişen üç karakter vardır: Kuralsız arzularımız (İd), vicdanımız (Süperego) ve bizi korumaya çalışan zavallı hakemimiz (Ego). Ego, bu iki dev arasında denge kurmaya çalışır.

​Son Söz: Hakem Koltuğunda Kim Oturuyor?

​İster Platon’un arabacısı deyin, ister Freud’un egosu… Günün sonunda o flu anlar dağıldığında, kararı verecek, sorumluluğu sırtlayacak tek bir merci var: Saf benliğimiz, yani “biz”.

​Beyin bizi korumak için mantık kalkanı kuşanır, kalp bizi vicdani bir taramadan geçirir; ancak dümeni tutacak olan yine kalbinin ve aklının sesini harmanlayabilen insanın kendisidir. Belirsizlik bitmez ama hayat, bu senaryoda hangi tarafa direksiyon kıracağımızı seçtiğimiz sürece anlam kazanır.

3 Kuruşa 5 Köfte: Saflık mı, Beklenti mi, Yoksa Fırsatçılığa Davetiye mi?

Yıllarca o malum lafı dillerden düşürmedik: “3 kuruşa 5 köfte.”

​Dönüp arkama bakıyorum da, bunu neden yaptık? Gerçekten içimizdeki o saf, karşılıksız verme arzusundan mı? Yoksa bizi yere göğe sığdıramayanların, o anki işini görmek için sırtımızı sıvazlamasından, yani o tatlı yağlamalarından mı beslendik? Ya da en acısı; belki de “kaz gelecek yerden tavuk esirgemezler” mantığıyla, ufak yatırım sandığımız şeylerin başımıza çorap öreceğini sezinleyemeyip verdiğimiz tavukları hiç önemsemememizden mi?

​Aslında bu metafor, insanoğlunun o asırlık ikiyüzlülüğünün ve bitmek bilmez kurnazlığının aynası. Biz ne zaman “hiç” sayılabilecek bir bedel karşılığında fazlasını sunmaya kalksak, karşı tarafın nefsine öyle bir alan açıyoruz ki… Adam, en ucuz yoldan en kârlı çıkmanın peşinde. Fırsatçılıkta üstümüze yok; yeter ki işimiz görülsün, yeter ki kârımız tatlı olsun. Karşıdaki insan elindekini, emeğini, ömrünü ucuza satmış; kimin umurunda?

​İşin özü şu: Nefsimiz o kadar kıymetli ki, başkasının fedakarlığını bir “hak” değil, yakalanmış bedava bir fırsat olarak görüyoruz. O yüzden yıllarca o beşinci köfteyi fazladan verdik durduk. Sonra da neye uğradığımızı şaşırdık. İnsan kendi eliyle fırsatçılığa zemin hazırlayınca, sonradan şikayet etmeye de pek hakkı kalmıyormuş galiba.

Fedakarlık mı, Hesaplaşma mı? Yeni Evlilik Dinamikleri

Evlilikte gelir bağımsızlığının ilişkimizi nasıl etkilediğini, eski geleneksel rollerin yeni dünya düzeniyle nasıl çatıştığını fark ettiğimde anladım. Eskiden evin babası tek kontrol noktasıyken, şimdi her iki tarafın da kendi bütçesi ve özgürlüğü var. Bu durum bazen iki farklı dünyanın çatışmasına dönüşüyor ve evlilik kurumunu temelinden sarsabiliyor. Ortak bir denge bulmak her zamankinden daha zor hale gelirken, ne yazık ki bu özgürlük arayışı, ilişkilerdeki huzuru da tehdit edebiliyor. Evlilikteki bu rol esnekliği, bazen geleneksel iş bölümünü tamamen altüst edip yeni dengesizlikler yaratabiliyor. Özellikle ev işlerinde tam bir ortaklık sağlanamadığında, taraflardan biri kendini gereksiz yere her alanda mücadele ederken bulabiliyor. Bu da hem huzuru hem de o beklenen eşitliği zedeleyen bir durum haline geliyor. Çocuklarımızın babalarının her işi yaptığını görmesi ilk başta hoş bir destek gibi görünse de, zamanla yeni bir kat role dönüşüp üzerlerinde aşırı bir beklenti yaratabiliyor. Kadınların korunma ihtiyacının azaldığı, erkeklerin de ev ve iş yükünü paylaşmakta zorlandığı bu dönemde, iki tarafın da tüm rolleri kusursuzca üstlenmesini beklemek biraz hayal ürünü gibi kalıyor. Kapitalist sistemin emeğimizi sömüren yapısının kendiliğinden düzelmesini beklemek de gerçekten hayalci olurdu. Çözüm, yalnızca ekonomik düzenlemelerde değil, insanın çocukluktan itibaren kazandığı vicdani ve ahlaki değerlerde yatıyor. Saygı, sevgi ve empati olmadan bu çıkmazdan kurtulmak imkansız. Evdeki otorite dengelerinin değişmesi, babanın otoritesinin azalması ve annenin hem anne hem baba rolünü üstlenmek zorunda kalması, evde aslında iki farklı anne figürü yaratmış durumda. Bu yüzden ancak samimi bir anlayış ve temel değerler bizi bu karmaşadan çıkarabilir diye düşünmekten başka birşey gelmiyor elimden. .

Ayna Nöronlar Tatile Çıktı: Mesajlaşırken Neden Yanlış Anlaşılıyoruz?

Geçenlerde Instagram’da gezinirken bir psikoloğun hesabına denk geldim ve paylaştığı önerileri okuyunca “İşte bu, hayatımın özeti!” dedim. Meğer biz klavye kahramanları, kavgaları yazılı olarak çözmeye çalışarak resmen bilime meydan okuyormuşuz.

​Gelin görün ki, yüz yüze konuşma cesaretinden yoksun olan biz fani tayfa, işin kolayına kaçıp anında klavyeye sarılıyoruz. Neden mi? Çünkü kalp kırmanın parmak kontrolüyle yapılanı makbuldür!

​ Mesajı Tekrar Okuma Seansları

​Hele ki kavga ederken, o karşı tarafın döktürdüğü zehir zemberek cümleleri dönüp dönüp tekrar okumuyor muyuz? Okuyoruz. Beynimiz de sağ olsun, sanki o ağır sözleri her okuduğumuzda ilk kez duyuyormuş gibi tepki veriyor. Kavga bitti sanıyorsunuz ama nafile, mesaj geçmişinde kavgayı arşivden çıkarıp çıkarıp izleyen bir bünye haline geliyorsunuz.

​%7’lik İletişim Faciası

​Bilim insanları diyor ki, “Anlaşma becerisinin %55’i vücut dili, %38’i ses tonu ve sadece %7’si kelimelerdir.” Biz ne yapıyoruz? Yüz yüze gelip iki çift laf edip ses tonumuzla, mimiklerimizle meramımızı anlatmak yerine, koca konuyu sadece %7’lik kelime kapasitesiyle çözmeye çalışıyoruz. Sonuç mu? Tabii ki “Neden öyle dedin, ben onu mu kastettim” çıkmazı!

​Ayna Nöronların İsyanı

​Hani şu sevdiğimiz insana bakarken devreye giren “ayna nöronlar” var ya, mesajlaşırken tatile çıkıyorlar. Resmen kepenk kapatıyorlar! Ee, ayna nöronlar devre dışı kalınca, karşımızdakini anlamak, şefkat göstermek falan hak getire! Sonra bir bakmışsınız, klavye başında aslan kesilip asla kast etmediğiniz şeyler söylemiş ve ortalığı savaş alanına çevirmişsiniz.

​Sonuç: Klavyeyi Bırak, Gözlerinle Konuş!

​Demem o ki, yüz yüze konuşma becerisini kaybetmiş biz mesajlaşma müptelaları, kolaya kaçmayı bırakmalıyız. Bir dahaki sefere o öfke kabardığında parmaklarınızı ekranın üzerinden çekin ve yüz yüze gelmeyi bekleyin. Bırakın o anlık öfke patlamaları (amygdala kavgası) yerine, göz göze gelip gerçekten önemli konuları konuştuğunuz beyinsel tartışmalar yapalım. Klavyeniz değil, kalbiniz ve ses tonunuz konuşsun!

Sanatın ve Sanatçının “Arifane” Duruşu

Sanat; insanın duygu, düşünce ve hayallerini somut veya soyut malzemeler kullanarak, yaratıcı gücüyle ve kişiyi etkileyecek biçimde ifade etmesidir.

​Sanatçının dünyaya karşı duyarlılığı; yaşanmış tüm deneyimlerden, sanat pratiğinden, manevi konumundan, estetik tercihlerinden, duygusal derinliğinden, ilgi alanlarından, beğeni ve ideallerinden, kısacası yaratışından gerçeklik kazanan her şeyden kaynaklanır. Sanat eserine o eşsiz özgünlüğü veren de kesinlikle bunlardır. (Ziss, 1984: 93)

​Her sanatçı, içinde yaşadığı toplumun yaşam biçiminin, gelenek ve göreneklerinin, inanç sisteminin, siyasal ve ekonomik düzenin, teknolojik gelişmelerin ve doğal çevrenin etkisi altındadır. Sanatçı; toplumsal ve doğal olaylardan duygularını ve düş gücünü besleyen unsurları kavrar, bunlara dair tepkisini eseriyle yansıtır.

​Sonuç olarak sanatçı; toplumun tökezlediği, kabalaştığı, çirkinleştiği ve sıradanlaştığı dönemlerde güzeli savunmak için ortaya çıkan; estetik ile uyumu bir arada sunan; karamsarlığı ve ayrışmayı sonlandırıp ortak estetik zevki topluma kazandırmaya çalışan kişidir.

​Sanatçı, içinde bulunduğu toplumun sosyal meselelerini irdeleyen, dünyayı gözlemleyen ve çözüm arayışımızda bize destek olan bir rehberdir. Sanatçıdan beklenen, her zaman doğrunun ve güzelin yanında durmasıdır.

​Sanatçılar en güçlü mesajlarını, çoğu zaman ortaya koydukları eserlerle verirler.

​”Sigara Paketinde Neyi Gizliyorlar?”

Sigara paketlerinin üzerine neden o korkutucu resimlerin konulduğunu hepimiz biliyoruz. Sağlık otoriteleri, bu görsellerle bizi sigaradan soğutmaya, en azından vicdan azabı çektirmeye çalışıyor. Peki, yıllardır o fotoğrafları görüyoruz da ne oluyor? Hiç. İnsan bir süre sonra o resimleri görmezden gelmeyi öğreniyor, paketi ters çevirip cebine atıyor ve hayatına devam ediyor.

​Ama asıl mesele başka; neden bu paketlerde sigaranın içinde tam olarak ne olduğu yazmıyor?

​Yıllar önce paketlerin üzerinde nikotin ve katran oranları yazardı. “Hafif” veya “light” diyerek kendimizi kandırırdık. Sonra “Düz Paket” uygulaması geldi ve o rakamlar da tamamen silindi. Gerekçe olarak, tüketicinin “daha az zararlı” algısına kapılmaması gerektiği söylendi. Yani, “Rakamları gizleyelim ki içen kişi bunun daha az zararlı olduğunu sanmasın, korksun ve bıraksın.”

​Peki, bu gerçekten bir çözüm mü? Ben buna inanmıyorum.

​Bizim “ne içtiğimizi” bilme hakkımız yok mu? Bugün marketten aldığımız en basit bisküvinin arkasında bile içindekiler kısmı, kalorisi, yağı, tuzu detaylıca yazar. Söz konusu tütün ürünü olduğunda neden “içerik şeffaflığı” bir anda rafa kalkıyor?

​Benim önerim çok net: “Light” veya “medium” gibi pazarlama yalanlarını yazmasınlar, amenna. Ama o paketin bir tarafına, sigaranın içine konulan ve yanma sonucu açığa çıkan o 70 tane kanserojen maddenin listesini yazsınlar. Formaldehit mi var? Yazsınlar. Arsenik mi var? Yazsınlar. İnsanlar, paketin üzerinde “Sigara öldürür” yazısını okuduğunda değil; içinde “Fare zehri, aseton, amonyak” gibi maddelerin isimlerini tek tek gördüğünde sarsılır.

​Şu an uygulanan “korkutma” stratejisi artık işlevini yitirdi. İnsan beyni korkuya alışır ama gerçeklere, rakamlara ve somut verilere karşı daha savunmasızdır. Bir tüketicinin karşısına “Bu ürün sizi öldürür” diye genel bir sloganla çıkmak yerine, ürünün içine gizlenmiş o kimyasal çorbayı dökerseniz, o zaman gerçek bir şeffaflıktan bahsedebiliriz.

​Bizi “daha az zararlı” sanıp kendimizi kandırmakla suçlayan mantık, aslında bizi kendi ürünümüzün içeriğinden mahrum bırakarak koruduğunu sanıyor. Oysa biz, sadece ne içtiğimizi bilmek istiyoruz.Buradan sağlık bakanlığına nacizane tavsiyem farklı paketlerin arkasına her bir zararlı kimyasalın acıklamasını yazma mecburiyeti getirsin sigara şirketlerine. Ya da aslında en güzeli şu yazı: Biz sizin sağlığınızı değil bu işten maksimum kazanacağımız parayı önemsiyoruz” ( Yazının altına da sigara şirketinin adı yazacak tabi)

​Gerçeği doğrudan vermek daha etkili sonuçlar doğurmaz mı sizce de?

Haziran Yalancı Yaz, Temmuz ise Çark Dönümü

Hayatın değişmez kurallarından biri benim için nettir: Haziran ayı, takvim yapraklarında yazın başlangıcı gibi görünse de aslında “yalancı yaz”dır. Haziran’da asla tam anlamıyla yazlık kıyafetlere geçmem, özellikle akşam saatlerinde rüzgarlığımdan vazgeçmem. Çünkü bu ayın aldatıcı ılıklığına kanıp ince giyinmek, ayın ortasında mutlaka bir nezle vakasıyla sonuçlanır.

​Sonra Temmuz gelir; akşamları hava 20 derecelerin üzerine çıkar, tişörtle uyumanın o ferahlığı başlar. Ancak bu sene Temmuz ayı, elli yıllık ömrümde hiç yaşamadığım bir hava olayına sahne oldu. Gündüzü ayrı, gecesi ayrı, şiddetiyle adeta kapı baca dağıtan fırtınalar… Rüzgarın hiddeti öyle bir seviyedeydi ki, evdeki tüm kapı ve pencereler, sanki görünmez bir el tarafından öfkeyle kapatılıyormuşçasına büyük bir gürültüyle çarpıyordu.

​Merak bu ya, başladım araştırmaya. Meğer yaşadığım bu doğa olayı, her sene Temmuz ayında rutin olarak gerçekleşen bir döngüymüş. Öğrendim ki Temmuz’da aslında iki farklı rüzgar karakteri yaşanıyormuş.

​İlki, ayın sonlarına doğru etkili olan, güneyden esen, sıcak ve kuru “Sam Yeli” ya da diğer adıyla “Keşişleme”. Bu rüzgar, değdiği yeri fırın gibi kavuran o meşhur rüzgardır; adını tam koyamasam da aslında aşina olduğum bir isimmiş.

​İkincisi ise, tam 10-12 Temmuz civarında ortaya çıkan, denizcilerin ve halkın yakından tanıdığı “Çark Dönümü Fırtınası”. Halk arasında “Bezirgan Fırtınası” olarak da anılan bu doğa olayı, tam da bu günlerde pencerelerimizi zorlayan o hırçın rüzgarın ta kendisiymiş.

​Özetle, havanın sıcak ve sert esişi Sam Yeli’nin işi; o meşhur, kapı pencere çarptıran fırtınalı dönem ise Çark Dönümü’nün habercisi.

​Ezcümle; hayat dediğimiz şey, sürekli bir öğrenme süreci. İnsan elli yaşına da gelse, doğanın dilini çözmeye devam ediyor. Hoş geldin Bezirgan başı fırtınası, bu sene sayende bir şey daha öğrendik.

Kartalkaya değil yanan, insanlık!

​Tüm yazılı medya, televizyon kanalları ve tabii ki sosyal medya… Hepsinin muazzam ilgi gösterdiği çok acı, çok büyük bir facia bu Kartalkaya yangını.

​Allah tüm vefat edenleri rahmetine kavuştursun; ölen tüm vatandaşlarımızın yakınlarına, evlatlarına, akraba ve dostlarına sabırlar versin.

​Sorumsuzluk, ihmal, gevşeklik, vicdansızlık gibi bir sürü sıfatın haberlerde arka arkaya sıralandığı yüzlerce bilgiyi duyuyor ve görüyoruz. Her haberde “Nasıl olabilir bu ya!” diye geçiriyoruz içimizden.

​Otelin yangın merdivenleri çalışmıyor… İtfaiye geç geliyor… Yangın alarmları çalışmıyor… Yangın tüpleri yok ya da boş… Belediyeler itfaiyeyi, vatandaş belediyeyi suçluyor… 76 insan can veriyor; diğer otellerde kalanlar ise hiçbir şey olmamış gibi kaymaya, tatile devam ediyor…

​Sorumlular tespit edilemiyor. Ve işin garibi, bir tane bile istifa eden sorumlu yok!

​Aslında bu facia, geçmişte yaşanan tüm facialar gibi, “Aman, ne olacak ki canım!” anlayışının doğurduğu sonuçlardan biri sadece. Ateş düştüğü yeri yakıyor her zamanki gibi. Tüm Türkiye üzülüyor, üzülüyor… Ama sonuçta elde ne var? Hiç. 15 gün sonra unutulup gidecek trajik bir hikâye.

​Ama eminim şu an en teyakkuzda olanlar; tatilde olan tatilciler ve bu insanların kaldığı otellerin müdürleridir. Hele otel müdürleri, tüm eksik gedikleri kapatma derdindedir. “Aman bizim başımıza da gelmesin” korkusu, birtakım tedbirler almaya zorlayacaktır elbet. Ancak buradaki önemli detay şu: “Başımıza gelmesin, hapse düşmeyelim” endişesi mi, yoksa “Bir insan bile bizim ihmalimiz yüzünden hayatını kaybetmesin” düşüncesi mi?

​Şahsi kanaatim, tüm sorumluluk sahiplerinin ilk bahsettiğim düşünce yapısında olduğu yönünde. Öyle ya; tüm Türkiye’nin lanet okuduğu bir isim olmak ve üstelik hapse girmek, onlar için ne feci bir son!

​Ama en nihayetinde iş yine dönüp dolaşıp aynı yere geliyor. Başkasının derdiyle dertlenmeyen bir milletin ferdi, bu topluma ne kadar faydalı olabilir? “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”cılık, bu milleti gerçek manada nasıl güvende tutar? Bu ülkeyi, huzurlu insanların huzurla yaşadığı bir yer nasıl kılar?

​Cevap tabii ki hiç!

​Milletimizin değerleri bu denli yozlaşmışken, çocuklarımıza önce insan ve ahlak odaklı eğitim veremezken nasıl bir geleceğimiz olacağını hayal edebiliyoruz!

​Utancın yok olduğu bir toplumdan kimse bir şey beklemesin. Farkındalık sahibi tüm insanlara sesleniyorum: Yapmanız gereken tek şey, iyiliğinizi korumak ve şu sürü psikolojisinin içinde bir an bile kaybolmamaktır.

Arabesk’in en gösterişsiz efsanesini uğurladık

Üzülmem mi hiç? Üzüldüm tabii. Bu ülkenin kırk yaş üstü her ferdi gibi ben de üzüldüm. 1970 ve 1980 dönemlerinde hem filmleri hem şarkılarıyla ekol olmuş; bu coğrafyanın insanının duygularına dokunmayı başarmış, iyi olmaya çalışan, iyi olmak için direnip acı çekmiş herkesin sesi olmuş çok net bir insandı.

​”Babalar” döneminin (Orhan, Ferdi, Müslüm) en ünlülerinden biriydi. Sade, gösterişsiz bir hayat; kimseye eğilmeden, yandaş olmadan ismini korumuş bir stardı o. 1990 sonrası pop müziğin yükselişiyle birlikte, yaptığı müzik nedeniyle “tü kaka” ilan edilen, “demode” sanatçılar sınıfına sokulan bir isimdi Ferdi Baba.

​Gerçi 1990-1995 yılları arasında yaptığı şarkıları ve o meşhur pop furyasına inat yükselişini unutmamak lazım. O son albümler, Tayfur’un ustalığının ve “Baba” lakabının ne kadar yerinde olduğunun ispatıdır.

​Ancak o süreçten sonraki uzun dönemde Ferdi Baba, bir şekilde müziğe küstü. Belki dönemin müzik piyasası onu soğuttu, belki de ailevi sorunları… Bilemiyorum. Üretimi durdu. Sonra sektöre yeni sesler katmak istedi; “Ferdifon Plak”ı kurdu. Ancak o da uzun sürmedi. 2000 sonrası Ferdi Tayfur’u müzik adına herhangi bir platformda neredeyse hiç göremez olduk.

​Aslında görebilirdik, tabii kendisi isteseydi. Yeni müzik türlerine yaklaşıp, yeni ekollerle dirsek teması kursaydı… Belki o dönemin popüler sanatçılarıyla yapacağı düetler, belki şarkılarına yapılacak “cover” dediğimiz yeni düzenlemeler onu müziğin içinde, aramızda tutabilirdi. Ancak Baba, hiç yanaşmadı.

​Bu bahsettiğim yaklaşımı zaten sadece iki isim başardı: Biri tabii ki Müslüm Gürses, diğeri de Kibariye. Bu iki sanatçı, farklı müzik türlerinin en popüler parçalarını yorumlayarak gençlere kendilerini hatırlattılar. İyi de yaptılar aslında. Böylece gençler onların tarzını da tanımış oldu.

​Lise yıllarımı, yani 1990’lı yılları hatırlıyorum; Orhancı-Ferdici ikileminde bir süre kalmıştım. Orhan Gencebay şarkıları ruhuma daha kibar ve yumuşak gelirken, Ferdi’nin şarkıları isyan ve yoğun bir acıyla dolu duygular yaşatırdı. Keza film tarzları da çok zıt kutuplarda dolaşırdı. Orhan filmleri karizmatik erkek ekolü yaratırken; Ferdi filmleri, saf ve iyi niyetinden vazgeçmediği için yüzü hiç gülmeyen Anadolu erkeğinin resmini çizerdi. Sonu acı biten filmler ise açık ara Ferdi Tayfur filmleriydi.

​Allah gani gani rahmet eylesin Ferdi Baba’ya…

​Son olarak ekleyeceğim mevzu da şu: Tayfur’un şarkılarının ne kadar güzel olduğunu ve her dönemde varlığını sürdüreceğini, “Ferdi Tayfur Şarkıları” albümündeki cover’lardan anlayabilirsiniz. Özellikle son dönemde yayında olan “Gassal” dizisinin müziklerini dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

​Hoşça kal gençliğimin efsanesi, hoşça kal bir dönemin âşıklarının duayen müzisyeni… Mekânın cennet olsun.

​”Sen, kendindeki başkası mısın?”

İnstagram’da çok karşılaşırım; pek çok psikoloğun “kendin ol” içerikli paylaşımlarıyla. Ancak hiçbiri, insanın gerçekte nasıl kendisi gibi olabileceğinin yolunu ve yöntemini paylaşmaz. Çünkü bu tarz paylaşımlar genelde beğeni toplamak için yapılır. Detaya inen ve sonuç aldırmaya yönelik paylaşımlar değildir. En çok kullanılan sözler yine genelde, tarihte bundan beş yüz ya da bin yıl önce söylenmiş olanlardır.

​Bunların en bilineni, tabii ki Mevlânâ Hazretleri’ninkilerdir. “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” sözü listenin en başındadır. Günümüz toplumu bu seçenekten “göründüğün gibi ol” kısmına yoğunlaşmıştır. İmaj ve güç dediğimiz özellikler, toplumun başarı ve kazanç adına sahip olunması gereken en mühim iki unsurudur. İyinin demodeleştiği, uyanıklık ve fırsatçılığın zirveye oturduğu bu yüzyıl, aslında “kendililik” kavramına en uzak kaldığımız yüzyıldır aynı zamanda.

​Az önce yine bir “kendin ol” post’u gördüm Instagram’da. Bir psikolog hanımefendi, güzel bir yazı fontu kullanarak bizim kendimiz gibi olmamız gerektiğini, başkalarına benzemememiz gerektiğini anlatan bir paylaşımda bulunmuş Nietzsche’den. Ben de dayanamayıp yorum kısmına küçük bir ironi mahiyetinde Tarkan’dan bir söz bırakıyorum:

​”Başkası olma, kendin ol. Böyle çok daha güzelsin.”

​Elbette bir insana verilecek en anlamlı tavsiyelerden biri bu: “Neysen o ol!” Yüzyıllardan beri nice âlim, filozof ve düşünür bu ortak fikir temelinde buluşmuş.

​İnsanın kendini bilmesi; ne olup ne olmadığını ve neler olamayacağını görmesinden daha mühim bir konu yoktur sanırım. Peki, gelelim mevzunun en can alıcı yerine: İnsan nasıl kendisi olabilir ve böyle bir süreci nasıl istikrarlı hale getirebilir? Yani insan ne ya da neleri yaparsa başkalarına benzemeden, başkası gibi olmak istemeden anlamlı bir hayat yaşayabilir? Bana kalırsa bunu başarmak, toplumun neredeyse tamamına yakını için çok zor bir mücadele. Çünkü kolay görünen birçok disiplini uygulamak, hakikatte çok meşakkatlidir. Bunun en önemli sebebi ise ilk önce insanın ne olduğunu bilmemesidir. “İnsan nedir?” sorusuna vereceğimiz tek cevap “İnsan düşünen bir hayvandır” gibi bir cevapsa, kusura bakmayın ama bu, meselenin sonuna geldiğimizin resmidir.

​Kendini bilmek, hem her dinde hem de bütün kültürlerde en önemli erdemlerden biri sayılmış. Mesela tasavvufta dünyayı bilen kişilere “âlim”, kendini bilen kişilere ise “ârif” denilmiş. Yine çok bilinen ve değerli yazarlarımızdan biri olan Ömer Seyfettin de; “Türk milleti âlim değil, âriftir. Sezgileriyle ve geçmiş hafızası sayesinde doğruyu bulur” der. Kendililik anlamına gelen “marifet”, bilinen tüm ilimlerden üstün bir yere konumlandırılmış.

​Peki, insan kendini bilir… Şimdi bu sorunun cevabına kafa yoralım: İnsan, kendinin ne olduğunu bilmesi için ilk önce neden var olduğunu bilmelidir. Bunun en başı, elbette din ve inançlardır. İnsan bu dünyada niçin var olmuştur? Var olma gayretinin gerçek sebebi nedir? (Allah’ın yarattıklarından istedikleri). Ortada bir gaye varsa (ki var), insan bu gayenin ne kadar farkında? Demek ki neymiş; insan önce kendini yaratan varlığı tanımalı, idrak etmeli ki kendinin ne olduğunu ve ne olacağını bilsin ve buna göre bir hayat yaşasın.

​İnsanın ikinci bilmesi gereken şey ise dünyadır (doğa, tabiat, evren). İnsan, yaşadığı gezegende paylaştığı her canlı ve mahlukatın yaşam formunu ve birbiri arasındaki etkileşimi izlediğinde, kendisinin de bir parçası olduğu bu yaşama karşı ne kadar sorumlu olduğunun farkına varır. O zaman soru şu: Yaratıcısını tanıyan, dünyadaki görevini bilen bir kişinin sürekli kendisiyle ve başarılarıyla övünmesi, çoğu zaman kibirli ve büyük gönüllü olması ne kadar mümkün olabilir? Ya da sürekli kendisini başkalarıyla kıyaslaması, özentilerle dolu hedefleri olması, birilerinin üzerine basarak yükselmeye çalışması, kalp kırması, kendinden ekonomik ya da ilim bakımından altta olanları küçük görmesi, onları aşağılaması ne zaman mümkündür?

​Cevap: Hiçbir zaman.

​Mesela ben, kendini bilen insanın en başlıca özelliklerini şöyle sıralayabilirim:

  • ​Alçakgönüllüdür.
  • ​Her daim iyinin ve güzelin yanında; çirkin ve kötü olanın dışındadır (karşısındadır).
  • ​Menfi çıkarları için yalanı ve kandırmayı bir silah olarak kullanmaz.
  • ​Yaratılan her canlıya karşı şefkatli ve anlayışlıdır.
  • ​İnsanların kusur ve eksiklerini takip etmez.
  • ​Kalbini hırslardan, kin ve nefretten arındırmıştır.
  • ​Başından geçen musibet ve belalara karşı sabırlıdır.
  • ​Zamanın kıymetini bilir.
  • ​Adaleti hem kendisi hem de onu arayan, ihtiyacı olan herkes için ister.

​Yani dolayısıyla “kendin ol” tavsiyesini dinlemek kolay ancak yaşamak her insanın harcı değil. Zaten bu kolay olsa dünya âlim ve âriften geçilmez; gerçek cennet öncesi prova yapılan bir yer olurdu. 🙂

​Şimdi sana soruyorum ey sevgili kardeşim: Sen gerçekten “kendin olan” biri misin? Haydi bir soru daha: Çevrende “kendi olan” kaç insan tanıdın ya da tanıyorsun? Cevabını ver kendine. Ama sonra moralini bozma.

​Sadece gerçekle yüzleş!

“Ama yine de ” diye bir cümle var

“ama yine de” diye bir cümle var.

Yine de..

Temelleri bulguları sağlam, kanaat oluşturmaya yetecek kadar ikna edici bir mevzuda,genelde olumsuz ya da olumsuza evrilme ihtimali yüksek süreçler ve muhtemel sonuçları için kullanılır.

“O bana böyle böyle yaptı ama ben yine de onu seviyorum”

“Kapıyı kilitledim ama yine de tekrar bi kontrol edeyim”

”Çıkma teklifime evet dedi. Ama yine de belli olmaz gidişat”

Ancak gelin görün ki olasılıklar ve sürekli kendini yenileyen değişimi düşündüğünüzde, kimine göre sonradan bir kıvırma payı, kimine göre az bir zarar görecek olmaya hazırlık,kimine göreyse sonradan tükürdüğünü yalamanın kibar bir ön hazırlığı

Üstelik bu ” ama yine de” cümlesi, olumludan olumsuza, olumsuzdan da olumlanmaya giden bir geçiş kapısı gibi. Madalyonun hiç bir zaman tam yatmayan ters yüzü gibi.

İhtimaller dünyasının en gerçekçi sembol cümlesi..

Bolca kullanın efendim..

 

Mamudo Kurban niye doğdun?

Yaş ilerledikçe insan, yaşadığı hayatta daha çok şey öğrenir. Deneyimleri ve tecrübeleri sürekli artar. Hele ki orta yaşı geçmiş ve sorumlulukları tavan yapmışsa; dünya, yaşadığı coğrafya, hayalleri ve pişmanlıkları da o oranda ciddi evrimler geçirmiştir.

​Hayatta onu şaşırtacak şeyler azalmıştır artık ve içinde yaşatmaya çalıştığı çocukla daha az görüşür olur. Elde ettiği birikimleri ve sahip olduğu eşyaları artırmak ister. Eğer tüm çabasına rağmen malının değerinde ve sayısında bir yükselme sağlayamıyorsa, bu sefer de onları kaybetmeme, oldukları yerde tutma amacı edinir kendine.

​Diğer yandan, ulaştığı o yaşta yakın çevresinde kendinden daha büyük birçok insanın ölümlerine şahit olur. Gördüğü her ölüm, onda hayatı daha fazla sorgulama mecburiyeti doğurur. Bu sorgulamaların içinde; sağlığına ne kadar dikkat ettiği, çok uzun zamandır arkadaş ve dost bildiği insanlara bile mesafe koyma çabaları ve aile içinde gelişen değişimleri doğru yönetip yönetemediğine dair beyin fırtınaları yer alır. Kendisine her yıl biraz daha yaklaşmakta olan yaşlılık psikolojisini tanımlamaya ve bu yüzden bir ön hazırlık yapma gereği hissine kapılır.

​Hayatının kalanında yapabilecekleri ile ilgili türlü varsayımlar, teoriler geliştirir kendince. Hayatın tüm kontrolünün kendisinde olmadığını anlamaya başlar.

​Risk kavramı, artık her zamankinden daha fazla dikkat etmesi gereken bir konudur. Çevresinin kendisinden maddi-manevi yardım taleplerini eskisi kadar önemsemez. Bu yüzden de çevresindeki insan sayısını azaltma gayreti içindedir.

​Yoğun stres, borç ve geçim telaşı gününün artık üçte ikisini kaplar. Yeni ve masrafsız hobiler bulmak, bundan sonrası için yapabileceği en iyi şeyler arasındadır.

​Emeklinin arzusu yaşlılığında hep deniz kenarı küçük bir tatil kasabasında, bahçeli bir evde huzur içinde yaşamaktır ya… Hah! İşte yaşı 45’i geçenler bu hayali daha çabuk gerçekleştirmek isterler. Ekip biçeceği minik bir bahçesi ve minimum düzeyde bir borçla; yine asgari düzeyde kendini gösterecek klasik yaşlılık hastalıklarıyla mutlu, huzurlu bir hayat yaşama arzusunu vaktinden önce elde etme gayretidir bu.

​İşte bu gece itibarıyla ben de bu orta yaş grubunun bir üyesi oluyorum efendim. Nietzsche’nin “Amor Fati” yani kaderini her koşulda sevme felsefesinin insana yeni anlamlar ve vizyonlar kazandırdığı o grupta artık benim de bir ismim var.

​Gelene “amenna” diyebilme yolunda, daha az eşya ve daha az insanla şu dünyada huzurlu yaşama senaryoları yazmaya çalışan ben, bundan sonrası için hayatı bayır aşağı salmadan, kontrollü frenlerle menzile varmaya çalışarak geçirmek istiyorum artık.

​İşte şimdi bir “Mamudo kurban niye doğdun?” türküsü patlatma vakti. Tabi gırgırına canım 🙂

​Ne diyor türkü:

​Kurban gelir payın yoktur

Haftan yoktur ayın yoktur

Ankara’da dayın yoktur

Mamudo kurban niye doğdun?

Mamudo kurban niye doğdun?

​Haydi, huzurlu yıllar bana inşallah…

Feci halde kork ey vatandaş. Eyyam-ı Bahur geliyormuş :)

Herkes birbirini; haber bültenlerinden duyduğu “sıcak hava dalgası geliyor” haberleriyle uyarıyor. Yine herkeste bir panik! Sanki bu sıcağı ilk defa yaşayacakmışız gibi bir algıyla, ciddi bir kaygı ve endişe içinde sıcağın geleceği tarihi bekliyoruz hep beraber…

​Geçen hafta yaşadığımız hava sıcaktı, evet; ama haberlerde ve sosyal medyada oluşturulan algı kadar güçlü değildi çok şükür.

​Bu sıcağı yaşadık, bitti derken şimdi de haberlerde yeni bir sıcak hava dalgası uyarısı gelmeye başladı. Üstelik bu sıcağın çok afili bir adı da var: “Eyyam-ı Bahur”.

​Aslında Eyyam-ı Bahur, her sene temmuz bitişi ile ağustosun ilk haftası arasında gerçekleşen sıcağa verilen isimdir. Yani rutin ve istikrarlı bir hava olayıdır. Ama isminin Arapça kökenli olmasından mütevellit, yaşanacak sıcağın üzerinde psikolojik bir algı oluşturarak toplumu ürküteceği kesin 🙂 Felaket tellallığını “haber” adı altında sunmayı iyi başaran haber kanalları için bu ürkütme hiç zor olmasa gerek.

​Bakalım haber kanalları Eyyam-ı Bahur’u nasıl abarta abarta anlatacak, göreceğiz. Zaten kanallar için hava durumu haberleri, halkta kaygı ve endişe oluşturmak amacıyla bir kenarda tuttukları klasik bir haber kültürüdür.

Markette kibrit gördüm. Ciddiyim!

Çok uzun zamandır kibrit satıldığını görmüyordum ne bir bir tekel bayi de ne de bir markette. Geçenlerde Özdilek markette gördüm. “Görmemen çok normal,kibrit mi kaldı diyeceksin sen” şimdi. Doğru diyorsun güzel kardeşim. Çakmak kibritin yerini alalı ve onu tarihe en az 10 yıl oldu evet. Ancak ben yinede mutlu oldum. Çünkü kibrit dediğimiz yanıcı çöp’ün çocukluğumdaki yeri başkadır.

Benim çocukluğumda şimdiki gibi yüzlerce farklı oyuncak ve tabiki cep telefonu yoktu. O sebeple elimize geçen ne varsa onunla bir oyun kurmayı pekâlâ becerirdik. Bazen bir taş, bazen bir sopa bile oyun kurmak için yeterlidir meselâ..

İşte kibrit dediğimiz çöp,benim ondan en az 4-5 farklı oyun çıkarabileceğim bir oyuncaktı.

Çıkardığım ilk oyun. Bir çöpü yaktıktan hemen sonra hemen ağzıma sokup onu söndürme oyunuydu. Allahım ne gereksiz ve tehlikeli oyunmuş şimdi düşününce.. Ya ağzımı dilimi yakmaktan, sönünce çıkan zehirli dumanı soluyarak zehirlenmeye kadar bir sürü risk alıyormuşum çocuk kafasıyla!

Diğer uydurduğum oyun ise kibriti tek el ile yakıp herhangi bir yöne doğru fırlatmaktı. Kibrit kutusunu elinizde tutarken bir yandan da tek bir çöpünü kutunun yakmak için kullanılan bölümüne yatırıp, baş parmağınızla hızlı bir şekilde ileri doğru sürtüp hem çöpü ateşliyor hem de ileri doğru fırlatabiliyordunuz. Ekseriyetle gece oynadığım bu oyun, iki üç arkadaş bir araya geldiğimizde birbimizi yakmaya çalıştığımız anlamsız bir psikopatlığa dönüşüveriyordu. ( İyi ki o zaman sosyal medya ve tiktok falan yokmuş! Şimdiki çocuklar bize kıyasla melek 🙂 )

Bunların dışında kibrit çöpünden ev, kule yapmak. Bir çöpü yaktıktan sonra dik tutup, ikincisini de yakıp ilk yaktığımız çöpün tepesine değdirip birleşmelerini izlemek. Kısa uzun oyunu oynamak. En kısa çöpü çeken kaybeder mantığıyla, bilirsiniz..

Yetişkinler ise kibriti kendi kullanım amacı dışında yan amaç olarak kürdan olarak kullanırlardı. O zaman kürdan dediğimiz şey bırakın markette, çoğu lokantada bile bulunmayan bir temizlik çöpü.

Son olarak şimdi aklıma gelen bir oyun daha uydururdum kibritle. Fakat bu sefer çöpleri ile değil kutusuyla. Evet kibrit kutusunu alır içindeki çöpleri boşaltır sonra o boş kutuyu eşek arısı yakalamak için kullanırdım. Şaka değil o kutuyla eşek arısı yakalamaktan bahsediyorum. Bugünkü aklımla bir metreden fazla yanaşmayacağım o hayvana, o günlerde dibine kadar girip konduğu bir çiçeğin üstündeyken, kutunun açık kısmını yavaşca arının üstüne kapatıp hızlıca kapağı kaydırıp yakalamak… Allahım! O koca eşek arısını sadece bir kibrit kutusu ile yakalamanın mutluluğu tarif edilmezdi 🙂

Sonra heyecanla arkadaşların yanına koşup, kendime övgüde bulunacak arkadaş gurubuna şöyle derdim: Bu kutunun içinde sizce ne var? Tabi o arada kutudaki vızıldama sesi, kutuda ne olduğunun cevabınıda verirdi hemen. Sonrası mı? Sonrası arının özgürlüğü ile biten mutlu bir hikaye..

İşte böyle..

Kibrit dediğimiz şey var olduğu yıllarda, kendi kullanım amacı dışında,kendinde  barındırdığı bir çok yan amaca hizmet eden muhteşem bir araçtı. İyi ki kibritin muhteşem bir tekel olduğu yıllarda doğmuşum. O günleri görmek, deneyimlemek, 2000 sonrası doğanların hiç bir zaman yaşayamacakları anılara ve heyecanlara sahip olmak demektir..

 

Başmüfettiş Dreyfus’da hiç pes etmezdi!

Kazanamayanların kaybetmediği bir zamandayız artık. Hâlbuki eskiden (yaklaşık on yıl önce) her yarışın bir kazananı, bir de kaybedeni olurdu. Gerçi hâlâ birçok kulvardaki seçim ve yarışlarda durum böyle.

​Ancak iş siyasi rekabete gelince kaybeden kalmadı!

​Mevzu, kimilerine göre “izafi” kavramının bile katbekat üstünde değerlendiriliyor. Sayısal veriler arasındaki fark, son on yıldır kazananı ve kaybedeni belirleyemiyor. “Peki, kazanan varsa kaybeden kim?” diye soruyoruz. Cevap “Kaybeden yok” olarak karşımızda duruyor. İşte o an beynimizin bir yerlerinden dumanlar ve yanık kokuları geliyor.

​Hayretle izliyoruz demeçleri! Fakat elle tutulur hiçbir yanı olmayan bu cümleleri kuran zat-ı muhteremin kendinden emin duruşu karşısında, zihnimiz tam bir “ambale” döngüsünde oradan oraya savruluyor.

​Kazananı belli ama kaybedeni olmayan bu seçimde, “Ne diye gidip pusulaya mühür basıyoruz?” diye düşünüyorum o zaman ben de.

​Neden dünya kadar paralar harcanıyor bir sürü kuruma, partiye ve ajansa?

​Kazananın adı hep belliyken, kaybedenin yerinde neden hiçbir isim yok?

​Son on yılda nice yenilen pehlivanlar bile güreşe doymuşken, yalnız memur zihniyetine sahip bir lider doymuyor zincirleme yenilgilere!

​Peki, o zaman şu soru geliyor aklıma: Yenilgiye “kazanamamak” gibi yeni bir mânâ kazandırmaya çalışan bu muhterem insanı, kaç bin ya da milyon insan gerçekten destekliyor?

​Valla bana kalırsa mevzu koltuk sevdasından bile büyük! “Nedir peki öyleyse mevzu?” diyenlere doğrudan Pembe Panter filmindeki Başmüfettiş Charles Dreyfus’un, Dedektif Clouseau’ya duyduğu o manyak derecedeki takıntıyı örnek gösterebilirim. Clouseau’nun sürekli ayağını kaydırma girişimlerinde bulunan Dreyfus, bu işi beceremeyince sinirden nasıl eli ayağı birbirine dolanırsa; işte aynen öyle, Bay Muhterem de aynı baskı altında kendini kaybediyor. Dolayısıyla başarısızlığını kendince örtmeye çalışıyor.

​İşte kaybetme kelimesini lügatından çıkarmış bu pek muhterem de, Başmüfettiş Dreyfus ile aynı kaderi paylaştığı su götürmez bir gerçeğe dönüşüyor.

​Tamam, “Dün dündür, bugün de bugün” diye sürekli geleceğe bakmamızın gerekliliğine işaret eden güzel bir söz var; evet! Ama işin suyunu da çıkartmamak lazım, değil mi?

​Başmüfettiş Dreyfus yapamadı, bari sen yap be Bay Muhterem. “Kaybettik” de, bitsin bu işkence. Hem sana hem bize 😉