“Görünenin Ötesi: Tehlikenin Anatomisi.”

“Aslan ve panter zararsızdır; oysa tavuklar ve ördekler çok tehlikeli hayvanlardır,” dedi bir solucan çocuklarına.”

Bertrand Russell

Bir solucanın gözünden dünyaya bakmak ya da Bertrand Russell’ın o meşhur hikayesindeki gibi, hayatta tehlike dediğimiz şeyin aslında tamamen koltuğumuzdan baktığımız yere göre değiştiğini fark etmekle başladı her şey.

​Düşünsenize, bir solucan için aslan ya da panter nedir ki? Ama tavuklar ve ördekler, işte onlar yerin altındaki o sessiz dünyada doğrudan ölümcül birer avcı!

​Hayat da böyle, değil mi? Karşımıza çıkabilecek on binlerce kötü olasılık var, ama önemli olan hangisinin bizim doğrudan kapımızı çalınacağını bilip ona göre tetikte kalmak. Bu noktada ölçülülük ilkesi devreye giriyor; herkese hak ettiği kadar güven vermek ve zaaflarımızı herkese göstermemek, bizi çoğu zaman koruyan ve savunmasız bırakmayan bir kalkan gibidir.

​Önyargıların koruyucu bir kalkan olarak işlev görebileceği fikri de bana çok zaman güven verir. Deneyimlerin ve öğrenilmişliklerin oluşturduğu bu filtre, potansiyel tehditlere karşı daha hızlı tepki vermemizi sağlayabilir. Dengeyi korumak ve önyargıları doğru dozda kullanmak, kaygıdan uzak, ancak korunaklı bir yaşam sürmek için kritik bir öneme sahiptir benim gözümde.

​Sonuç olarak, aslanların ve panterlerin dünyasında tavukların ve ördeklerin çıkardığı gürültüyü duymak bir uyanıklık meselesidir. Kendi bahçemizde neyin tehlikeli olduğunu bilmek, işte gerçek bilgelik budur.

Garbage’ın İstanbul Konserinde Müslüm Gürses’e Saygı Duruşu

Garbage, Temmuz 2026’da İstanbul’da gerçekleşen konserde, Müslüm Gürses’in “Bir Ömür Yetmez” adıyla coverladığı şarkıyı hatırlatarak sahneden seyircilere, “Eğer onu görürseniz kendisine söyleyin… Bence benden çok daha iyi yorumlamış” şeklinde bir ifadede bulunmuştu.

​İşte bu olay, sanatçının müziğinin ne kadar derin izler bıraktığını bir kez daha tüm dünyaya gösterdi. Garbage’ın “The World Is Not Enough” adlı şarkısını Müslüm Gürses’in yorumuyla dinlemek bambaşka bir duyguydu. Murathan Mungan’ın vizyonuyla Müslüm Gürses’in arabeskin dışına çıkıp yeni bir yolculuğa başlaması, müzik tarihimizin en önemli adımlarından biriydi. Keşke bu dönüşüm planlanan o projelerden bir 10 yıl kadar önce gerçekleşebilseydi, belki şimdi bambaşka bir Müslüm Gürses ekolünden bahsediyor ve onu dünya çapında bir efsane olarak anıyor olurduk.

​Shirley’nin Müslüm Gürses’in vefat ettiğini konser sonrasında öğrenip, resmi hesabından bir başsağlığı dileğinde bulunması ya da onu saygıyla anması, hayranları için gerçekten çok anlamlı bir jest olurdu. Bu durum, sanatçının müziğinin ne kadar derin izler bıraktığını bir kez daha tüm dünyaya gösterirdi. Umarım öğrenmişsindir, Müslüm Baba’yı kaybettik Shirley.

Gücün Gölgesinde İlişkiler: Maskeler, Dengeler ve Zehirli Dinamikler.

Bu ülke yıllarca kadın-erkek ilişkilerini farklı pencerelerden dinledi. Psikolog Tuna Tüner’in sözleri, bizim kadınımızın güçlü erkek tanımını ve ilişkilerdeki güç savaşlarını sorgulamama sebep oldu.

​Kadınlar evet, güçlü erkeklerin yanında olmak istiyor ancak bu gücün kendi egolarını kısıtlamasını ve sorumluluk yüklemesini kabul edemiyorlar.

​Burada sınırı koyacak olan yine erkektir. Güçlü bir erkek her isteğe evet demeden, makul bir şekilde en büyük gücün kendisinde olduğunu gösteren ama karısına da psikolojik baskı yapmayan profile uymalıdır.

​Dürüstçe konuşmak gerekirse, zengin veya güçlü bir erkeğin karşısındaki kadının neye geldiğini anlamak her zaman kolay olmuyor. İnsanlar bazen kendi çıkarları uğruna bir maske takıp seni aynalayabilir.

​Ayrıca, aradaki denklik unsuru da çok önemlidir. Eğer adam çok zengin ve güçlü olsa da kadın onun kadar denk değilse, daha aşağıdaysa, bu durum erkeğin her zaman tehlikede olduğunu gösterir. Fakat kadın da adam da kendi alanlarında gerçekten başarılıysa ve güce sahipse, bu bir denklik oluşturur ve kadının adamın gücünü sömürme ihtimalini düşürmüş olur.

​Son olarak, gaylerin kadınlarla olan dostluğunu, zararsız ve huylarına giden erkek tipinin canlı bir örneği olarak değerlendiriyorum. Onları erkek olarak değil, kadın gibi görüyorlar. Bu noktada iki kadın arasındaki husumet veya çekişme de geylerden aldıkları enerjide yoktur, çünkü geyler diğer kadına karşı herhangi bir kadınsal rekabet içine girmezler.

​Sonuç olarak, güç her zaman zehirlemeye, zehirlenmeye yol açabilir. Gerek gücün sahibini gerekse ona yaklaşanı zehirleyebilir.

Sınırları Aşan Türk: Murat Yıldırım, Eva Green ile Aynı Filmde!

Valla şimdi izledim filmin fragmanını. Şok oldum resmen. İlk defa çok yaşlanmadan Avrupa’da ve dünya sinemalarında gösterime girecek ve ünlü bir kadın yıldızla başrolde boy gösterecek bir yerli erkek oyuncu görüyorum. Tebrik ediyorum Yıldırım’ı.

​Murat Yıldırım ve Eva Green’i aynı projede görmek resmen beni mest etti! Yıllardır takip ettiğimiz Murat’ın Asi, Aşk ve Ceza ve Suskunlar gibi dizilerle başlayan yolculuğu, Ramo ile büyük bir çıkış yakalamıştı; şimdi ise uluslararası arenada boy gösteriyor ve hele bir korku-gerilim filminde başrolde olması, onun oyunculuk yeteneğinin farkına varıldığının en büyük kanıtı. Ben her ne kadar oyunculuğunu çok çok övemesem de demek ünlü yönetmen onda o ışığı görmüş.

​Eva Green zaten o gizemli bakışları ve güçlü duruşuyla her rolüne bambaşka bir hava katıyor; Bernardo Bertolucci’nin The Dreamers filmiyle sinemaya adım attığı günden beri, Casino Royale ve Penny Dreadful’daki performanslarıyla hayranlık uyandırmıştı bende. Filmin fragmanını izledikten sonra vizyon tarihini sabırsızlıkla bekleyeceğim, bu yapım şimdiden takip edilmesi gerekenler listemin ilk sırasına yerleşti. Ayrıca filmin İstanbul ve Mardin’de çekilmiş olması, o yerel dokuyu uluslararası bir vizyonla buluşturması da bence ayrı bir güzellik. Bahman Ghobadi’nin çıkardığı işi görmek için sabırsızlanıyorum. Kesinlikle herkesin radarında olması gereken, vizyona girdiği an ses getirecek bir şaheserle karşı karşıyayız.

​Kim tutar seni bundan sonra be Yıldırım! Göster kendini, Türk milleti seninle 🙂

Kadid Olmuş Bir Ruhun İtirafı

Sadettin Ökten Hocanın yine Instagram’da önüme düşen bir videosu… Ökten Hoca, katıldığı bir sohbette bir anda aklına gelen bir şiirden bir bölümü seslendiriyor. Bu şiir, Zeki Ömer Defne’nin “Kıyıdaki Tekne” şiiri.

​Şiiri duyunca elbette kalakalıyorum oracıkta:

Bırak beni ey kum! Bırak beni ey sahil!

Dövülsün bu gövdem dalgalarla, varsın!

Kemirsin tahtalarımı tuzu denizin,

Yeter ki beni bir fırtına alsın!

Atın beni denizlerin ortasına,

Sularla dövülsün, sularla ölsün derim!

Bunca yıllık çaresizliğime acıyın,

İnsaniyetinize sığınıyorum sizin!..

​Gözlerim doluyor, boğazımdaki tükürüğü yutamıyorum bir an. Kendi kendimi getirdiğim şu noktada aslında ne kadar kaybolduğumu, silikleştiğimi görüyorum. Bu hâldeki benliğimin hem sisli hem de çaresiz kaldığını, dinlediğim bu şiirle adeta herkese itiraf edecekmişçesine doluşumu uzaktan izliyorum.

​Şairin, “Kurudum da kadid oldum kumlarda…” derken anlattığı o ahşap gövdede aslında kendi yansımamı görüyorum.

​İçimi en çok yakan şey, o koca denize ulaşmanın imkânsızlığından ziyade denizin bana bu kadar yakın olması. Sular için yaratılmış olduğumu bildiğim hâlde, hemen dibimdeki o sulara dokunamamak; denizin tuzunu, kokusunu içime çekerken olduğum yerde kuruyup çatlamak… Kendi hayatıma bakıyorum da; bazen yeteneklerim, hayallerim, tüm potansiyelim hemen elimin altındaymış gibi hissediyorum ama görünmez bir el beni bu karaya, bu durağanlığa bağlıyor.

​Ben o tekne gibi, karadaki konforlu güvenliği istemiyorum artık. “Beni koruyun, fırtınadan saklayın” demiyorum. Aksine, “Kemirsin tahtalarımı tuzu denizin, yeter ki beni bir fırtına alsın!” diye haykırmak geçiyor içimden. Çünkü biliyorum ki; ait olduğum yerde, o dalgalarla boğuşurken yıpranmak, ait olmadığım bu kumsalda güven içinde çürümekten bin kat daha onurlu.

​Güvende hissettiğim ama ruhumu bir türlü doyurmayan o rutinlerde, beni hareketsiz kılan ve etrafımı saran konfor alanımda; hep özlemini duyduğum ama bir türlü atılamadığım o “yeşil, ışıl ışıl” hayatın tam kıyısında bekliyorum.

Çöp Kamyonunun Cazibesi: Kornayı Çalmayan Adamın İtirafı.

Trafik ışığında yeşil yanar yanmaz öndeki garibana iki saniye tahammül edemeyip korna çalmaktan gözü dönen biri olarak, benim bile, söz konusu koca bir çöp kamyonu olunca nasıl da uysallaştığıma şaşırıyorum. Sabahın köründe kendimi o çöp kamyonunun arkasında bulduğumda, bir de üstüne o burun direğimi sızlatan çöp kokusuyla burun buruna gelişim sabahın 5 dakikalik ilk kabusuna düşmek oluyor aslında. Ama ne hikmetse, buradaki o can hıraş koşturan kahramanları izlerken onlara derin bir saygı duyuyorum heralde. Hani resmen bir sabır testinden geçiyorum ve o kokuyu hem içime , hem sineye çekebiliyorum :). Belki de o karmaşanın içinde bile küçük bir düzenin parçası olduğumu hissetmek, o anki tüm sıkıntıları unutturuyor. Onların emeğine saygı duyup, düzenin devam etmesine katkıda bulunduğumu bilmek, bu katlanılmaz kokuyu bile hafifletiyor. Ben sanırım giderek dark empat’a dönüşüyorum!

“Bakışların Ötesinde: Yazılamayan Hikayenin hikayesi”

Aslında niyeti göz teması üzerine bir yazı yazmaktı. İnsanların samimiyetten ve güvenden hızla uzaklaştığı bir dönemde, bu, üzerinde en çok durulması gereken bir konuydu. Niçin insanlar konuşurken birbirinin gözlerine bakmıyordu? Gözler her zaman bir ifadeyi, bir kanaati destekleyen en büyük etken değil miydi?

​Konuyla ilgili araştırmalar yaparken karşısına “İyi, Kötü ve Çirkin” filminin afişi çıktı. Afişte, filmin final sahnesindeki düello anında üç karakterin de gözlerine yapılan yakın plan çekimler vardı. İşte, aradığı tam da buydu.

​Artık her şey hazırdı. Konu harikaydı ve kullanacağı gönderi çok daha etkileyici olacaktı.

​Word’de yeni bir sayfa açtı. Tam ilk cümleyi doğaçlama yazıyordu ki, kavramların kendi içindeki tutarsızlıklar zihnini kurcalamaya başladı saniyeler içinde. Bu düşünceler o anda o kadar yoğun gelişmişti ki, yazıya döksek sanki bir hikaye kitabına dönüşebilirdi.

​Acaba filmdeki o iyiler, kötüler veya çirkinler gerçekten üzerlerine yapıştırılan sıfatları hak ediyor muydu? Örneğin, İyi (Blondie) karakterini canlandıran Clint Eastwood gerçekten saf bir iyiliği mi temsil ediyordu? Yoksa Kötü (Angel Eyes) rolündeki Lee Van Cleef her haliyle mi kötüydü? Ya da Çirkin karakteri canlandıran Eli Wallach, yani filmdeki adıyla Tuco, çirkinliğinin dışında iyiliğe ya da kötülüğe karşı sürekli nötr vaziyette miydi?

​Tabii ki hiçbiri, isimlerinin önüne aldığı sıfatı tam olarak hak etmiyordu. Dönemin kanunsuzluğu, güçlü olanın sürekli kazandığı ve merhametsizce yaşadığı bir sistemde, kim iyi, kim kötüydü gerçekte? Herkesin kendi çıkarını gözetmek için yaşadığı bir hayatta, iyi ya da kötünün ne önemi vardı?

​Filmde aslında olan, tüm karakterler kötü, daha kötü ve en kötüydü. Filmde, kötü ama yakışıklı ve usta silah kullanan bir adamın, daha kötü ama çirkin ve cahil bir adamla işbirliği yaparak en kötüyü yok etmesi anlatılıyordu.

​Sonra, amatör yazarımız, göz teması ile kavram karmaşaları konularının arasında kalıverdi. Bu arada kalış, onu bir zaman sonra yazmaktan vazgeçirdi. Zaten bu durumu daha önce de defalarca yaşamıştı. İnsanın anlatacak çok şeyi olduğunda, bu tip gitgel durumları pek yaşanır hale gelirdi.

​Masadan kalktı sonra. Yazamayacaktı. Bu kadar düşünüp tek bir cümle yazmadan kalkması da aslında moralini çok da bozmamıştı. Çünkü içinde derinlemesine incelediği o kavramlara kafa yormaktan yazıyı zaten içine silerek tamamlayamazdı. Sonra mutfağa yöneldi ve gidip kendine güzel bir Türk kahvesi yaptı, her zamanki gibi şekersiz.

Sınanmamışlığın kibriyle sınanmak

Başkasının yangınına uzaktan bakıp “Ben olsam hiç yanmazdım” demek çok kolaydır. Ancak bir zorluğun, acının ya da karmaşık bir ilişkinin içinde olmadan verilen kararlar yalnızca birer varsayımdan ibarettir.  Kendinizi başkalarından “daha güçlü” ya da “daha akıllı” zannetmeden önce durup düşünmenz gerekir: Gerçekten doğru mu davrandınız, yoksa henüz o noktadan sınanmadınız mı?

​Sınanmamışlığın kibri, bilmediğimiz konularda başkalarını kınama ve küçümsemenin de başlangıç noktası kesinlikle. “Bekar’a karı boşamak kolaydır” derler. Ya da yıllar önce Deniz Seki’nin Bayhan’a kendince çok etik ve ahlâkî bir tavırla yüklenmesi gibi. Yıllar sonra kendisinin de cezaevine girmesi, hayatın bizi nasıl sınayabileceğini gösteren çarpıcı bir örnek değil de ne?

​Bilmediğimiz ve anlamadığımız hiçbir konuda, ne kadar empati yaparsak yapalım, insanlara doğru yolu gösterme becerimiz yok. Sadece sabretmelerini, ya da olaya farklı bir bakış açısıyla bakmalarını tavsiye edebiliriz. Gerçekten ne istediklerini, vicdanen nasıl rahat olacaklarını sorarak ya da bundan sonrasıyla ilgili bütün kararları kendilerinin alması gerektiği ve sonuçlarına da katlanmaları gerektiğine dair tavsiyelerde bulunabiliriz.

​Sınanmamışlığın kibri ile sınanan kişinin çevresine söylediği cümleler şöyledir mesela:

​”Sana bu kadar değersiz hissettirenin peşinden nasıl koşarsın ya, onursuz musun sen! “

​”Bu tavır trip bana yapılsaydı hayatta affetmezdim.”

​”Ben de çok acılar çektim ama hiç böyle bitmedim, biraz güçlü olun Allah aşkına! “

​”Sana böyle davranılmasına sen izin veriyorsun.”

​”Depresyona falan atmayın oğlum top’u, her şey kafaya takarsan işin iş”

​İşte bu yüzden, Allah hiçbirimizi sınanmamışlığın kibriyle sınamasın.

Bir Eğitim Efsanesinin Karanlık Yüzü: Rousseau Çocuklarını Neden Terk Etti?

Hepimiz zaman zaman söyledikleriyle yaptıkları birbirini tutmayan insanlarla karşılaşımışızdır.

Meselâ bu tiplerden biri de Jean-Jacques Rousseau.

Eğitim üzerine yazdığı eserlerle çığır açan, çocukların doğasına saygı duyulması gerektiğini savunan bir düşünürün, kendi öz çocuklarına ne yaptığını öğrendiğimde gerçekten büyük bir şok yaşadım. İnstagram da gezinirken kitap penceresi isimli bir sayfada gördüm bu bilgiyi. Başta inanmadım. Çünkü sosyal medyada ki her bilgi teyide muhtaçtır. Sonra ufak bir araştırma ile emin oldum. Herif gerçekten çocuklarının tamamını ölüme terk etmiş! Şimdi bu yazıda, çocuk eğitiminin öncüsü sayılan Rousseau’nun kendi hayatındaki o büyük çelişkiyi sizlerle paylaşmak istiyorum.

​Rousseau’nun bu sarsıcı hikâyesi, Paris’te yaşadığı dönemde Thérèse Levasseur adında bir kadınla tanışmasıyla başlıyor. Thérèse zamanla onun hayat arkadaşı olmuş ve ilerleyen yıllarda evlenmişler. Rousseau’nun kendi aktardıklarına göre, yaklaşık 1746 ile 1752 yılları arasında Thérèse beş çocuk dünyaya getirdi. Ancak hikâyenin acı ve karanlık tarafı tam da bu doğumlarla birlikte şekillenmeye başladı.

​Tüm bu yaşananlar bir tarihçi iddiası ya da kulaktan dolma bir dedikodu değil; olayı bize doğrudan anlatan kişi Rousseau’nun kendisi. Yazar, meşhur İtiraflar adlı eserinde beş çocuğundan da açıkça söz etmiş. Rousseau’nun anlattığına göre, doğan çocukların tamamı doğumlarından çok kısa bir süre sonra Paris’teki bir kimsesiz çocuklar kurumuna, yani Hôpital des Enfants-Trouvés adı verilen terk edilmiş bebeklerin kabul edildiği bakımevine bırakılmış.

​Peki bu herif bu bebekleri nelerin beklediğini biliyor muydu? Muhtemelen evet. Çünkü o dönemde bu tür kurumlardaki koşullar son derece ağırdı, hastalıklar yaygındı ve bebeklerin hayatta kalma ihtimali oldukça düşüktü. Nitekim Stanford Encyclopedia of Philosophy bu durumu özetlerken, 18. yüzyıl Fransa’sında bir çocuğun bu kurumlara bırakılmasının onlar için neredeyse kesin bir ölüm anlamına geldiğini vurgulamış. Çocukların kesin akıbeti bugün bile tam olarak bilinmiyor; bu yüzden “beşi de kesin öldü” demek tarihsel olarak doğru olmasa da, durumun ne kadar vahim olduğu ortada.

​İşin en aldatıcı ve çelişkili kısmı ise tüm bu olaylardan birkaç yıl sonra gerçekleşti. Takvimler 1762’yi gösterdiğinde Rousseau, belki de pedagoji tarihinin en önemli eserlerinden birini yayımladı: Émile ya da Eğitim Üzerine. Kitabında eğitimde devrim yaratacak harika fikirler savunuyordu. Ona göre eğitim, çocuğun doğal gelişimine kesinlikle uygun olmalıydı; çocuklar sadece emir dinleyen pasif figürler olmamalı, ezberci eğitim terk edilip çocuk deneyerek ve keşfederek öğrenmeliydi. Ancak ne acıdır ki, eğitimde çığır açan ve çocuğun doğasına saygı gösterilmesini savunan bu adam, kendi beş çocuğunun hiçbirini büyütmedi ve onlara tek bir gün bile babalık yapmadı.

​Bir yanda çocuk eğitimine yön veren dahiyane teoriler, diğer yanda yetimhane kapısına bırakılan beş bebek…

Peki sen bu konuda ne düşünüyorsun şimdi? Çocuklarına zerre merhamet etmeyen, onları başından atan bir düşünürün eserlerini değerlendirirken, kendi özel hayatındaki bu büyük çelişkiyi göz önünde bulundurmalı mıyız? Yoksa  “aman canım, adam yapmış bir hata, önemli olan bize açtığı o ufuk” gibi aptalca bir kabule mi yaslanmalıyız?

Huzur mu, Onur mu? O Masadan Kalkma Cesareti.

Arşivimde her zaman sakladığım bir fotoğraftır o an: Albert Einstein’ın bir odada, karısının karşısında çaresiz, bitkin ve boş bakışlarla oturuşu… Koskoca bir bilim profesörünün; herkes kendisine muazzam bir saygı ve hürmet gösterirken, kendi karısından kimbilir hangi uyduruk mesele yüzünden azar veya trip yediği o an!

​Allah’ım, biz nasıl oluyor da duygularımız yüzünden bu kadar aciz bir duruma düşebiliyoruz? İnanmak gerçekten çok zor. Tarihte de hep böyle olmadı mı zaten? Nice koçyiğitler, krallar, padişahlar sırf delicesine sevdikleri için kadınlarının karşısında birer köleye dönüştüler. Bir çeşit muhtaçlık ve “Onsuz yapamam” düşüncesiyle, sırf onları mutlu edebilmek adına kendi sınırlarının kademe kademe ihlal edilmesine göz yumdular…

​Tabii bu döngü, seven bir erkek için sevdiği kadının karakterine bağlı olarak ya dünyada bir cennete dönüşüyor ya da cehennem daha bu dünyadayken en harlı yangınlarla başlıyor. Peki, arada bu döngüyü kıran adamlar çıkmıyor mu? Elbette çıkıyor; tıpkı Johnny Depp gibi…

​Görselde gördüğünüz, popüler kültürün ikonik yüzü ve sinemanın en karizmatik oyuncularından biri olan Johnny Depp; mahkeme salonunda, ilişkideki mağduriyetin, algı yönetiminin ve psikolojik savaşın tam ortasında, kürsüde duruyor.

​Bu iki resim bana tek bir şeyi hatırlattı: Bir erkeğin ne kadar zeki, ne kadar başarılı ya da ne kadar karizmatik olduğunun hiçbir önemi yoktur; kadınlar karşısındaki duruşu ve sınırlarındaki netlik, onun gerçek gücünü belirler.

​Peki, evrenin en büyük denklemlerini çözen zihinler veya milyonları peşinden koşturan adamlar bile nasıl oluyor da kendilerini bu duygusal kapana kısılmış bulabiliyor?

​Einstein Duruşu (Sessiz Kabulleniş ve İçsel Kaçış)

​Einstein modeli; çatışmadan kaçınan, huzuru korumak adına, “aman yuvam dağılmasın hem elalemin ağzına sakız olmayalım” düşüncesi ile sürekli taviz veren ya da duygusal baskı karşısında kendi zihnindeki güvenli limanlara çekilen erkeği temsil eder. Görseldeki gibi; kadın üstte otoriter bir duruş sergilerken, erkek masada sessizce oturur. Bu erkek tipi, ilişkideki manipülasyonu fark etse bile “düzeltmeye çalışmak” veya “kavga etmemek” adına fırtınanın geçmesini bekler. Ancak kaçınmak sorunu çözmez; sadece erkeğin kendi evinde bir kiracı gibi hissetmesine yol açar.

​Depp Duruşu ise duygusal karmaşa ve geç gelen radikal yüzleşmenin resmidir. Depp modeli  tutkulu, duygusal ve empatik erkeği simgeler. Bu erkek, ilişkideki toksikliği ve manipülasyonu ilk başta tutku veya sevgi sanarak tolere eder. Ancak zamanla öyle bir noktaya gelir ki, yaşadığı şeyin bir ilişki değil, kendi benliğini ve itibarını yok eden bir mahkeme salonu olduğunu anlar. Depp’in duruşu; bedeli ne olursa olsun gerçeği ortaya koymak için o kürsüye çıkma zorunluluğudur.

​Kadınların Manipülasyon Cephaneliği: Erkeğin Zihni Nasıl İğdiş Edilir?

​Kadınlar ile erkekler arasındaki psikolojik savaşta kadınların en güçlü silahı, erkeğin mantığına değil, duygularına ve vicdanına oynamalarıdır. İlişkilerde sıkça karşılaştığımız bazı manipülasyon yöntemlerini şöyle sıralayabiliriz:

  • Algı Yönetimleri (Gerçeği Çarpıtma): Erkeğe yaşadığı şeyin kendi suçu olduğunu, olayları aşırı mübalağalı algıladığını hissettirmek. Erkek bir süre sonra kendi hafızasından ve mantığından şüphe etmeye başlar.
  • Mağdur Rolü ve Suçluluk Duygusu metazorileri: Kadının kendi hatalarını perdelemek için anında “mağdur” pozisyonuna geçmesi; erkeğin koruma ve yetersizlik hislerini tetikleyerek onu sürekli savunma durumunda bırakması.
  • Toplumsal ve Çevresel Baskı: Erkeğin imajını, itibarını veya sosyal çevresindeki duruşunu tehdit ederek onu kontrol altında tutmak.
  • Sınır Testleri: Erkeğin “hayır”larına kademeli olarak saygısızlık ederek alanını adım adım daraltmak. Amaç, erkeğin otoritesini ve masadaki ağırlığını eritmektir.

O zaman ​”Yeter Artık!” Deyip Masadan Kalkabilecek Erkek Kimdir?

​Her erkek o masadan kalkamaz. Bir erkeğin o masadan kalkabilmesi için entelektüel zekaya (IQ) değil; öz-saygıya ve radikal bir cesarete ihtiyacı vardır.

  • Einstein Tipi Erkek: Asla kalkamaz o masadan. Çatışmadan kaçınan, pasif-agresif tepkiler veren erkek, masadan fiilen kalkmak yerine zihnen kalkar. Yan yana oturmaya devam ederler ama aralarında kilometrelerce mesafe vardır. Bu bir duruş değil, teslimiyettir.
  • Masadan Kalkabilen Erkek: Kendisine olan saygısını, ilişkinin veya kadının sunduğu konforun üzerinde tutabilen erkektir. Bu erkek modelinde şu farkındalık oluşur: “Seninle var olmadım, seninle yok olmayacağım.”

​Erkekte “Yeter artık!” nidası bir gecede patlamaz; bir birikimin sonucudur. Erkek şu üç kritik eşiğe ulaştığında o masayı devirip kalkacak cesarete ulaşır:

  1. Sınırlarının tamamen ihlal edildiğini ve öz-saygısının bittiğini gördüğü an: Artık sevildiğini değil, sadece kontrol edildiğini ve kullanıldığını hissettiği an.
  2. Yalnız kalma korkusunu yendiği an: Pek çok erkek yalnız kalmaktan, düzeninin bozulmasından veya “kötü adam” ilan edilmekten korktuğu için o masada kalır. Ne zaman ki yalnızlığın, kötü bir birliktelikten yüz kat daha huzurlu olduğunu anlar; işte o zaman cesaret gelir.
  3. Bedeli göze aldığı an: Johnny Depp örneğinde olduğu gibi; kariyerini, itibarını, parasını veya kamuoyunun ne diyeceğini umursamayı bıraktığı, “Gerçek neyse çıksın, bedeli neyse öderim!” dediği an o erkek özgürleşir.

​Bir ilişkide kadın manipülasyon yapabilir; bu insani bir zaaftır. Ancak asıl soru şudur: Sen o masada ne kadar süre oturacaksın?

​Einstein gibi zihninin içinde saklanarak fotoğraf makinelerine çaresiz bakışlarla yardım ister gibi bakıp poz mu vereceksin; yoksa Depp gibi bedeli ne olursa olsun, tüm gücünle sarıldığın gerçeğinle yüzleşip o masadan kalkmayı mı seçeceksin?

​Unutma ey sevgili erkek okur; bir erkeğin karizması kazandığı zaferlerle değil, huzurunu ve saygınlığını korumak adına terk edebildiği masalarla ölçülür.

Puslu Kıtalar Atlası’ndan Bir Hakikat

Görseldeki söz tam bana göre; ne de olsa etrafımda dönen dolapları, maskeli baloları ve asil kılıklı riyakarlıkları fark edip “karanlığı görebiliyorum” sandığım anlarda aslında ne kadar da aydınlık bir cahillikte yüzüyormuşum. Meğer gerçek karanlığı, körü körüne yaşayan bizler değil, toprağın altındakiler o kadar kusursuz deneyimliyormuş ki, bizimki sadece fiyakalı bir karanlık taklidiymiş.

​İnsanın kendi küçük dünyasında dram kasması, “ben her şeyi görüyorum, biliyorum” diye havaya girmesi ne kadar da komikmiş meğer. Hayatın o parıltılı yalanlarına aldanıp gözümüzü kamaştıran biz yaşayanlar, asıl zifiri ve hakiki karanlığın ne olduğunu, mezar taşları arasında sessizce yatan o bilge ölülerden öğrenecek değiliz ya; ama yine de onlara inat, bu aydınlık dünyada karanlıkta el yordamıyla yolumuzu bulmaya çalışarak kendimizi kandırmaya devam ediyoruz.

Stresslaxing; Verimsizliğime kurumsal bir resmiyet kazandıran tabir

Bazen kelimeler, içimdeki o kaotik huzursuzluğu tarif etmekte yetersiz kalır sanırdım. Ama bugün sosyal medyada karşıma bir görsel çıktı ve bam! Nokta atışı yapmış. Görselde “Stresslaxing” diye bir terim tanımlanıyor. Türkçe meali şu: “Stresini atmak için dinlenmek istediğinde, seni strese sokan şeyle ilgilenmediğin için daha çok strese girmek.”

​Bu kadar kısa, bu kadar öz ve bu kadar acımasız bir açıklama olamaz.

​Hani o “Oh, bugün işler bitti, biraz uzanayım da dizi izleyeyim” dersiniz ya. Tam o sırada beyninizin derinliklerinden bir ses yükselir: “Ama yarın o raporu teslim etmen lazım, şu an dinlenerek vakit kaybediyorsun, başarısız olacaksın!”

​Sonuç? Ne dizi izleyebiliyorsunuz ne de raporu yazıyorsunuz. Sadece kıvranıp duruyorsunuz. Bu tam bir kısır döngü. “Dinlenme” denen eylem, suçluluk ve anksiyete dolu bir işkenceye dönüşüyor.

​Yani, bir dahaki sefere kanepede uzanırken tavanı izleyip kendimi suçlu hissettiğimde, bunun geçici bir “stresslaksasyon” anı olduğunu bileceğim. En azından artık adını koydum: Stresslaxing. Kulağa biraz havalı da geliyor sanki, değil mi? Yoksa sadece daha çok strese mi girdim? Kafam çok karışık.

​Neyse, bu muhabbetin üzerine gidip biraz daha stresslaxing yapayım. En azından verimsizliğim artık resmiyet kazandı.

Müziğin Gizli Kusuru: Şarkılarda Prozodi Hataları

Deniz Seki’nin “Büyümüşsündür” şarkısını dinliyordum. Şarkıyı ilk defa dinlemenin keyfi ve beğenisiyle pür dikkat kesilmiş ve şarkıya bırakmışken, bir baktım ki şarkıdaki bir bölüm —üstelik nakarat bölümünde— o coşkulu vurgulama biçimi kafamı allak bullak etti! İlk başta “yanma dayan” olarak algıladığım o yer, aslında “yanmadan sönmüyor insan”mış; meğer şarkının sözlerine bakınca anladım. Yani bariz, belli bir prozodi hatası!

​Benzer bir prozodi kazası Tarkan’ın bir şarkısında da geçer. Meşhur “Sen Başkasın” şarkısında Tarkan o nakaratı öyle garip uzatır ki, “sen başkasın” demek yerine kelimeyi uzatarak “sen başkasının” gibi anlaşılmasına yol açar. Bu durum beni her şarkıyı dinleyişimde gülümsetir.

​Peki prozodi nedir? Teknik olarak prozodi, hecelerin konuşma dilindeki doğal vurgularının, uzunluklarının ve anlam özelliklerinin melodi ve ritimle kusursuz bir uyum içinde olması hâlidir. Hatalar genellikle, kelimelerin yapısındaki vurgu kalıpları ezgiye sığdırılırken kayar; soluklanma ve duraklama yerleri müzikal cümlenin akışını bozar veya sözlerin içerdiği duygu ile müziğin temposu arasında fecaat tezatlıklar oluşur.

​Hatta şarkılarda prozodi hatası yapanları veya şarkıyı çok hızlı okuduğu için anlamadığım bölümleri dinlerken ben, kafamda hemen Kandıralı Ferdi gibi bir karakter canlandırıyorum. Hani şu, duyduğu şarkıları hiç sözlerine bakmadan, kendi algıladığı gibi uydurarak söyleyen o genç çocuk var ya, işte o aklıma geliyor.

​Kısacası, müzik dünyasında prozodiye dikkat edilmemesi, bende ve eminim birçok müzikseverde olumsuz, keyif kaçırıcı hisler ortaya çıkarıyor. Bu arada şu yeni grup, yani “Crush” mıuydu neydi, onların şarkısında da bolca prozodi hatası olduğunu duydum bir müzik eğitmeninin videosunda. Emre Yücelen’di sanırım, ki kendisini çok severim, çok değerli bir müzik adamıdır. Bilâhare şu yeni grubun şarkısını da dinleyeyim bakalım nasılmış!

Narsistik Davranışların Psikolojisi ve İlişkilerdeki Yansımaları

Efendim malumunuz bu zamanda, psikoloji bilimi sayesinde ilişkideki kötü’ye artık “kötü” demiyoruz. Onlara artık Narsist, borderline gibi sıfatlar takıyoruz 🙂

Aslında çoğu zaman kötülükten beslenen ama bu yaptıklarına kötülük değil, bencillik değil, şerefsizlik değil, adilik değil, üç kağıtçılık değil, yalancılık değil de hak görme davranışı deyipte ortada masum’u kurban’ı oynayan bu insanlar, aslında tüm kötülüklerin%70 i ni bünyelerinde toplamayı başaran yüzsüz insanlardır bildiğiniz. Ve bu insanları artık her platformda, yaşantılarımızda görmek mümkün hale geldi. Peki, bir kişinin narsistik özellikler gösterdiğini en güçlü şekilde düşündüren tek bir davranış var mıdır?

Psikolojik açıdan narsisizmi tek bir eyleme indirgemek zor tabii; çünkü bu durum pek çok katmanı barındıran geniş bir yelpaze gibi sanki.

​Narsistik Yapının Temel Yapı Taşları

​Narsisizm, bir bütün olarak karşımıza şu özelliklerle çıkar:

  • ​Düşük empati veya duruma göre değişen seçici empati. ( Keyfi)
  • Herşeyde ​kendine hak görme duygusu (entitlement)
  • ​Büyüklenmecilik, üstten cilik ve kibir
  • ​Aşırı onay ihtiyacı
  • ​Statüye ve yüzeysel şeylere aşırı odaklanma. Pozisyon ya da mevkisinden beslenme
  • ​Sınır ihlalleri ( sizin sınırlarınızı sürekli test eder.)

​Bu özelliklere sahip kişiler, istedikleri olmadığında ya da engellendiklerinde aşırı öfkelenebilir ve yoğun bir rahatsızlık duyabilir. Ancak narsistik bir profilden söz edebilmek için bu belirtilerin tek başına değil, bir arada ve tutarlı bir örüntü halinde görülmesi gerekir. Yoksa illa ki narsistik bir örüntü vardır az da olsa.

​Özünde genellikle ciddi güvensizlikler, kırılgan bir benlik saygısı ve yoğun utanç duyguları barındıran bu tablo oldukça karmaşıktır. Yine de ilişkilerin dinamiklerini derinden sarsan belirgin ve kritik işaret bulunur.

1. Hak Görme Duygusu (Entitlement) ve Sınır İhlalleri

​Narsisizmin adeta gövdesini oluşturan en belirgin unsurlardan biri hak görme duygusudur. Bu durum, kişinin kendisine her koşulda özel bir muamele beklemesiyle kendini gösterir.

  • Çifte Standartlar: İlişkilerde “Kurallar sana uygulanır ama bana uygulanmaz” anlayışı hakimdir.
  • Sınırsızlık ve Sınır İhlalleri: “Seni istediğim zaman ararım, istediğimi yaparım, istediğimi söylerim” şeklindeki yaklaşım, açık birer sınır ihlalidir.
  • Farkındalık Eksikliği: Bu kişiler, sergiledikleri davranışların karşı tarafın ruh halini ve hayatını nasıl etkilediğine dair belirgin bir farkındalık eksikliği yaşarlar.

​2. Sorumluluk Almamak

​Narsisizmde çok tutarlı olarak gözlemlenen ikinci temel özellik ise sorumluluk almama eğilimidir. Sağlıklı bir ilişkide kişi hata yaptığında, “Bunu ben yaptım. Bunun doğru olmadığını görebiliyorum. Seni üzdüğüm için üzgünüm” diyebilir.

​Narsistik dinamiklerde ise şu süreçler işler:

  • ​Karşı tarafın yaşadığı acıyı ve kırgınlığı savunmaya geçmeden dinleyemezler. Dinler gibi yaparlar ama çok dayanamazlar.
  • ​Haklı çıkmak veya suçlu hissedip utançla yüzleşmemek için sürekli bir savunma mekanizması geliştirirler.
  • ​Gerçek bir onarım süreci için gereken “Seni duyuyorum. Gerçekten üzgünüm…” diyebilme olgunluğundan uzaktırlar.
  • ​Sadece özür dilemekle kalmayıp, ardından bu davranışı değiştirmek için samimi ve tutarlı bir çaba göstermek narsistik döngülerde genellikle eksik olan halkadır.
​Sonuç olarak;

​Narsistik özellikler taşıyan biriyle ilişki yürütmek; sürekli sınırların ihlal edildiği, hak görme tutumlarının sergilendiği ve sorumluluğun karşı tarafa yıkıldığı yıpratıcı bir süreçtir. İlişkilerin geleceğini belirleyen en temel şey; tarafların birbirlerinin sınırlarına saygı duyması, hatalarıyla yüzleşebilmesi ve karşı tarafın hissettiği acıyı samimiyetle görebilmesidir. Eğer böyle bir insanla uzun süredir görüşüyor, kendinizi normal hissetmiyorsanız. Ortada büyük bir sorun yokken, içinizde “yolunda gitmeyen birşeyler var” fısıltısı, sesleri duyuyorsanız. Sürekli tetikte ve kontrollü bir ruh haliniz varsa, beyniniz sisli ve netleşmeyen döngüsel düşünceleriniz varsa bilin ki çok büyük bir oranla yakınınızdaki o narsistik kişiye enerjinizi boş yere harcıyorsunuz efenim, bilin istedim.

Kalite Kontrol Departmanı ve Başak Burcu İlişkisi

Burcum diye demiyorum ama, Başak burcu insanı bi başkadır. Bizim burcun o detaycı, titiz ve sürekli eleştiren hali dışarıdan bakıldığında çoğu zaman yanlış anlaşılır. Hatta bazen, Ahmet Muhip Dıranas’ın şiirlerindeki o derin ve sarsıcı dizeler gibi, hayatı ve etrafındakileri kusursuzlaştırmak adına gizli bir mücadele verirler. Toplumda onların bu titizliği genellikle yorucu veya takıntılı olarak etiketlense de, o bitmek bilmeyen eleştirilerin ve mücadelenin temelinde dünyayı daha iyi bir yer yapma arzusu yatar. Başak burcu, aldığı sorumlulukla ve derin bir iyi niyetle sevdiklerine daha güzel bir hayat yaşatmaya çalışır; ne yazık ki bu ince düşüncenin ve fedakarlığın kıymeti çoğu zaman yeterince anlaşılmaz.

​Hayatınızda bir Başak varsa aslında çok şey kazanırsın;

  • ​Düzen, plan ve öngörülebilirlik: Onun olduğu yerde hayat kaostan uzak, planlı ve huzurlu bir akışa kavuşur.
  • ​Kriz anlarında sarsılmaz bir sakinlik: Ortalık yangın yeriyken o, süper bilgisayar gibi çalışarak saniyeler içinde B planını devreye sokar.
  • ​Sevgi dili olarak hizmet: Sevgi sözcükleri yerine, yaşamınızı kolaylaştırarak, arkanızı toplayarak ve her detayı düşünerek sevildiğinizi hissettirir.
  • ​Kusursuz gözlem yeteneği: Sizi hırpalamak için değil, daha iyi olmanız için—kendi içlerindeki acımasız eleştiri aynasının bir yansıması olarak—doğru yönlendirmeler yapar.
  • ​Güvenilirlik ve sadakat: Duvarlarını aştığınızda karşınızda Zodyak’ın en fedakâr, güvenilir ve sadık dostunu bulursunuz.

​Ancak bu değerli varlıkları kaybetmek ve o ruhu mahvetmek isterseniz, atabileceğiniz adımlar oldukça bellidir:

  • ​Sorumluluk almayan kaotik bir partner olun: İşlerini sürekli yüzüne gözüne bulaştıran, sürekli kriz üreten ve tüm bu enkazı onun üzerine atan biri haline gelin.
  • ​Sürekli eleştirin ve değersizleştirin: Zaten içten içe kendini en çok eleştiren kişiyi, dışarıdan da sürekli eksiklerini yüzüne vurarak manipüle edin.
  • ​Tutarsızlıklarla ilgisizlikler yaratın: Mantık ve netlikle çalışan zihnini, “ne olduğumuz belli değil” diyerek gri alanlarla veya hissizlikle yorun.
  • ​Emeklerini görmezden gelin: Size hizmet ederek gösterdiği fedakarlıkları hiç umursamayın ve ona bir teşekkür bile etmeyin.

​Bir Başak burcu sabrının sonuna gelip sizi hayatından silmeye karar verirse, inanın bana geriye zerre kadar iz bırakmaz. Çok sabırlı oldukları ve uzun süre dayanabildikleri doğrudur; ancak o defteri kapattıklarında ve sizi tümüyle hayatlarından sildiklerinde, o kararın kesinlikle geri dönüşü yoktur. Bir Başak sizi sildiği an, varlığınız onun dünyasında tamamen son bulmuştur. sessizliği, kaybettiğiniz o düzenin ve güvenin yok oluşudur. Kıymetini bilin, çünkü bir Başak sizi hayatına aldıysa, o çemberden asla çıkamazsınız.

Başaklar can”dır kıymetini bilene..

Yıldızların Evrimi ve Geleceğin Duayenleri: DiCaprio, Gosling ve Pattinson.

Bu aralar Robert Pattinson’ın ne kadar çok filmde oynadığını farkettiniz mi sizde? Gerçekten bu yıl inanılmaz hareketli bir dönemi var Pattinson’un. “The Drama” ve “The Odyssey” filmlerinden sonra, Eylül ayında vizyona girecek olan “Primetime” ve merakla beklenen “Dune: Part Three” ile birlikte bu yıl dört büyük yapımda yer almış olacak.

​Açıkçası bu adamın Twilight sonrasındaki gelişimini, Leonardo DiCaprio’nun Titanic’ten sonraki o muazzam dönüşümüne çok benzetiyorum.

Ama arada unutmadan Ryan Gosling’i de saymam lazım; farklı karakterleri oynayabilme cesareti ile.

​Ryan Gosling’in “The Notebook”tan sonraki çıkışı ve o günden bugüne “Drive” ve “La La Land” gibi bambaşka rollerde ne kadar çok yönlü bir oyuncu olduğunu kanıtlaması harika!

​Üçünü kıyaslarsak, bana göre bu işin bir numarası kesinlikle DiCaprio. Adamın rolleri birbirinden o kadar alakasız ki, Titanic’i nasıl unutturduysa, “The Aviator” ve “The Departed” gibi filmlerle de zirveye çıktı.

​Pattinson’a gelirsek, onu üçüncü sıraya oturtuyorum. Cünkü en arkadan cesareti ile Caprio ve Gosling in yolundan gitmesi ile. Yoksa oyunculuk olarak kötü değil tam tersi üstüne her yapımda yeni birşeyler ekliyor. Tip’i çok yakışıklı değil ama o köşeli yüzü ve soğuk duruşu, “Twilight”tan sonra “Cosmopolis,” “Good Time,” “The Lighthouse” gibi cesur ve bağımsız filmlerde, hatta “The Batman” gibi dev yapımlarda bile etkileyici bir hissiyat yaratıyor.

​Bence bu üç isim de önümüzdeki 15 yılın kesinlikle duayen yıldızları olacak. Al Pacino, Robie wiiliams, Dustin Hoffman, Mel Gibson, Denzel Washington, Brad Pitt ve Robert De Niro gibi isimler nasıl Hollywood kültüründe kalıcı bir yer edindiyse, bunlar da aynı şekilde duayen oyuncular listesine girecekler.

Yıkılıyo’dan Yakışır’a: Türkçe Popun Yunan Melodileri

Yıllardır müzik kulağıma güvenirim ve bunun sadece şarkı söyleyebilmek olmadığını, şarkının içindeki tüm melodilere, tınılara, notalara ve şarkıyı söyleyenin ses karakterine hakim olmak olduğunu bilir Müziği çok severim, dinlemeyi çok severim ve keşke bir müzik aleti çalabilseydim.

​Çok tandır aklıma takılan bir şey vardı: Burcu Güneş’in “Yakışır” şarkısıyla bir zamanların popüler şarkıcısı Ayça’nın aynı melodi üzerine okuduğu iki farklı şarkı vardı. Ayça’nın şarkısı “Yıkılıyo” ama orijinali Yunan şarkıcı Elli Kokkinou’nun “Masai” isimli parçasıdır.

​Şarkıyı hit yapan kesinlikle Ayça’ydı, ama Burcu’nun sesi çok güçlü ve üst seviyede. Ayça’nın da o dönemde öyle bir iddiası yoktu ama popüler sözlerle meşhur olmayı başarmıştı. Bu arada, şarkıyı dinlemek isteyenler, Burcu Güneş’in okuduğu şarkıya “Yakışır” ve Ayça’nın şarkısına “Yıkılıyor” diyerek ulaşabilir İnternet’te. İsteyen dinleyip aradaki benzerliğin sadece nakaratta farklılaştığını görebilirler, dinlerseniz bana hak vereceksiniz.

Chelsea Çıkmazı: 41 Futbolculuk Dev Kadro ve Bonservis Çılgınlığı

Düşünsene, Chelsea’nin elinde tam kırk bir kişilik devasa bir futbolcu yatırımı birikmiş ve FIFA artık “Kardeşim, bu ne kalabalık, kadroyu yirmi beşe düşüreceksin” diye uyarmış. Eskiden ben bunu sadece bizim ligde oluyor zannediyordum. Bizim üç büyüklerin elinde de var ya, tonla kiralık veya kenarda bekleyen futbolcu. Takımlar da bunlardan bir an önce kurtulmak için çırpınıyor ama bir yandan da o kadar yüksek bonservisler ödediler ki, zararın neresinden dönsen kardır mantığına pek sıcak bakmıyorlar. Sonuçta bu iş bir ticaret ve bu şekilde elinde futbolcu tutmak, hem teknik direktörü yoruyor hem de kulübün giderlerini. Gelecekte bu hatalara düşmemek için çok daha gerçekçi planlar yapmak şart, bence ders çıkarmaları gerekiyor ki bizim süper lig zihniyeti oturmasın onların kafasında da.

​Bu bağlamda, kadro dışı kalan veya transfer listesinde yer alan bazı oyuncuların belirlenen bonservis bedelleri de oldukça dikkat çekici:

  • ​Benoît Badiashile için 30 milyon sterlin isteniyor.
  • ​Axel Disasi ve Marc Guiu için 25’er milyon sterlin talep ediliyor.
  • ​Nicolas Jackson için belirlenen rakam 65 milyon sterlin.
  • ​Malo Gusto için istenen tutar 75 milyon sterlin.
  • ​Enzo Fernández için ise tam 120 milyon sterlin talep ediliyor.

​Ayrıca ben bir Galatasaraylı olarak da düşünüyorum da, o ellerinde tuttukları ve işe yaramaz diye düşündüklerini aslında bize üçte bir fiyatına verseler niye kabul etmeyelim ki? Hatta bu ellerinde birikenlerle yeni sıfır bir takım kurulur aslında!

​Ama üzgünüm Chelsea, bu fiyatlara bu futbolcuları elden çıkarman imkansız.

​Allah kolaylık versin Chelsea!

Her Şeyi Bilen Ama Hiçbir Şey Söylemeyen “Genel” Durumlar

Biliyor musun, genellemeler üzerine biraz kafa yorunca işin rengi değişiyor. Mesela aklıma hemen Nietzsche’nin o meşhur sözü geliyor: “Tüm genellemeler yanlıştır.” Ama bu dahil bütün genellemeler yanlıştır dediği için işin içinde bir paradoks var, felsefi boyutu çok derin!

​Biz genellemeyi neden yapıyoruz dersen, bir konunun içinde genelin, çoğunluğun veya kabul görenin bu olduğuna dair somut veriler için yapılan anketleri, araştırmaları ve bilimsel çalışmaları ortaya koyup buna genel diyoruz. Aslında bu o genellemenin verdiği sonucun verinin yüzde yüz doğru olmadığını bize gösteriyor. Çünkü çoğunluğun ve her şeyin yüzde yüz mutabık kaldıği doğrular değil bunlar.

​Bunu ne zaman düşünsem, Cem Yılmaz’ın yıllar önce yaptığı o genelev esprileri geliyor aklıma. “Genel” sözcüğü dilimizde öyle bükülüyor ki, bazen bir kurumu bazen de bambaşka bir durumu anlatıyor. Genel kültür mevzusu da bununla bağlantılı; herkesin bildiği popüler şeylere odaklanarak kendimizi övmemize yarıyor. Aslında her durumun kendine özgü koşulları olduğunu unutmamak ve kritik düşünceyi elden bırakmamak, genellemelerin tuzağına düşmekten kaçınmanın en önemli yolu

Yani genel olarak 🙂

Güç Mü, Samimiyet Mi? Spiderman Ve Superman Karşılaştırması

Çizgi roman dünyasının en tepesindeki iki kahramana, Örümcek Adam ve Superman’e bakıyorum da, aralarındaki fark beni hep düşündürmüştür. ‘Spider-Man: Brand New Day’ filmiyle gişede rekor kıran bir başarıya imza atıldığını gördük. Bu durum Örümcek Adam’ın neden bu kadar sevildiğini yeniden sorgulamama neden oldu. Kabul edelim, Superman bu evrenin en güçlü adamı ama gişede ya da senaryo gereği bir türlü Örümcek Adam’ı geçemiyor.

​İnsanlar süper kahramanda karizma ve güçten ziyade, en az güç kadar, insani özellikler, hatalar ve kendinden bir şeyler buluyor. Peter Parker, gençliği, bitmek bilmeyen maddi sıkıntıları ve teyzesine olan bağlılığıyla tam bir mahalle sakini. Onun bu insani ve —nasıl desek— ‘ezik’ halleri; süssüz ve samimi duruşu, onu süper güçlerine rağmen bizden biri olduğunu o kadar güzel hissettiriyor ki, Superman’in kusursuzluğu yanında çok daha samimi ve erişilebilir kalıyor.

​Ayrıca, Superman’in sarsılmaz ahlaki duruşu ve kusursuz tavırları—bu dünyadan olmadığını zaten belli etse de—sanki geldiği gezegendeki insanların bizim dünyamızdaki insanlardan daha ahlaklı ve erdemli olmasından kaynaklandığı izlenimini veriyor, bu da onun duruşuna bambaşka bir derinlik katıyor.

​Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde—özellikle izleyiciyle kurduğu o sıcak ve samimi bağ—Örümcek Adam’ın sadece bugünü değil, geleceği de domine edeceğini ve gişedeki liderliğini sürdüreceğini tahmin etmek hiç de zor değil. Üstelik Tom Holland’a Zendaya’nın da eşlik etmesi—ki gerçek hayatta da birlikteler—bence bu birlikteliğin de filmin başarısına ve gişesine olumlu bir etkisi oldu.

​Bunlar, filme gitmeden önceki fikirlerim. Bakalım, filmi izledikten sonra eklemeler yapacak mıyım, ona göre bakacağız artık.