Sadettin Ökten Hocanın yine Instagram’da önüme düşen bir videosu… Ökten Hoca, katıldığı bir sohbette bir anda aklına gelen bir şiirden bir bölümü seslendiriyor. Bu şiir, Zeki Ömer Defne’nin “Kıyıdaki Tekne” şiiri.

​Şiiri duyunca elbette kalakalıyorum oracıkta:

Bırak beni ey kum! Bırak beni ey sahil!

Dövülsün bu gövdem dalgalarla, varsın!

Kemirsin tahtalarımı tuzu denizin,

Yeter ki beni bir fırtına alsın!

Atın beni denizlerin ortasına,

Sularla dövülsün, sularla ölsün derim!

Bunca yıllık çaresizliğime acıyın,

İnsaniyetinize sığınıyorum sizin!..

​Gözlerim doluyor, boğazımdaki tükürüğü yutamıyorum bir an. Kendi kendimi getirdiğim şu noktada aslında ne kadar kaybolduğumu, silikleştiğimi görüyorum. Bu hâldeki benliğimin hem sisli hem de çaresiz kaldığını, dinlediğim bu şiirle adeta herkese itiraf edecekmişçesine doluşumu uzaktan izliyorum.

​Şairin, “Kurudum da kadid oldum kumlarda…” derken anlattığı o ahşap gövdede aslında kendi yansımamı görüyorum.

​İçimi en çok yakan şey, o koca denize ulaşmanın imkânsızlığından ziyade denizin bana bu kadar yakın olması. Sular için yaratılmış olduğumu bildiğim hâlde, hemen dibimdeki o sulara dokunamamak; denizin tuzunu, kokusunu içime çekerken olduğum yerde kuruyup çatlamak… Kendi hayatıma bakıyorum da; bazen yeteneklerim, hayallerim, tüm potansiyelim hemen elimin altındaymış gibi hissediyorum ama görünmez bir el beni bu karaya, bu durağanlığa bağlıyor.

​Ben o tekne gibi, karadaki konforlu güvenliği istemiyorum artık. “Beni koruyun, fırtınadan saklayın” demiyorum. Aksine, “Kemirsin tahtalarımı tuzu denizin, yeter ki beni bir fırtına alsın!” diye haykırmak geçiyor içimden. Çünkü biliyorum ki; ait olduğum yerde, o dalgalarla boğuşurken yıpranmak, ait olmadığım bu kumsalda güven içinde çürümekten bin kat daha onurlu.

​Güvende hissettiğim ama ruhumu bir türlü doyurmayan o rutinlerde, beni hareketsiz kılan ve etrafımı saran konfor alanımda; hep özlemini duyduğum ama bir türlü atılamadığım o “yeşil, ışıl ışıl” hayatın tam kıyısında bekliyorum.

Tavsiye Edilen Yazılar