Aslında niyeti göz teması üzerine bir yazı yazmaktı. İnsanların samimiyetten ve güvenden hızla uzaklaştığı bir dönemde, bu, üzerinde en çok durulması gereken bir konuydu. Niçin insanlar konuşurken birbirinin gözlerine bakmıyordu? Gözler her zaman bir ifadeyi, bir kanaati destekleyen en büyük etken değil miydi?
Konuyla ilgili araştırmalar yaparken karşısına “İyi, Kötü ve Çirkin” filminin afişi çıktı. Afişte, filmin final sahnesindeki düello anında üç karakterin de gözlerine yapılan yakın plan çekimler vardı. İşte, aradığı tam da buydu.

Artık her şey hazırdı. Konu harikaydı ve kullanacağı gönderi çok daha etkileyici olacaktı.
Word’de yeni bir sayfa açtı. Tam ilk cümleyi doğaçlama yazıyordu ki, kavramların kendi içindeki tutarsızlıklar zihnini kurcalamaya başladı saniyeler içinde. Bu düşünceler o anda o kadar yoğun gelişmişti ki, yazıya döksek sanki bir hikaye kitabına dönüşebilirdi.
Acaba filmdeki o iyiler, kötüler veya çirkinler gerçekten üzerlerine yapıştırılan sıfatları hak ediyor muydu? Örneğin, İyi (Blondie) karakterini canlandıran Clint Eastwood gerçekten saf bir iyiliği mi temsil ediyordu? Yoksa Kötü (Angel Eyes) rolündeki Lee Van Cleef her haliyle mi kötüydü? Ya da Çirkin karakteri canlandıran Eli Wallach, yani filmdeki adıyla Tuco, çirkinliğinin dışında iyiliğe ya da kötülüğe karşı sürekli nötr vaziyette miydi?
Tabii ki hiçbiri, isimlerinin önüne aldığı sıfatı tam olarak hak etmiyordu. Dönemin kanunsuzluğu, güçlü olanın sürekli kazandığı ve merhametsizce yaşadığı bir sistemde, kim iyi, kim kötüydü gerçekte? Herkesin kendi çıkarını gözetmek için yaşadığı bir hayatta, iyi ya da kötünün ne önemi vardı?
Filmde aslında olan, tüm karakterler kötü, daha kötü ve en kötüydü. Filmde, kötü ama yakışıklı ve usta silah kullanan bir adamın, daha kötü ama çirkin ve cahil bir adamla işbirliği yaparak en kötüyü yok etmesi anlatılıyordu.
Sonra, amatör yazarımız, göz teması ile kavram karmaşaları konularının arasında kalıverdi. Bu arada kalış, onu bir zaman sonra yazmaktan vazgeçirdi. Zaten bu durumu daha önce de defalarca yaşamıştı. İnsanın anlatacak çok şeyi olduğunda, bu tip gitgel durumları pek yaşanır hale gelirdi.
Masadan kalktı sonra. Yazamayacaktı. Bu kadar düşünüp tek bir cümle yazmadan kalkması da aslında moralini çok da bozmamıştı. Çünkü içinde derinlemesine incelediği o kavramlara kafa yormaktan yazıyı zaten içine silerek tamamlayamazdı. Sonra mutfağa yöneldi ve gidip kendine güzel bir Türk kahvesi yaptı, her zamanki gibi şekersiz.

