Pozitif Ayrımcılık elbette iyi bir şey. Fakat yalnız hakedenler için..

 

Pozitif ayrımcılık; sosyal, ekonomik ve politik yaşamda kadınlar, engelliler gibi taşıdıkları özellikler nedeniyle dışlanmış azınlıkların, dışlanmışlıklarını azaltmak ve uzun vadede engellemek amacıyla ortaya konulan politika ve uygulamaları ifade eder. Başka bir deyişle, siyaset veya iş alanında boş bir kadroya, istenen nitelikleri taşıyan taliplerden cinsiyeti nedeniyle kadın olanı seçmektir. Bu eğitim, donanım ve becerileri eşit olan kişilerden kadının tercih edilmesi anlamına gelir.

Ulaştırma bakanına sesleniyorum: Yayalara ehliyet mecburi olsun!

Yürümek..

İnsanın bebeklik dönemlerinde ortalama 2-3 yaşları arasında öğrendiği bir beceri. İki ayağının üzerinde durmak ve sonrasında düşmeden iki ayağının tabanının sırayla ileri ya da geriye doğru attığı adımlar ibaret..

Peki yürümek dediğimiz şeyin doğrusu ve yanlışı yok mudur? Yolda doğru yürümek diye bir şey vardır bilirsiniz. Yolda, yolun durumuna göre, yavaş ya da hızlı yürümenin bir kuralı olur mu? İnsan sosyal bir hayatın içinde diğer insanlarla birlikte yaşamak zorunda değil mi?

Dağda yürüyen bir insanla caddede ya da bir sokakta yürüyen insanı yürüme şekli aynı olabilir mi? Elbette olmaz, olamaz.

Bir kaldırımda yürüyen insan yürüdüğü istikamette, diğer insanları rahatsız etmeden, engellemeden, çarpmadan yürüyebilme becerisine sahip olmalı değil mi?

Bu konu benim çok uzun sıkıntı yaptığım bir konudur. Kaldırımı aynı trafikteki gibi şeritler olduğunu düşünerek, geçiş üstünlüğüne uyarak ya da aniden durma yapmayarak, giderken sağdan dönerken soldan gelmek ne kadar zor olabilir ki? Söz konusu millet bizim milletimiz, hatta bizim kadınlarımız olursa çok zor olur!

Örneklere başlayayım şimdi :

Mesela önümde normal hızda yürürken sağda bir dükkanda bir giysi görüp aniden duran teyze..

Kaldırımda endi yolumda giderken, yolun kenarındaki bir dükkandan çocuk arabasıyla yolumu kestiği yetmiyotmuş gibi bir de çarpan genç anneler..

Üç kişilik kaldırımda 3 kişi kolkola giren, ve hiç acelesi olmayan genç kızlar( Hem arkadan geleni hem de karşıdan gelenin hızını keserler )

Kaldırımın ortasında karşılaşıp ( pazar arabalarıyla birde! ) yine tam yolun ortasında karşılıklı sogbete dalan 50 lik teyzeler..

Yolumdan giderken karşıdan gelen ve üstüme üstüme yürüyen ve kesin çarpacak düşüncesi ile kendimi sağa yola atmama rağmen yine de az da olsa bana çarpan teyze…

Yine kaldırımda yürürken karşıdan gelen orta yaş bir ablanın, benim ona yol verme, onunsa dikkatsizce geçmesini bir kural varmış gibi, rahat ve yayıla yayıla geçmesi…

Örnekler örnekler..

İnanın hem cinslerim, hem karşı cinse hem de kendi cinsine daha duyarlı bu konuda. Ben bunu bildiğin Trafik sürücü ehliyeti almalarına bağlıyorum. Çünkü motorlu taşıt alan bir kişi, trafik kurallarını öğrendiği için yaya trafinde de aynı araç kullanırmış gibi görüyor kendini. Şeridini koruma, sinyasil dönüş yapmama, ani duruşlar yapmama, geçiş üstünlüğü, hatalı sollamama gibi kurallar aynı yaya trafinde de var aslında. Burada tek fark insan bir araca binmiyorda kendisi bir araca dönüşüyor sanki. Yani kendini araç gibi düşünüyor. Kulakları çınlasın eniştemin ehliyet aldığım zaman bana bir nasihatı olmuştu. Kayınço derdi. “Trafikte araba kullandığını düşünmeyeceksin.Arabanın ta kendisi olacaksın” derdi. “Unutma, sen arabasın! Çünkü araba kullanmak refleks işidir. Trafikte senin ebadın, araban kadardır. Kilonda, kullandığın arabanın kilosu. Hızında arabanın hızı kadardır” derdi sağolsun.

Şimdi benim bir önerim var( size saçma gelebilir ama olsa süper olur ) sürücü ehliyeti olmayan erkek ve kadın vatandaşlara yaya ehliyeti eğitimi ve kursu verilsin. Komik mi geldi? 🙂 Evet komik geldi kesin. Ama düşünsenize bu kurs sonunda yukarıda örneklendirdiğim bir sürü teyze yolda yürüme kuralını öğrenecek 50-60 ında..

Belediyeler bu hizmeti vermekte yetkin organ olabilir meselâ.. Neyse içimi döktüm rahatladım hiç degilse..:) Herkese kaldırımda çarpışmasız günler diliyorum..

Kraliyet ailesi haberi alamazsam yaşayamam ölürüm ben!

Kim bu Kraliyet ailesi arkadaş? Başta Hürriyet gazetesi olmak üzere hemen tüm haber kanallarında hatta Atv de bile İngiltere prens ve prensesinin magazinel hayatı gözümüze gözümüze sokuluyor! Bu haberler düzenli olarak dünyaya servis ediliyor. Bildiğiniz, bariz bir Soy reklamı bu…

Yok Kate Middleton istenmiyormuşta, Harry Kate’ye selam vermemişte, Kraliçe bilmem ne renginde şapka takmışta..

Hayır, şöyle bir damla haber değeri taşıyan bir olay haberi duysam gam yemeyeceğim! Neredeyse ishal olsalar haberdar olacağız!

Bir de bu aile sözde Kraliyet ailesi ama ortada Kral yok. 100 yaşına merdiven dayamış ve ölmeye hiç niyeti yokmuş gibi gezinen bir Kraliçe, bir de 80 yaşına gelmiş ve halâ prens sıfatıyla gezen ihtiyar insanlar topluluğu..

Ve yine çok sade yaşayan ve pinti diye tabir edilen karakterler bir arada. Kraliçe’nin 20 yıldır giydiği elbiseler var gerisini siz düşünün!

Aileyi biraz araştırmaya kalktım ve ekşi sözlükte şöyle bir tanıma rastladım :

Norman sülalesiyle 1066’da başlayan kraliyet ailesi. 1154 yılında prenses mathilda’nın anjou’lu geoffrey ile evlenmesiyle plantagenets sülalesi tahtı kapıyor fakat 1485’de prenses margaret ,edmund tudor’la evleniyor ve taht tudors sülalesi geçiyor. prenses mary de lord darnley’le evlenince taht bu sefer 1605 yılında stuarts’a geçiyor. bunlardan da sophia hanover valisiyle evleniyo, taht 1714’te hanoverlara geçiyo. ve en sonunda victoria saxe-coburg-gotha prensi albert’la evleniyo ve taht 1857 saxe-coburg ve windsor ailesine geçiyo. hala daha başlarında bu sülale var. 5 sülale geçmiş, simdi altıncısı…

1000 yılda 6 aile ve işte koca birleşik krallık bundan ibaret. Ha bir de şu bilgiye denk geldim sözlükte Prens Charles ve prens Harry birlikte aynı an da ölmeyelim diye aynı uçağa binmiyormuş 🙂 Valla ciddi bir tedbir bu tebrik ederim. Ama ölümün insanı nerede ve ne zaman yakalacağı hiç belli olmaz. Allah muhafaza uçakta, Harry’de bir at’ın altında ruhunu teslim ederse şaşırmam ben. Allah bol ömür versin gerçi veriyor da..

 

 

 

 

 

 

 

 

Ben TRT HABER izliyorum.

Şimdi size TRT Haber kanalının reklamını yapacağım. Ciddiyim! Hem de hiç para almadan ve bir çıkarım olmadan..

Yalnız TRT Haber’i TRT 1 kanalı haberleriyle karıştırmayın. Çünkü alakası yok. Malum heryerimiz haber. Akşama kadar gerek sosyal medyadaki haber sitelerinden, gerekse Tv deki haber kanallarından onlarca haber alıyoruz. Tabi bunlar en başta Siyaset, politika, ekonomi, magazin, spor ve sağlık haberlerinden oluşuyor. Her kanalda aynı haberi izliyorsunuz ve artık fenalık geçirecek hale geliyorsunuz. Ama TRT HABER de bu haberlerin yüzde 80 i yok. Çünkü TRT HABER en az 10 farklı başlık altında yüzlerce haberi topluyor. İçinde yaşam, kültür-sanat, sosyal etkinlik haberleri gibi keyifli ve bu ülkede meğer ne güzel şeylerde oluyormuş dedirten haberler bunlar. Daha insancıl, daha halktan ve samimi yapılan haberler..

Sadece tv haberleri değil, web portalıda çok keyifli. Uzatılmadan, abartılmadan ve sıkıcılık uyandırmayan haberler sizi habere doyuruyor. Bence bu konuda TRT kurumu dünya haber kanallarına da en iyi örnek. Son 10 yılda kendini muazzam yenilen TRT bence seyredilmeye değer. Şimdi TRT nin halktan aldığı pay muhabeti aklına gelenler olacaktır. Fakat bilgisi olmayanlar için buradan duyurayım. Elektirik faturalarına eklenen %2 lik pay, 01.07.2017 tarihli resmî gazetede yayınlanan  7033 sayılı Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenilmesi Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 27. Maddesi ile 3093 Sayılı TRT Gelirleri Kanunun 4/2-C) maddesine;   “(sanayi sicil belgesine sahip sanayi işletmelerine yapılan elektrik enerjisi satışı hariç)” ibaresi eklenmiştir. Yani eklenilen bu ibare ile sanayi sicil belgesi olan elektrik abonelerin de tutarı yüzde 2 olan TRT payı kaldırılmış. Peki kaldırılmış olmasaydı ne olurdu? Benim için bir şey farketmezdi. Neden mi? Çünkü millet özel kanallardaki yabancı format yarışma programlarının raiting’ini tavan yaptırıp milyarlarca reklam geliri kazandırırken, ben TRT nin %80 kendi yapımlarını izleyip karşılığında vereceğim %2 lik payı helâl ederdim. Çünkü çatır çatır TRT izliyorum..

 

Niloya’yı sevmek..

Evet Niloya’yı sevdim..

O koca kafasını, saftirik hallerini, merakını, kafaya koyduğunu yapmasını, cesaretini, meteyle olan uyumunu, yardımseverliğini, saygısını, iştahını, o cıvıl sesini, sempatikliğini yani herşeyini sevdim. Bence bu çizgi film TRT nin yaptırdığı en iyi yapımlardan biri. Zaten oyuncak piyayasıda bunu söylüyor. Niloya bizim,elalemin meşhur Heidi’sinden ( Haydi ) sonra  en iyi kitleye sahip. Gerçi Heidi daha yüksek bir grubuna hitap ediyor fakat Niloya kendi yaş grubunun Heidi’si..

Ne yani sen şimdi oturup Niloya mı izliyorsun? diye soranlara evet diyorum. Benim iki yaşındaki fındığımla beraber boş kaldığım her gün hem de..

Gerçi benim kızcoş akıllı tavşan momo fanıydı,fakat artık o da Niloyacı. Niloya’nın o uydurmasyon şarkılarını pür dikkat dinliyoruz. Hele Niloya’nın o tospik isimli kaplumbağasının kendisini terkettiği rüyasını gördüğü an da söyleyediği “tospik canım arkadaşım” şarkısı olağan üstü.

Niloya bu yapısı ile kız çocuklarına çok güzel bir rol model bence. Karaktere verilen özellikler tam dozunda. “Büyümüşte küçülmüş” benzetmesine bire bir uyuyor. Fakat bunu gören oyuncak piyasası Niloya bebeğinden faiş fiyat geliri elde etmeyi başarıyor. Büyük oyuncakçılarda iki tip Niloya bebeği var. Birebir benzemeyen 40 birebir benzeyeni ise 70 lira civarı. Tabi 70 lira olan pilli ve şarkı söylediği için daha kıymet görüyor hem çocuklar hem de ebebeynleri için..

Öyle ya da böyle Niloya artık koca bir marka. Bence popülerliği Pepe’nin bir zamanlar ki bilinmişliğinden bile fazla..

Hey Ebeveyn! baksana bi bana..

Fransa’da meclis genel kurulu, eşcinsel çiftlerin heteroseksüel çiftlerle eşit haklara sahip olması kapsamında okullardaki formlarda yazan anne ve baba terimlerini Ebeveyn1 ve Ebeveyn 2 olarak değiştirme kararı almış.

 Yeni yasa değişikliği ile beraber cinsiyetsiz terimler, geleneksel ve cinsiyet belirten terimler yerine kullanılacakmış..

Haber Hürriyet gazetesinden!

Şaşırdım mı? Hayır! Bu uygulamayı zaten bekliyordum gidişatlarından.. Anne ve Baba kavramının bitmesini özellikle eşcinseller çok istiyordu. Cinsiyetsizlik kavramının bu kadar rahat yaşandığı bir ortamda sonuç normal.

Düşünsenize, doğuran anne, annelikten çıkmış. Baba da babalıktan. Numaralandırma var artık. Nüfusa gidiyorlar memur soruyor : Bebeğin annesi ben diyor. Sonra ” pardon ben ebeveyn 1 im diyor. Peki babası? Orada bulunan diğer kadın: “Bende 2 numarayım” diyor ( Lezbiyen mantığıyla ) Peki bu durumda biyolojik baba kim? O da kim bilir nerede 1 ya da 2 numara olmuştur kesin!

Genetiğe, biyolojiye, etiğe ve ahlâk’a uzaktan yakından uymayan bu kanun artık hayatımızda. Bu çocuk büyüdüğünde nasıl bir kafa karışıklığı içinde büyüyecek kimsenin umrunda değil. Cinsel anlamda bir sapkın hastalığa düşen hastalıklı beyinlerin dünyanın ahlaki geleceğine dinamit koyan Fransız devletinin aklına sı…yım ben!

Ya hu haydi böyle bir halta onay verdiniz bari anne-baba kavramları ile oynamasaydınız. Çocuk konuşmaya başladığında annesine anne yerine Ebeveyn 1 diye seslenecek yani şimdi öyle mi?

Ya anneler gününde ne diyecek? Babalar günü? Ya hu diyecek bir şey bulamadım ben artık size!

Edepsiz ebeveyn kılıklılar sizi!

Ebru Gündeş ve mektup tadındaki şarkısı “Aşık”

Bu şarkıyı ilk dinlediğimde pek havasına girerememiştim. Fakat sonra bir kaç yerde daha denk gelince hoşuma gitti açıkçası..

Özellikle şarkının dili çok başarılı. Sanki bir mektubu okur gibi yorumlamış Gündeş. Zaten Gündeş’in kötü bir şarkısına denk gelmek imkansızdır. Son 3-4 yıldır Gündeş şarkılarında ciddi bir değişim var. Arabesk ve fantezi enstrumanlarından ziyade daha özgün ve modern enstrumanları tercih ediyor. Keza yine düşük tonda ama yine küçük nağmelerle şarkıların duygusunu bize harika geçiriyor. Bence Ebru artık fantezi yorumcusu olmaktan sıyrıldı. Şarkı seçimleri çok titiz. Ritmik şarkılar yerine slow şarkılara ciddi bir meyletti. Ben bu durumdan şikayetçimiyim?  tabiki de hayır. Çünkü bu tarz şarkıları sıkılmadan ve bol tekrarlı dinlemek mümkün. Mesela bu yazıyı yazarken en az 5-6 kere dönmüştür Aşık şarkısı. Bu Aşık şarkısı, genel olarak aynı formda söylediği şarkılara çok benzese de sözler çok samimi ve daha öncede söylediğim gibi sanki sevgiliye yazılan bir mektup tadında..

Şöyle başlıyor şarkının sözleri..

Aşkı aşık olana sor.Geceyi karanlıkta kalanaKeşke yanımda olsaydı.Canım öyle özledim ki. Ben aynı bildiğin gibiyim.Bakma sen bugün iyi değilim.Kim bilir belki havalardandır. Sen alınma söz vermedin ki. Aşktan oğlum bir hoş sağım solum. Sevdim malum ki en güzel huyum.Şu dünyadan bir aşık geçti deseler. Ben o’yum

Bu şarkı sözleri bana Rahmetli Kayahan’ın Bizim ki bir aşk hikayesi şarkısını anımsattı. Kayahan şarkının sonundaki şiir bölümünde şöyle diyordu: son mektubunu dün aldım teşekkür ederim…
ben sana yazmıştım; grip salgını var demiştim bak yine gribe yakalanmışsın. Neyse geçmiş olsun…
buralarda da hava soğuk ama hasta felan değilim…
gözlüklerle başım dertte, hayat işte yuvarlanıp gidiyoruz.
hepinizi çok özledim…

Bu sözlerin samimiyeti, Gündeş’in şarkısının tamamında var kesinlikle. “Aşktan oğlum bir hoş sağım solum” ne kadar içten bir ifadedir. İyi söz yazmak kesinlikle derin bir yaşanmışlık ve yetenekle ilgili. Ha bu arada şarkının sözlerini Ayla Çelik yazmış. Kendisi ekranlarda pek yok ama sözleri en güzel ağızlarda yankılanıyor. Müzikte Gökhan Tepe’ye ait. Bu kısma şaşırdım. Tepe’nin müzik düzenlemesini yaptığına ilk defa şahit oldum. Onunda eline sağlık. Güzel iş çıkarmışlar. Ben böyle şarkıları kusana kadar dinlemeye bayılırım. Kesinlikle listelerde ilk 3 te yer bulur kendine..

 

Cep boy kitap okur musunuz ?

Cep boy kitaplar..

Günümüzün ekonomik koşullarında sürekli büyüyen ve cebe sığmayan akıllı telefonların aksine, küçülen ve “beni oku” diye bas bas bağıran çeşit çeşit kültür kitapçıkları..

Kimine göre okuyamamanın gerçek sebebi, kimine göreyse klişe bir bahanedir kitap fiyatları. Yükselen kağıt fiyatlarının bir sonucu olarak doğan ve yayınevlerinin tutunduğu en son dal olarak tam karşımızda duruyor. Bu zamana kadar sadece dua ( Yasin-i Şerifler ) kitaplarının ulaştığı boya artık, edebi anlamda yazılmış kitaplarda ulaştı. Peki bu avantajlı hamle, daha geniş kitlelere kitap okutur mu sorusuna ne cevap vereceğiz?
Benim cevabım elbetteki evet. Fakat çok cüzi bir oranda etkili olacak bir uygulama. Yazımın en başında Akıllı telefonların devasa boyutlara ulaşan büyümesinden bahsetmiştim. Yani hazırcı, kolaycı ve seyirci bir karaktere bürünen milletimizin çok fazla rağbet gösterdiği görsel tatmine. Hem de kolaycı hem de tatminkar seyirci kültürüne.
Konuya buradan başlamamın bir kaç sebebi vardı. Bunların ilki, kitap okumanın bu büyük cihazlarla daha kolay ve taşınabilir olduğuna dikkat çekmekti.Yaklaşık 10 yıl kadar önce e-kitap uygulamaları ile toplumların daha fazla kitap okuma alışkanlığı edineceğine dair bir ümit vardı. Hatta bu sebeple e-book denilen ve edebi eserleri, word ya da pdf ye çeviren cihazlar üretilmişti. Zaman geçti ve görüldüki e-kitap, kitapseverlerin matbu yani kağıtla olan ilişkisine benzer bir ilişki kuramadı. Halbuki mantıklı düşünüldüğünde, yanınızda taşıyacağınız 6 inç lik bir cihazla tüm kitapları okumanız mümkündü. Yani kütüphanenizi yanınızda taşıyabilecektiniz. Ama olmadı maalesef. Bunun sebebi Hem e-kitapların fiyatlarının beklenildiği gibi düşük olmamasıydı. Ayrıca tüm eserlerde kolayca aktarılmıyordu uygulamaya.
Fakat en büyük sebep, okurun kağıt kokusuna olan sevdası ve kütüphanede biriktirme alışkınlığıydı.
Şimdi ise cep boy kitaplarla bu mümkün. Ama tabii bu uygulamanında eleştirelecek yanları var. Fiyat konusunda sıkıntı yok. Çünkü 5 TL lik fiyat insanları çok zorlamayacaktır. Ancak kitabın küçülmesiyle yazılarında küçülmesi ciddi bir handikap. Okumak için kitabı ciddi anlamda kendinize yaklaştırmak zorunda kalacaksınız. Hele bir de görme probleminiz varsa işiniz iş!. Bunun dışında yine kitabın iç kısımlarını okumak için kitabı daha fazla açtırmanız gerekecek. Çünkü kitabın tutturulmuş ya da dikişlenmiş yerleri okumanıza engel olacak kadar bitişik olacak diğer sayfayla.

Konfora ve rahatlığa feci halde alışan milletimiz, bu dezavantajlara rağmen bu uygulamaya alışabilecek mi? bunu yakın bir zamanda göreceğiz. Umarım işe yarar.

 

Övgü ve kadın üzerine..

Eğer sizden övgü isteyen bir kadınsa, mutsuz olma arefesindedir. Ona istediğini verin ki sizi mutsuz kılmasın.”

Kırkevinkedisi / Övgü üzerine – 1

____________________________________________

Övgü dediğimiz şey aslında her kadın için bir ağrı kesici görevi görür. Halbuki bu tatmin, kadını geçici bir süre rahatlatır. Burada asıl önemli olan şey, kadının geçici değil uzun süreli mutluluğu ve huzurudur. Bu huzura sahip olabilmesinin tek yolu ise sevdiği erkeğin kendisini anlamadığı halde hep anlıyormuş gibi şefkatli ve kibar yaklaşmasıdır. Yoksa zaten her kadın, erkeğinin onu tam olarak anlayabileceğine hiçbir zaman ihtimal vermez.

– Kırkevinkedisi / Övgü üzerine -2

İnsan rakibine muhtaçtır..

Rakipleriniz siz çok farkında olmasanızda çok kıymetlidirler. Size rakip olan herkes sizin bir becerinizi veya bir yeteneğinizi geliştirir bir şekilde. Onlarda  sizi hic sevmezler ama aslında onlarda farketmeden sizin menfaatinize çalışırlar. Sizi güdülerler hatta tabiri caizse gazlarlar. Her yeni başarınızda belki bildiginiz, belki de hiç adını duymadığınız bir rakibi geçmişsinizdir. Sizin her türlü gelişiminize katkı sağlayan rakipleriniz, sizin hayattaki başarı çıtanızıda sürekli yukarı taşır. Çoğumuz rakiplerimiz sayesinde kendimizi keşfetmeye ve eksik yönlerimizi geliştirmeye devam ederiz.

Rakiplerinizinde iyisi ya kötüsü hep hayatınızda olmaya devam edeceklerdir. Fakat bu çok önemli değildir. Çünkü önemli olan var olmalarıdır. İyi rakipleriniz olursa bilin ki siz daha güçleneceksiniz. Aşk, iş, sosyal statü ve bir çok alanda ne kadar çok yükselirseniz. O kadar rakibinizi devre dışı bırakmakmış olacaksınız

Yükselmenizi sağlayacak sağlam ve sıkı rakipler bulmanız dileğiyle..

 

Başı ezilemeyen yılanı beslemek..

Kendinizi sürekli ezilmeye çalışılan biri gibi görüp savunmada kalıyorsanız..

İstişare edeceğiniz ve edemeyeceğiniz konuları,birbirinden ayıramıyorsanız..

Eşitlik ve denklik konusunda kendinizi ya da karşınızdakini sizden üstte ya da altta görüyorsanız..

İyi niyet ve mücadele kavramını, sizin dışınızdaki herkesten daha fazla görüyorsanız kendinizde..

Doğrularınız kimse tarafından eleştirilemez ya da tartışılamazsa..

Başkalarının kusurları onları küçük görmenize neden oluyorsa..

Yapıcı olmak, destek olmak, yanında olmak gibi cümleler,yaşadığınız insanlarla ortak kullanamadığınız duygularsa..

Ben ve başkaları ayrımı size,hep en yakın ve en kolay uygulanabilir bir metodmuş gibi geliyorsa..

Halden anlamak kadar halden anladığınızı göstermenin de, önemli bir şey olduğunu kabul edemiyorsanız..

Çevrenizde,sizin varlığınızdan, neşenizden ve enerjinizden istifade etmek isteyen insanlar olduğunu unutuyorsanız..

Kendi içinizde yaşayarak duygularınızı gizliyerek ve yardımsız yaşamayı umuyorsanız..

Bilin ki o başı ezilmeyen yılanı,besleyen sizsiniz içinizde!

 

İnsanları ciddiye alın ama hiç birini kafanıza takmayın..

İNSANLARI CİDDİYE ALIN AMA KAFANIZA HİÇ BİRİNİ TAKMAYIN!

İnsanları ciddiye alın ama kafanıza hiiiiç birini takmayın…
İnsanları hem çok ciddiye almak hem de hiç kafaya takmamak, elbette tam bir bir insani uzmanlık konusu. Bakmayın siz benim bu cümleyi bu kadar rahat kurduğuma. Başta ben ve belki de milyarlarca insanın harcı değil bunu başarabilmek. Çünkü çok uzun bir hayat mücadelesi ya da az bir zamanda çok badire atlatanların edindiği tecrübe ile kazanılıyor bu tavsiye.

İnsanları ciddiye almak, bizim zaten insan olarak sorumlu olduğumuz bir mecburiyet… Yaşadığımız dünya, sosyal ve ekonomik bakımdan tam bir çıkarlar dünyası. Bizlerin hayattaki anahtar statüleri ve yardımcı statüleri, yine bizim tercihlerimiz, gayretimiz, tembelliklerimiz,cesaretimiz,korkaklıklarımız ve bunları takdir eden ya da etmeyen toplulukların bize bakış açıları gibi belli sıfatlardan oluşuyor.

İnsanları bir çok nedenle ciddiye alırken, içlerinden bazılarını farketmeden ya da çok bilinçli bir biçimde kafamıza takıyoruz. Bu bazen bir iş arkadaşı, bazen bir akraba, bazen de doğrudan hiç bir temasımız olmayan bir politikacı ya da siyasetci olabiliyor.

Peki niye takıyoruz bu insanları? Çok değer verdiğimizden mi? Eğer sebep değer ise, bizim için değerli olan birilerinin hatalarına ya da davranışlarına neden bu kadar kızıyoruz?

Ya da tam tersine, değersiz ise neden bu kadar değerliymişcesine sürekli kafamızda büyütüyoruz?

Bu sorulara gayet güzel ve mantıklı cevaplar, çok sevdiğim bir abimden geliyor : “İnsan ancak kendinde olanı (ahlâk) başkasında göremeyince ya da başkasında olanı ( para ve ahlak ) kendinde bulamayınca takar kafasına.”

Yukarıda ki düşünce biçimini bende %90 destekliyorum aslında. İnsan belli bir olgunluğa ulaşıncaya kadar en büyük meşgalesi ve derdi toplum ve insanlık oluyor.
Bu kafaya takma mevzusuna bir çok farklı bakış ve görüşde var elbet. Mesela bu davranışın kaynağında, kıskanma, hırs, korkaklık, özgüvensizlik, gizli rekabet gibi duyguların yattığını edenler oldukça fazla..

Aslında yukarıdaki bu görüş akla ve mantığada çok yakın duruyor. Fakat bu davranış biçiminin sebebi ne olursa olsun, bu rahazlık en çok da, hayatının manasını daha tam olarak bulup tasdik edememiş, fikriyatta olgunlaşamamış, doğru kavramını kendisiyle çok fazla bağdaştırmış, araçlar ile amaçları birbirine karıştırmış ve manevi yönden zayıf düşmüş bireylerde görülüyor.

Demek ki o zaman insan şu başlıkların ve kuralların bilincine mutlaka varmalı. Peki nedir o başlıklar ve kurallar ?

1-İnsanları ciddiye alacağız evet, çünkü ortak çıkarlarımız ve beklentilerimiz var.
2- İnsanları ciddiye alacağız çünkü bizi yaratan Allah, bunu bize yaradılışda kodlamış. ( İçinizde en hayırlınız kendisi için istediğini müslüman kardeşi için isteyendir” hadisini hatırlayın )
3-İnsanları ciddiye alacağız evet. Çünkü insani akıl ve toplumsal yaşam normları, bu düzenekle dengede kalmayı başarıyor.
4- İnsanları ciddiye almalıyız evet.Çünkü bizler birer yansıtıcı, birer aynayız. Dünyada yaratılmış mahlukatlar içinde Etki-tepki kuramının etkilerini ve sonuçlarını en hızlı yaşayan bizleriz.

Peki niye kafaya takmamalıyız?

1- Kafaya takmayacağız evet!. Çünkü bu davranış bizim kendimizden uzaklaşmamızın en büyük nedeni.
2- Kafaya takmayacağız evet!. Çünkü aslında farketmeden gizli ve yogun bir empatinin içinde debeleniyoruz.
3- Kafaya takmayacağız evet! Çünkü suizan ve önyargılar bizim dengemizi bozar.
4- Kafaya takmayacağız evet! Çünkü kafaya taktıklarımız bize bir fayda getirmez. Bilakis değersiz olanlara beynimizde ayırdığımız yerler, aslında orada olmayı gerçekten hakeden insanların yeridir.

-Tevfik Sadi / kırkevinkedisi

Gayrete tabi adamların en hası o…

İnsan yeter ki istesin. Başarı denilenmücevheri isteyince taştan isteyince en derin okyanuslardan çıkarır. İstemek, hesabı iyi yapılmış bir plan ve gayretle birleşirse başarısızlık kişinin lügatından düşer. Bu gayrete bir de Rab, o sihirli dokunuşu yaparsa işte o zaman insan ismini, tarih denilen dünya hafızasının ilgili kategorisine en büyük puntolarla yazdırır.

İşte Cengiz Ünder’de yukarıdaki tarife
en çok yakışacak isimlerin başında geliyor. Şımarmadan ve pes etmeden yaptığın mücadelen için Allah’a dua eden milyonları herzaman arkana alman dileğiyle kardeşim…

 

Vedası cebinde gezer insan..

Vedalar, bazen erken çağrılır, bazen geç..

Vedaların gerekli olduğu haller,sadece mecburiyetlere dayalı değildir. Veda, arada mecburiyetlerin bile haberi olmadan gerçekleşir.

Veda eden aslında kendi hayatının belki koca bir bölümünüde azat eder kendinden. Veda insanı ayırır evet ama bu süre yalnızca doğacak boşluğu yine kendisi doldurana kadardır. Neyle doldurabileceği, nasıl doldurabileceği gibi sorulara takılmaz o an insan.

Veda, bir kader gibi yazılmıştır. Günü, saati hatta saniyesi belirsiz. Gelir, vurur, öldürür ve tekrar diriltir..

İnsan çoğu zaman umduğunu bulduklarına bile, sırf kendi varlığına duyduğu saygı sebebiyle veda edebilir. Veda edenler veda ettiklerini hiç bir zaman unutmazlar fakat bu zaptedilemez hissizleşme hali, geçmişte yaşanan tüm güzel anları hayalleştirir. Verilenler ve alınanlar ( eşyalar ) somut bir meta halinde saklanır fakat bu sadece geçmişe duyulan saygı sonucudur.

Veda ettikleriniz sizin için çok değerlidir fakat bu veda ettiklerinizin, size aynı değerle bakıldığı anlamına da gelmez. İşin içinde bir yerlerde, mutlaka bir gönül kırıklığı vardır. Kimisi böyle bir kırıklığı yaşamadan da çok cılız ama çok sarsıcı bir vedayı gerektirecek bir incinme ile ayrılma ya da bir kopma duygusu yaşayabilir. Değer ve kıymetin ölçüsünün beklentilerin altında kalması, insanı yalnızlık denilen girdabın içinde amansız bir hayatta kalma mücadelesine iter. Yani insan tüm yaşanmışlıklarında kıymet dediğimiz sahiplenmeyi, belki çok gizliden büyütülmüş gizli bir karşılıklı doyum kurgusuna dönüştürür. Verilenlerin karşılığında alınanlar çok cüzi bir düzeyde kalırsa insan kendi kıymetini ve egosunu hatırlar.

Aşık Veysel’in dediğine benzer bir durumdur bu: “Güzelliğin 10 par etmez bende ki bu aşk olmasa.” Evet insan verdikçe büyür ama bu büyüme insanın zamanla kendinden geçmesiyle sonuçlanabilir.. Olmak üzereymiş, oluyormuş, yolunda gidiyormuş gibi olan süreçler aslında insanın gayet farkında olduğu ama komple korkunç bir kaybetme korkusunun etkisiyle, hasır altı edilen geçiştirmeler gibidir.

Kafka da bu durumu : “Olmamasına razıyım: oluyormuş gibi olmasın yeter” diyerek tanımlar. Oluyormuş gibi olan her yaşanmışlık, insanın ömrü boyunca karşılaşacağı bir danışıklı dövüş misali oynanır durur..

Veda vaktini tayin edişiniz ve akabinde eyleme geçtiğiniz an, belki yalnız kendi yolunuzu, belki de veda ettiğiniz insanın yolunu seyrini değiştirecek an’dır.

Veda ederken yolunu kaybedenlerden olmama dileğini her daim cebinde gezdirmeli insan..

– Tevfik Sadi

Kredi kartı sponsorluğunda kutlanan Sevgililer gününe ulaştık elhamdülilah..

Peluş oyuncak bir ayı’nın sevgi sembolü haline gelmesi bile başlı başına bir sevgi erozyonu değil mi? Sevgi dediğimiz içeriği ve zenginliği sınırsız olan üstelik en çok da insanın üretmeyi basardığı kutsal bir erdemi, kapitalizim isimli yıkıcı ve hatta yok edici bir canavarın eline teslim etmek ne acı..

Samimiyetin en yüksek dozdaki hali olan sevgi’nin taşındığı kalpte diğer metalaşan duyguların altında inim inim inlediği günümüzde yeni bir sevgililer gününe daha kavuşmanın hüznü ve eleştirisi içindeyim. Sevgiyi gösterme biçimlerinin en tepesindeki yerini her zaman koruyan çicekler, artık tek başına yeterli gelmiyor. Sevgiyi maddeleştirme arzumuz, dünya hevesimizin azgınlığından beslenmiyor mu sizce de?

Özel günler diye uydurulan ve alım gücü denilen özelliğimizi sömüren bu anlayış, bizi sevdiklerimize olan yoğun duyguları nasıl da maddi bir beklentiye dönüştürüyor böyle..

Üstelik aldığımız hediyelere baktığımızda ömrü hiç te uzun olmayan, gereksiz ve bir sonraki seneye kadar muhafaza etmeye bile lüzum görmediğimiz eşyalara meylettiğimize şahit oluyoruz.

Bir sevgiye sahip olmak ve sevgililer gününde yalnız kalmamak gibi bir kuruntuya sahip olanların günübirlik sevgili arayışları, sevgililer gününde sırf sevgilisine mahçup olmamak için dünya kadar parayı lüzumsuz bir peluş bir oyuncağa harcamaları, En lüks mekanlarda yemek yeme heveslileri, tek taş denilen pahalı, ışıltılı, satın alındıktan sonra etrafa hava atmaya yarayan fakat sonrasında hiç bir manevi değer taşımayan uydurma taş’a olan rağbet, ne kadar da egomuza köle olduğumuzun bir vesikası gibi.

Ben tüm özel günlerin genel anlamda boş olduğuna inanan bir kafadayım. Genel olarak diyorum çünkü varsa sadece bir faydası vardır. O da sevdiklerini ihmal eden insanların böyle günlerde daha insani ve samimi duyguları yaşayabilmesi. Yoksa samimi anlamda sevebilen ve yeterli değeri gösterebildiğiniz yanınız güçlüyse, böyle günleri önemsemiyorsunuz bile..

Şimdi adet yerini bulsun diye her sevenin sevgililer günü kutlu olsun. ( Hediyesiz ve doğal anlamda tabi ki )

İnsan profilleri ve yarışma programları üzerine

İnsanları tanımak zor, insanları anlamaksa çok daha zor günümüzde. Samimiyetten giderek uzaklaşan insanlık, kendine her an bir zarar gelecek endişesiyle sürdürüyor hayatını. Bu endişede insanları günlük hayatları içinde, korunma adına bir kaç farklı maskeyle dolaşmasına sebebiyet veriyor. Kendini açıkça ortaya koyduğunda insan, yanlışlarını ve zaaflarınıda herkesin görebilme ihtimalini yükseltiyor bir bakıma.

Yani insan, iç dünyasını (özelini sosyal medyada sonuna sergilemesine rağmen) toplumda ne kadar gizli tutarsam o kadar korunmuş oluyorum gibi bir düşünceye sahip artık.

İnsanları tanımanın (en azında ciddi bir fikir sahibi olmanın)  birbirinden farklı yolları var elbet.. Bu yolların içinde en önde gelenler: Gönül, iş ve para ilişkileri.

Çünkü bu diyaloglarda, ana karakterinizin temel özellikleri belirli bir süreden sonra çok net ortaya konuyor. Bu başlıklardan para ile doğrudan bağlantısı olan yollardan biri de yarışma programları. Günümüz insanını tanımanın en etkin yollarından biri bence..

Evet evet! Tv de yayınlanan bilgi ve eğlence yarışmalarından bahsediyorum. Çerçevesi ve formatı önceden çok titiz ve sıkı bir dsiplinle belirlenmiş bu yarışma programlarına katılan yarışmacılar, bir yandan belli bir kazanç için mücadele ederken, diğer yandan da yarışmanın formatının dışında tamamen kendine has bir takım karakteristlik özelliklerini ifşa etmiş oluyorlar milyonlara.

Fakat eğlence amaçlı yarışmalara katılan karakterlerle, bilgi yarışmalarına katılanları ayrı ayrı değerlendirmek gerekiyor bence.

Mesela Survivor, yetenek sizsiniz, o ses Türkiye, yemekteyiz ve yaparsın aşkım gibi yarışmalarda katılımcıların format gereği kendisi gibi değil de, o formata uygun bir sahte karakter yaratması isteniyor. Katılımcılarda bu kural gereği sahte bir karakterle yarışıyorlar mecburen. Dolayısıyla bu insanların bu yarışmacıların tamamen doğal bir şekilde oldukları gibi davrandıklarına inanmak hemen hemen imkansız.

Bilgi yarışmaları ise yarışmasına katılanlar ise, sadece kendilerini tanıtmaları istenen bölümde kendilerini ifade etmelerine rağmen, konuşma biçimlerinden, mesleklerinden, memleketlerinden ve aile durumlarından bahsederken bizim onları daha iyi tanımamıza olanak sunuyorlar. Akabinde yarışma içindeki heyecan biçimleri, risk alabilme kabiliyetleri, zekaları, espri anlayışları, kültürel birikimleri gibi temel ve sosyal hayatın içinde ki olmazsa olmazlar, doğrudan ve olduğu gibi geçiyor ekran başında ki seyirciye.

Bu yukarıda saydığım insan modellerinin yarıştığı yarışmalara örnek olarak ” kim milyoner olmak ister” ile ” Kelime oyunu” isimli yarışma programlarını sayabilirim. Kenan Işık’la ( Allah şifa versin) başlayan ve bugün Murat Yıldırım’la yoluna devam edip artık efsaneleşen yarışmanın bu kadar sevilme nedeni belki de katılan yarışmacıların profilleri. Yarışmacıların içinde her kesimden, her kültürden karakterler görmek mümkün.. 3 üniversite bitirip ilk soruda elenen tiplerden tutun, ilk okul mezunu olup paraya çok ihtiyacı olan yaşlı bir teyzenin hatrı sayılır bir ödülle evine döndüğüne şahit olmuşluklarımız oldukça fazla. Bu sebeple ben en doğal insan karakterlerinin bu yarışmada olduğunu düşüyorum.

Bir diğer örneğim olan kelime oyunu ise İhsan Varol’un yarışmanın raiting’ine  kattığı %85 lik enerji dışındaki bölümde yarışmacı profillerinin doğallığı.

Bu yarışma, kim milyoner olmak ister formatından farklı olarak belli bir tahsil oranına sahip, daha okur ve kelimelerle arası iyi olan katılımcılardan oluşuyor. Yarışmaçiların kim olduğu ve hayat hikayelerinden çok yarışma içindeki çok yüksek doza ulaşan heyecan ve bu heyecanın yarışmacıların davranışlarına kattığı sempatiklik, bize bu insanlar hakkında doğal bir karakter analizi yaptırabilecek güçte.

Yani sonuç olarak bu tip yarışma programları sayesinde, günlük hayatımızda göremediğimiz samimi ve doğal insan profillerini daha çok görme imkanına sahip oluyoruz.

Bendeniz’in git-gel’leri..

 

1990 ların hemen başı. Pop-art kültürün doğduğu sene. Ülkemin müzik türü ve çeşitliliği o zamanlarda bu güne kıyasla oldukça az. Aşkın Nur Yengi, Yonca Evcimik, Harun Kolçak ( toprağı bol olsun ), Kader ( Kader de kim demeyin yarı fantezi yarı pop söylerdi. Evcimikle aynı zamanda kaseti elime geçmişti ) ve tabi ki Bendeniz sürecin en başında ki  3-4 isim. Hemen arkasindan, Tayfun, Hakan Peker, Mustafa Sandal, Sertap Erener, Kenan doğulu, Ah canım Ahmet gelir. 1990 ile 1995 arası tabiri caizse sektörün kaymağını yiyen bu isimlerdi.

O isimler arasında ses kalitesi ve vizyon olarak gelen bir kaç isim var sadece. 1990-2000 arası popçu furyasının mısır patlağı gibi patır patır döküldüğü zamanın en iyi yanı söz ve beste kalitesinin çok yüksek değerlerde seyretmesiydi. Günümüzde ise yapılan şarkıların hepsinin bir birbirine benzemesinin temel nedeni de işte bu.

Neyse, işte Bendeniz de ki gerçek adını artık bilmeyen kalmamıştır, ( Deniz Çelik ) farklı sese sahip iyi bir yorumcu olarak çıkmıştı karşımıza. Deniz’in kendini tanıtmak için kullandığı ben deniz, biz de  Bendeniz mantığına dönüşüverdi. O zamanlarda Eldeniz, Güldeniz gibi isimlerde en çok sevilen isimlerde olunca, Deniz’in adı Bendeniz kaldı. İyi de oldu aslında tanıtım manasında. Deniz’in ses rengini Sezen Aksu’ya benzetenler de çıktı, Aksu’nun koltuğuna geçer diyenler de..

Ama hiç biri olmadı Deniz. Olmadı diyorum çünkü böyle bir gayesi yoktu Deniz’in. Ya sen ya hiç, ağlayayım mı?, müjdeler ver, sen kaybettin, ah bir dönsen isimli şarkıları, Harun Kolçak ve Yonca Evcimik şarkıları ile kıyasıya bir rekabetle yarışıyordu müzik listelerinde.

İlk albümden iki sene sonra Bendeniz II yeni albümüyle piyasaya tekrar hızlı bir giriş yaptı. Gönül yareler içinde, neler olacak, elveda dedin, deli yarim, 80 günde devri alem, istemiyorum ve sevme gibi şarkıları Deniz’i ilk albüme göre daha profesyonel bir noktaya taşıdı.

Hemen sonrası zamanın pop kralı Harun kolçakla bir kaç başarılı düette adını neredeyse popun kraliçesi olarak yazdıracaktı. Ve sonrasında zamana yayılan gerileme süreci başladı. Sektörün genişlemesi, yeni kaliteli isimlerin adını duyurmaya başlaması Deniz’i biraz gözden düşürdü.Özellikle yeni pop kültürünün cıstak cıstak ve manasız uyduruk şarkı sözlerine olan hevesi Denizi de bu bu furyaya uymaya zorladı. Deniz akabinde 8 albüm daha yaptı. Fakat artık her albümde hit olan şarkı sayısı iki ve 3 ü geçemedi. Zaten Single dediğimiz olayda bu zamanlarda başladı. Yalnız deniz değil diğer önemli isimlerde de etkilendi bu süreçten. İcinde  10-12 şarkı barındıran albümler yerini 5-6 şarkılık hit olma ihtimali yüksek olan albümlere bıraktı. 5-6 şarkı dediğime bakmayın. Bu şarkıların iki taneside remix denilen farklı versiyonla tekrar ekleniyordu albüme. Yani aslında yeni 4 şarkı dinliyordunuz.

Neyse tekrar Deniz’e dönelim. Deniz 2000 lerden sonra bence müzikten koptu. Her ne kadar iki-üç yılda bir albüm yapsada, fanlarının büyük bölümünü kaybetti. Açık söylemek gerekirse bende 2000 lerden sonra takip etmeyi bıraktım. Sadece yeni çıkan her albümde müzik listelerinin anca yarısına kadar yükselip bir hafta sonra kaybolan tınılarına denk geldim. Deniz belki bu süreçte zamanın beste fabrikası isimlerinden destek alsaydı popülerliğini ve kalıcılığını sürdürebilirdi.

Bugüne gelince deniz’i yine medyada duymaya başladık. Fakat yeni bir albümle değil best of vol 1 adını verdiği eskilerinin yeniden düzenlenilip sunulduğu bir albümle. Deniz bunu sanki 2000 yılında da yapmıştı diye hatırlıyorum.

Niye yeni bir albüm değil de eskileri ısıtıp geri geldi anlamak zor. Halbuki yeni ve slow ağırlıklı bir albüm yapsa daha etkili olurdu diye düşünüyorum. Çünkü deniz’in en popüler dönemin yaş grubu bugün 35-40 yaş aralığında. Yani müzik kulağı son derece tecrübeli ve nostaljiyi seven bir kitle. Denizin nostalji albümü yapma mantığını kendi adıma şöyle yorumluyorum. Yeni jenerasyona eski müzikaliteyi tattırıp, devamında yeni bomba bir albümle bu kuşak gençleri fanları arasına katmak. İnşallah deniz bunu yapmaya çalışır. Yoksa yine antin kuntin şarkıların peşine düşerse işi yine zora sokar.

Best of albümüne geri dönelim. Albümden 3-4 şarkıyı dinledim. Şarkılar zaten hit orasına diyecek bir şey yok. Fakat yeni aranjeler güzel.Hiç te sıkıcı değil. Dinlerken yorulmuyorsunuz. Hareketlileri yumuşatıp slowları özgünleştirmesi de iyi olmuş. Kesinlikle alınıp dinlenilebilecek bir albüm.

Yalnız burda denizin bu albümü iyi tanıtmasıda çok önemli. Bir iki hafta kadar önce bir gazete röportajında deniz’in müzik kanallarının yayınlayacağı klipler için çok yüksek rakamlar istediğini okumuştum. Deniz gereksiz bir kıyas içine girip, yeni çıkan popçularla aynı sınıfta görülüp aynı sınıfta görülmesine çok içerlemiş. Dediğim gibi çok lüzumsuz bir kıyas. Bu faturayı bence ödemesi lazım deniz’in. Çünkü piyasadan uzak,  boşa geçirdiği zamanlar oldukça fazla. Yeni nesil bi haber doğal olarak deniz’den.

Ve yine Tv ve radyoları çok etkin kullanması gereken bir dönem bu dönem. Sadece youtube’den istedigi performansı alması zor. Tv lerin müzik programlarına. Halk konserlerine, dizi müziklerine ve hatta mümkünse reklam müziklerine kadar çok yerde görülmesi ve duyulması gerekiyor.

Denizin insancıllığını karakteristlik yanlarınıda geçirmesi gerekiyor izleyiciye. Bunlar elbette bir an da olmayacak. Fakat zamana düzgün bir şekilde yayarsa bu süre çok uzun sürmez.

Umarım başta deniz ve 1990 ların tüm tüm nostaljik isimleri bunu başarmaya çalışır.