Kamu spotundaki çocuğa özenipte,kendini yola atma ey yaya!

En sonunda yaya geçiç üstünlüğüne dair en büyük adım atıldı. Devlet, bu konunun önemini artık kavramış olduğunu, kural ihlâli yapan sürücülere 488 TL para cezası keserek göstermeye başladı. Eyvallah..

Hatta bu cezayı duyurmak için, milletin cep telefonuna kısa mesaj olarakta attı. Yetmedi, bir de Tv lerde kamu spotları yayınlamaya başladı ( zorunlu yayın ). Her şey çok güzel tamam da, peki bu ihlâl olayını her yerde ve her zaman nasıl tespit edecek emniyet? Her yaya geçidine bir polis mi koyacak? Yoksa kamera mı? Tabi ki bu iki şıkda çok zor. Yaya geçişi üstünlüğüne olan saygının böyle kazandırılması imkansız. Çünkü bu kanun sadece sürücüleri para cezası ile korkutarak kurala uygun davranmalarını sağlayabilir ancak. Avrupada bu kural bir ahlâk anlayışı olarak benimsenmiş. İnsanın diğer insanlara saygısının bir sonucu oradaki uygar tablo.

Bence bu kuralı, yani sürücülerin kural ihlâli yapmasıni engellemek için, içinde ahlâki bir takım empati cümleleri bulunan tabelaları yaya geçitlerinin kenarına yerleştirmek iyi bir fikir olabilir. Bu tabelâlarda ” Bu yaya geçidinden bir gün annen de geçecek” yine ” bu yaya geçidi insanlar ezilsin diye yapılmadı” veya ” yolun karşına geçecek yayalarında acelesi var” gibi duyumsama içeren cümleler, sürücülerin olayı özümsemesine katkıda bulunabilir.

İhlâlleri engellemenin ya da daha doğrusu azaltmanın bir yolu da, yayaların ihlâlde bulunacak sürücüleri video ya da fotoğraf makinaları ile tespit edip trafiğe bildirmeleri olabilir. Tabi bu uygulama yanlışlıklara sebebiyet verebilir.

Yine son olarak bir fikrim daha var. O da şu: Yaya, yaya geçidinin ilk çizgisine bastıgı an da, yol kenarındaki sensörler yolun kenarında kurulacak olan büyük ışıklı ledli ekranda ” Yayaya yol ver” yazısı yanacak. Bu ikaz sürücüyü hızını düşürmeye zorlayacak ve sonrasında duracak.

Bir de buradan Trafik müdürlüğüne bir tavsiyem var. Şu hazırlanan iki kamu spotundan çiflere yol veren aşiret anası senaryosunu değil de, diğer kendini yola atıp ” işte geçmek bu kadar kolay” diyen arkadaşın senaryosunu düzeltin. Bu spotu izleyip kendini yola atan bir vatandaş Allah muhafaza canından olabilir. Ki ben dikkatli bir şekilde denedim bunu bu akşam. Nilüfer Carrefour’un önündeki uzun yaya geçidinden geçerken çok hızlı gelen, ve gelirkenden yoldan çekilmem icin utanmadan sellektör yapan lüx araçlı bir öküze denk geldim. Buna rağmen çekilmedim yoldan. Biri önümden biri arkamdan korna çalarak geçti. Şimdi bu iki piçi ( evet piç dedim ) nasıl tespit edeceğiz peki? Evet bu insanlara kıymet vermeyen iki dangalak neden 488 TL ceza yemeden nasıl geçti gitti?

İşte bu yüzden, Trafik denetçilerinin bu uygulamayı biraz daha kontrol ve takip mantığında geliştirmesinin gerekli olduğunu kavraması gerekiyor.Ki kimse canını yaya geçidinde kaybetmesin!

Türk işi IKIGAI nasıl yapılır?

Dünyanın en prensipli, en dsiplinli ve en huzurlu milleti kim desem, aklınıza hemen uzakdoğu ülkeleri gelir kesin..

Yani bunlarda ya çin’li ya da japondur dersiniz. Aynen öyle bu insanların fıtratında çalışmak, çalışmaktan mutlu olmak ve de düzen doğuştan gelen bir erdem sanki. Peki bunu nasıl başarıyorlar? Çinlilerin meşhur atası Konfiçyus’un bir sözü geldi simdi aklıma. “Uyumak için kolum( üstüne başını koyuyormuş) yemek içinse pirincim var daha ne isterim?” diyor zatı muhterem. Gerçekten öyle insan dünyada ne kadar az beklentiyle yaşarsa o kadar huzurlu oluyor. Çinlilerde aza kanaat eden ve mütevaziliği elden bırakmayan bir millet.

Ve bu yaşam biçimlerinin bir adı var elbet. Bu felsefenin adı da “IKIGAI.” Yalnız IKIGAI, Çinlilerin değil Japonların yaşam tarzının adı.

Japonya’da Okinawada yaşayan bir halk var. Dünyanın en yaşlı ihtiyarları burada. Ortalama 100 sene ömürleri var.

“IKIGAI” iki sözcüğün birleşmesinden oluşuyor. “IKI” hayat, “GAI” hedef, amaç ve gaye anlamına geliyor. Yani ikigai bir hedefe, gaye ya da arzuya hiçbir zorlama olmadan içten ve kendiliğinden bağlılık hissetme duygusu.Bu insanlar sabah uyandığınızda ‘İyi ki yaşıyorum’, ‘İyi ki hayattayım’ demeyi düstur edinerek yaşıyorlar.

Tabi biz bu insanlar gibi bir ortamda stresten uzak yaşayamıyoruz ama bizimde kendimize göre bir ikigaimiz olmalı. Bunu felsefeye geçmek için önce bir takım sorulara bir takım elestirel cevaplar bulmalıyız..

Meselâ bu hayatta beni en çok mutlu edecek şey nedir ve gerçekten ben ne yapmak istiyorum? diye bir soru sorun kendinize. Sonra ben neyi seviyorum ve enerjimi neler yükseltiyor diye sorun. Devamında benim yetenekli olduğum alanlar ne diye sorun. Ve de sevdiklerinizin kıymetini ne kadar bilip ne kadar bilmediginizi sorun. ( İnanın kıymet bilmiyoruz )

Hepimiz dünyada hep mutlu olmak, huzurlu olmak gibi bir amaç güderken bunu temin etme yolunun genelde para olduğunu sanıyoruz. Fakat bu yanlış. Çünkü para bir araç ve hep bir araç olarak kalacak. Kendimizle barışıklığımız ise bizi şu hayatta en mutlu edecek şey. Çünkü bunun için yalnızca sağlığa ve kimsenin eline bakmayacak kadar paramızın olmasına ihtiyaç var.

Şimdi düşünün bakalım siz kendi ıkıgaı’nızı nasıl oluşturabilirsiniz?

Meğer meşhur saat kulesini yaptıran..

İzmirin sembol tarihi eserlerinden meşhur saat kulesi..

“İzmir’e gidersiniz mutlaka görün” denilen 25 metre uzunluğundaki bu güzel eseri kimin yaptırdığını merak ettim geçenlerde. Karşıma şaşırtıcı bir isim çıktı. Evet o isim II.Abdülhamit..

Taht’a çıkışının 25. yılında yaptırtmış bu sebepten eserin boyu 25 metre.1901 yılında sadrazam Mehmet Said paşaya yaptırtmış sultan. Kulenin 4 saatini Alman imparatoru II.Wilhelm hediye etmiş. Eseri yapan mimarsa Alman konsolosluğunu yapan mimar S.Raymond.

Saatin o günki adı Hamidiye kulesi. Kulenin 12 küçük sütun üzerine oturan dördüncü katı ana gövdeden çok daha darmış.Ve üzerini ay şeklinde alem olan metal bir kubbe örtmekteymiş. Bu bölümde günümüzde çalışmayan saatin çanı bulunuyormuş.Ancak bu bölüm 1974 depreminde yıkılmış ve 1976’da onarılmıştır.

Kulenin bir bölümünde osmanlıca yazılar yazıyormuş. Fakat Cumhuriyetin ilanından sonra bu yazılar kaldırılmış. Olayın detayı ise şöyle : Gövdenin dört bir yönüne at nalı kemerli küçük pencereler açılmıştır. Bunların üzerinde doğu ve batı yönlerinde küçük birer Osmanlı arması, kuzey ve batı yönlerinde de Sultan II. Abdülhamit’in tuğraları kabartma olarak yerleştirilmiş yapılırken. Bununla beraber Cumhuriyetin ilanından sonra, 1927 yılında çıkan “Milli ve Resmi binalarda kullanılan tuğra ve methiyelerin kaldırılmasını” içeren kanun nedeni ile buradaki tuğra ve armalar kaldırılmış, yerlerine ay yıldız kabartmaları konulmuş..

Bu kulenin tarihini belki bir çok izmirli bilmez. Bunun sebebi Osmanlı’nın pek sevilmemesi diye düşünüyorum. Halbuki tarihi eserlerin varlığı evrenseldir. Unesco dünyanın dört bir tarafındaki kültür varlığını, dünyanın ortak kültür mirası olarak görür ve koruma altına alır. Bu kule aslını tam koruyamamış olsada tarihimizin en değerli devletlerinden, ya da daha doğrusu en büyüğünden biri olması sebebiyle çok kıymetli. Umarım ömrü çok uzun olur.

A101 sayısal olarak üstün evet. Fakat ya hizmet kalitesi?

Tarih 23 Şubat / Cumartesi. Saat 20:08..

Aslında bu yazıyı çok uzun zamandır yazacaktım ama diğer mevzular hep son anda önüne geçmişti A101 eleştirimin..

Fakat bu akşam eve dönerken A101’e bir ihtiyacım sebebiyle girince bu yazıya artık vakit ayırmam gerektiğini anladım. Ve yine en başında söyleyeyim ben çok mecbur kalmazsam pek girmeyen bir müşteriyim A101 e. Normalde ben hizmetinden %90 oranında memnun kaldığım BİM müşterisiyim. Bu akşam uğradığım A101 görüklede. Niyetim aperatif bir şeyler yemekti. Belki bir bazlama ya da bir lavaş alıp içine ya çiğ köfte koymaktı. Fakat çiğ köftelerin son kullanma tarihi bugündü. Almadım tabi. Onun yerine nuget ya da ona benzer bir şarküteri ürünü almaya niyetlendim. Sonunda CP nin bir ürününü buldum ve aldım. Ardından lavaş ve bazlama reyonuna gittim. Orada da bazlamaların son kullanım tarihi bugündü almadım. Sonra gözlemelere ilişti gözüm. Fakat o da ne! Gözlemelerinde son günü. İnanılacak gibi değil. Elinizi attığınız her ürün sıkıntılı. En sonunda dolapta kalan iki bayat ekmeğin birini alarak çıktım. Bu hâl, aklıma bir kaç ay önce farklı bir A101 de Çiğ köfte reyonunda karşılaştığım tarihi geçik ürünleri hatırlattı. O gün, kasiyere : “ürünlerinizin son kullanma tarihi geçik, bakmıyor musunuz?”  diye sorduğumda “bir iki tanesinin tarihi geçmiş olabilir beyfendi” savunmasına şahit olmuştum. Bunun üzerine aynı reyona tekrar geçip, diğer çiğköftelerin tarihinin de geçmiş olduğunu görüp, kasiyere; ” iyi de hepsi bozulmuş” dediğimde sadece ” Hay Allah ” kusura bakmayın” cümlesiyle durumu atlatmaya çalışması..

Bu durumda insan, ister istemez bir mukayeseye başlıyor kafasında. Kalite ve hizmet anlayışlarını değerlendiriyorum doğal olarak.. A101 bu yarışta ne yazık ki bir BİM olamamış halâ. Bu kadar reklam yap, akşama kadar mağaza sayısı olarak Bim’i geçtiğini duyur, sonra gel, dükkanında Bim hizmetini yakalayamamış ol.

A101 kusura bakmasın ama, bu kafayla 10 bin mağazada açsa bir yere varamaz. A101 in bu hali Bim marketlerinin 2000 li yıllardaki ki hali gibi. Yıl 2019, Bim’e meydan okuyorsun ama kalite ve hizmet anlayışında gerisin..

A 101’in Bim’le mukayesesi sonucu ulaştığım tespitlerse şunlar:

-Öncelikle ürün kalitelerinin büyük bölümü ( kendi ürettirdikleri) Bim’le yarışacak düzeyde değil.

-Raf ve yerleşim planları Bim gibi düzenli ve orantılı değil.

-Kasiyerleri toplama bir his veriyor. Kurumsal bir firma vizyonuna uzaklar. Müşteriye ne hoşgeldin diyorlar ne de iyi günler. Erkek kasiyerler tabiri caizse pasbal. ( hele bu akşamki kasiyeri sanki yolda bulup koymuşlar kasaya ) Ve kıyafetlerini giymiyorlar düzgün. Kızlar biraz daha derli toplu çok şükür.

-İnsert ürünlerindeki ürün çeşitliği ve uygun fiyat, Bim’le yarışabilecek güçte değil.

Bence A101 in tek derdi BİM. Bu yüzden sayısal çokluklukları ile mutlu oluyorlar. İyi de, bu şekilde kaçırdıkları müşteryi nasıl geri kazanacaklar acaba? Yapmaz ama A101 in sahibine bir önerim var. Bir gün binsin arabasına ve habersiz gezsin bakalım şubelerini. Nelerle karşılaşacak çok merak ediyorum. Keşke yapsa..

Yapmış olduğunu farzediyorum. Heralde çoğu mağazanın şube müdürü ciddi fırça yerdi.

Umarım bir gün BİM’in hizmet kalitesini geçmeyi hedeflersin A101. Yoksa sayısal üstünlük seni çok taşımaz piyasada..

( Not : BİM’de ne akrabam vardır. Ne de sahibi, babamın oğludur..)

 

 

Evlilik ve Aile birliği mevzusu üzerine..

Evlilik, evlilikler, mutlu evlilik, mutsuz evlilik, evlilik aşkı öldürüyor, evlilik yaşı, eski eş’e nafaka, anlaşmalı boşanma, velayet, davası eski koca şiddeti, aldatma, evliliklerde kıskançlık, biten evlilikler ve evlilik ve geçim cümleleri, hem Tv lerde hem de sanal alemde en çok karşımıza çıkan konu başlıkları arasında.

Özellikle 2000 lerin başında karşımıza çıkmaya başlayan evlilik sorunsalına dair konu başlıkları hepimizin ortak gündeminin içinde.

Ben evlilik denilen birleşimi, insani ve ahlâki anlamda çok değerli, çercevesi ve mecburiyeti, erkekle kadının yaratıldığı günden bu güne Allah tarafından gayet net bir şekilde çizilmiş, ruhsal, bedensel anlamda ihtiyaçları tamamlayan, akabinde yapılacak çocuk ya da çocuklarlarla birlikte  “aile” dediğimiz kutsal ve sosyal kurumun bir söz akdi ile sürdürülmesi olarak tanımlıyorum.

Dünya dediğimiz yaşamsal alanda, tüm sosyo-kültürel gelişmelerden doğan insanlık tarihinin temelidir aynı zamanda evlilikler. Kadın ve erkeğin çift yaratılmasının sonucudur evlilik kurumu..

Fakat şimdi ne oldu da yüzyıllardır insanlığa ait her kültüründe, en temel değer olarak tanımlanan evlililikler birden bire bir temel bir sorunsal’a dönüştü? Ya da hatta belki de dönüştürüldü? Bu sorunun cevabı sizin de bildiğiniz gibi, bir iki sebeple açıklamak imkansız. Verilecek cevapların toplamı, sanırım yüzlerce nedene bağlanabilenecek kadar geniş. Fakat bu kadar nedeni grupladığınızda karşımıza çıkacak ana başlıkların sayısı 6-7 arası grupta sınıflanabilir. Bu başlıklar :

– Dinsel sorumluluk anlayışının, insanlar üzerindeki etkisini yitirmesi.

-Kadının ekonomik özgürlüğü ve rahat yaşama arzusu.

-Avrupadaki sosyal ve medeni olan özentimiz, ve bu yaşam olan sıkı entegrasyonumuz.

-Feminist anlayışın verdiği erkeklerle eşitlik mücadelesinin, son dönemde erkeklerin özgürlüğün üstünde bir özgürlüğe dönüşmesi. Ve bu anlayışın dünyada ve ülkemizdeki kadınlar üzerindeki etkisi.

– Belli ataerkil toplumların çatısı altında ezilen kadınların bu baskıdan kurtulma gayretinin, ezilmeyen rahat yaşayan kadınlar tarafından da desteklenmesi.

– Avrupadaki cinsiyetsizleştirme politikalarının ve eşcinselleştirme projelerinin ciddi anlamda taraftar bulması.

– Ekonomik kaygılar, geçinememe korkusuna eklenen konformist yaşam arzusu.( hem kadın hem de erkek için geçerli )

-Kadının iş yaşamına yaptığı harika katkıların karşılığında eline geçenin yetersizliği ve yine özel hayatına vakit ayıramaması sebebiyle, mutlu bir aile fikrini kafasında kuramaması..

-Güven ve sadakat gibi kavramların eski değerinden uzaklaşması ve değersizleştirilmesi..

Yukarıdaki tespitlere herkes kendince bir takım eklentiler yapabilir mutlaka. Fakat benim gözümde evlilik kurumunun temel yıpranma nedeni bunlardan ibaret..

Ülkemizdeki evlilik kurumunun çatırdamasına en çok sebep olan başlıklarsa, feminizm destekli kadın özgürlüğü ile kadınların konformist yaşam tarzının sorumluluk almadan yaşama felsefeni güçlendirmesi. Yalnız buraya dikkat! Tespit ettiğim bu iki madde, kesinlikle kadını suçlama maksadı taşımıyor. Çünkü bu istekler bir aykırılık değil bir yaşam biçimi tercihi..

Ataerkil kavramının anadolu insanı kültüründe yeri halâ güçlüyken büyük metropollerde ve büyükşehirlerde kadın ve erkek arasında yönetimsel anlamda bir eşitlik hakim. Fakat bu eşitlik erkeğin yapısal olan bir takım özelliklerinden taviz vermesinede neden oluyor. Babanın çocuklarla ilgilenme süresi neredeyse annenin harcadığı zamandan fazla. Bunun sebebi çalışan kadının yoğun iş yaşamından kalan sürede, yemek yapma, temizlik gibi bir takım görevlerinide yerine getirmeye çalışması..

Yani kadının iş yasamında aktif olması kalkınma ve sosyal hayat için büyük katkılar sunarken, aile ve evlilik kavramlarınada uzaklaşması demek oluyor.

Kadının bu denli kontrolsüz özgürleşmesine karşı cinsin tepkiside doğal olarak negatif. Evlenme niyetinde olan erkek profilinin büyük bölümü muhazafakar ve dinsel bir takım etiklere dayanarak konuya yaklaşınca, doğru eşi bulma ümitlerinde de ciddi bir azalma sözkonusu. Kadınların evleneceği erkekte ekonomik durumunun yüksek olması, kariyer sahibi olması ve buna ek olarak özgürlüğüne karışmaması gibi şartlar araması, doğal olarak bulma ihtimalini de azaltmış oluyor. Bu şartları öne süren kadınların, evlenecekleri adama verebilecekleri ise biraz belirsiz. Çünkü kadının, özellikle özgürlüğüne müdahale ettirmeme arzusu içine, cinsel hayat, çocuk yapma ve bakma, kendine ait özel zaman ayırma gibi özelliklerde eklenmiş oluyor. O zaman da şu soru akla geliyor. Bir erkek bu şekilde beklentileri olan bir kadınla evlenip ne kadar mutlu olabilir? Sadece fiziksel açıdan bakarak evlenmeyi göze alan bir erkek bile bir zaman sonra mutsuz olacaktır.

Eş seçiminde erkeklerin aradığı şartlar ise kadınların beklentilerinin çok altında kaldığını söylemek mümkün. Bunlarda zaten çok bilinir beklentiler. Evde düzenli yemek pişmesi, kadının kıyafet tercihlerinde kocasının arzusuna yakın tarzda giyinmesi, sadakat beklentisi ve erkeğin düzenli cinsel ilişki arzusu gibi temel erkeksi beklentiler..

Şimdi bu kıyaslamalardan sonra ortaya çıkan sonuç şu : Eğitimli, ekonomik olarak yüksek standartları olan ve muhafazakar yapıdan uzak kesimlerden olanlar kendi içlerinde. Muhafazakar, gelenekçi ve hatta dindar olan kesimde kendi içlerinde uygun eş arayacaklar. Bu sonuç, “davul dengi dengine çalar” sözünü anımsatıyor gibi görünsede aslında değil. Çünkü bu denklik anlayışının içinde karakterislik özellikler yok. Kıskançlık, sebat etme, hoşgörü, empati, annelik becerisi, aile babasının sorumlulukları, çapkınlık, aile ve kültür farklılıkarı gibi temel unsurları iki cins de çok ciddiye almıyor artık. Fakat eksiklikler bir zaman sonra, elde edilmiş beklentileri bile ayakta duramayacak hale getirecek. Çünkü huzurlu bir evlilik, ancak son saydığımız başlıkların önemsenmesine bağlı.

Peki artık çok önemsenmiyor dediğim karaktere dayalı özellikler nasıl tespit edilecek? Benim bu konudaki çözümüm devletin çok geniş kapsamlı bir evlilik okulu kurmasından mütevellit. Konuyu şimdi biraz daha açalım. Bu evlilik okulu dediğimiz okul, sizin ilk aklınıza gelen okullar gibi değil elbette. Aile ve sosyal politikalar bakanlığı bünyesinde oluşturulacak bir eğitim merkezi. Hepinizin bildiği gibi sanal alemde yaklaşık 15 senedir arkadaşlık siteleri çok aktif bir şekilde kendilerine çok ciddi kitleleri bağladı. Devlet ise bu projeyle bu sitelerle kıyaslanamayacak biçimde kapsamlı, akademik ve konusunda uzmanlaşmış isimlerle, sağlıklı bir evlilik yapmak arzusunda olan bireylere destek sağlamış olacak. Bu eğitim merkezlerindeki işleyiş şu şekilde olacak. Öncelikle evlenmek isteyen bireyler bu evlilik merkezlerine başvuracak. Bu başvuruda önce kendi kimlik, yaş, aile durumu, ekonomik durumu, yetiştiği aile yapısı, inanç ve tahsil durumu gibi bilgileri veritabanına işletecek. Ardından uzman bir psikoloğun karakter analizi yapacağı ucu açık kişilik testlerine tabi tutulacak. Bu testlerin ucunun açık olması, başvuru yapan kişinin kendisiyle ilgili anlatmaya çekindiği zayıf yönlerini, zaaflarını ortaya çıkarmasını farketmeden ortaya çıkarmasını sağlayacak.Ardından aradığı eşte istediği özellikleri belirtecek.  Çıkan sonuçlara göre başvuran tüm başvuru yapanlar psikolog tarafından çağrılacaklar ve evliliğe hazır olup olmadıkları test sonuçları ile açıklanacak ve sistemden çıkarılacak.

Bu aşamadan sonra evliliğe hazır olan başvuru yapan bireyler, kadın ve erkek sınıfları olmak üzere iki ayrı sınıfta haftada iki saatlik eğitimlere tabi tutulacaklar. Bu egitimlerin amacı evlilik denilen kurumun kutsallığını, sorumluluk duygusunu, çocuk olgusunu bireylere hissettirmek olacak. Ayrıca kadın ve erkek psikolojileri üzerine eğitimlerde bu derslerle verilecek. Bundan sonra aile bakanlığı başvuran bireylerin bilgilerini kuracağı bir web sayfasına işleyecek. Ve eğitime katılanların profilleri bu siteye eklenecek. Sitedeki profiller yalnızca eğitime katılanlar görebileceği şekilde yayınlanacak. Kullanıcılara verilecek giriş şifresi, bireylerin birbirlerini görebilmesini sağlayacak. Sonrasında psikologlar yapılan testler sonucunda aynı benzer özellikler gösteren bireyleri ve ailelerini eğitimin verildiği binaya davet edecekler ve evlilik hakkında 1 saatlik bir eğitim sempozyumu yapacaklar. Bu toplantı aynı zamanda bireylerin birbirlerini ve ailelerini tanıması için bir fırsat olacak. Ve eğitim tamamlanmış olacak. Bundan sonrası bireylerin bireysel tanışma ve görüşme taleplerine bırakılacak.

İşte benim çözümüm bu şekilde. Umarım devlet, buna benzer projelerle aile birliğini ayakta tutacak uygulamaları başlatır.

 

Alışkanlıkta, efendiyi belirleyen köle’nin kendisidir..

Camus, “İnsan eninde sonunda her şeye alışır” diyor. Evet alışır. Fakat alışmak dediğimiz şey dert yanmama ve sitem etmemekten beslenir. Her alışma, alışan için farklı itaat yaratır. Bu durumda zamana ve tahammül süresine görecelidir. İnsan, alıştığı her şeyi zaman içinde ya benimseyip pozitif bir etkiletişim başlatır, ya da negatif geçen zaman dilimlerinde rutin ve geçiştirmeci bir davranış modeli geliştirir. İnsanın gönüllü alışmalarla gönülsüz ve zoraki alışmaların şekli ve şemali, bir insana günlük hayatının içinde ona sorduğunuz “nasılsın ?” sorusuna verdiği cevapla tanımlanır.

Yukarıdaki yargılara göre, alışmak, bir kölelik biçimi mi yoksa bir aidiyet sistemi midir? Sorusu beyinlerde ciddi bir yer kaplar. Bu sorunun cevabı, herkesi halâ çok tatmin eder bir noktaya gelememiştir. Fakat benim açımdan bu tam bir kölelik sistemi. Çünkü köle, özgürlüğün tadını ya unutmuş ya da hiç tatmamış halde alıştığı efendisi ne ise ona göre hizmet görüyor. İnsan alıştıkça kaderini kısmetini ( cüzi irade ) bu alışkanlıklar sistematiğine göre şekillendiriyor. Alıştığımız veyahut alıştırıldığımız her şey bizi normal dediğimiz rutinden memnuniyet duyma eşiğimizi arttırıyor. Çok kötü ve çok iyi gitmeyen her şey bizim en alışılagemiş yaşam biçimimizdir.

Bu yaşam biçimi bana artık zarar veriyor. Bu benim ortalama yaşamamın, herkes gibiliğimin, herkes gibi dert yanmalarımın bir özeti hükmünde..

Emrah K.USLU / Alışkanlıklarda efendiyi belirleyen köle’nin kendisidir

Gobels tekniği ve günümüz uygulayacıları..

Hitler’in propaganda bakanı Gobels’in görevi çok boş ama tesiri çok etkili bir çamur at izi kalsın stratejisiydi. Strateji şöyleydi.
– Yalan söyle
– Yalanı tekrar et
– Yalana cevap iste
– İstektemekte ısrarcı ol.
– Cevap verilse de yalanı tekrar etmeye devam et.
– Aynı yalanı çok sayıda kişinin defalarca tekrar etmesini sağla.

Ve böylece karşı tarafın yaptığı en hayırlı ve en faydalı icraatları bile görmezden gelen bir kitle yaratılmış oluyordu. Hatta bu kitle öyle bir hale getirildi ki iftirayı atan kişinin hatalarını, güdülendikleri isme olan kinlerinden dolayı görmüyor ya da görmezden geliyorlardı.

Aslında bu strateji bugünde halâ gerek ulusal gerekse yerel siyasette çok kullanılan bir teknik. Özellikle Amerika bu sistemi şuan da en aktif uygulayan devlet. Son 20 yılda bu planla 5 ülkeyi iç savaşa sürüklemeyi başardı. Irak, Afganistan, Libya, Mısır ve son olarak Suriye bu planın kurbanları oldular. Şimdi de Venezula bu oyuna getirilmek üzere. Umarım paçayı kurtarmayı başarırlar.

 

Deprem korkumuz ve elimizden gelenler..

Deprem..

Milletimizin en çok kortuğu dogal afet. Bugünlerde yine sallanmaya başladık. 3.7 ile 5 arası ölçeklerse bizi korkutmaya yeten en ufak depremler. Evet bir deprem ülkesiyiz. Ve tarihte çok insanımızı kaybettiğimiz onlarca büyük depreminde şahidiyiz. Fakat buna rağmen bu gerçekle yüzleşmekten hep kaçtık ve kaçmaya devam ediyoruz. Peki bu korkumuzun sebebi ne? Bu soruya kısa yoldan ölüm demek en doğru cevap. Kişisel bazda bu böyle. Fakat ülke olarak baktığımızda çok ciddi bir kayıp sayısına ulaşma ihtimalimizin hissettirdiği korku daha yoğun.

En son yaşadığımız 17 Ağustos depreminden bu yana çok şükür büyük bir depremle karşılaşmadık. Allah da karşılaştırmasın zaten. Devletse bu konuda daha sıkıntılı. Çünkü yaşanacak büyük bir depremde verilecek can kayıpları ve maddi yara hepimizi derinden etkileyebilir. Bu konuda Rahmetli Ahmet Mete Işıkara şöyle derdi : “Depremden korkmayalım ve bununla yaşamayı öğrenelim. Deprem insanı öldürmez, tedbirsizlik öldürür”

Gerçektende öyle. Bu bu yıkıcı afetten korunmayı bilmek işin en önemli noktası. Geçmişte depreme karşı alınacak bireysel tedbirler yüzlerce kez anlatılmasına rağmen, bu konudaki bilgilerimiz  sürekli unutuluyor. O an yaşadığımız panik, bizi yanlış yöntemlere yönlendiriyor ne yazık ki..

Depremle ilgili Devletin attığı en büyük adım olan kentsel dönüşüm projesi ise bir çok ilde deprem tehlikesinden ziyade 10-15 yıllık binaların yıkılıp yerlerine lüks rezidans ve konutların yapılmasından ibaret..

Ve ne yazık ki bu gerçeğin toplumun %80 i tarafından biliniyor olmasına rağmen değişmiyor olması. Devletin attığı ve bence çok yüksek oranda başarılı olan tedbir, Deprem sonrası yapılaşmanın ciddi anlamda kontrol ediliyor olması. Sağlam bina yapma dsiplinimiz artık hemen hemen hatasız yürüyor gibi. Bunun dışında tedbir değil ama ama afet sonrasında yaşanacaklarla ilgili sıkıntıyı en aza indirgeme anlamında yapılmış en iyi uygulama, sürekli teyakkuzda olan Afad ve Kızılay kurumunun hazır eksiksiz, olarak müdahaleye hazır oluşu.

Gönül isterdi ki Depreme karşı alınacak tedbirler deprem sonrasındaki müdahalelerden daha fazla olsun. Ama şuan görünen tabloda bu kentsel dönüşüm tam anlamıyla doğru uygulana kadar Allah’a deprem olmasın diye dua etmekten başka bir şey yok elimizde.

Bu durumda iş yine yukarıda bahsettiğim gibi bireysel tedbirleri uygulayabilme becerimize kalıyor. Depremden korkmaya devam edelim. Çünkü bu korku bize tedbir aldırır. Fakat panik yapmamaya alışmak da hayatta kalma adına çok mühim.

Rabbim milletimizi bu büyük afete karşı korusun duası ile bitiriyorum yazımı..

TRT 2, yeniden bir kültür ve sanat kanalı olabilir mi?

Az önce denk geldim face’de TRT 2 geri dönüyormuş. 1980 lerin sonunda TRT 1 e alternatif olarak çıkan TRT 2 o zamanların kültür sanatta ki tek kanalıydı mecburen..

E haliyle anılar canlandı gözümde. Orhan Boran show, alacakaranlık dizisi, avrupanın sanat ve müzik haberlerine dair yapımlar, az ama öz bir kitlenin sevgisini kazanmıştı. Ve yine o yıllar için bir entellektüel kanal sıfatını hakediyordu.

Fakat ağırlık avrupa etkisindeki etkinlik haberlerinden oluşuyordu. TRT 1 de ki pazar konseri( senfoni dinletisi, Hikmet Şimşek rahmetli ) TRT 2 de haftanın bir kaç gününe dağılarak yayınlanıyordu. Yine benim ilkokul dönemime gelen programlardı. Benim favorim Alacakaranlık kuşağı dizisi ve Orhan Boran show’du.

Sonraki yıllarda bu tarz yapımlar yeni eklenen TRT3 ve TRT 4 de de görünmeye başladı. Akabinde özel kanallarla TRT ve alt kanalları giderek zayıfladı. Hatta TRT 2 ne üdüğü belirsiz kişiliksiz bir kanala dönmüştü.

İşte şimdi TRT 2 yeniden bir kültür sanat kanalı olarak gelmeyi planlıyor. TRT 2 nin tanıtım videolarına bir göz attım. Bu arada 22 şubat’ta başlıyor yayınlar. Kanalın “milli ve yerli” havasıyla geldiğini hissettim. Bu elbetteki benim hoşuma gidecek bir yayın akışına sahip olduğunu gösteriyor. Fakat bu akış tek başına yeterli gelmeyecektir.

Avrupaya ait sanat ve kültür anlayışıda olmalı burada. Özellikle Rönasans döneminden başlayıp 1900 lerin ilk çeyreğine kadar olan sürede ki sanatsal ve kültürel zenginlik bizim tarafımızdan da keşfedilmeli. Kültür değil fakat sanat manasında Avrupanın vardığı noktayı iyi anlamakta fayda var. Kavimler göçünden  (375) 1700 lere kadar geçen kısır sürecin üstüne, bu kaybolan asırların acısını çıkarırcasına sanata ve kültürsel gelişime olan ilgileri ve ortaya koydukları eserleri görmezden gelmek büyük saygısızlık olur. “Yiğidi öldür hakkını ver” sözunü burada kullanmak çok doğru bir tanımlama olur heralde..

Bakalım TRT 2 eski TRT 2 den ne kadar donanımlı bir vizyonla çıkacak karşımıza. İzleyip göreceğiz bakalım. Umarım hayal kırıklığı yaşatmaz..

 

Fazlasıyla kayıtsız hallerimiz hakkında bir yazı

Evet fazla kayıtsız kaldık..

Kendimizi kandırmayı çok sever olduk. Böylesi en kolayıydı çünkü ve biz hep en kolayı seçtik. İnsan, yaratılan canlılar içinde, zaten en tembeli ve hayalperest olanı değil mi?

Amaçlarla araçları birbirine karıştırıp bir de üstüne kendini kandırabilmek, yalnız biz insanların mahsus bir özellik..

Peki bu kandırmalarımız bizi nereye götürüyor?

Cevap: Olmayana bağlılık ve türlü sadakatsizliklere tabii ki.

Obez olduğunu kabul etmeyen bir kadının, ”fazla kiloluyum” motivasyonuna sıkı sıkı sarılması, ulaştığımız sonuca iyi örneklerden biri olur kesinlikle.

Veya bir yarışmaya katılıp, her şeyini ortaya koyan bir kişinin, elendiğinde :

”Sağlık olsun. Ben zaten eğlenmek için gelmiştim.”

demesi de bir başka sağlam örnek.

Gerçekten niye bu kadar zor? Gerçeği olduğu gibi kabul edemeyişimizin nedenini hiç sorguladık mı acaba?

Herkesten gerçekçi olmasını beklerken, kendimizi kandırabilmeyi bir başarı mı saydık acaba?

Olanı, olduğu gibi kabul edebilmenin getireceği acıyla beraber gelen iç huzuru, şöyle doya doya bir  tadamadık ne zamandır farkında mısınız?

Haydi gelin, şimdi biraz daha gerçekçi olalım bugün. Bakalım gerçekleri kendimize kolay kabul ettirebilecek kararlılığa sahip miyiz?

 

Barış Manço “adam olacak çocuk” yarışmasını bugün yapacak olsaydı..

Rahmetli Barış Manço, “Adam olacak çocuk” yarışmasını bugün yapabilseydi keşke.. Gerçek “büyümüşte küçülmüş” sözünün hakkını bugünkü çocuklar ciddi anlamda veriyorlar çünkü..

Manço’nun dönemindeki çoçuk kapasiteleri ile günümüz çocuklarının arasında bariz uçurum kadar fark var. O dönemin çoçukları, bildiğin çocuktu. Saf, hafif çekingen, az biraz doğaçlama yapabilen, yalnız çocuk şarkıları söyleyebilen ( o da yarım ağız ve sonu bir türlü gelmeyen ) Anne babaya tamam diyen diyen, erkenden yatan, sütünü içmeyi ve diş fırçalamayı ihmal etmeyen, sabah kahvaltıda yumurtasını yiyen, trafikte arabada arkada oturup emniyet kemerini takan ( ki bugün artık çocuk oto koltuğu var isofix’li hem de ) yemekte, ıspanak, karnıbahar yiyen ve bir kaç şarkı ezberleyen birbirinin benzeri çoçuklar..

Ya günümüzdekiler?

2 yaşında çatır çatır konuşabilen, 10 şarkı bilen, 20-30 a kadar sayabilen, tablet ve telefonda oyun oynayan, internette sörf yapabilen, koca insan gibi hazır cevap verebilen, istediğini yiyip istemediğini yemeyen, elbisesini ve oyuncağını kendi seçebilen tabiri caizse canavar çocuklar..

Peki bu nasıl oldu? Yani 30 yıl öncesi ile 30 yıl sonrasında ki çoçuklar arasındaki fark ne? Uzmanlar bu farkı şöyle açıklıyor :

Sürekli gelişen bilim ve teknolojinin etkisiyle daha hızlı öğrenen çocukların IQ seviyesi artıyor. Zaman ilerledikçe hem eğitim hem de sosyal alanda daha fazla engelle karşılaşan çocuklar, bu sayede problemleri kısa zamanda çözebilme yeteneği kazanabiliyor. 

Tabi bu durumda bir takım uzmanlarda, bu IQ gelişimin biz ebeveynlerin günümüzdeki yoğun bilgi ve teknolojik seviye akışının çocuğa kalıtsal olarak geçtini iddia ediyor. Bu bana da çok mantıklı geliyor. Gerekli gereksiz bir sürü bilgiyle dolan belleğimiz, yaşadığımız sorunlarda çözüm üretebilme yetimizi ciddi anlamda güçlendiriyor.

Bir de Flynn etkisi var ki,bu araştırma zaten tüm olayı açıklıyor. Peki nedir bu Flynn etkisi ?

Bu araştırma,Yeni Zelanda Otago Üniversitesi Öğretim Üyesi James Flynn, 1980’lerde aralarında ABD, Almanya ve İtalya’nın da bulunduğu 14 ülkede yaptığı bir araştırma. James Flynn bu araştırmayla IQ puanlarının giderek arttığını ortaya koymuş. Akademik çevreler tarafından Flynn’ın bu saptamasına ‘Flynn etkisi’ adı verilmiş. Araştırma, ülkelere göre farklılık gösteren IQ puanlarının her kuşakta 5-25 puan artış gösterdiğini ortaya koymuş.

Yani şu an da bizler belki de bizden daha zeki çocuklara sahibiz. Bu durum harika bir şey gibi görünsede, aslında ciddi bir dezavantajı beraberinde getiriyor. Çocuklar IQ olarak üst seviyede fakat EQ yani duygusal zeka olarak zayıf. Dünyayı tamamen zeka ile yaşamak mantıklı fakat  insan olmanın olmazsa olmazlarından olan inanç, ahlâk, empati, acıma, saygı ve sevgi gibi kavramlarına uzak olmak, insanı mutsuz ve tatminsiz bir hayatı yaşamaya zorladığı artık çok açık bir gerçek..

Uzmanlar duygusal zekayı : Bireyin güçlü ilişkiler kurması, başarılı kariyer ve kişisel hedeflere ulaşmasında yardımcı olması olarak tanımlıyor. Duygusal zeka (EQ), aslında bir stresi azaltmak için olumlu şekillerde duyguları yönetmek, etkili iletişim, başkalarıyla empati, zorlukların üstesinden gelme, çatışmayı etkisiz hale getirme yeteneği. Ve bu yetenek de aynı IQ gibi geliştirmiye muhtaç.

Şimdi düşünüyorum da. Barış Manço bu programı tekrar yapsa sanırım yalnızca 2 ve 3 yaş grubu bile bizi şok etmeye yeterdi. Programın adını da ” adam olmuş çocuk” koyardı kesin 🙂  Ah Barış abi keşke gelsende, yapsanda izlesek seni..

Mekanın cennet olsun..

Bence HE-MAN süper kahraman görünümlü bir pedagogdu..

Hayır hayır! Şimdi size He-man’ı uzun uzun anlatmaya hiç anlatacak değilim. Bu konuyla ilgili bir sürü içerik ve bilgi zaten var net’te. Başta Onedio ve benzer sayfa he-man’in tarihçesini gayet detaylı dökmüş önünüze. Genel kültür olarak bu bilgiler size bir şey kazandırır mı bilemem. Ama He-man konusunda tamamen farklı bir noktaya değineceğim.

Yazının başlığı He-man ve 130 öğüt. Bunun ilk sebebebi bu çizgi filmin 130 bölüm çekilmiş olması. Yani 1984-1987 yılları arası çekilen ve sonunda hep He-man ve arkadaşlarının daha doğrusu iyilerin kazandığı birbirinden güzel sonlar..

Peki öğüt bunun neresinde diye soranlar olacaktır. Bu ögütler kısmı her bölümün sonunda Genelde He-man’in ya da General karakterinin çocuklara doğrudan verdiği nasihat ve öğütler.. Buraya özellikle dikkat çekmek istiyorum. Çünkü bu nasihat bölümü dünya çizgi film tarihinde tek olma özelliği taşıyor. 1980 lerde çocuk olmanın iyi yanlarından biri de buydu benim için. Hayranlıkla izlediğim kahraman, İskeletor’a karşı kazandığı her zaferden sonra, iyilikten, dostluktan, kötü olmanın zararlarından, birlik beraberlikten bahsediyordu. Bu nasihat kısmı aslında izlenilen her bölümün içine yerleştirilmiş bir ahlaki özelliğin özeti niteliğindeydi. Yani güçlü olmak kadar, zeki olmak, yardımsever olmak, empati yapmak, saygılı olmak, çevreye ve hayvanlara duyarlı olmak gibi onlarca güzel eğitiyi doğrudan beynimize yerleştiriyordu.

Günümüzdeki çizgi film anlayışının %80 inde böyle bir duyarlılık yok. Çocuklara verilecek iyi mesajlar sırf bulunsun diye ekleniyor çizgi filmlere. He-man çizgi filmi bu konuda şuanki yapımcılara örnek olacak bir yapıtken görmezden geliniyor.

Bunları anlattıktan sonra şimdi aklıma bir şey geldi. Aslında yapımcılar He-man’i günümüze uyarlayabilseler harika olurdu. Elbette ki yeni nesil teknoloji ve çok kaliteli bir animasyonla birlikte. Başarılı olunur mu? orasını tabi ki bilmiyorum. Fakat zamanında efsane olmuş çok güçlü olmuş bu kahraman yaşamaya ve yeni jenerasyonlara yeni öğütler vermeye devam etmeli.

Bu öğüt meselesi dışında kafama takılan bir şeyi de anlatayım konu He-man den açılmışken. Malûm He-man’in alt karakteri Adam ( Edım ) isminde bir prens. Ve sarışın kaslı çocuk bir kılıcı göğe doğru kaldırınca He-man gibi bir kahramana dönüşüveriyor ve kimse Adam ile He-man’in aynı adam olduğunu anlamıyor. Bu kurgusal saçmalık aslında aynı Clark Kent ve Süperman tiplemeleri gibi. Ki haydi yine Süperman’i bu konuda biraz daha mantıklı bulabilirim. Çünkü Süperman’in insanları hipnoz edebilme özelliği vardı. Ayrıca Adam karakterinde gözlük takıyordu. Saçının önüne düşen perçem de Clark Kent’te yukarı kalkıyordu. Fakat Adam ve He-man tiplemeleri bir arasında farklılık ancak bir kıyafet değişikliğinden ibaret. Tabi çocukken buraya hiç takılmadık küçükken ama büyüyünce görmediklerimizi görüyoruz bi şekilde. Eğer He-man yeniden çevrilirse bir gün, yapımcılara tavsiyem Adam karakterini saçlarını bir taç yardımıyla toplamasını ve bir de şişe camlı ( büyük numaralı  ) gözlük takmasını sağlasınlar. En azından Süperman mantığına benzer biraz. Durumu toparlar. Çünkü günümüz çocukları bu kurgusal hatayı gözden kaçırmayacak kadar dikkatli malûmunuz..

Akif’in mealinin emanetçisi.. Yozgatlı İhsan Efendi

Yozgatlı Müderris İhsan Efendi, Mısır’da Osmanlı’dan kalan Sultan Mahmud Medresesi’nde görev yapan son müderrismiş. Okumak için Asya, Afrika ve Balkanlar’dan gelen çok sayıda öğrenciyi yetiştirmiş.Ayrıca Mısır’da kurulan ilk modern üniversitelerden olan Ayn Şems Üniversitesi’nin Türkoloji Bölümü’nü kurmakla görevlendirilmiş sonrasında vefatına kadar burada hizmet etmiş.

Yozgatlı İhsan Efendi, Türkiye’de inanç anlayışına ve dinî ilimlerde de kendini gösteren bir zat. İlmî bilgisi, vakur şahsiyeti ve fedakâr tavırları ile bütün İslam dünyasının sevgi, takdir ve saygısını kazanmış, 20. yüzyılın büyük âlimleri arasına girmiş.Alimliğine ek olarak , Mehmet Akif’in Kur’ân Meâli’ni emanet ettiği kişi olmasıyla da ilgi odağı haline gelmiş. Yani sonuç olarak Mehmet Akif’in eserini çok sağlam bir yere teslim ettiği anlaşılıyor.

Akif güvenmişse bize de saygı duymak düşer kendisine. Nurlar içinde yatsınlar inşallah..

İneği kutsal bellersen, gelir hızlı tren çarpar!

Dün izlediğim bir haber..

Hindistan’da inşa edilen ilk yüksek hızlı tren, göreve başladıktan sadece bir gün sonra bir inek sürüsüne çarptıktan sonra bozulmuş.

Hint basını haberi şöyle duyurmuş. Tren 15 Şubat Cuma günü Delhi’den yola çıkarak, ülkenin kuzeyinde Varanasi kentinde Başbakan Narendra Modi’nin katılımıyla bir tören düzenlendi.16 Şubat Cumartesi günü Delhi’ye geri dönerken trenin bir inek sürüsü ile çarpıştığını ve bunun sonucunda da elektrik sisteminin ve fren sisteminin kırıldı.

Bu haber tabi üzücü. Fakat İronik olarak, trene değil ineklere üzülmüş hindular.  İnanç olarak bir hayvanı kutsal bellemenin sonucu bu olay. Hinduizm’deki kutsal hayvanlar olarak kabul edilen inekler . Hinduizm Hindistan nüfusunun neredeyse yüzde 80’inin inancını oluşturuyor. Sürekli tanrılarına çarpıp öldüren hindu milletinin işi çok zor gerçekten…

 

Yeşil Dedektör bir ispiyonculuk hattı mı?

Hatırlarsınız Devlet, Sağlık Bakanlığı iş birliği ile 2008’de Yeşil Dedektör uygulamasının başlatmıştı. Niye yeşil dedektör dendiğini zaten hemen kavramıştık. Çevre duyarlılığı bizim evimizin dışındaki her alanda titiz olmamızı gerektiren vicdani bir sorumluluk..

Fakat sigara yasağı, bu konunun içinde istisnai bir yer tutuyor çünkü kamuya açık ama çevresi kapalı alanlarda bizim dışımızda diğer insanların sağlını da önemsettiriyor bize.

İşte bu “Yeşil Dedektör” uygulaması kapalı mekanlarda tütün mamüllerinin kullanım yasağına uyulmasının sağlanmasının, ihlallere karşı toplumda farkındalık oluşturulmasının ve tütün mamullerini kullanmayan vatandaşların da haklarını korumanın amaçlıyordu. Bu uygulamaya gösterdiğimiz ilginin rakamsal sonuçları, iç rahatlatan bir sayıya ulaşmış. Şu anda bu uygulamayı kullanan mobil kullanıcı sayısının 251 bine ulaştını öğrendim.

Yani başta kendi, sonrasında diğer vatandaşların gösterdiği duyarlılık sevindirici. Bu uygulama ilk çıktığında işletmesinde sigara ihlaline göz yumanlar, bu uygulamaya ispiyonculuk demişlerdi. Sanki sağlığını düşünenler esnafın ekmegiyle oynuyormuş gibi bir algı yaratılıyordu. Sonuçda hem içine hem de izin verene yüklü bir para cezası kesiliyordu.

Halbuki bu illet şu anda sade bizim ülkemizin değil tüm dünyanın baş belası..

Son verilere göre dünya genelinde 1,2 milyar insanın sigara kullandığı, tütün kaynaklı hastalıklar sebebiyle her yıl 1,7 milyon insanın öldüğünü biliyoruz.

Bu uygulamadan haberi olmayanlar için kısa bir bilgi vereyim hemen.

Uygulamayı internet üzerinden cebinize indiriyorsunuz. Dışarıda bulunduğunuz kapalı alanda birinin sigara ictiğini gördüğünüzde, uygulamaya girip harita üzerinde mekanı seçiyorsunuz. Akabinde de ihbarın bilgisini yazıyorsunuz. Yani bu kadar kolay.

Haydi şimdi indirin programı…

Zidan’ın “orantısız beden dili” adını verdiğim kafa vuruşu..

Konuşma dillerinin çeşitleri vardır. Bu diller yüzlercedir. İnsanlar iletişimlerini hep bu dili kullanarak yapmışlardır. Fakat bazen bu dillerin hiç biri bir iletişimi kurmak için yeterli gelmez. Çünkü karşınızdaki yalnızca hormonlu bir beden dilinden anlar. İşte insan çaresiz kaldığı zamanlarda bu dili de kullanabilmelidir. Konuşarak anlaşamayan insanlar bu dili çok rahat kullanırlar. İşte o maçta Zidan’da bu dili kullanmak zorunda kaldı. Çünki konuştuğu dil olayı çözmeye yetmiyordu.

Bu kafa, az ama öz bir anlatımın bir hatırası olarak tarihe kazındı. Çok yaşa Zidan..

Deep Purple deyince kör adam aklıma gelir hemen

Bu şarkı gerçekten kafa yapar. Deep Purple’ın “When a Blind  A Man Cries” şarkısından bahsediyorum tabi. Ümitsiz, yalnız ve kör bir adamın hikayesi..

Hem müzik, hem sözler ne de güzel oturmuş birbirine. Bir çeşit metal arabesk bu ya hu!

Harika..

 

DEEP PURPLE / When a blind man cries

If you’re leaving, close the door
Gidiyorsan, kapıyı kapat
I’m not expecting people anymore
Artık insanlardan bir şey beklemiyorum
Hear me grieving, I’m lying on the flor
Duy beni kederleniyorum, zeminde yatıyorum
Whether I’m drunk or dead I really ain’t too sure
İçsem ya da ölsem gerçekten çok emin değilim

I’m a blind man
Ben kör bir adamım
I’m a blind man
Ben kör bir adamım
And my world is pale
Ve sözlerim solmuş
When a blind man cries
Kör bir adam ağladığında
Lord, you know there ain’t no sadder tale
Lord, bilirsin burada daha hüzünlü bir masal olmayacak