Tarih yazmayalı uzun zaman olmuştu.. Helâl olsun çocuklar

Türkiye Fransa maçını izliyorum.

Maç Konya’da. Konya bu tip maçlarda hem iyi bir ev sahibi, hem de çoşkusunu hiç kaybetmeyen bir taraftara sahip.

Konya Büyükşehir Stadyumu

Maç başlıyor. Milli takımın oyuna olan adaptasyonu biraz düşük. Sanki Şenol Güneş’in maç öncesi açıklamasını biraz farklı algılamışlar. Güneş : Bu maçın sonucu çok önemli değil, çünkü bizim rakibimiz İzlanda” diye yaptığı açıklamadan bahsediyorum. Oyunu geride ve kontrollü oynama derdindeler. Oyunun ilk 15 dakikasında, Burak ve Cengiz neredeyse ileride topla hiç oynamadan ileri geri koşuyorlar kendi yarı sahalarında…

Fransa ise bizim takıma uymuş, tek kale bir maç oynuyorlar. Arada bir iki gol girişimi Grizman’dan geliyor. Fakat çok cılız. Sanki Fransa’da, top oynama hevesi yok yok gibi. Kenarda, kulübeden çıkmayan Didier champs da oyuna sadece seyirci, yardımcısı ile muhabbet ederken.

Derken Şenol hoca maçın 20.dakikasından sonra “ileri çıkın” diyor takıma. İşte bu,maçın düzenini değiştirmeye başlıyor. Takım olarak orta sahaya iyi yerleşiyoruz. Dolayısıyla Fransa da biraz geriye yaslanıyor.

Sonrasında ufaktan ataklarımız başlıyor. Golün geleceğini hasbel kader hissettiriyor bu hareketlilik. Bir de Burak Yılmaz’a yapılan fauller rakip sahada duran top’tan organizasyonuyla öne geçme fırsatı yaratmaya da başlıyor

Ve işte Zeki ile gol geliyor. Fransızlar şok! Bu gol Fransa’nın konsatrasyonun içine ediyor. Ve dakika daha 32..

Bu golün akabinde, bizim çoçukların güveni de tavan yapıyor. Maça ortak olan Milliler bu golden sonra rakibin üstüne Cengiz ve Burakla daha çok geliyor. Ve ikinci gol Cengizden geliyor. Gerçekten klas bir golle takımını iyice rahatlatıyor Cengiz.

Son 15 dakikada ataklar  ciddi anlamda artıyor. Biraz dikkat etsek 3 ve 4. golü atmak içten bile değil..

Oyunun ikinci yarıya nasıl giricez, nasıl oynacağız çok emin değilim ama, bu milli takım, önümüzdeki on yılın yıldız ve takımda demirbaş oynayacak oyuncularla dolu olduğu kesin.

Ve Cengiz Ünder.. Bu adam milli takımın başına na son 5  yılda gelmiş en iyi şey. Tam bir profesyonel ve şımarıklıktan uzak.. Umarım hiç bozmaz kendini.

Şenol Hoca da takımın tam zamanında başına geçti. Allah yardımcısı olsun…

———————————- Devre arası..

Ve ikinci yarının sonu da gösteriyor ki bu çoçuklar bu yoldan kolay kolay dönmeyecekler.. Tarihimizde ilk defa yeniyoruz Fransa’yı. Ve Şenol hocaya kısmet oluyor bu şahane oyun ve galibiyet. Tabiri caizse, göstere göstere yeniyoruz.

Gencecik bir takım, Fransa’ya mücadelenin, arzunun ve gayretin ne olduğunu gösteriyor. Pogba ve Grizman sahada kayboluyor. H grubunda 3 te 3 yapmanın mutluluğu yaşadığımız şuanda..

Bu maç gösteriyor ki Şenol Güneş artık vites büyütmeli. Hedef artık belli. En az yarı final oynamak. İnanırsak olur bence..

Bu gurur hepimizin olsun..Tebrikler A Milliler..

Teşekkürler Çocuklar..

Rendenizi sevin..

Rende..

Uzun ömürlü, şekil veren kısmı metal, tutma kısmı plastik olan bir alet. Paslanmayan yapısı, ve binbir türlü maharetleriyle mutfakların olmazsa olmazı,hizmetkarı..

Her meyvenin ve sebzenin dilinden anlayan, onları estetik hallere sokan rendenin yeri, her zaman kolay ulaşılabilir bir dolabın ya da çekmecenin içinde en ön sıradadır.

Rende yaptığı işin kalitesi sebebiyle vazgeçilmezdir. Yıllara meydan okur. Bıçaktan sonra rende gelir. Rende, bıçağa göre tam bir profesyoneldir. O, kesmez biçimlendirerek minimal eşitlikler sağlar.

Bıçak duygusuzdur. Fakat rende yumuşaktır. Onu kullanan elin desteğini çok güçlü hissetmek ister. Emekle işini yapar.

Rendenin her yüzü, farklı bir yanını ortaya koyar. Şekil veren her tarafı aynı amaca farklı ölçeklerde hizmet eder.

Katı olanı yumuşatır. Çünkü ruhunda yumuşaklık vardır. Katının dilini onun kadar iyi anlayan başka bir alet yoktur.

Parçalamaz rende, çoğaltır bereketlendirir. Bıçağı hiç bir zaman rakip görmez kendine. Çünkü o öz’e iner. Bütünü en saf haliyle  insana teslim eder. Bakım ve onarıma da ihtiyacı yoktur. Bıçak gibi şımartılmak istemez. Bilenmez hiç bir elde. Kırılmaz hiç bir meyveye ve sahibi insanoğluna.

Suyla çok haşır neşir olmaz. Sabunla deterjanla hiç arası yoktur. Sanki hızlı bir duş alıp çıkan insan gibidir suyun altında.

 

Ölümsüzlük şerbetini içmiştir yaratılırken. Emekli olmak nedir bilmez. Onu gözden çıkaran ancak yeni bir rendenin rengine takıldığı için çıkarır.

Rendeye en çok yakışan renkler, pembe, yeşil ve sarıdır. Siyahla hiç işi olmaz. Nadiren beyazda giyer. Ustalığını en çok da havuç ve kaşarda gösterir. Hatta onlar için ustalık eserlerim ifadesini kullanır.

Rende insan dostudur. Yeri dolmaz, doldurulamaz..

Rendenizi sevin..

Haziran Gidenleri..

Haziran..

Takvimin ortanca aylarından biridir. Hatta tam ortancasıdır. Çöl sıcaklarının bu coğrafyaya habercisidir. Haziran da aynı diğer aynı aylar gibi bir zamanı, kayıt almak için kullandığımız bir sürenin tanımıdır.

Haziran, dünyanın en başından beri, içinde milyarlarca insan için çeşitli ölçeklerle değer atfeden olayları kapsar. Bu olaylar kimisi için bireysel anlamda anlamlar taşır. Biri okulu kazanmıştır meselâ. Birisinin çoçuğu olmuştur. Kimisi de hasta olmuştur. Kimisi aşk acısı çekmiştir. Kimisi vatan hasreti çekmiştir.

Bir de bu bireysel yaşanmışlıkların dışında, toplumların toplu olarak önemsedikleri, içselleştirdikleri olaylar vardır. Bunlar, eşzamanlı çoğulun önemsediği anları kapsar.

Meselâ savaşlar, doğa olayları, devrimler, bayramlardır. Ya da ulusal bir spor organizasyonunda bir sporcunun ya da bir takımın altın madalya,kupa kazanmasıdır.

Yıllar, aylar, günler ve hatta saatler bile, bu olayların en büyük şahitleridir. Bu şahitlerin cümle içinde en çok kullanılanı da aylardır. Mesela bizim toplumda Nisan denilince akla gelen 23 Nisan çocuk bayramıdır.

Kasım da, 10 kasımı Mustafa Kemal Atatürk’ü anarız. Ağustos, 17 si Marmara depremi gelir hatrımıza. Temmuzsa, ayın 15 dir. Hain ellerin kalkışmasına gösterdiğimiz dirençtir. Eylüller sonbaharın adıdır.

Yine aylar, İnsanlık adına hayırlı işler yapan değerli isimleri yani, devlet adamlarını, yazarları, sanatçıları, sporcuları hatırlatır bizlere..

Bu ayların içindeki bazı aylar, bu değerli isimleri daha çok çağrıştırır. İşte ilk haftasında bulunduğumuz Haziran ayı, bu tür aylardandır. Bir çok değer atfedişleri sebebiyle çok sayıda isim Haziranda vefat etmiştir. Kimler yoktur ki tarihin haziranları içinde uğurladığımız ve de hayırla yad ettiğimiz..

Cahit Zarifoğlu, Cemil Meriç, Peyami Safa, Orhan Kemal, Ahmet Haşim, Nazım Hikmet Ran, Abdürrahim Karakoç, Ayşe Şasa, Muhammed Ali Clay, Fuat Sezgin, Michael Jackson, Victor Hugo, Ahmet Arif, Franz Kafka, Robert Kennedy, Cengiz Aytmatov, Jorge Lois Borges, Hakkı Devrim, Sümer Tilmaç, Ayhan Işık, Cahit Kulebi, İbni Sina, Kazım Koyuncu, Fuad Köprülü..

İşte Haziran, tüm değerli isimleri içinde toplamış bir ay olarak duruyor karşımızda..

Başta bizim toplumumuzda sonra da dünya da ismi saygıyla anılan, topluma bir aydınlık ve ışık tutan onlarca isim..

Elbette ki bu isimlerin herkeste farklı bir değeri vardır. Fakat ben bu listeye baktığımda kendi adıma belli isimleri en tepeye koyarım.

Bunların içinde bir Cemil Meriç, bir Muhammed Ali, bir İbn-i Sina, bir Michael Jackson, bir Zarifoğlu bir Abdurrahim Karakoç, Peyami Safa, Cengiz Aytmatov  yeri başkadır. Bu başkalıkların elbette birbirinden farklı zenginlikleri vardır.

Meselâ Meriç’in engeline rağmen bilgiye ve akla duyduğu açlıktan, dünya toplumlarının biriktirdiği tüm kültür birikimini yalayıp yutması vardır. Kendi toplumunun aydınlığı için bir kültür hizmetçiliği yapması benim kendisine hayran olma sebebimdir.

Muhammed Ali’yi, İslamla çok sonradan tanışmasına rağmen, dünyada ki belki milyonlarca mirasyedi müslümandan daha fazla imanlı oluşu sebebiyle severim. Bir iş yapıyorsan, o işte en iyisi olmak zorundasın dediği için severim. Rengi yüzünden, ırk’ı yüzünden dışlanan her toplumun sesi olduğu için severim. Amerikaya ve de Avrupaya, hakiki bir müslümanın nasıl olurmuş gösterdiği için severim. Cesareti ve iddiasıyla milyonlaca mazluma umut oluşu sebebiyle severim.

İbn-i Sina’yı bilim ve ilmi muazzam bir biçimde harmanlayıp, bu harmanı bir müslüman etiketiyle dünyaya sunması sebebiyle severim. Dünyaya, us ( akıl ) hocası olduğu için severim. İnsanın dünyada ki her eşyaya hakkını vererek dokunduğunda, eşyanın insanın dünyada ki en büyük hizmet vasıtası olduğunu ispatlaması sebebiyle severim.

Zarifoğlu’nu, içinde ki saf çocuğu hiç öldürmeden, edebiyata kattığı masumane şiirlerler, fikirler ve mütevaziliği için severim. Allah’a olan bağlılığı, günahı kapısından içeri sokmamak için verdiği mücade için severim.

 

Aytmatov’u Türkiye dışındaki bir Türk devleti vatandaşı olarak edebiyatta dünyaca tanınmış bir yazar olduğu için severim. Selvi boylum al yazmalımda, insanı, sevdayı,emeği, umudu,sabrı ve vefa gibi erdem gerektiren duyguları içimizde yeşertmiş olduğu için severim.

Peyami Sefa’yı sürekli içinde olduğumuz ruh hallerinin, psikolojik açıdan anlamlanmasına katkı da bulunduğu, Hezeyanların, depresyonların, karakter ve duygu çelişkilerinin birbiriyle olan karmaşık ilişkilerinin roman denilen yazına tüm şeffalığıyla yedirmesinden dolayı severim.

Jackson’u gereksiz bir şekilde beyazlara benzemeye çalışmasına rağmen severim. Allah vergisi dans yeteneği sayesinde dünyaya, insan vücudunun ne kadar mükemmel olduğunu göstermesi sebebiyle severim. Dünyaca tanınmış ve milyonlar kazanmış bir star olmasına rağmen, sade ve efendi bir adam olarak yaşadığı için  severim. Burcu Başak diye severim 🙂 Ama herseyden önemlisi Evangelistlere, İllimünatiye, ve dünyayı tek tip dine yönlendirip köle yapmayı hedefleyen paralı tarikat örgütlerine boyun eğmediği için severim.

Karakoç’u sıradanlığı, anadoluluğu, ve mihriban’ı için severim. Milliyetçiliğini islamla süslediği için severim. Fahri bir halk terapistliği yapar gibi yaşamasını severim. Eğriyi doğruya çevirmek için verdiği gayret için severim.

İşte bu nedenler sebebiyle de Haziran’ı ayırırım diğer aylardan ilmi olarak..

Allah, bu ay sebebiyle andığım tüm değerli insanların mekanı cennet etsin. Günahlarını affetsin. Nurlar içinde yatsınlar. ( Michael Jackson içinde geçerlidir bu duam 🙂

 

 

Fausto Zonaro gözünden Osmanlı da Bayram..

 

Fausto Zonaro isminde bir ressam. Kendisi Osmanlı’nın son saray ressamı oluyorlar. 1854-1929..

Bir bayram sabahı, ahalinin panayır alanındaki çoşkusunu, eğlencesini, sevincini akıtıyor tual’e. Tulumbacı takımının oyunları çizdiği resmin öznesini oluşturuyor.. Bir daha hiç yaşanamayacak o an’ların şahidi oluyor.

Tarkan,bir horoz ve bugün bayramdı falan..

Bugün Bayram. Ramazan Bayramı..

“Nerede o eski Bayramlar” cümlesini kuranların bile artık üşengeçlikten, ya da belki de geçmiş Ramazanları unutmuş olmalarından mütevellit hiç bir yerde duyamadığımız seslerini arıyor kulaklarım.

Bayramın tatille ilk ilişkilendirilmeye başladığı zamanların üstünden belki 30 ya da 40 sene falan geçti.

Bayramlar, 5 yıldızlı UHD özellikli güney sahilleri otellerinin indirim oranlarındaki mutluluğa dönüşmüş. El öpmeler, ziyaretler, yeni elbise ve kıyafet hevesleri, elde özenle hazırlanan ikramlıkların yerinde yeller esiyor..

O zaman bu bayramlar kim için? sorusu düşüyor aklıma. Çocuklara mı?

Garibanlara mı?

Hazır şekerleme ve çikolata imalathanelerine mi?

Yoksa yerli ve yabancı alkôl satışı yapan, normalde 3 aylık cirolarını, 3 günde yakalayan ünlü içki markalarının sahiplerine mi?

Belki hepsinin belki biraz daha fazlasının..

Bu sorgulamalardan sonra İnstagram’da geziniyorum. Hani şu sürekli mutluymuşuz gibi poz verdiğimiz, sahte ama renkli sosyal medya platformuna..

Yakın çevremin paylaşımları tek tek düşmeye başlıyor sayfama. Malûm yaz geldi artık. Genel olarak herkes deniz kenarlarında, tatil beldelerinde, gezmelerde..

Bayramcıların, pardon! tatilcilerin çoğu Arefeden gitmişler tatile,bu 9 günlük tatili fırsat bilip. O kadar bunalmışlar ki, bu tatilin 1 dk sını bile boşa geçirmek istememişler diye düşünüyorum. Sonra hayır diyorum. Ne alâkası var?

İnsanlar en azından 1.günü, anne baba eli öpüp, bayramlaşıp çıkamazlar mıydı yola? Benim ki, yani bu yaptığım sorgulamalar aslında hiç üzerime vazife olmayan düsünceler biliyorum. Ama ne yapayım dayanamıyorum.

Belki bu kültüre, yani bayramda tatile çıkmayı hiç adet edinememişliğimden yapıyorumdur.. Belki bir kere yapsam alışır, ve her bayramı bir tatil olarak algılarım kim bilir?

Neyse..

İnstagramda gezinmeye devam ederken Tarkan’ın bir bayram tebriği videosuna denk geliyorum. Tarkan, paylaştığı videoda gözlerini pörtlete pörtlete “iyi bayramlar” diyor. Çok mutlu bir görüntü.. ( Gerçi Tarkan hep mutludur poz verirken ) Hep neşeliyim, hep hayat çok güzel ve hep haydi siz de başarabilirsiniz gibi bir ifade takınır yüzüne. Aslında Tarkan’ın bu kaşını gözünü oynatma hevesi, Allah bağışlasın evladı doğduktan sonra daha da bir arttı. Hani şu telefonunun kamerasına normalden fazla yaklaşıp, gözlerini kocaman aç’a aç’a bize : “evet bildiniz baba oluyorum” diyerek paylaştığı videosundan sonra.

Tarkan hep mutludur bilirsiniz. Bayrammış seyranmış pek umursamaz. Sanki adam memnuniyetten ve mutluluktan yapılmış gibidir. Ben ömrü hayatımda Tarkan’ın üzüldüğü anda çekilmiş bir kareye, ağladığı bir ana hiç denk gelmedim meselâ..

Hayır hayır! Yanlış anlaşılmasın. Tarkan şimdi otursun ağlasın falan diye bir isteğim yok. Ama ne bileyim… İnsan biraz duygularını paylaşır. Cümlesel olarak yani. Tarkan ağlayamaz, küfür edemez, polemik yapamaz, kötü bir halde yakalanmaz mı hiç objektiflere?

Muhabbet nereden nereye geldi 🙂  Konu aslında bayramları nasıl boşa harcadığımızdı sahi.. Ama neyse, Tarkan’la ilgili hissiyatımı da aktarmış oldum bu vesileyle..:)

Son olarak konuyu şöyle bağlayayım madem. Bizim bu Bayramlara, bayram hüviyetini tekrar kazandırmamız için, bu bayramların var olma sebeplerine biraz kafa yormamız gerekiyor sanırım. Ki Bayramın hakkını verebilelim.

O zaman Bayram kutlayanlara hayırlı bayramlar. Tatilcilere de hayırlı tatiller dileyeyim ben.. ( Tarkana da iyi bayramlar bu arada )

 

 

Dikkat : Arife çiçeği çıkabilir..

Kültürümüzde “arife çiçeği ” diye bir tabir kullanılırdı eskiden. Belki iç anadolu köylerinde halâ kullanılıyordur . Ufak çoçuklar bayramı bekleyemezler, yeni kıyafetlerini arifeden giyip gezerlermiş meydanlarda..

İşte “arife çiçeği ”  sıfatı bu yüzden doğmuş. Bayramlarla çoçukların arasında ki bağ, biz büyüklerle Bayramlar arasında yaşanan tatminlerin neredeyse 10 katı daha fazladır.

Benim çocukluğum 80 lere denk geldi. O yıllarda yeni elbise almak bugün kadar kolay değildi. Yeni ayakkabı ve elbiseler ya artık onarılıp tamir edilemeyecek duruma geldiyse, ya da dini bayramlar için bir hediye olarak alınırdı. Bayrama aşık coçuklar dönemiydi o zamanlar..En küçüğünden en büyüğüne yayılan bir heyecandı bu.

Ortak sevinçler değil miydi bu toplumu her zaman, dim dik ayakta tutan? Ben, bugün 40 yaşımı aşmış bir adam olarak, halâ yeni aldığım bir elbise ve ayakkabıyı, illa önceden giyer sokağa çıkarım. Tabi bugün kimse anlamıyor eşek kadar bir arife çiçeği olduğumu.. Elbise ancak takım elbise olursa, millet bundan bir sonuç çıkarabiliyor. Fakat yeni bir ti-shirt ve bir kot’u giydiniğinizi kimse anlamıyot artık.

Büyük şehirlerde zor ama, köylerde mutlaka karşınıza çıkar bir arife çiçeği.. Bu arada bayram harçlıkları için para bozdurabildiniz mi?  Yarın sabah namazdan sonra kapınız bir bayram çoçuğu tarafından çalınırsa, küçük bey’e ya da Küçük hanıma karşı mahcup olmayın!

 

 

Harvard, Kuran Ayetini Adaletin En İyi İfadelerinden Biri Olarak Tanıdı

Dünyadaki türünün en prestijli kurumlarından biri olan Harvard Hukuk Fakültesi, fakülte kütüphanesinin girişinde, ayeti tarihteki en büyük adalet ifadelerinden biri olarak nitelendiren Kur’an’ın bir ayetini yayınladı.

Harvard Üniversitesi’nin giriş duvarında Nisa suresinin 135 ayeti yer alıyor. Adalet hakkında bugüne kadarki en büyük özlü sözlerden biri olarak duvara kaydedilmiş:

“Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.”

Kaynak: thedeenshow.com

İki ayrı program ve kendini yenileyen Cübbeli sohbeti..

Bir gün arayla iki ayrı programa katıldı Cübbeli Ahmet hoca. Ramazan sebebiyle Raiting’i yüksek olan hocalardandır malumunuz. Entellektüel ve esprili sohbeti halkın büyük bir bölümünde ilgi görür alkış alır.

Hocanın ilk katıldığı program, sahibinin Necat Günseven’in çiçeği burnunda kanalı TV100 deydi. Programın adı da Muhabbet Kralı. Evet Okan Bayülgen’in uzun bir aradan sonra ekranlara geri döndüğü program. Öncelikle Bayülgen’in geri dönmesine sevindiğimi söylemem lazım. Her ne kadar marjinal ve sivri bir adam olsa da, yakın televizyonculuk tarihinde yaptığı programlarla topluma gır gır ve şamatanı dışında, bir takım değerler ve kültürel manada artılar sunması da yadsınamaz.

Bayülgen geçmişte bazı dönemlerde, gerek çalıstığı Kanal yöneticileriyle gerekse magazin medyasının yaklaşımlarıyla olan münasebetinde ters düştüğünde ekranlardan uzaklaşmıştı. Fakat bu son uzaklaşması epey uzun sürdü. Dönüşü ise yeni kurulan bir kanal olan TV100 ile oldu. Ki bana göre de doğru bir karar. Çünkü kanalın yeni olması ve sahibinin Siyasi bir takım etiketler taşımamış olması önemli. Artık herkes biliyor ki bir ünlünün çalıştığı kanal, ünlü ismin program tarzını da belirliyor.

Neyse programa geri dönelim. Bayülgen’in programının konusu Kuran-ı Kerim’in meal ve tefsir üzerinden öğrenilmesi oldu. Tabi konuk ağır konu da. Bayülgen, usta Tv programcılığı tecrübesiyle, hem sorduğu sorularla hem de programı hocaya kaptırmadan yönetmeyi başardı [ Malum hoca konuşmaya başladığında araya girmek neredeyse imkansızdır 🙂 ]

Tabi hiç bir programcı, Cübbelinin bilgisine sahip değil.Dolayısıyla bu durumu halkın hocayı net bir şekilde anlaması gayretiyle sunmaya çalışırlar. Bayülgen de öyle yaptı. Hocayı, izleyicinin anlayabileceği şekilde sade bir anlatıma yönlendirdi. Bunun dışında hocayı, geyiğe sokmadan bundan raitingsel bir kâr elde etmeden konuşturması da takdire şayandı. Program sonunda ortaya çıkan sonuçsa, Kuran-ı Kerim’in mealinin tefsirsiz tam olarak anlaşılamaz olacağı, tefsirin de doğru kişilerce yapılmış olmasının önemiydi.

 

Programı izlerken, Bayülgen’in hocanın evine ziyarete gittiğini, hocanın Bayülgen’i ağırladığını, hocanın kütüphanesinde 50 bin kitap olduğunu da öğrenmiş oldum. Bayülgen’in Cübbelinin evinde ne işi var sorusu sizin de aklınıza takılmıştır. Fakat ziyaret edenin Bayülgen olduğunu bir kez daha düşündüğünüzde şaşırma hali giderek zayıflıyor. Çünkü Bayülgen’in merakını cezbeden bir olay  ya da kişinin muhteviyatını çok sorgulamadan yaklaşabildiğini tahmin etmek zor değil. Bunu, kimileri Okan’ın bir takım git gel’ler sebebiyle yaptığını düşünenler de çıkabilir elbette. Fakat bence Bayülgen’in bilgi ve zor meselelere olan merakı, bu tip davranışlarını çok mümkün kılıyor.

Cübbeli’nin bir gün aradan sonra çıktığı diğer programsa, Haber Türk kanalında ki “Gerçek Fikri Ne?” programıydı.( bu gece ) Veyis Ateş’in sunduğu programda, Cübbeli, hem yeni çıkardığı kitabını tanıttı, hem de Ramazan ve siyasetle olan ilişkisini uzun uzun anlattı.

Ateş, programın ilk bölümünde Hadis ve Kur-an ilişkisi üzerinden konuşturdu Cübbeli’yi. Cübbeli’de belli dini sıfatlar taşıyan ilahiyatçıları gayet tepkili bir şekilde eleştirdi. Cübbeli gerçekten dini bilgisiyle herkesi tatmin eden bir din alim’ olduğunu son 5-10 yıldır ispatlamış durumda. İslam’ın aslında nasıl bir deniz derya olduğunu, onun bilgisi ve ilmiyle gayet net anlıyoruz bizler. Doğal,saf ve bildiğinden bir adım üste çıkmayan, her bilgiyi hadisle bir ayetle ilişkilendirebilmek bence bu işin zor, fakat bizleri de en tatmin edici yanı.

Cübbeli’nin yeni kitabı ise, kız çocuklarının İslamda ki yeri ve önemi üzerine. Bence Cübbeli bu kitabı yazmakla çok doğru bir iş yaptı. Sebebi ise, son dönemde İslam’a uzak olan Ateist, deist ve dine düşman olan kesimin, İslam’ın kız çoçuklarına sözde kötü yaklaşımına dair ortaya attığı iddiaları çürütme gayretine girişiydi. Gerçekten de nedense, son 30-40 yıldır İslam’ın kadını eve hapsettiği, haklarını gasbettiği yönünde bir algı yaratıldı. Bu algının kaynağında elbette ki Feminist yaklaşımlar var. Kadına özgürlük tanıma mücadelesini, din üzerinden bir takım yalnış algılar yaratarak sürdürmesi, şuan ki tablonun bir sonucu mutlaka.

Program devam ederken Veyis Ateş’in konuyu, Binali Yıldırım’ın İsmail Ağa cematiyle kıldığı Teravih namazına getirmesiyle, Cübbeli’nin belki bu kadar hiç girmediği kadar siyaset diliyle konuşması, ekran başındakilerle birlikte beni de şaşırttı. Hatta Ateş bile, hocanın bu dili kullanması karşısında şaşkınlığını gizleyemedi.

Hoca ise bunu kabul etti fakat, mevzuyu bir beka meselesi olarak gördüğünü, bu yüzden her vatandaş gibi tepki gösterdiğini söyledi. Hepimizin aklına yerleşmiş bir algıdır bu. Yani bir din adamı siyaset yapmamalı mevzusu. Fakat burada bir parantez açmakta gerekiyor. Öncelikle biz şunu karıştırdık yıllarca, bir din adamının, milleti devleti üzerine görüş belirtmesiyle, bir partinin üyesi olması, o partiyi övmesi bambaşka şeyler.

Yoksa her Türk vatandaşı gibi onun da bir fikri olabilir. Kanunda ya da Allah indinde bir din adamı, memleketi ve toplumun yönetilme biçiminene karşı sessiz kalmalı diye bir hüküm yok. Dolayısıyla hoca’da bunu savundu. Devletin,dinin ve toplumun geleceğini kimseye hakaret etmeden, fakat ciddi bir bakış açısıyla eleştirebileceğini gösterdi. Hatta Cumhur ittifak’ını sırf bir beka problemi gördüğü için desteklediğini söyledi. Din,kendini toplumdan ve sosyolojisinden ayırmaz, ayıramaz diye de ekledi.

Ki nitekim bu çok doğru bir yaklaşımdır. Bir din insanı, toplumun ve devletinin huzuru için gördüğü aksaklıkları veya artıları herkesten önce görebilmeli ve gerekli birleştiriciliğe aykırırı bir tavır geliştirmeden söyleyebilmelidir.

Sonuç olarak iki ayrı program arasında Cübbeli’nin, net, doğal ve milletine ve devletine düşkün bir insan olduğu kanaati, bende muazzam ölçüde artmış oldu.

Umarım tüm din adamları, bundan sonra ki süreçte toplumu birleştirici söylem ve ifadeleri de daha fazla kullanırlar..

 

Sigarayı en son ne zaman bırakacaktın?

Bugün 31 Mayıs Dünya sigarayı bırakma günüymüş..

Bugün tüm dünya, bu duman saçarak can alan katilin zararlarından kurtulmaya çalışıyor. 16 yy’da keşfedilen, bir çok hastalığa iyi geldiğine inanılan tütün bitkisinin, bu inancında daha da ötesinde “kutsal ot” ve tanrının şifası” olarak adlandırıldığını çoğunuz bilmeyebilir.

Her hastalığa her bo..’a tütün sürüp tedavi yöntemi geliştirmeye çalışan Avrupa, o yıllarda sigara denilen bu melaneti icat edip dünya sağlığını tehlikeye düşüreceğini de bilmiyordu doğal olarak..

Bilimadamları da bu tütün olayına sarınca, sigara her derde deva bir ilaç muamelesi görmeye başladı. Tütün kullanan birinin neredeyse “doktora gitmesine gerek yok ” tarzında açıklamalarına şahit oldu insanlık..

1587’de yazdığı “Panacea [Tütün] ya da Evrensel Tıp, Pipoyla Alınan Tütünün İnanılmaz Yararlarının Keşfi” isimli kitabında şu ifadelere yer vermişti: “Tütün içmek tüm zehir türlerine ve bulaşıcı hastalıklara karşı harika bir panzehir görevi görüyor.”

Yine 1492’de tütünün şu an Küba, Haiti ve Bahama adını alan adalarda pipoyla içildiğini görülür oldu. Tütün yaprakları bazen de bazı mekanları temizlemek ve hastalıkları önlemek için meşalelerde yakılıyordu. Portekizli kâşif Pedro Alvares Cabral isminde bir abi,  1500 yılında Brezilya’ya gittiğinde, “betum” olarak tanımlanan tütün bitkisinin ülserli yaraların ya da geçmeyen tümörlerin tedavisinde kullanıldığını görüyor..

Sonraki dönemlerde, sağlık kütüphanesi ve müzesi Wellcome Collection’a göre, pipo ve tütün doktorlar, cerrahlar ve tıp öğrencilerinin ihtiyaç duyduğu bir teçhizat haline gelmiş..

Yine trajikomiktir 1665 yılında Prag’da görünen bir veba salgını sırasında, okul çocuklarına sınıflarda sigara içmeleri tavsiye edilmiş..

Komik olan uygulamalardan biri de, 18. yüzyılda da kulaklardan tütün dumanı üflemenin kulak ağrısına iyi geldiği sanılmasıydı. 🙂

Ve 1800 lerin ilk çeyreğinde tütün yapraklarında nikotin olduğunun ortaya çıkmasıyla, tıp dünyası tedavide kullanılan tütüne şüpheyle yaklaşmaya başladı. 150 sene öve öve bitiremedikleri tütün bir an da ürkütücü bir bitkiye dönüşüverdi.

Ama bu şüpheye rağmen, 1920 ve 1930’larda Camel, doktorların sigara içmeyi tavsiye ettiğini ve hepsinin Camel içtiğini iddia ederek müşterilerini ikna etmeye çalıştı:) E tabi doğal bir tepkiydi hiç azalmayan müşterileri ve iflas etme ihtimali olmayan bir sektörü ellerinde turuyorlardı.

Son 30-40 yılda sigara içmenin hem de pasif içici olmanın zararlı etkileri tamamen ortaya dökülünce bu seferde insanlığı bu illetten kurtarmayı amaçlayıp çalışan bilim adamlarına ve çalışmalarına şahit olduk.

Avrupa, kendi toplumunu sigaradan vazgeçirmek için yırtınıyordu. Mesela, İngiltere’de, sigaranın doğmamış çocuklarına vereceği zararı hamile kadınlara anlatabilmek için “Smokey Sue” (Sigaracı Sue) isimli bir oyuncak bebek kullandılar.

Sigaranın zararlarını say say bitiremedikleri broşürler, gazete duyuruları ve belli yasaklar birbini izledi. Sigara reklamlarına yasak geldi yine..

Sonra baktılar sektör kan kaybediyor üretimini elektronik sigaraya kaydırdı sigara şirketi Philip Morris ve Juuls. Hukuk ve sağlık bakanlığı da bu iki şirketin, sosyal medyadaki reklam kampanyalarıyla gençleri hedef aldıkları suçlamasıyla ABD’de yargılar oldu.

Günümüzde ise WHO’ya göre tütün kullanımı giderek azalıyor. 2000’de insanların yüzde 27’si tütün kullanırken bu oran 2016’da yüzde 20’ye gerilemiş. Şu an Dünyada 1,1 milyar yetişkin sigara kullanıcısı var olduğu tahmin ediliyor. Bunların yüzde 80’i orta ya da düşük gelirli ülkelerde yaşıyor.

Bu düşüş ülkemizde de kendini hissetiriyor. Yukarıda ki orana benzer bir sayı kadar da bizim vatandaşlar azaltmış sigarayı. Erkeklerin sigarayı bırakma oranı kadınlardan fazla. Kadınların sigaraya olan ilgisi ve bağımlılığı da tam ters bi mantıkla artış göstermiş.

Ne diyelim bu lanet olasıcadan bir an önce kurtulmanız dileğiyle..

 

 

Yanak sevme ile yanak tapışlama arası farklar..

Yanak sıkmak ya da yanak tapışlamak..

Eski dönem Türkiyesinden bir kareyi hatırlatır bana. Yaşlı babacan adamlar, gençler’e ya da ergen dönemi delikanlılarının yanağını hafifçe tokatlarlar. Hem bir sevgi gösterisidir bu, hem de bir “haydi bakalım işini sıkı tut” vari bir nasihat, bir el hareketidir.

Bu tapışlama dediğimiz davranışı yanak sevme dediğimiz eylemle karıştırmamak gerekir. Tapışlama da olmazsa olmaz bir kaç kural vardır.

Bu kurallardan birincisi, tapışlanacak kişinin yaş olarak küçük, hayat deneyiminin daha minimum düzeyde olması gerekir.

İkincisi ise tapışlayacak kişinin konusunda ya da alanında bir uzmanlık yapmış olması, her kesim tarafından işi ve adamlığı tarafından takdir edilmesi ve sempatik bir yapısının bulunması şarttır.

Tapışlama da elin hakereti ve dokunma biçimi önemlidir. El, gencin yanağını okşar gibi dokunmalı, şap şup gibi sesler çıkarılmamalıdır. Tapışlama sırasında tapışlayan kişi, genci övmeli ve bir iki tavsiye de bulunmalıdır.

Tapışlama mutlaka finalde yapılmalı, tapışlama sonrası tekrar sohbet edilmemelidir.

Tapışlama yapılacağı anda tapışlanan kişinin bu durumdan rahatsız olunabileceği değerlendirilmeli, önüne gelen herkese tapışlama yapılmaması gerektiği bilinmelidir.

Tapışlamayı yapan kişinin tapışlama eyleminde bulunduğu kişinin kendisiyle aynı cinste olmasına dikkat etmelidir. Tapışlama genelde erkeklerin gösterdiği bir davranıştır. Bir erkeğin bir kadına tapışlama yapması abesle iştigaldir.

Bir gün sizi biri tapışlamaya kalkarsa ve siz bu kişi tarafından tapışlanmak istemiyorsanız, o kişiyle kişisel alan mesafenizi sağlıklı ayarlanamanız gerekir.

Tapış muhabeti böyle efendim..

Narsizm kavramı, Narcissus’un hikayesinden sonra doğdu..

 

Roma mitinde,kahinin, “kendini görmezse hayatta kalabilir” dediği, herkese tepeden bakan Narkissos, günün birinde nehre yansıyan aksini görünce ve kendi kendine hayran olunca nergis çiçeğine dönmüş. Mitolojiye göre “narsizm” kavramı da adını bu hikayeden sonra alır.

Yine bir başka mitolojik hikaye de peri kızı Ekho, Narkussos’dan sevgisine karşılık göremeyince, üzüntüsünden bir kayaya dönüşür. Kayalara çarpan bizim eko dediğimiz sesler de onun sesini sembolize eder..

Tarihte Bugün : İstanbul’un İlk belediye başkanı Hızır Bey..

Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul’ feth ettikten sonra Subaşı olarak “Süleyman Bey’i” atarken, İstanbul Kadılığı’na getirilen kişi ise “İstanbul Efendisi” unvanıyla da anılan “Hızır Bey”di. (30 mayıs 1453) “Kadı”lığı uyarınca bir yargı mensubu olsa da görevleri arasında “belediye hizmetleri”nin görülmesi de var olduğu için İstanbul’un “ilk belediye başkanı”ydı. 1453-1458 yılları arasında görev yaptı.

Aile kurumunun günümüz sureti ve açmazları

Babalık ve Annelik..

Binlerce yıldır süregelen cinsel bir ihtiyacın sonunda kadın ve erkeğin dünyaya yeni bir canlı hediye etmesiyle aldıkları sıfatlar..

Yani daha doğrusu, bu ufacık canlının bu iki cins’e yepyeni anlam ve sorumluluklar yüklemesi, maddi ve manevi bir bütünlüğün adına “aile” dediğimiz kurumun doğmasına neden oluyor.

Aile demek birlik ve beraberliğin temeli olduğu, içinde bir çok mesuliyeti ve dsiplini de kabul etmek demek de oluyor aynı zamanda. Bu kabul, kadın ve erkeğin bir takım kurallara uymaya mecbur kılıyor.

Baba ve anne aynı evin içinde hem bireyselliklerine hem de almış oldukları statüye göre iki ayrı uyum geliştirmeleri gerekiyor.

Kadının annelik sorumluluğunda ortaya koyacağı performans, ailenin sağlıklı yürümesinde en temel faktör. E tabi babanın da kendine düşen ana görevleri istikrarlı sürdürmesi kaçınılmaz bir durum.

Anne ve babanın görev ve sorumluluklarına aykırı davranmaları halinde ortaya çıkan sonuçlarda farklı değerlendiriliyor. Baba böyle bir durumda genelde alttan alınan daha mazur görülürken,( ataerkil anlayışla ) anne’nin hata ve yanlışları daha hayati olarak görülüyor.

Tarihte kadına ve anneliğe olan bakış açısı, kadına daha ağır sorumluluklar yüklemiş. Çalışmayan kadına ev hanımı ismi verilirken, kadının genel anlamda evin hizmetkarı olarak görülmesi yaygın bir anlayışı beraberinde getirmiş. Baba yalnız dısarıda çalışıp akşam eve gelip istirat ederken, annenin böyle bir istirihat vaktinin olmamasını kimse önemsememiş, hatta evde sanki akşama kadar boş boş oturan bir kadın olarak değerlendirilmiş, kücümsenmiş..

Fakat işte bu gidişat yaşadığımız yüzyılın son 30 yılında geniş ailelerin dağılması, daha iyi ekonomik şartlarda yaşama arzusu, kentleşme ve kadının iş hayatına atılmasıyla baştan aşağı değişmiş..

Kadın artık hem ev hem de iş hayatını bir arada sürdürme telaşına kapılmış ve bu zorlanmanın etkisiyle artan stres sürecini daha derinden yaşamaya başlamış. Erkeğine ve çocuklarına ayıracağı zamandan verdiği ödünü, evine bir bakıcı, bir temizlikçi kadın tutarak kapatmaya çalışmış. Kadının bu tutumunun doğruluğu ve yanlışlığı dünyada ki ve ülkemizde uzman sosyologlar tarafından belki binlerce kez sorgulanmış, ortaya çıkan sonucun en büyük zararını yine çocukların gördüğü gerçeği ortaya çıkmış. Bu zararın içeriğine detaylıca bakıldığında, anne sevgi ve ilgisini yeterince görememiş çocukların mutsuz ve özgüvensiz bir geleceğe sürüklendiklerini, huzur, sevgi, saygı, birlik beraberlik gibi kavramlardan uzak yaşamalarının karakterlerinin sağlıklı gelişmediğine şahit olmuşuz.

Çocuk, anne ve babadan alamadığı ilgiyi, maddi ve ticari bir çok tatmin araçlarıyla gidermeye çalışmış, mutlu olmayı sadece elde ettiklerinin fazlalığı sanmış, anne ve babayla ilişkilerinde ben merkezci bir süreç geliştirmiş.

Dsiplin, sorumluluk, merhamet, yardım gibi bir çok insani duygudan mahrum kalan çocuk, artık küçük yaşına rağmen büyük insanlar gibi davranmaya, ceza ve ödül yaptırımlarının avantajını yaşama gayreti içine girmiştir.

Ortaya çıkan bu sıkıntılı tabloda kurtacı olarak öngürülen kurumlarsa, kreşler ve ana okulları olmuş. Aileler çoçuklarının eğitimi ve gelişimi noktasında tüm sorumluluğu bu kurumlara bırakmıştır.

Kreş ve anaokulunda yetişen çocuk, bu kurumlarda bir çok eğitim ve öğretimi almış olsalar da, anne ve baba gözetiminde desteklenmedikleri için kimsenin farketmediği gizli bir iç yalnızlıyla mücadele etmeye başlamıştır.

Anne ve baba işten çıktıktan sonra çoçuğu kreşten alıp eve geldiklerinde ise çoçuklarına ayıracakları zamanı, yorgunlukları ve kendilerine zaman ayırma istekleri sebebiyle en aza indirgemiştir. Böylece çocuk için aile kavramı, herkesin kendini düşündüğü mecburi bir birlikteliğe dönüşmüştür.

Bu arada kadının iş kadını sıfatının yanında ev kadınlığı sorumluğu devam etmiş, yemek yapma, temizlik, bulaşık gibi görevlerinde de aksamalar yaşanır olmuş, erkek bu durum sebebiyle, eşini eleştirmeye başlamış, memnuniyetsizliğini her fırsatta dile getirmeye başlamıştır.

Kadın da bu durumda erkekten, hem erkek hem de baba olgusu konusunda daha fazla sorumluluk alması gerektiği fikrini ortaya koymuştur. Erkekten beklentileri arasında ev işlerine ortak olması, cinsel ilişkiden kaçınması, yemek konusunda kendisinden bir beklenti içinde olmaması, çocukla daha fazla ilgilenmesi gibi bir çok başlıkta yardım görmek istediğini belirtir olmuştur.

Tabi erkek, kadının bu beklentileri karşısında başta ciddi bir itiraz eylemine girmiş, fakat sonradan mecburi bir anlayış gösterme algısına teslim olup, o güne kadar yapmadığı ve yalnızca kadın işi olarak gördüğü bir çok alanda gayret göstermeye başlamıştır.

Yani kısaca erkek, artık sadece bir baba değil babalık yapması gerektiğini anlamıştır. Babalık kavramı çok geniş bir kavramdır. Bu kavram başta coçukla ilgilenmek olarak başlamış, zamanla evde kadının yaptığı her işe ortak oluşuyla devam eder hale gelmiştir.

Kadın, erkeğin ev işlerine ortak olmasıyla rahatlamış, süreçten duyduğu memnuniyeti, başta eşiyle sonra da çevresiyle paylaşır olmuştur. Erkeğin bu yardımı zaman içinde erkeğin ana sorumluluklarına dönüşmüş, görevde gösterdiği rehavet ve hatalar yüzünden eşi tarafından sürekli eleştirilmeye başlamıştır. Bu durum erkeğin de hem baba hem de bir erkek olarak stres ve gerilimini yükseltmiştir. Geçmişinde yapmadığı ev işleri, çoçuk bakıcılık görevi kendi içinde bir çatışmayı doğurmuş, ataerkil anlayış sürecinden muaf kalışı sebebiyle eşiyle ilişkisinde de çeşitli huzursuzluklar yaşamaya başlamıştır.

Günümüz aile kavramı yukarıda ki tabloya bakıldığında hiç iç açıcı bir durum değildir. Aslında bilakis evliliklerin zedelenişi, eşler arasında görev ve rol kavgakarı nedeniyle boşanmaya doğru giden bir çatırdama sürecine girmiştir.

Tüm bu sorunların giderilmesi noktasında tek çözüm aslında kadının çocuğunun bebeklik ve en azından 0-7 yaş aralığındayken çalışmaya ara vermesidir. Tabi bunun gerçekleşmesinde kadının çocugunun gelişimi için onun yanında olması gerektiğinin idrakine varması şarttır. Bu sürece ilave olarak erkeğin de ekonomik anlamda evini ve eşini rahat ettirebilecek bir düzeyde olması olmazsa olmazlardandır.

Kadınlar günümüzde artık her alanda başarı kazanarak adlarını en az erkekler kadar duyurabilmişlerdir. Fakat kadının seçeceği işin ev de eşiyle ortak olduğu görevleri yerine getirmesine mani olmayacak kolaylıkta olması da önemlidir.

Hem beyin hem de bedensel olarak ağır işlerde çalışan kadınların evine gerekli özeni gösteremediği de çok bilinen bir gerçektir.

Bu konuda Nurettin Topçu,( akademisyen fikir adamı ) kadının her işte değil, belli mesleklerde çalışmasının daha iyi olacağı konusunda bir iddia da bulunmuştur. Bu meslekler başta öğretmenlik ve sağlık sektörüdür. Topçu’ya göre bu iki meslek hem çok kutsal hem de kadının itibarıyla uyumlu iki meslektir. Kadının eğitim ve öğretim konusunda ki becerisi erkeklere oranla daha yüksek bir noktadadır.

Günümüzde aile kurumuna ve cocuk gelişimine önem veren bir kadının seçeceği meslekler geçmişte ki her dönemden daha fazla önemlidir.

Anne baba ve çocuk üçgeninde ki aile yapısının sağlıklı bir yol izlemesi için, devlete dolayısıyla da Aile ve sosyal politikalar bakanlığına köklü ekonomik ve aile birliğini koruyup kollkayıcı bir takım yeni reformlar düzenlemeler yapması da mecburidir.

Kadının anne, erkeğin baba sıfatını layıkıyla yerine getirebilmesi için atılacak adımların bir an önce atılması mecburidir. Yoksa gelecekte elimizde bir çekirdek aile kavramı da kalmayacaktır..