Eren’in anısına, rüya uçağa “Maçka” ismi verilmiş..

Trabzon’un Maçka ilçesinde 11 Ağustos 2017’de PKK’lı teröristlerin erzak çaldığını ihbar eden ve girdikleri evi gösterirken teröristlerin açtığı ateşle Jandarma Astsubay Başçavuş Ferhat Gedik ile şehit olan Eren Bülbül´ün şahadetlerinin üzerinden 2 yıl geçti. Türk Hava Yolları’nın Boeing’ten teslim aldığı rüya uçak olarak tanımlanan “Boeing 787-9 Dreamliner”ın ilki dün filoya katılırken, şirket sosyal medyada da uçağın ismini belirlemek için anket düzenledi. Perge, Assos, Göbeklitepe, Zeugma isimlerini anketle sosyal medya hesabından soran THY’ye sosyal medyadan uçağın isminin şehit Eren Bülbül olması adına 150 binden fazla paylaşımda bulunuldu.THY,  şehit Eren Bülbül’ün anısına dün filosuna dahil olan ‘rüya uçak’ olarak adlandırılan ilk Boeing 787-9 Dreamliner’ına “Maçka” ismini verdi.

İLK SEFERİ DE TRABZON’A YAPACAK

Konuyla ilgili Türk Hava Yolları (THY),”Filomuzun ilk Boeing 787-9 Dreamliner’ının adına karar vermek için yaptığımız ankete katılan ve adı Eren olsun diyerek destek veren tüm misafirlerimize teşekkür ederiz.Yeni uçağımıza kahraman Ereniminizin memleketi “Maçka” adını verdik.İlk uçuşumuz da Trabzon’a. Ailesiyle birlikte hep beraber Eren’i ziyaret edeceğiz. Biz bayrağımızı gururla taşıyor, bu vatan için uçuyoruz.İyi ki varsınız” açıklamasında bulundu.

Beklentim var buluttan.. Fedakarlığım kaynağı bende olan nehirlerdir..

“Hayattan beklenti” diye bir şey yok aslında. Sizin bir takım gayretleriniz ve bu gayrete destek ya da köstek olan insanlar var.Hiç kimse sizin beklentinize göre sürekli hareket etmiyor.Çünkü beklentilerin tümü istikrarsız ve değişkendir. Tüm beklentiler karşılıklıdır.

Sizin beklentilerinize kayıtsız kalan eş, dost ve arkadaş’a sizde kayıtsız kalırsınız ya da kalma ihtiyacı hissedersiniz bu süreçte. Fedakarlık ve tavizi birbirine karıştırmışsanız, hayatta işiniz çok zordur. Taviz,karşı tarafa,bile bile lades demektir. Yani pişman olacağın şeyi, önceden sezinlemene rağmen kendini kandırmandır.

Fedakarlık ise fedakarlık yapabilecek ve bunu hakedecek insanlar için yapılır. Bu hayatta beklentiler, önemsediğiniz kişilerin sizinle olan ilişkisine bağlı olarak gelişir. Sonuç ise şudur; beklentin kadar çevren,ya da çevren kadar beklentin olur hayatta!

Trump bey’in Jean nine’ye “tipim değil” açıklamasına feci güldüm..

Şu Amerika’nın tarihinde sex skandalları hiç bitmez malum.. Seçilen her başkan, başkan olmadan önce türlü naneler yer, sonrasında bu nanelerin biri illa ki patlar.

Amerikan medyası maşallah! dünyanın en profesyonel sex skandalı medyasıdır. Bu medya bu olayları duyururken, başkanın ne rezilliğini ne utancını ne de ailesini önemsemez. Çünkü bu tip konular Amerikan halkı için normal bir yanlıştır. Yani olayın ne dini, ne de Ahlâki bir boyutu vardır. Önemsedikleri tek konu ise çapkınlık yapan başkanın eşidir. Kocası tarafından aldatılan bir First Lady olmak ne trajik bir ailevi meseledir.

Mesela Clinton ve Monica skandalı da aynı böyledir. Tüm dünyada yankı bulmuştur. Clinton’ın siyasini kariyerini bitirmiştir. Fakat bu bitiş, bize göre bir ahlaksızlığın sonucu iken Amerikan halkı için böyle değildir. Onlar Clinton’ı eşini aldattığı için değil, yaptığı naneyi gizlemeye çalışıp inkar ettiği için silmiştir.

Ve işte iki gündür dünya magazin medyasını meşgul eden konu, Yaşı 75 olan Elle dergisin makale yazarı olan Jean Carroll isimli ninenin, 1990 lı yıllarda, Donald Trump’ın kendisine tecavüze yeltendiğini fakat becemediği iddiası oldu.

Bu iddiayı ya da iftirayı ya da her neyse işte, ortaya atan kadın hangi mantıkla bunu yaptı anlamak zor.:) Evet, Jean nine’den önce, 15 kadın daha Trump’a tecavüzcü demişti. Fakat Trump hiç birini hatırlamıyor. Tabi bir de nereden hatırlasın ki adam? 10-15 zaman harcayıp üzdüğü kadınları yarım asır sonra! 🙂 [ tabi böyle şeylere yeltenmişse gerçekten ]

Tabi bur da Jean nine’ye sorulacak bir sürü soru var. Bu iddiayı 30 yıl bekleyip de, şimdi ortaya attın?

Ne yani Jean nine, sen şimdi bu söylemle Trump’ı koltuğundan mı edecen, seçim önü?

Ya da karısı bunu duyunca, pılıyı pırtıyı toplayıp, bir de 100 milyon dolarlık tazminat davası açacak falan mı sanıyorsun acep?

Bunlar çok düşük ihtimaller. Adamın zaten son kullanım süresi doluyo siyaseten. Yeni başkanı belirleyecek olan Amerikan derin devleti olduğuna göre böyle tahminler hep boşa nefes tüketmekten başka bir işe yaramaz.

Bu mevzuda beni güldüren tek ilginç tarafsa, Trump’ın bu iddiayı ortaya atan teyze’ye “tipim değil” değil diyerek, iddiayı yalanlaması oldu. Böyle bir cevap anca Trump gibi laçka bir adamdan gelirdi ve de geldi 🙂

Tabi siz de şimdi benim, “Trump böyle şeyler yapmaz” diyenlerden falan olacağımı sanmayın ama, bu tip meselesinde hak veriyorum 🙂 Yapmış mıdır? diye sorarsınız, bende: Dünya siyaset sahnesinde, siyasi ve diplomatik anlamda ki politik tecavüz eylemlerini görünce “o potansiyel Trump’ta var” diyebiliyorum rahatlıkla.

Yalnız bu iddiayı reddediş biçimini de tekrar alkışlıyorum. Trump’ın Jean Carroll isimli kadına “tipim değil yalan söylüyor” demesi ciddi bir hakaret kapağıdır.

Bu tip çapkınlık ve sex olaylarının bizim memlekette ki yansımalarının sonuçlarının çok ağır olduğunu, zaten siz de gayet iyi bildiğinizden fazla değinmeyeceğim. Fakat bu konuda, çok ağır bedel ödeyen siyasileri görünce de, çok şükür ahlak, edep, aile ve onur gibi kavramları yaşatma da, milletçe halâ çok güçlü bir şekilde gayret gösteriyor olmamıza seviniyorum açıkçası.

En azından bu konuda ve çok şükür “Amerikanlaşmadık”..

Ciddiye aldıkların kadar yorgunsun, almadıkların kadar özgür..

Hayatında, çok ciddiye aldıkların yüzünden mutsuzsun çoğu zaman. Onları memnun etmek için didindikçe mutsuzsun.. Ta ki senin memnun etmekle ilgili cüz-i bir gayrete bile erindiklerini görene kadar. İşte o zaman, o acı mutsuzluğun yerini, bir öfkeye, bir kullanılmışlık duygusuna bırakıveriyor. Bu yeni hissiyatla ve değişimle başlıyor mutluluk serüvenin. Kimseye eskisi kadar değer vermeden.. ihtiyaç hissetmeden.

No.. Difference / Martha Bissman

Ne garip değil mi?

Türk ve müslüman olmayan, safkan bir avrupalı kadın milletvekili, taa Avusturyalar da islam’ı savunma gereksinimi hissedip, parlemento da müslümanların haklarını savunuyor..

Yakın bir tarihte konuşmak için çıktığı meclis kürsüsünde başörtüsü takıp, ne değişti şimdi? Ben aynı Çevre mühendisi ve milletvekili Martha değil miyim?” diye sormuştu hatırlarsınız.

İşte dün de, bu sefer aynı soruyu İnstangram hesabından sordu Martha,  “Şimdi ne değişti? Değişmedi”” diye..

Bissman, Müslümanlarla dayanışma içinde olduğunu açıkladığından bu yana aşırı sağcıların hedefi olduğunu söylemiş bir röportajda.

İlkokullarda başörtüsü yasağı başta olmak üzere birçok alanda ülkede yaşan Müslümanlara yönelik haksızlıklara yüksek sesle itiraz eden Bissman, çeşitli nedenlerden ötürü çok sayıda hakaret ve olumsuz yaklaşımla karşı karşıya kaldığını ancak ilk defa ölüm tehdidi aldığını dile getirmiş.

Valla bizden olmayan ama hakkaniyet bakımından biz müslümanları her türlü tehdide maruz kalan bu hanımefendi’yi cesareti için tebrik etmek lazım.

Ben şimdiden burdan davetimi yapayıp Martha’yı destekleyen Türkler ve müslümanlar adına. Orada ki baskı ve tehditler artarsa, çekinmeden Türkiye’ye yerleşebilir. Bu millet eminim kendisini bağrına basacaktır. Türkiye hakkında pek bir bilgisi yoksa, gerekli bilgiye Della Miles’tan alabilir. Malum Della, yeni müslüman olmuş ve Türkiye’ye sürekli gelip giden bir sanatçı..

Ya da belki bi bakarsınız Martha hidayet’e erivermiş.. 🙂 Kim bilir?

Haluk Levent’in yeni albümünde “sen olasın” diye bir şarkı var. Bildin mi?

Haluk Levent deyince artık şarkılar yerine “ahbap” ve ahbap’ın şu hayata kattığı, merhamet sevgi ve bir takım erdemler akla geliyor. Bu, elbette ki iyi bir şey.. Toplumu ayakta tutabilecek bir çok değerin farkında olan Ahbapçılar, her geçen gün güçlenerek, adını en güvenilir yardımlaşma platformları arasına yazdırmayı başardı. Ne mutlu bu binlerce gönüllü insana..

Tabi tüm bu koşturmaca içinde Levent, fırsat bulabildiği kadarıyla müziğini de duyurmaya çalışıyor. Levent, son albümünü en son 5 yıl kadar önce çıkarmıştı albümünü. O zamandan beri de sesi çıkmamıştı. Ama işte en sonunda yeni albüm geldi. Bu yılın geçtiğimiz Mayıs ayında, “Tam bana göre” albümü geldi. İşte bu albümde öne çıkan ilk parça da “sen olasın” oldu. Şarkıyı bende yeni dinledim az önce. Harika bir slow olmuş. Hem sözler hem de beste gayet içten. Aslında tam bir klasik Haluk Levent şarkısı tadında.

Ben özellikle sözlere takıldım. Çok sade ama samimi cümleler bunlar. Seveceği ve herşeyi olmasını istediği kadına “sen olasın” diye sesleniyor Levent.

Sen olasın deyince, aklıma Aleyna Tilki’nin O sen olsan barisi geldi. 🙂 Tabi bu iki  şarkının birbiriyle hiç alakası yok. Ve dahi kıyaslanmaz bile. Fakat temelde, konu içeriğinde geçen arzu, aynı. Aleyna, kendi şarkısında bu duyguları bir liseli ağzıyla anlatırken, Levent kendi şarkısında Aşk’ın sevdanın, hasretin ve özlemin tüm kutsallarını buram buram geçiririyor fanlarına..

Ve işte Haluk Levent’in Sen olasının’ın harika sözleri..

Bu deliye akıl veren 
sen olasın, sen olasın
her yarama merhem süren
sen olasın, sen olasın
iyi günde, kötü günde
düşersem, düştüğümde
yerli yersiz güldüğümde
sen olasın, sen olasın

gülüşümde gözyaşımda
ekmeğimde, su, aşımda
bela diye bu başımda
sen olasın, sen olasın

hasta olsam başucumda
dua etsem avucumda
günahımda, her suçumda
sen olasın, sen olasın

yokluğunda her gün deli
varlığında usta veli
bu sevdanın alın teri
sen olasın, sen olasın 

iyi günde, kötü günde
düşersem, düştüğümde
yerli yersiz güldüğümde
sen olasın, sen olasın

gülüşümde gözyaşımda
ekmeğimde, su, aşımda
bela diye bu başımda
sen olasın, sen olasın
hasta olsam başucumda
dua etsem avucumda
günahımda, her suçumda
sen olasın, sen olasın

sen olasın, sen olasın
cennetimde sen olasın
dara çekip assalar da iki sözüm sen olasın

 

Sözler nasıl ama? Şarkının video link’ini de aşağıya ekliyorum. Bence hemen dinleyiverin.

 

Mursi’yi anlamak ve anmak üzerine..

Muhammed Mursi..

Kim bu Mursi? diyenler için kısaca açıklayayayım. Firavunların bitmek tükenmek bilmediği Mısır’da ,demokrasi ile vücut bulmuş, oy kullanma şansına ilk defa sahip olmuş bir halkın, çok büyük bir çoğunlukla ” bizi sen yönet Mursi” dediği Mursi..

İşte bu Mursi, Amerika’nın artık klasik hale getirdiği “içeriden parçalama” taktiğiyle ortadan kaldırdığı diğer orta doğulu liderler mezarlığına gönderdiği en son isim.. ( Allah mekanını cennet etsin )

2013 te, Mısır’ın içine yerleştirdiği taşeron askeri casusları ile darbe yapıp indiren Amerika, onu, o zamandan beri zindanda tutuyordu. Bunu da, Mursi’nin üstüne attırdığı vatan hainliği iftaraları ile yapıyordu.

Tek kişilik zindanında, ne ilaçları ne de yemeği zamanında verilmeyen Mursi’nin bu kadar yaşaması bile, bir mucizeydi aslında. Çünkü onu ortadan kaldırmak isteyip, bir an önce ölsün diye bakan, günümüz firavunlarından “Sisi” bile, onun bu kadar direneceğine ihtimal vermiyordu. Mursi’nin vefatına ( bugün ) en çok sevinen de, kesin bu satılmış haindir.

Mursi’nin başında “Müslüman kardeşler” isimli islamı oluşumun en büyük hedefi, islâm kaynaklı,bağımsız,dürüst, ahlâklı ve hakkaniyetli bir ümmet yaratmak üzerineydi. İşte bu anlayış, Mısır’ın ilk demokratik lideri Mursi’nin de sonunu hazıryacak adımdı.

Ortadoğu’nun satılmış bütün arap devletleri, Mursi’yi Terörist ilan etti. Bu ilanla birlikte Mısır ve Mursi ötelekileştirildi. Akabinde planın kurucusu Amerika oyuna dahil oldu ve ordu’nun içine yıllar önce yerleştirdiği Sisi’yi, Mursi’yi indirmesi için devreye soktu.

Hikayenin gerisi ise herkesin bildiği gibi, acı ve gözyaşıdan ibaret..

Allah’a çok şükür ki Amerika’nın bu sinsi kaleyi içeriden ele geçirme oyunuyla yıkamadığı iki millet’ten biri biziz. Diğeri ise. elbette ki bölgenin bizden sonra gelen güçlü devleti İran..

Son 15 Temmuz darbesi ile bizi içten de yıkamayan Batı dünyası, artık yeni formüller peşinde koşa dursun. Bizler milletçe yeni hedeflere büyük bir inançla sahipleniyoruz.

Umarım Muhammed Mursi’ye, karşı oynanan bu pis oyun, İslam alemine karşı başarılı olan son oyun olur. Ve yine umarım, yönünü tayin edemeyen, birbirinden ayrı bölük pürçük yaşamaya çalışan İslam alemi de aklını başına alır inşallah. Yoksa ya tek tek onlara benzeyeceğiz ya da yok edileceğiz..

 

 

“Tarihi buluşma” münazarasına, hoşgeldiniz beş gittiniz..

Meşhur buluşma en sonunda gerçekleşti..

İsmail Küçükkaya’nın moderatörlüğünde 3  saat süren programda, taraflar diyeceklerini dediler, projelerinin büyük bir kısmını anlattılar. Çok stresli geçen 31 Mart seçimlerinin kritiklerini tekrar tekrar yaptılar ve birbirlerine puan kazandırmamak için çeşitli sorular yönelttiler.

Fakat görün gelin ki, hiç kimseyi tam anlamıyla memmun edemediler.

Tabi her iki kanada ait basın ve medya organları, kendi adaylarını tartışmayı kazanmış gibi gösterseler de, asıl gerçek bu..

Yani “bi taraf” medya da, kendince üstüne düşen görevini yerine getirdi.

Aslında bu oturum öncesinde toplum da, oturumun çok hararetli geçeceği yönünde bir intiba oluşturulmuştu. Yani kıran kırana bir program olacak, moderatör’ün araya girmekte zorlanacağı dakikalar, bol miktar da söz kesmeler, keskin sataşmalar ve belki de adaylardan birinin, öbürüne hakaret etmesi, son olarak da, adaylardan birinin moderatörü yandaşlıkla suçlayarak stüdyoyu terk etmesini bile bekliyordu halkımız..

Muhalif kanadın adayları, Ekrem Bey’in söylem gücüyle, Yıldırım’ı çiğ çiğ yiyeceğini sanması, İktidar tabanının da, konuyu Beka meselesi olarak görmesine dayalı olarak, Binali Bey’in buradan puan kazanacağını umması hayali boşa çıktı.

Bence seviye ve nezaket konusunda ki hassiyet, Küçükkaya’nın doğrudan kontrolu ve program formatını bu plan çerçevesi sayesinde yönetmesi alkışlanması gereken duyarlılıktı.

Program sonrasına baktığımızda, bu oturumu izleyen milyonların anlatılardan dolayı fikir değiştirip oyunu rakip adaya atacağına bende hiç ihtimal vermiyorum.

Fakat buna rağmen, milletin birbirini hazmedemeyen bir takım uç kesimlerinin, birbirlerinin adaylarını TV başına oturup tam 3 saat izlemesi önemliydi bir başarı sayılabilir. Bir öcü,bir düşman gibi görmeye başladığımız siyasi isimlerin, aslında normal birer insan olduğu gerçeğiyle tanışmamız da işin bir güzel tarafı oldu.

Avrupa da görmeye pek alışık olduğumuz bu tarz formatın, bizi aslında çok da tatmin etmediğini tescillemiş olduk bu programla..

Bundan sonrası artık tamamen İstanbullu’nun inanmak istediği şeye inanmasına kaldı. “Hayırlı olanı seçtirsin Rabbim” duası da, benim fikrimin finalini yapsın, yazımın sonunda..

Not: Bu tartışmayı sunacak en iyi isim bana göre Ahmet Hakan’dı. Çünkü iki tarafa da yaranamayan bir yazardır kendisi 🙂 Bir de hem tecrübesi hem de zor soruları soruş biçiminde ki önemli bir ustalığa sahiptir Hakan.. Bu yönleriyle de, Küçükkaya’nın kat be kat üstünde bir moderatördür. Neyse.. geçti gitti bitti artık.

 

İki elin arasına alınan baş’lar adına..

“Bir zamanlar” ne büyük bir cümledir. İçinde tüm zaruriyet ve lüzumsuzlukların toplandığı bir kıymet sandığı gibidir.

“Bir zamanlar” cümlesi gelecekle hiç bir bağlantısı kalmamış emektarlıkların, son dönemlerini yaşatır. İnsanın geçmişe sıkı sıkıya tutunuşun en büyük sebebi, geri getirmek için herşeyini vermeye razı olsa da, geri getirememesidir elbet..

Şu an’ı yaşayan idrak, ezele ve ebede olan esaretinden sıyrılmış, sıcak ellerin kendisini kavrayıp, sevmesini isteyen bir yavru sokak kedisi gibi muhtaçtır.

İhtiyarlayan beden midir, yoksa ruh mu? Hangisi hangisine yüksekten bakar ve hangisi, hangisinden kurtulacak olmanın sevincini yaşar? sorusuna Ruh diyenler, gerçeği hakkıyla anlamış, hıfzetmiş olanlardan başkası değildir.

Bir ömrün hesabı ağırdır elbet. Bu ağırlık insanın, “Allahım bana uzun bir ömür nasip eyle” diye dua edişinin bir yangınıdır..

Hangi uzun ömür sonsuzdur? Sonu olan bir ömür, milyon yıl olsa ne değişir? İnsan, hep hesap kitap üzerine yaşamaz mı? Yaşadığımız hayat sonlu, fakat ebedi bir hayatın elçiliğini yapan bir sözcü değil midir, tüm zevalleri üstünde toplayan?

İki elin arasına baş’ı alma vaktinde edilmez mi tüm itiraflar? Mağfiret! Mağfiret! Mağfiret! diye kımıldamaz mı usuldan çatlak dudaklar?

Ergün UÇUCU vefat etmiş..

Ergün Uçucu vefat etmiş. Allah rahmet etsin inşallah. Bir döneme sesiyle ve oyunculuğu ile kıymet kazandırmış bir sanatçı daha aramızdan sessiz sedasız ayrılıverdi..

1980 li yıllarda doğanlar ve “ben iyi bir yeşilcam sineması seyircisiyim” diyen herkes bilirdi Ergün Uçucu’yu. Meselâ bir zamanların TRT 1 kanalında yayınlanan ve beğeniyle izlenen Tatlı Cadı isimli dizide ki seslendirmesiyle hatırlarlar..

Yine TRT 1 in meşhur çoçuk programı, Susam sokağında ki  Kurabiye canavarının sesi olmasıyla biliriz onu.

Ya da TRT nin yine 80 lerde ki Uykudan önce programını ilk sunan sunucu olarak biliriz. Uçucu’dan hemen sonra Adile Naşit de sunmuştur aynı programı.

Nice oyunlar, nice seslendirmeleriyle her zaman akıllarda ki televizyon nostaljisinin demirbaşlarından olan Ergün Uçucu’ya tekrar rahmet diliyorum..

“Babam bana şunu öğretti”

“YARDIM EDERSEN TANRI DA SANA YARDIM EDER”

Başarılı futbolcu İspanya basınına verdiği röportajda şu ifadeleri kullanmış:

“Babam bana şunu öğretti; yardıma muhtaç insanlara ne kadar yardım edersen Tanrı sana yardım ettiğinin iki katını verir. Ve benim hayatımda da tamamen böyle oldu. Ben, ihtiyacı olan insanlara ne kadar yardım edersem, Tanrı da bana o kadar yardım etti”

S-400, aslında bekasal anlamda rahatlatıcı çok güçlü bir anti depresandır..

S 400..

Biraz haber izleyen herkesin bildiği bu silah sistemi, başarılı ve etkili bir savaş füzesi olması yanında, aslında kullanan milletlere iç ferahlığı sağlayan, huzur verici, çok muazzam bir psikolojik anti oksidandır. Evet yanlış okumadınız! S 400 kullanan toplumları, dışarıdan gelecek bir çok tehlikeye karşı katalizör görevi görür.

Kaygı, endişe gibi duyguları bastırır. Gece uyku kalitesini arttırır. S 400 kullanan toplumların temiz bir hava sahası olur. Meselâ F35 denilen tehlikeli mikrobun hakkından gelen tek ilaçtır. Havadan gelecek her türlü mikrobik saldırıyı (!)o an dakikalar içinde imha eder.

S 400 ler aynı zamanda iyi bir motivasyon arttırıcıdır. Benzerlerine kıyasla hiç bir risk taşımazlar. Tamamen direnç artırıcıdır. Bir S 400 kullanıldığı andan yalnızca bir kaç dakika sonra güçlü etkisini gösterir. Karşılaştığı her türlü bakteri ya da mikrobun kimyasını bilir. S 400 ün önemli artısı uygun oluşudur. Hızlı tedarik edilir. Kullanımı kolaydır. İstenildiği yerde saklanabilir. Güneşli ve rutubetli yerlerde bile bozulmaz.

Reçete ile alma mecburiyetiniz yoktur. Sabah, ögle , akşam tok karnına ya da aç karnına kullanılır gibi kuralları yoktur. 24 saat kullanıma açıktır.

S-400 ü diğer anti oksidanlarla da kullanmak mümkündür. Yani kara silah sistemleri, denizaltı torpilleri ve uçak roketleri ile beraber kullanılabilir.

Ayrıca çok güçlü bir anti depresandır. Korku, panik atak gibi duyguları bastırıcıdır.

Tabi S-400 leri, çoçukların uzanamayacağı yükselikte muhafaza etmek zaruridir. Muhteviyatında ki bütün içerik, ve malzeme ve parçalar, tedarikçi ülke tarafından kargoyla gönderilir 🙂

Yukarıda ki bilgileri “E napacan S-400 ü be yaaa?” diye soran arkadaşlarınızla gönül rahatlığıyla paylaşabilirsiniz. Her iki ayaklı mikropların saçabileceği her türlü bekasal tehdide karşı en güçlü ilaç kesinlikle S-400 dür.

Hepimiz, Edward Munch’ın melankolisinin benzerlerine sahibiz..

Edward Munch..

Dışavurumculuk akımının önemli isimlerinden biri. Ressamlığının ustalık eserlerinden biri olan Çığlık’la tanır onu, sanatla biraz hemhâl olanlar..

20.yy da dışavurum’a önemli katkılar yapan Munch’ın sanatında, o zamanın en çok can alan hastalığı olan Verem’e kurban verdiği annesi ve kız kardeşi Sophie’den ciddi izler vardır. Dolayısıyla bu iz’in adı ölümdür..

Munch’ın gerçekte ki mesleği mühendislikti. Fakat yaşadığı ağır buhranlar onu sanata, daha doğrusu resim sanatına itti. Bunun sebebini içindeki acıyı dışa vurma hissiyatı oluşturmuştur demek yanlış olmaz. Munch’ın bir özelliği de, resim eğitimi almadan ressam olan bir sanatçı olmasıdır aynı zamanda.

Edward, mühendisliği bırakıp, ressam olmaya karar verdiğinde 22 yaşında genç bir adamdı. Delikanlı desek daha doğru olur aslına bakarsanız. İşte bu ani kararla, yoğun akademik resim kariyerine de adım attı Munch..

1893 te Çığlık’la tanıştırdı dünyayı. Milyonlar ona bu başyatı olan bu tablo ile saygı duydu.

Munch’ın ruhunda ki karmaşa ve melonkoli hiç dinmiyordu. Sinirsel bir depresyon nedeniyle 1809 da kliniğe yattı Munch. En sonunda ikamet değiştirdi Oslo Fjod’u ’de yerleşti.

1930 yılının sonunda göz probleri yaşamaya başlayan Munch, eser verme konusunda da hayli tükendi. Munch’ın ölümünden sonra, ona duyulan saygının bir sonucu olarak, farklı akım sanatçıları onun eserlerini kendi sergilerinde yer vererek onurlandılar.

Çığlık elbette ki sanançının en önemli eseri demiştim yazımın içinde. Fakat benim en az Çığlık kadar beğendiğim bir başka eseri de Melancholy’dir ( Melankoli ) 1891 de çizdiği bu tablo, bana geçmiş ve geleceğin arasında sürekli bağ kurmaktan yorulan insanın stabil duruşunu anımsatır.

İnsanın konuşmasından çok, susması ve düşünmesi daha çok mesaj verir topluma. Bir bilinmezlik haykırışıdır bu en sessizinden. Var oluş hallerinin en sessiz çaresizliğini ve mücadelesini gösteren bir hareketsizlik örneğidir. Tüm olasılıkları içinde barındıran bu odaklanış, İnsanın o an da ki hali dünyanın içinde, farklı bir dünyada var olma ümidini yansıtır.

Durmadan üretilen soru işaretleri, ve bu işaretlere bir manâ yükleme hamallığına soyunan insan, düşünebilme yetisini başka hangi yolla güçlendiribilir ki bu melankolik hâl dışında?

Aslında bu melankoli aynı Munch gibi bizleri de esir alır gizliden. Bu gizliği onun en büyük silahıdır. Herkesten ayrı bir an da ve mekanda, bizi kendimizle ve içinde yaşamak zorunda olduğumuz dünyasal açmazlarla çatıştırır.

Bir yol,bir çıkış bulma gayretini yansıtan bu bu eser, tüm insanlığında bir tasviridir aslında.

Şimdi siz de tekrar bakın bakalım bu tabloya. Kendinizden sıyrılma hallerinizden birine denk gelebilecek misiniz?

Hissikablelvuku, derine inen bir basamaktır

Bir olayı,henüz gerçekleşmeden önce olacakları hissetmek diye bilinir. Bir çeşit önsezidir. Dilimize Arapçadan geçen kelimenin açılımı hiss-i kabl-el vuku olarak yazılır.

O zaman his nedir?

His, bir şiirseldir..

Romansaldır..

Sorgulatandır..

Kalbin gözüdür

Amansızdır

Apanzızdır

Ansızındır

Düşürendir

Kaldırandır

Kırılgandır

Kırandır

Olacağına varma eylemidir

Çarpraşıktır

Muğlaktır

Gelip geçendir

Yerleşmeye meyillidir

Küskünendir

Yüksünendir

Mantığına yabancıdır

Bağımsızdır,

Taraflıdır

Sencildir

Çoşkundur,

Gizlidir

Davet beklemeyendir

Dinamiktir

Haber edicidir

Samimidir

Tedbir aldırandır

Hazırlayandır

Sevinçtir

Hüzündür

Bilenemeyinin sözcüsüdür

Öngörülebilirdir

Bir yanıyla ölümlüdür

Diğer yanıyla sonsuzdur

Çevreleyecidir

Arzu ederse görünür olandır

Düzeneğin parçasıdır

Amellerin azmettiricisidir

Hissetmek yaşatandır, İnsanı insan yapandır.

 

Çernobil felaketi ve günümüz nemalanmaları..

Her şeyi kendisiyle kirletme hevesi taşıyan tek canlıdır insan.. Bu heves onu, bazen hayvani bazen de insan üstü yapar.

İnsan’ın aşırı merak duygusu, sahip olma isteği, ve çabuk bıkıp yeniyi, yeniden sürekli olarak istemesi onu, dünyanın içine eden tek yaratık olmasına neden olur.

Çernobil faciasını duymuşsunuzdur. Yani yaşı 30 ve üzeri olanlar daha iyi bilir. Rusya’da Çernobil isimli şehirde, bir nükleer tesisde çıkan yangın sebebiyle, Başta Rusya olmak üzere, yine sınır komşusu olan bir çok ülkede,radyasyona bağlı kimyasal zehirlenmeler sebebiyle binlerce insan ölmüş, onbinlerce insan da bu radrasyon sebebiyle bir çok kanser türüne yakalanmıştı. Tabi işin detayına girince bu olayın yol açtığı zarar bilonçosu da artıyor elbet..

Ruslar bu olayın hemen sonrasında, radyasyondan en çok etkilenen santralin çevresindeki 30 kilometre çapındaki alan boşaltılarak bu bölgede yaşayan 135 bin kişi tahliye etti. Reaktör binası 410 bin metreküp çimento ve 7 bin ton çelikle gömüldü. Besin maddeleri başka bölgelerden getirildi ve radyasyon bulaşan gıdaların tüketimi yasaklandı. Tanı merkezleri kuruldu. 5 milyon 300 bin kişiye, radyoaktif iyodun tiroid bezi tarafından alımını engellemek için potasyum iyodür tabletleri dağıtıldı. Ukrayna’da 18 bin kilometrekarelik tarım toprakları radyoaktif kirlenmeye maruz kaldı. Ülkedeki ormanların yüzde 40’ı kirlendi.

Olay, Nisan1986 de gerçekleşmiş olmasına rağmen zararı ve ölümcül etkileri 2011 yılında ki ölçümlerde tespit edildiği kadarıyla halâ binlerce insanın kanser olma sebebiydi.

İşte bu acı yaşanmışlıklardan, yıllar..yıllar sonra, dizi ve film sektörü Çernobil’e yoğunlaştı. Ve “Pribyat” isimli dizi çekildi. E tabi dizi de, kurgusu ile dikkat çekip ciddi bir seyirci kitlesi kazandı haliyle. Buraya kadar bir sıkıntı yok.Fakat sosyal medya fenomenlerinin Çernobil’i keşfi, buradan nemalanmak için bölgeye gidip saçma sapan fotolar çekip çernobilde yaşananlara ve ölen binlerce insanın anısına saygısızlık olarak görüldü.

Ki bana göre de gerçekten öyle. Dünya acının, zulmün, trajedilerin yaşandığı tüm mekan ve alanlarda acılı bir hava hakimdir. Bu hakimiyet, orayı sonsuza kadar tüm yaşanmışlıklarının anısına, korur ve kollar..

Sosyal medya üzerinden popüler olmak isteyenlerin reklam sahnesi olarak kullanılması büyük terbiyesizliktir. Bu fenomenlere tepki koyan isimlerden biri de, Pribyat, dizisinin senaristi Craig Mazin.

Mazin, fenomen furyasının çektiği abuk sabuk fotoğraflara  tepki göstererek, “Dizinin yasaklı bölgeye turist akını başlatması harika. Ancak evet, ortalıktaki fotoğrafları gördüm. Gittiğinizde orada gerçekleşen berbat trajediyi hatırlayın. Tüm acı çeken ve kurban olan insanlara saygılı şekilde hareket edin” diye bir açıklama yapıyor.

Craig Mazin

İnsanlığın her acısına ve her mutluluğuna çöreklenip, popüler olma uğruna değerleri ve bir çok insani erdemi hiçleştiren bu fenomen kitlesine dur demek aslında her devletin ahlâki bir sorumluluğu olmalı artık..

 

Bırakın boşluklar, kendi kendini doldursun..

 

Boşluk doldurma sanatı diye bir sanat var. Fakat bu sanat, aynı “sanat için sanat” anlayışı kadar boştur.

Kendin çal kendin kafasında, estetikten, faydadan ve kısa vadeli bir kandırmacadan ibaret. Gönülde açılan boşlukları ne muhteviyata ne de fiziksel hiç benzeşiklerle kapatmaya çalışıyoruz. Halbuki açılan her boşluğun sahibi, kaybettiklerimiz ya da gidenlerdir. O boşluğun oluşturduğu alanı hemen doldurma çabamız aslında beyhude bir gayrettir.

Ben bilurim ki, bu boşluklar, aynı insan vücudunda ki kanayan yaralar gibidir. Belli bir süre akar, fakat sonradan vücudun kendini onarma mekanizması devreye girer. İyileşmek için belli bir zamana ihtiyaç duyan yara, o vaktin sonunda kapanır.

İşte ruhsal boşluklarda böyledir. Zamanı bir ilaç hükmünde görür ve kullanır. Önemli olan, yaranın iyileşeceğine olan inancı kaybetmemesidir insanoğlunun..

Bu millet “babayı” kime göstereceğini iyi biliyormuştu..

Harika bir ses rengi, kendine has yorumu, hemen her şarkıyı okuyabilme yeteneği ve gelecek vadeden bir şarkıcı olarak görüp desteklediğim bir şarkıcıydı Mosso..

Hatta bloğumda övdüğüm, bir iki yazımda da ” mutlaka dinleyin” önerisiyle, bir nevi reklamını yaptığım isimdi aynı zamanda..

Ama gelin görün ki bugün kocaman bir şoktayım!

Gündüz saati denk geldim Mosso’nun bir konser sırasında, kendini izlemeye gelen genç kızlara, kendi çapında verdiği o aptal aptal tavsiyelere. Tabi bir de konuşmanın sonunda yaptığı Amerikan vari küfür hareketine…

Elbette ki bu muhabbet, dalga dalga yayılıyor haldeydi sosyal medya da. Sanırım bu konuşma uslubu ( uslûbsuzluğu aslında )bizim toplum tarihimizde, kızlara verilen en çapsız, en densiz ve en ucuz nasihat şekli olarak tarihte ki yerini alacaktır. Şimdi şu  açıklamayı, tekrar bi okuyalım sizinle beraber..

Ne demiş Mosso? :

“Açmak istiyorsanız açın, konuşun, kimsenin nasıl davranmanız gerektiğine, nasıl konuşmanız gerektiğini söylemesine, ne yapmanız gerektiğini söylemesine ihtiyacınız yok kızlar. Sizin kendi kanatlarınız var, kimsenin kanatları altında durmanıza ihtiyacınız yok. aksini söyleyenlere babayı alırsın diyoruz”

Bu konuşmanın elle tutulur bir yerlerini arıyorum ama bulamıyorum. Hayır, şimdi günümüz gençliği, tarihinde hiç olmadığı kadar özgürken, dünyada 100 yıl önce başlayan Feminen anlayış, ülkemizde 30. yaşını büyük kazanımlarla kutlarken, hangi kitleye ve niye bu tavsiyeler?

Fiziksel teşhire yönlendiren, kuralsız, edepsiz, ve umursamaz olmanın bir tarz olması gerektiğini bas bas tavsiye eden Mosso’nun bu rahatlığı, nereden geliyor?

Onu böyle lüzumsuz bir söyleme iten şey ne?

Alkol mü?

Yoksa bir çesit kafa yapıcı mı?

Yoksa yeni albüme bir sansosyonel bir katkı olsun diye mi zırvalayıp, kariyerini tehlikeye atıp, sevenlerini kaybetmeyi göze alışı mı?

“Babayı almak” denilen ifade, bundan 30-40 sene önce, erkek argo kültüründe geçen bir küfür biçimini, bir kadın ağzıyla, üstelik bir safkan Amerikan olan bir bedensel küfür diliyle harmanlamış,anlayabilmiş değilim!

Haydi bunları da geçtim. Ya hu bu abuk sabuk bir söylemden sonra, sosyal medyadan, tüm kadın örgütlerinden, kadın ve aile bakanlığından, muhafazakar kesimden, sokakta yürürken göreceği tepkiden hiç çekinmiyor mu Mosso?

Anlaşılan o ki toplumda kadın haklarını ve özgürlüğünü bambaşka bir yere, daha doğrusu bir bataklığa götürme arzusunda olan anlayışın yarattığı karakterlerin sayısında ciddi bir artış var.

Şimdi bence, önümüzde ki bir kaç güne dikkat edin. Ciddi baskı yiyecek olan Mosso’nun :

” Sözlerim çarpıtıldı. Açmak istiyorsanız açın derken ufkunuzu demek istemiştim. Tavayı alırsınız diyecekken dilim sürçtü babayı dedim” diye bir açıklamasına şahit olursanız da hiç şaşırmayın!

Bizim milletimizin hafızası biraz çabuk unutur malum böyle lafları. Mosso da bunu biraz biliyordur elbet!

Aklıma şimdi Mehmet Ali Erbil geldi. Bundan 20-30 sene öncesinde de Erbil sunduğu müstehcen tavırlar ve espiriler sebebiyle toplumdan ciddi tepki görür. Sonra kanaldan atılır 7-8 ay ekranlardan uzakta tatil yapar, akabinde olay soğuyunca yeni bir kanalda tekrar Çarkıfeleği sunardı 🙂

Tabi günümüzde bu kadar beklemeye gerek kalmıyor 2-3 yetiyor artık normal hayata dönmesi için. Sonra tekrar gelsin konserler ve programlar..

İşte durum kısaca bu..

Medeniyeti, çağdaşlığı ve modernizmi beyniyle değil …çıyla dinleyip öğrenen bu zihniyetin hakkından gelecek olanın, yine bu toplumun yetişdirdiği, çağdaşlığın, açılma saçılma, erkeklerden daha üstün olmak gibi boş fikriyatlardan uzak, aklı hür, vicdanı hür olan Türk kadının geleceğine inanmak istiyorum…

Umarım bu toplumun ufku, her daim aydınlık bir istikbalden, güçlü bir ferasetten alır gücünü..

Bu toplumu bataklığa sürüklemeyi çalışanlar da hakiki “babayı” bu erdemli toplumdan görürler..

 

İzlanda’nın yaptığına ister basitlik,ister İT’LİK deyin!

Bu huyunu hiç bırakmaz Avrupa..

Küçük gördüğü, basite aldığı bir devlet, ya da ırk, veya bir inanca sahip bir millet önüne çıksa, kendine rakip olsa asla hazmedemez, bir takım hasmane tutumlarla,aslında özünde hiç te medeni olamayışını ifşa eder.

Bu durum, hemen hemen her alanda geçerlidir. Ticaret, Spor ve kültür alanlarının hiç birinde farketmez. Gücü, doğrudan yeterse, lobicilik yaparak kendine rakip olanı ortadan kaldırır. Eğer gücü yetmiyorsa, bu seferde dalga geçerek moral bozma tekniğini uygular..

İşte bu anlamda, edepsizlik ve küstahlık sahnesine en son çıkan ülke de, İzlanda oldu. Fransayı çatır çatır yenen millilerimiz, bunlara nasıl bir korku verdiyse artık, havaalında bir sürü edepsiz, küstah tavırlarla bizim maç öncesi motivasyonumuzu düşürmeyi başardılar..

E tabi Devletimiz hemen gerekli tepkiyi gösterip gerekli açıklamayı yaptı. Yani bu zaten olması gerekendi. Fakat bu konuda da artık devletimizin bu tip hadiseler meydana gelmeden tedbir alması gerekiyor. Milli Takımın 3 te 3 yapması ve akabinde iddiasının yükselmesi sonrasında, devletimiz, hem FiFA’dan hem de rakip ülklerden bu tip terbiyesizlikler görebileceğini tahmin edebilmeli.

“Devlet nereden bilsin ki ?” diye soracaksınız muhtemelen. Hemen söyleyeyim, çünkü çok basit. Geçmişte ki büyük spor organizyonlarda, hem Milli takıma hem de Kulüp takımlarımıza yapılan haksızlıkları, oynanan oyunları hafsalanızda bir oynatın bakalım.. Hiç hatırlamazsanız en az iki olay mutlaka hatırlarsınız.

İşte bu sebeple devlet, atağa kalktığımız, büyük başarılar elde etmeye başladığımız her kulvarda, karşımıza çıkacak dayatma, oyun ve küstahlıklara hazırlıklı olmalı.

Meselâ, Milli Takım, İzlanda’ya gitmeden, İzlanda devletine ve ilgili Futbol kurumuna, önce karşılama sırasında, daha sonra Milli takımın orada kalacağı otel ve çevresinde, son olarakta maç esnasında ve maç bitiminde her hangi bir saldırıya, hakarete maruz bırakılmamaları için gerekli ihtimamı göstermelerini isteyebilir. Bu isteği basın ve medya yoluyla da duyurabilirdi.

Hatırlayın, Çoğu Avrupa kulübü bundan 5-6 yıl öncesinde PKK ve Işid’i bahane edip, can güvenliğimiz yok, maç başka bir ülkede oynansın” diyerek Fifa’ya başvururdu o zamanlar..

İşte artık bizim de bu tip taktikleri öğrenmemiz gerekiyor. Meselâ şimdi aklıma geldi, Fransa’ya maça giderken “Sarı yelekliler’den dolayı ekstra bir can güvenliği tedbiri isteyebiliriz.

Bir de şu İzlanda havaalanında, terbiyesizlik yapılan oyuncularımıza dikkat edin. Çabuk sinirlenen Burak ve Emre.. İkisi de bu tip olaylara çabuk gerilen ve motivasyonu düşen oyunculardır. İzlanda bunu gayet iyi bilerek yükleniyor anlayacağınız. Bence Burak ve Emre’ye ayrı bir terapi şart. Çünkü bu terbiyesizliklerin devamı, maç esnasında hem tribünlerden, hem de sahadaki İzlandalı futbolcular tarafından getirilecektir.

Yıllardır bir türlü ayağa kalkamayan milli takım, böylesine bir başarı ivmesi yakalamışken, bunu Avrupa’nın oyunlarına teslim etmemek farz oldu bize..

Tabi yine son sözü söyleyecek olan sahadaki çoçuklarımız.. İster misiniz bu olay bize itici bir güç olsun. Gidip, 5 tane golü bırakalım kalesine 🙂

Allahım, sen güldür yüzümüzü.. Bu çocuklarla bu millet, hakediyor her türlü güzelliği..