En büyük ziyan nedir? sorusuna bir cevap..

O ipliği,o toplu iğneden geçirmen, bir yönüyle önemli bir başarıdır. Tabi bu durum, o iğne ve iplik için bir şey ifade etmez. Çünkü onlar için bu birliktelik,ancak bir yarımı ya da eksiği giderme birlikteliğidir. İnsan, ancak belli araçları belli amaçlar için kullanırsa başarılı adledilir. Amacı olmayan bir insana verilen tüm araçlar ziyandır.

-kırkevinkedisi

Şu karşıki köprüye de, sen ver ismini..

Dosdoğru geçilecek köprüler..

Geçiş esnasında ayı’ya dayı dedirten köprüler..

Bir de yakılacak köprüler..

İşte hayat dediğimiz,hiç bir anı hesaplanamayan ve sonu belirsiz serüvenin, insana çizdirdiği çarpraşık istikamet ve davranış biçimleridir bunlar.

Geçilecek köprüler bizim, kırılma anlarımızın yaşandığı köprülerdir. Menfidir,araçsaldır,yalındır ve insanidir. Beslendiği kaynaksa,herkesçe belirlenmiş ortak maksat ve kararlı disiplinlerdir. Başarı ile ilişkilidir. İlericidir durdurulamayandır.

Suni bir dayı havası estirilerek geçilen köprüler, ayakta kalma,başarıya giden her yola mübah diyebilme yüzsüzlüğünün köprüsüdür.

Otomatiktir,keyifsizdir fakat bin bir amaçsala hizmet edendir. Güce boyun eğme ve akabinde aynı dayı sıfatına ilerisi için aday olmaktır. Belirsiz sürelidir. Bu köprüde dayı boldur. Ayılar dayılar o köprünün ana muhteviyatıdır.

Yakılacak köprülerse,hayatta kendi ismiyle, kendi kahramanlık hikayesini yazdırma arzusundakilerin köprüsüdür. Doğru,ahlâk ve etikten beslenen karakterlerin fıtratları baskın şahsiyetlerin gözü kapalı yaktığı köprüdür.

Yanan köprünün altından akan neğrin derin sularında boğulabilmeyi marifet sayanların köprüsüdür. Yakılan her köprü tarihidir. Yenilenemez ve yeniden inşa edilemez. Saf yalnızlığa meyillidir.

O köprü,genel olarak tarafların ortak kararı ile yakılır. Yanan köprüye ibretle bakılır. Kimi zaman ibretle, kimi zamansa acı bir pişmanlıkla..

Ve işte bu yüzdendir köprülerin anlara vurduğu o derin pençe. Her insan bir köprü sahiplenir her güzergahta. Yolun ve amacın içeriğine göre ya geçer dosdoğru. Ya bir maskeyle sahte bir itaatle. Ya da yakmayı bir erdem sayacak bir eminlik halet-i ruhiyesiyle..

Köprüler.. İnsanlar ve geçişler..

 

Ünlülerin çocukları,bir nazar paroteneri midir?

Magazin programlarına arada ben de bakıyorum, itiraf ediyorum. Ama bir saniye durun. Bu benimkisi meraktan değil. Yalnızca o tip programlarda seslendirme yapan arkadaşların,haberi sunuş biçimi yüzünden..

Hiç haber değeri olmayan bir olayı,sanki yer yerinden oynamış gibi sunan bu arkadaşların, ( şok..şok..şok..olay..olay..olay) o cümleleri yaya yaya uzatarak konuşmalarına hastayım. Bence bu çok zor bir iş. Yani herkesin harcı değil,bravo..

Neyse. Geleyim asıl mevzuya..

Şu her geçen yozlaşan magazin dünyasının, yağlanıp cilalanarak parlatılan ünlülerin yeni doğan çocuklarının, yüzlerini saklama mevzusu var feci halde takıldığım..

Tabi bu sadece bizim ünlülere ait bir davranış değil. Dünyada da epeyce bir ünlü bebeklerinin yüzünü ilk yıl tüm medyadan gizlerler. Onlar, bu davranışı çocuklarının medyadan uzak kalması ve magazincilere malzeme olmaması için gösterdiklerini söylerler. Ama gelin görün ki çoğu bebeklerinin yüzünü,en iyi parayı veren dergiye ya da kanala satıverirler.

Fakat bizim ünlülerde durum biraz değişiktir. Bizimkiler bunu para sebebiyle yapmazlar. Bizimkiler bunu nazar ismi verilen dini ritüellere bağlayarak yaparlar. Yalnız burada enterasan olan şey,İslamda ki farz ve sünnete milyon ışık yılı uzak yaşayan ünlülerin, yine islamda ki nazardan çok korkmalarıdır:)

Türkiye de her gün binlerce çiftin bebeği olurken,ve bu binlerce bebeğin yüzünü nazardan korkmalarına rağmen kimseden saklamıyorken,ünlülerin gizlemesi, çok yersiz ve lüzumsuz bir korku değil de nedir?

Yani binlerce ailenin çoçukları nazardan etkilenmiyor,ama ünlülerin çocuğu her an tehlikeye açık öyle mi? Saçma!

Nazar,değeceği zaman fan’mış takipçiymiş,hayran kitlesi falan ayırmaz. Hatta bizim toplumumuzda, en çok ana ve babanın nazarı değermiş gibi bir inanış da vardır.

Meselâ Tarkan.. Dün, şu doğduğundan beri herkesten köşe bucak kaçırdığı Liyası’nın doğumgünüymüş. Tevetoğlu ailesi Liya’lı bir yaşgünü fotosu paylaşmışlar sosyal medyada. Tabi yine arkası dönük çocuğun! Ya hu artık 1 yaşına gelmiş çoçuk. Neyin korkusu bu? Nazar’a inanan her insan,nazarın etkisinden korunmak için nas ve felâk suresi okumayı bilir. Fakat sanırım Tevetoğlu ailesi bu duanın hükmüne ve gücüne pek inanmıyor olsalar gerek, Liya’yı objektiflere sırtı dönük büyütmeye devam ediyorlar. Bir de mesela,nazarı üstüne çeken çocuk ve çekmeyen çoçuk diye iki grup vardır. Tamam, her coçuk güzeldir sevimlidir,şekerdir. Fakat bazı çocukların kaşı gözü,eli ayağı ya da dili ve zekası daha çok dikkat çeker. Eğer Tarkan’ın evlatçığı bu özelliklerin tamamını barındırıyorsa ( ki Liya, daha 1 yaşında.Yani zekasal bir artısı daha ortaya çıkmamıştır) çocuğun yüzünü 10 yaşına kadar saklasın:) 11 yaşından sonra da Liya, nas ve felâk suresini öğrenip,medyanın nazarından kendi kendini korusun:)

Umarım bu garip ve sözde inanç temelli,ünlü furyası modasından vazgeçerler de,en azından magazin medyasının bu mevzudan haber çıkarma aptallığı da sona erer..

Suriyelileri burada tutan sebep, onları biraz da sömürme sevdasındakiler olabilir mi?

Suriyeliler meselesi çok geniş bir mevzu. Ve herkesin suriyeli algısı da birbirinden çok farklı seyrediyor onlara karşı olan davranışlarımızda..

Kimisi mevzuya ırkçı bir gözle baktığığı için rahatsız. Kimisi, bayramlarda suriye’ye bayram yapmaya gidip geri gelenden.

Kimisi zaten geçinemiyoruz bir de onlara mı bakacağız düşüncesinde. Kimisi de bu ülkede bizden daha rahat yaşadıklarına inanmasından.

Görgüsüz olmalarından rahatsızlık duyan da var. İki gün sonra bize karşı ayaklanma ihtimalini düşünüp, onlara şimdiden düşman olanlar da..

Bu kadar farklı olumsuz düşünce varken,bu insanlara iyi bir gözle bakmamız zaten imkansız. Farklı endişe ve rahatsızlardan dolayı, “Suriyeliler gitsin” düşüncesi paydasında birleşen milyonlara, “durun bu insanlar savaştan kaçıp geldi. Onlarla din kardeşiyiz” gibi cümleler yaklaşmak, artık kimseyi bu fikirden uzaklaştırmak için yeterli değil.

Bence biz son iki yıldır, buraya alışan zengin ve görgüsüz Suriyelilerin davranışlarına odaklanıp öfkelenir olduk. Bu odaklanma da bizi, Suriyelilerin tamamına karşı güdüler oldu. Zor durumda olanlar da, “kurunun yanında yaş da yanar” atasözünün öznesi teşkil eder oldu.

Fakat bu Suriyeliler gitsin diyenlerin içinde, aslında onlardan nemalanan ve onları kullanan o kadar çok grupdan kimse bahsetmedi 6 yıldır. Bugün, Can Yılmaz’ın attığı bir tweet de,aslında tam da bu konuya denk düştü.

Can Yılmaz bu Tweet’le Suriyelilerin aslında bu ülkeden niye gitmediklerinin bir fotoğrafını çekmiş sanki. Ağır gibi bakımsız evlerimizi bunlara kiralamalarımı, evlenme hevesimiz, 1000 liralık dairemizi 1400 liradan kakalamamız, işyerlerinde sigortasız 1500 liraya çalıstırmalarımızı görmezden gelememiş Yılmaz. Doğru da demiş. Devlet, insani bir anlayışla 6 yıldır bakarken, toplumumuzun artniyetli kesiminin bu insanları sömürmesine de kimse ses çıkarmamış!

Sözde yardım adı altında sömürülen bu insanlarda aslında farkındayken, mecburiyetin getirdiği bir suskunlukla hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Suriyeliler meselesine bakış açımız, hem bir empati hem de yapay bir yardım etme sömürüsyle devam ediyor.

Bu konuda bende “suriyeliler gitsin” düşüncesinin bir bölümünde konumluyorum kendimi. Fakat bu konumlama, yalnız zengin ve görgüsüz Suriyeli kesiminin gönderilmesi ile ilgili. Yani düşkün, mazlum ve yalnız hayatta kalma mücadelesi veren kesimin gitmesinden ya da gönderilmesinden yanayım.

Yoksa ne ırk olarak ne de inanç ve kültür yapılarından rahatsız olmam mümkün olamaz. Bu devletin tam 1000 yıldır dünyada ki bir çok millete ve etnik azınlığa kucak açmış olması, “ben Türk’üm” diyen her vatandaşın gurur duyması gereken bir durumken, bunun tersini savunmak boş bir anlayış olur. Kucak açtıklarımızın, ne suriyeli, ne afrikalı, ne de çinli olması bu durumu değiştirmez. Burada temel mevzu, bu kucak açılanların belli bir süre dahilinde korunması, sömürülmesi ve belli bir dsiplin altında kontrol edilebilmesidir. Dünyanın yalnız seyirci kaldığı, vahşeti ve zulmü tatmış her milletin hakkını gerek maddi gerekse manevi olarak savunan bir devletin ferdi olmak elbette gurur verici. Bu mazlumların dini,ırk’ı ve milliyeti ne olursa hiç bir ayrım yapmadan sahip çıkan devletin adıdır Türkiye Cumhuriyeti Devleti.

Ben bundan sonraki süreçte, Suriyeliler meselesinde ki boşlukların ve kontrolsüzlüklerin sona ereceği kanaatindeyim. Ki devletimiz de geç de olsa,gerekli adımları atmaya başladı zaten ( Bizim devletimiz biraz ağır hareket eder ama en doğru çözümsel hamleyi oynar sonunda )

Bu süreçte, bizim toplumuzun gidişatta izleyeceği yol önemli. Eğer bu suriyelileri yalnızca sömürmeye çalışan vatandaşlarımızda, bu huylarından vazgeçerse, ben sayısal olarak büyük bir suriyeli grubunun, onlar için Gaziantep, Urfa gibi illerde inşa edilmiş yaşam alanlarına geri döneceğini düşünüyorum. Bu sonuca ulaşabilirsek büyük şehirlerde ki problemlerin de azalacağı kanaâtindeyim.

İşte bu finale gidene kadar olan süreçte göstermemiz gereken şey, yalnızca biraz daha sabır..

Fotoğraf filtrelerinde ve efektlerinde boğulan insanlık..

Boş iş nedir?

Boş iş: Uğraşıyı gerçekleştiren insana hiç bir fayda vermeyen,kendine sağlamadığı gibi çevresine de bir fayda sağlamayan eylem ya da davranış tipi ( KDK )

Tabi bu boş iş dediğimiz kavram, kendi içinde de 3’e ayrı başlıkta değerlendiriliyor.

  • Keyifli boş işler :Geçici mutluluk sağlayan
  • Zarar getiren işler: Bir kâr ya da menfi bir kazanç sağlayacağına inanılılan
  • Zaman israfı işler: Rahatı yerinde ve tuzu kuru insanların bol vakitlerinde zaman öldürme aracı olarak icra edilen

Günümüz toplumlarında bu boş işler, belki de tüm zamanların en büyük kitlesini, kendi bünyesinde toplamayı başardı. Bu başarıda elbette ki en büyük pay, teknoloji ve iletişim sektörüne ait. Bundan 25 sene önce. Yani daha akıllı cep telefonu icat edilmemişken. Milletimizin en büyük vakit geçirme, hatta vakti öldürme aracı, çekirdekti. Evet evet! bildiğiniz çekirdekti. Kadınlarımızın çoğu, mahallenin diğer kadınları ile iki lafın belini kırıp, tatlı bir dedikodu sohbetinde kullanırdı bu mühim ve çok kıymetli aracı.

Evin adamları ise kahvehanelerde taşlı, batak ve çanak gibi kumar diye tabir edilen oyunlar oynarlardı. O zamanlarda ki boş zamanlar, ancak akşam saatleri ya da hafta sonunda bulunur, bu boş vakit öldürme araçları da o zamanlarda ve belli süreler içinde kullanılırdı.

Bu durum, akıllı telefonların icadı ve milletin eline yapışmasıyla değişti. İnsanlar artık işinde gücündeyken bile, bu boş işleri mesaisine dahil etmeye başladı. Meselâ gereksiz facebook takipleri,instangram’da elalemin nerede, ne yiyip içtiğini merak etme, play store’dan indirdiği popüler olmuş bir iki oyunu dönüşümlü olarak oynamak, artık sıradan ve günlük bir meşgaleye dönüştü.

Boş zamanın katli,artık bu android ya da İos denen yazılımlar yüklenmiş cihazlarla gerçekleştirilir oldu. Tabi bu bu üstün teknolojik aletin vatanı Avrupa olduğundan, bizim tüm alışkanlıklarımızın bunlara benzemesi de kaçınılmaz oldu.

Fakat burada ilginç bir detay var. Bu teknoljiyi sürekli geliştiren Avrupalı yazılımcılar, kendi insanını bu alete köle edememişken, bizim insanımız bu bu aletin robotu yapmayı başardılar tabiri caizse. Dünyada ve ülkemizde yapılan alışkanlık araştırmalarıda bunu destekliyor.

Avrupada insanlar günde ortalama iki saat net’e giriyorken, bizler için bu süre 4.5 saati buluyormuş. Bu süreye bir de Tv’yi ( günde 3.5 saat ) ekleyince, o günün diğer günlerden hiç bir farkı olmadığına, zamanın su gibi akıp gidişine aslında hiç şaşırmamız gerektiğini çok net anlayabiliyoruz. Muasır tüketim devletleri arasında her zaman üst sıralarda kendine yer bulmuş bir millet olduğumuzu gayet iyi bilen Avrupalı telefon üreticileri de, bizim bu hızımız kesilmesin diye canla başla çalışmaya devam ediyorlar sağolsunlar! Yeni yeni kamera filtreleri, farklı ve komik efektler oluşturan instangram filtreleri sayesinde, telefonun elimizden bir an olsun düşmesine izin vermiyorlar.

Daha bir iki hafta önce başlayan “şişe kapağı düşürme” videosu çekme saçmalığının modası geçmeden, şimdi de, geliştirilen bir photoshop uygulamasıyla insanlar,sözde yaşlanınca sahip olacakları yüzü görüyor ve bunu paylaşıp ” bak, yaşlılığımda bile iyi görüneceğim” mesajı veriyorlar sosyal medyada ki arkadaş çevrelerine.

Bu tip yeni foto efektleri en önce keşfeden Avrupalı oyuncular, sporcular, ve fenomenler oluyor. Bunlar bu uygulamanın ister istemez reklamını yapınca, bizimde onları takip eden ünlülerimiz, hemen başlıyorlar bu uygulamayı kullanmaya. Tabi sonrada vatandaşa sıra geliyor. Bunu kullanmanın 2 dk lık hazzıyla mutlu olan insanlar.. 40 like face’den gelse, 70-80 de instangramdan beğeni.. Allah bereket versin.

Bir de bu uygulamanın öncesinde, hiç değerini yitirmeyen, hep güzel ve bakımlı olmak için uğraşan kadın milletinin güzellik lensleri konusuna değinmek istiyorum. Kadınlarımız kendisini daha güzel, en güzel, süper güzel hatta mükemmel gösterecek photoshop filtresi aramaktan yorulmazlar bilirsiniz. Bu filtrelerin kandırmacasına kendini kaptıran genç kızlarımız ve hanımefendilerimiz, bir zaman sonra  kendilerini, o filtrede ki yapay kişinin kendileri sanma noktasına doğru ilerlerler.

Şimdi yeni çıkan bu efekt bu programı da doğal olarak kadınlar arasında daha fazla yayılacak bence. Herkesin derdi hep güzel olmak ve güzel ölmek! Hani bir laf var ya, “her şey gençlikte güzel” diye. Ne kadar doğru bir söz olduğunu, şimdi bir kere daha anlıyorum. Gençken sahip olduğumuz güzellik ancak bir dönem için bize ciddi faydalar sağlıyor.

Yaşlanınca halâ 50 gibi görünmek, yalnız sanatçı ve ünlülere yarayan bir çabadan ibaret. E tabi bir de onları her gün takip edip, gözümüze gözümüze sokan magazincileri de unutmamak lazım. Hani şu,vay efendim işte “73 yaşında ki Ajda Pekkan, bodrum sahillerinde beyaz bikinisiyle gençlere nasıl taş çıkarttı” ya da “Ünlü oyuncu Nebahat Çehre, bilmem ne sinema festivali töreninde, derin sırt dekoltesiyle nefesleri kesti” gibi lüzumsuz haberlerine ne kadar alışık ve kanıksamış olduğumuzu siz hesaplayın artık..

Boş işlere teslimiz artık. Bile isteye kullanılıyoruz ve bu kullanılma halinden hiçte şikayetçi değiliz. Bilakis keyif alıyoruz. Aynı uyuşturucuya alıştırılmış müptelâlar gibiyiz. Halimizin vahamiyetinin farkındayız ama buna rağmen daha yüksek dozda boş işler çekiyor canımız. Elalemin tuzu kurularının, vakti bol olanlarının, dünya.. minare.. diyenlerin derdini ve meşgalelerini, en az kendimiz kadar önemsiyoruz, önemsemediğimizi sanarak..

Filtrelenen ekranlarda kayboluyoruz. Ve kimseye el uzatıp “yardım” istemiyoruz..

 

Berlin’de 15 Temmuz anma töreni..

Almanyada güzel bir anma töreni düzenlemiş bizimkiler.

Koca bir destanın yazıldığı 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü nedeniyle, Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminde şehit olanları anmak amacıyla Almanya’nın başkenti Berlin’in tarihi meydanı olan Brandenburg Kapısı’na Türk bayrağı’na sarılı sembolik 251 tabut konulmuş. Bu tören sayesinde orada yaşayan gurbetçilerimiz de bizle aynı manevi havayı solumuş oldu.

Hacıvat inisiyatifi tarafından düzenlenen programda,şehit olanların isimleri de tabutların üzerine yazılmış.

15 Temmuz, bir milletin vatansız yaşayamayacağını, dost’a düşmana haykırmasıdır..

Bugün 15 Temmuz. Bir milletin kökü yurt dışından olan, sümüklü bir vaizin peşinde bilerek ya da bilmeden bu ülkeyi tekellerine almaya karşın, canlarıyla başlarıyla dim dik durup, bir kahramanlık destanı yazdığı o gecenin 3.yılını anıyoruz.

Yine, bizi dışarıdan teslim alamayan onlarca düşman gücün, bizi kendi içimizde bölme ve parçalama planlarının en güçlüsü olan Fetö yapılanması bizi yoketmek etmeye niyetlenip, bir kamikaze eylemi gibi kendi kendilerini yok ettikleri bir gecenin 3.yılı bugün..

Tüm şehitlerimizi rahmetle anıyorum ben. Bu vatanı bölmenin imkansızlığını bir kere da ispatladıkları için ne kadar müteşekkiriz bu insanlara değil mi?

Verdiğimiz şehitler bir milletin onlarca tabakasını temsil edermişcesine farklı farklı. Askeri, polisi, kadını erkeği, yaşlısı genci, öğretmeni mühendisi, hacısı, sağcısı ve solcusu o gece hepsi aynı amaç için orada ölüme gittiler. Kimi şehit olacağı için seviniyordu. Kimisi demokrasisi için oradaydı. Kimisi çoçukları ve eşi için oradaydı. Ama işte bu amacların hepsi tek bir  amaç üstünde yükseliyordu. Çünkü Türkler vatansız yaşayamazdı. Çünkü Türkler esaret altında yaşayamazdı..

O kara günde ellerinden gelen herşeyi yapıp o kalkışmayı durduran her şehit için anma programı düzenleniyor bugün. Unutmamak ve unutturmamak için tüm bu etkinlikler.

Ama gelin görün ki, siyasi ideolojilerini 15 Temmuz’a karıştıran belki yüzbinlerce insan, bu hain darbeye tiyatro demeye devam ediyorlar. Üstelik bu iddialarını ispatlayacak hiç bir akılcı tespitleri olmadan! Tek bildikleri ve ağızlarına sakız ettikleri iki cümle var. Bunlardan biri “o saatte darbe mi olurmuş” sorgulaması. İkinci si de 2 tank 2 uçak’la darbe mi olur? sorusu. Halbuki bu iki sığ iddia’ya bugüne kadar en az yüz kere cevap verildi. Resmi ağızlardan. Fakat bu grup bu cevaplara rağmen tatmin olmuyordu. Çünkü inanmaktan ısrarla kaçıp, kafalarını kum’a gömüyorlardı!

İşte bu yüzden ben,15 Temmuz’a tiyatro diyenlere bir soru soruyorum ve diyorum ki: TBMM’nin tatilde olduğu dolayısıyla, kapalı olduğu o günün geceyarısında, meclisi açıp tepelerine bombalar yağarken kaçmayanlar Akp’li Chp’li ve Mhp’li milletvekilleri değil miydi? Bu bir senaryo ise orada bulunan ve farklı partilerden olan yüzlerce vekil de bu oyunun oyuncusu olmuyor mu?

Meseleyi, Erdoğan’ı yıkmak isteyenler sananlar ve bu örgütün Erdoğan’ı sevmeyen kitleye zarar vermeyeceğini sananlar bilsinler ki, bu şerefsiz ve onursuz bukelamun örgütünün ne bir dini, ne peygamberi ne de Atatürk’ü yoktur. Hakiki islami hiç bir cemaat, kod adı kullanma olmaz. Gizliliği ve mahremiyeti olmaz, dinler arası diyalog diye bir mantığı olmaz. Masum ve müslüman vatandaşlara silah doğrultma olmaz.

Sümüklü bir vaizin peşinde bu devleti ele geçirmeye çalışmak bir akıl tutulmasıdır. Bu şerefsizler, nabza göre şerbet vermeyi ilke edinmiş, sahte bir millilikle ve imanla, bu iki değere gönül veren her vatandaşı kandırmışlardır. Bu örgüt dünyada yapılandırılmış, tüm örgütlerin üstünde bir stratejiyle yönetilen ve yok edilmesi belki onlarca yıl sürecek bir terör örgütüdür.

Rabbim bize hainle, vatanseveri ayırtedebilecek gözü ve şuuru versin inşallah

Minnak bir, kadın komedi oyuncuları kronolojisi..

Ülkemde erkek komedyen bolluğu var malumunuz. Hem de çok uzun zamandır. Bu dönem, taa Yeşilçam’a kadar uzanır. Erkek komedi oyuncularının başarısı karşısında kadın oyuncular,hep bir gölge gibi kalmışlardır. Aklınıza ilk gelen erkek komedi oyuncularını bir sayın desem yeşilçam zamanlarından. Bana en az 5-6 isim sayarsınız. Bunların en tepesinde hiç şüphesiz Kemal Sunal ve Şener Şen gelir. Fakat bu soruyu size, kadın oyuncular üzerinden sorsam, aklınıza yalnız Adile Naşit ve Ayşen Gruda gelir.

Yeşilçam kadın komedi oyuncuları
Adile Naşit
Ayşen Gruda

Bu durum gerçekte de böyledir. Kadınlar bu kulvarda erkekler kadar ön plana çıkamadılar. Bir sanat dalında başarılı olan önce hangi cins ise, o alan,o cins’in tekeline geçer bir zaman sonra.

Bilimsel olarak kadının mı yoksa erkeğin mi daha espirili ve komik olduğu tespit daha tespit edilemedi. Fakat elde ki verilere bakınca,erkeklerin ön planda olduğu kimse inkar edemez. Benim fikrimde bu yönde.

Sanki erkek beyni,kadın beynine göre daha eğlence meraklısı. Erkeğin kafası kadın kadar detaycı ve sorgulayacı olmadığından olsa gerek,daha rahat. Bu rahatlıkla daha ince espiriler yapabiliyor. Yine buna mukabil doğaçlama espiri üretmekte de hiç zorlanmıyorlar erkek komedyenler..

Tabi bu fikir bana ait. Zaman içinde bunun tam tersi istikamette değişmeyeceğini kimse iddia edemez.1990’lı yılların hemen başında ise Tuluğ Çizgen ve Uzaylı Zekiye dizisinden hatırlayacağımız Seden Kızıltunç adını,kadın komedi oyuncusu olarak TV’ye yazdıran iki isimdi hatırladığım kadarıyla.

Tuluğ Çizgen
Seden Kızıltunç

2000 ler’ de Stand-up’la tanışıyoruz. Avrupadan ithal bu komedi formatında sırasıyla: Cem Yılmaz, Ata Demirel’i hatırlıyoruz.Devamında farklı bir formatta, Şahan Gökbakar çıkıyor karşımıza. Sonrasında da “bir demet tiyatro” ile yıldızı parlayan Tolga Çevik stand-up larıyla,erkek komedi takımı kuruluyor diyebiliriz. Bu dönemde kadın stand-up’çuluğa heveslenen ve hatta deneyen bir kaç isim olmuştu yanılmıyorsam. Fakat başarılı olamadıklarından isimleri kimsenin aklında kalmadı.

Radyoda ise Kadir Çöpdemir, Cem Ceminay, Hop dedik Ayhan, Geveze ve Muzo Radyo komedyenleri olarak karşımıza çıkıyorlardı.

2000 lerin ikinci yarısında ise yerli diziler daha yoğun hayatımıza girdiler. İşte bu diziler, komedi alanında kadınların sıçrama ve kendilerini ispatlama platformu oldu. Gülme efekti bol,birbirine benzeyen onlarca komedi dizisi.. Fakat bu formatta herkes komik kabul edildiği için, bir anda adı komedi oyuncuna çıkan bir sürü isim de oldu. Öyle ki Hülya Avşar ve Gülben Ergen bile kadın komedi oyuncusu sayıldı! Oysa ki burada asıl başarı, dizide rol alan diğer değerli tiyatro kökenli oyunculara aitti.

Gülse Birsel,bu dönemde yine GAG’da olduğu gibi ön plana çıktı ve yeni bir milat oldu,yerli kadın komedyenlerin artmasında. Birsel’in “Avrupa yakası” adlı komedi dizisi, komedi dizileri furyasını patlatmasında çok önemli bir role sahiptir.

Bu komedi dizileri içinde,önemli bir yere sahip olan “yabancı damat” dizisi, bize iki komik kadın daha kazandırdı. Bunlardan biri Sumru Yavrucuk diğeri de tabi ki Binnur Kaya.

Binnur Kaya, hem yüz şekli, hem de şive ve ağız yapma yeteneği ile bence en az geçmişte ki kadın duayenler kadar yetenekli bir isim. Ki bunu daha sonra yalan dünya dizisi ve oynadığı onlarca yapımla kanıtladı.

Binnur Kaya sonrası ise kadınların çok rahat komedi yapabildiği ve başarılı olduğu bir döneme girildi. Bugün günümüzde onlarca başarılı kadın oyuncu var. Bu oyuncular tabiki en çok BKM den çıkıyor. Çünkü BKM bu işin hem okulu hem de pazarlaması görevini görüyor.

Benim favorilerime gelince.. Ben duayenlerden sonra kendime, kadın komedi oyunculuğunda 3 kadın komedyen seçtim. Bu seçimlerimi de, oyunculuk, ağız ve şive yapma yeteneği ve mimik,jest becerisini baz alarak yaptım.

Sıralamamda ilk sırada Binnur Kaya var. Kaya, bence son 20 yılın en başarılı kadın komedyeni. Şiveleri, tiplemeleri ile tam bir usta artık o.

Sıralamada ikinci sırada ki bir diğer isim,Aylin Kontente.. Sempatikliği, üstüne giydiği burcu tiplemesi( güldür güldür ) doğaçlama becerisi ve o temiz yüzüyle harika bir oyuncu.

Ve sıralamada daha çok yeni yıldızı parlamasına ve genç yaşına rağmen Ecem Erkek..

Ecem Erkek’e burada ayrı bir parantez açmak lazım. Ecem biliyorsunuz Güldür Güldür’ün parlayan yıldızı. Programda Naime lakabıyla ve karakterini üstüne giyen Ecem, kendine en çok yakışan sevimli ama psikopat bir ruha sahip olan bu karakteri, bize çok sevdirdi.

Rahat oyunculuğu, çıkardığı garip seslerle kelimeleri tonlama biçimi, bizi her an gülmeye programlanmış gibi hazır vaziyette bekletiyor. Gönül isterdi ki, Aylin Kontante ile güldür güldür’de süper ikili olsalar. Ortaya muazzam bir süper ikili çıkardı eminim.

Ben Ecem’i,bir zamanların meşhur komedi oyuncusu Jerry Lewis’in yerli dişisi olarak görüyorum 🙂 Ecem ilerde bu Naime karakterini sinemaya taşırsa ( ki taşır) Cem Yılmaz’ın Arif’i, Şahan’ın Recep İvedik’i kadar popüler yapabilir. Naime 1, Naime 2 ve 3 diye seriye de bağlayabilir. Bu seriye bağlama işinde Gupse Özay’ın “deliha” hatırlarsınız yakın dönemde. O da gösterimdeyken hatrı sayılır bir izleyici kitlesi oluşturmuştu.

Son tahlilde,bu kadar sözün üstüne, yakın dönemde elimizde çok sayıda kadın oyuncu olacağından hiç şüphem yok. Ama komedi konusunda erkekleri geçebilirler mi diye sorarsanız, bence zor 🙂

 

Bir dolu sıkıcı, ama çok insani tespitlerim var benim.

Ezbere yaşamlar..

Dünya,tabiat ve insan üçlemesinin doğallıktan uzaklaşıp, yapay,soğuk ve ben merkezci bir “bekle ve sahip ol” felsefesine geçiş yaptığı bir yüzyıl. Gücü olanın, zengin olanın belirdiği bir yaşam tarzına değil de, yalnızca emitasyonlarına kavuşma eğilimindeyiz. Sadece haz peşindeyiz.

Dilimizde yalandan “her şeyin başı sağlık her işin başı huzur” cümleleriyle çok basit bir mütevazi ve kanaatkar bir hayat sürme arzusunda olduğumuza inandırmışız kendimizi.

“Onun var, bunun var peki benim niye yok” düşünceleri ile gün boyu mücadele ediyoruz. Gerçekte bizim olanın, yalnızca beynimizin ve kalbimizin içinde ki özgürlük olduğunu anlamamak ısrarcılığındayız.

Başkalarını mutlu ederek mutlu olma yetimizi uzun zaman önce kaybettik. Bunun yerine “en çok ben mutlu olmalıyım” gayretiyle kopuyoruz, köreltiyoruz kendimizi sevdiklerimizden. Eşimizden, coçuklarımızdan ve anne babamızdan.

Kimlerin dünyasında oyuncuyuz? Kimlerin oyununda figuranız bilmiyoruz. Bu bilmeyişlikten hiç rahatsızlık duymuyoruz. Sorgularsak, ulaşacağımız gerçeklerin,bizim hayallerimizi katledeceğini sanıyoruz. Halbuki biz yalnızca sorgulayan, özünde iyiyi arayan, süresi belirsiz bir ömrün mücadeleden bıkmayan işçileriyiz.

Bir yandan an’ı yaşamaya özenip, diğer yandan son kullanma tarihine her geçen gün yaklaştırdığımız bedenimizi, daha doğrusu en yüksek mertebede lüks içinde yaşatmaya çalıştığımız bedenimizi kudurtma gayretindeyiz.

Dünyada milyarca insan var. Buna karşın dünyada sayısı minimum düzeyde olup, insanca yaşamaya çalışan insan var. Bu yüzden onlar kendilerini hemen belli ediyorlar. Karanlık bir gecede tüm gücüyle parıldıyor onlar. Bu parlama tüm insanların takdirini kazanıyor. Fakat özenilmiyorlar. Bir takside unutulan içi para dolu bir çantayı, karakola teslim eden taksiciyi alkışlıyoruz. Otobüste yaşlı bir insana yer vermek için aynı anda ayağa kalkmayan bir sürü gencin içinde, yalnızca bir gencin kalkıp: “buyur teyze” demesini takdire şayan buluyoruz. Ama bu saniyeler içinde oluyor. Sonra insanlar yine kendi bencillikleriyle başbaşa kalıyorlar. Bir plajda boğulmak üzere olan birini, o an o plajda olan onlarca insan görüyor ama yardım etmiyor. Sonra bir genç tüm gücüyle koşup suya atlıyor. Kurtarınca yıldızımız kahramanımız oluyor. Geçici parlayan yıldızımız.

İyilik yalnızca bir lütufa dönüşüyor toplumda. Sanki bir cep telefonunun bataryasında çok az kalmış bir elektrik akımı gibi, iyilik. İdareli ve itidalli kullanılıyor. Herkese değil yalnızca karşılık görmeyi umduğumuz menfi işbirligi içinde olduduğumuz için harcanıyor. İnsan çoğu zaman zararda. Zarar etmekten korkmuyor. Tek yapabildiği, işin içinden çıkamadığı anlarda “zararın neresinden dönsem kardır” uyanışı. Fakat gelin görün ki tüm insanlık aynı mantalide çırpınıyor. Kimsenin kimseye yardım edecek ne zamanı ne de hali kalmıyor..

Özentilerimiz bir telli duvaktır..

İnsan bu.

Özenir…

Beklemeyi,sahip olmak için kullanır her daim.

Bedeni can çekişlerini,manevi arzularının üstünde tutar.

Yok’a tahammülsüzdür. Yoktan korkar, var’lara köledir.

Paylaşmaya erinir, istemeye üşenmez.

İhtiyacını olanı bile özentilerinin arzularında unutur.

“Benim var” ile “benim niye yok” arasında mekik dokur.

Her zaman daha fazlasını ister. Bunu da “fazla mal göz çıkarmaz” deyişine bağlayarak savunur.

Her eksiği görür, her tam’a manâ bulur.

Yettirir ama,yetemez kendine.

Elinde avucunda olanın oyuncağıdır. Olmayanın kara sevdalısı.

Kaybetme korkusuna yenilir, nefsiyle olan savaşında.

Az’a kanaat etmek denilen şey’e saygı duyar fakat başa gelsin istemez.

İnsan ister, insan bekler, insan sahip olur ya da olamadığına küser.

Her özenti, her seferinde, sanki ilk defa taktığı beyaz bir gelin duvağıdır. Sonraki her özentide ilk defa takılacakmış gibi kutsal..

Nusret’i diliyle tokatlayan adam : Okan Bayülgen!

Bir söz vardır: “Medyayı arkasına alan kazanır” derler. Bu doğrudur. Fakat günümüz koşullarında bu sözü de güncellemek lazım geliyor. Bu sebeple ben bu sözü : “Sosyal medyayı arkasına alan kazanır” şeklinde değiştiriyorum. Her halini eleştirip masaya yatırdığımız bu medya, bizi aslında çoktan esir aldı da, biz bunu kabul etmemek için direniyoruz.

İşte bu sosyal medyanın göklere çıkardığı isimlerden biri de Nusret. Gariban Nusret’in büyük başarısı diye lanse edilerek bir anda popüler hale getirilen bu et fenomeni, hepimize yavaş yavaş sevdirildi. Mizah, bu bizim Nusret’i Kral ilan etmemizin en büyük unsuruydu. Bir mutfakta yarı çıplak gezen, taktığı güneş gözlüğüyle et tokatlayıp onu muazzam keskin bir bıçakla liğme liğme edip bir yerlere fırlatan bodur bir adama hayran olduk. Her yerde anlattık, adamı ti’ye alalım diye uğraşırken,kazandığı paranın hesabını yapınca adama saygı duyar olduk.

Nusret,sosyal medyada bu kadar aktifken onu kimse eleştirmeyi düşünemedi bile. O ne yaparsa yapsın, izleniyordu ve beğeni alıyordu. Elbet bir gün biri çıkıp: “Kral çıplak” diyecekti. Ve o isim de bizim gayet yakından tanıdığımız Okan Bayülgen oldu. Aslında Okan, Nusret’i böylesine eleştirirken bizim bilinçaltımızda ki antipatik Nusret düşüncemizi yüksek tondan seslendirdi. Aslında Okan burada Nusreti eleştirmiyordu. Kendi kültürünü, inanç ritüellerini unutmuş, dayatılan her fenomeni itirazsız benimseyen Türk toplumunu eleştiriyordu.

Okan, Nusret için ne demişti, bilmeyenler için tekrar bir paylaşayım :

“Yahu ölü hayvanlara vurulur mu, niye tokatlıyorsun? Böyle bir aptallığa artık prim vermeyin. Sadece Nusret değil hepsi, hemen bu aptalca modadan geri dönelim!

“Bu topraklarda yetişen insan düşen ekmeği yerden alıp öpüp başına koyarak kaldırır. Hayvana da tokat atmaz! Hatta hayvanı burdan kesip bıçakla öbürünün ağzına atmaz. Böyle bir şey yok terbiyesizlik! Bunlar bakıyorlar ki, et lokantalarının sahipleri; o tokatlıyor bu tokatlıyor. Sadece bir tanesi değil hepsi tokatlıyor. Kasabımızda bile bir gelenek var.

Bayülgen bu açıklamalarda sanki hakaret edermiş gibi görünse de, aslında olması gerekeni en saf haliyle bu milletin anlayabileceği netlikte anlatıyordu. Ya da buna bir çeşit “silkelenin ve kendinize gelin” tavsiyesi de diyebiliriz.

İşte ben de, bu Okan’ın bu toplumun temel değerlerine saygı duyuşuna alkış tutuyorum. Ve “iyi ki varsın” grubu listemin üst sıralarında kendisini her zaman iyi bir yerde ağırlıyorum..

Gözde Erdoğan’ın jest ve mimiklerine dikkat ettiniz mi hiç?

Pedagog Gözde Erdoğan..

Yanılmıyorsam 2016 da Süper Dadı isimli bir programda tanımıştık onu. Seyrederken “aman Allah’ım bunlar çoçuk değil, canavar” demekten kendimizi alamadığımız en yaramaz ve hırçın çocukları bile en geç 1 haftada mum gibi yapan süper bir dadıydı o..

Bu programla birlikte Erdoğan, tüm kanalların sabah kuşağı programlarında, kadın programlarının aranan kadın pedagog yüzü oldu.

Çizdiği kararlı ve kendinden çok emin bir pedagog profili, ebebeynlere disipli ve sistemli olma konusunda ki önerileri ve sempatikliği ile tarafsız herkesi, pedagogluğun ciddi bir konu olduğu konusunda ikna etti.

İşte geçen gün de, 360 kanalında Selda Hasret’in programına konuktu ünlü Pedagog. İzlediğim bölümde konu, çocuklarda tuvalet eğitimi ve alt ıslatmaydı. Bir kız babası olarak genel olarak bildiğim konulardı. Fakat Gözde Erdoğan’ın konunun detaylarında gezinmesi, programı sonuna kadar izlememe neden oldu.

Programı izlemeye devam ederken, Gözde hanımın bugüne kadar hiç farketmediğim bir şekilde sergilediği jest ve mimiklerine şahit oldum. Özellikle de mimik zenginliği oldukça fazlaydı konu hakkında konuşurken. O an : “işte Gözde hanımın popülerliğinin asıl nedeni bu” diye geçirdim içimden. Konuşurken tonlama ve ses rengi çok önemlidir. Fakat beden dili de geçtiğimiz son 20 yılda artık çok önemli etkin bir sunum ve iyi dinlenilme için zaruri hale geldi. Üstelik bu mimik konusunda Gözde hanımın hem sunucu Selda hanımı dinleme anındaki mimikleri de konuyla birebir örtüşüyor. Demek ki neymiş: mimikler hem sunum hem de dinleme aşamasında, iletişim kurulan insanlarında konudan kopmadan kalmasını sağlayan bir özellikmiş..

Sonra ufak bir deneme yaptım. Gözde hanım konuşurken her 5-6 saniyede bir ekran görüntüsü aldım cep telefonumdan. Sonuçlar muazzamdı. Aldığım 20 küsür ekran görüntüsünün neredeyse tamamı, birbirinden farklı mimiklerle doluydu! Tabiri caizse ünlü pedagog, anlattığı her şeyi sanki bire bir yaşamışcasına anlatmıştı.

İşte o fotoğrafları aşağıda paylaşıyorum şimdi. Eminim hepiniz hak vereceksiniz bu saptamalarıma..

kesinlikle

Nasıl ama?

Gerçektende harika değil mi?

Bence yapımcılar ve dizi yönetmenleri Gözde hanımın farkına daha varamamışlar. Böyle mimiklere sahip bir kadın oyucu sayın desem 5 ten fazla sayamazsınız inanın. Gözde hanım oyunculuğa kalkışacağını falan sanmıyorum. Fakat eğer niyetlenirse onunda altından kalkar kesinlike..

 

Ludvigsen bir tacizcidir, dini hristiyanlıktır, o zaman her hristiyan bir tacizcimidir??

 

 

Önce şu alt taraftaki haberi, detaylıca bir okuyun bakalım.

72 yaşındaki Ludvigsen, bölge valiliği görevini kötüye kullanmak ve üç genç erkeğin korunmasız halinden fayda sağlamaktan suçlu bulundu.

Taciz kurbanları, Ludvigsen’in cinsel ilişki taleplerine verdikleri yanıtın, sınırdışı edilmelerine ya da daimi oturum hakkı alabilmeleriyle sonuçlanacağına inandıklarını belirtti.

Ludvigsen ise masum olduğunu savundu ve kararı temyiz edeceğini söyledi.

Tromso bölgesinde 2011 ve 2017 arasında yaşanan olayda, şu anda 25, 26 ve 34 yaşında olan davacılar, Ludvigsen’in ev ve iş karşılığında, cinsel ilişki istediğini anlattı.

Kurbanların ifadelerine göre taciz Ludvigsen’in ikametgahı ve kır evinde, otel odalarında ve ofisinde gerçekleşti.

Bir kurbanın taciz sırasında 17 yaşında olduğu, bir diğerinin de “akıl sağlığının orta derecede bozuk olduğu” iddia edildi.

87 BİN DOLAR TAZMİNAT

Ludvigsen, 87 bin ABD doları tazminat ödemeye de mahkum edildi.

Eski siyasetçi, kurbanlardan biriyle rızaya dayalı cinsel ilişkiye girdiğini ve bu konuda polise yalan söylediğini itiraf etti. Ancak diğer iki kurbanla ilişkiye girmediğini savundu.

Mahkemenin gerekçeli kararında, sanığın bilerek cinsel ilişkiye girmek için makamını kullandığı belirtildi. Ayrıca Ludvigsen’in, bölge valisi olarak bir mültecinin vatandaşlığını geri alma yetkisinin yarattığı bir korku olduğunu bildiği vurgulandı.

Muhafazakâr politikacı, 2001-2005 arasında balıkçılık bakanlığı, daha sonra da Tromsö bölgesinin valiliğini yaptı.

Evet haber bu. Bugün haber ajanslarına düşmüş bu haber. Bu haberi sizle paylaşmamın elbette ki bir nedeni var. Hatta bir kaç nedeni var desem daha doğru olur.

İki gün önce, bulduğu her fırsatta İslam dinini yobazlıkla ilişkilendiren, bunu en çok da sosyal medyada hakkıyla beceren, ( günlük hayatta, dışarıda, insan içinde böyle saldırmaya  kıç yoktur çünkü) sosyal paltformlarda eklediği arkadaşlarının inançla ilgili paylaşımlarını görünce, aynı Matrix filminde Neo’yu gören her gözün sahibinin suretine bürünen ajan Smith gibi kavgaya tutuşan bir ablamızla ciddi bir tartışma yaşamıştım.

Kendisi, benim : “Türklük bir bedense İslam o bedenin ruhudur” söylemime fena bozulup, bunun tersini kendince bulduğu örneklerle ispatlamaya çalışmış, tartışma sonunda da çirkefe yatıp beni arkadaşlıktan çıkarmıştı.

O bulduğu örneklerse, o kadar çürük ve havada kalan tez’ciklerdi ki, minimum inançlı bir ergen bile,o iddiaları hemen oracıkta çürütebilirdi. Ateistliğin bir üst katmanında gezinen ablamız, rütbesini de “Gevur” olarak yükseltmişti. Ateistliklikle gevurluğu çok uzun bir zaman önce ayırabilmiş bir zekaya sahip olduğum için, Rabbim’e her zaman şükretmişimdir. Gevurluğun ateistlikten daha doğrusu eski adıyla gayrimüslimlikten farkın, inançlara saldırmak ve kin gütmek olduğunu her müslümanın bilmesi gerekir.

Söz konusu X ablamız, tartışma sırasında, başta üstü kapalı hakaretlerine bir de örnek almamız gereken toplumların Avrupa devletleri olduğunu da ilave etmeye başlamıştı. Çünkü ona göre Avrupa, seküler anlayışa sahip olduğu için her alanda rol model olmalıydı her doğu ülkesine. Dolayısıyla %80 i doğu medeniyetinden oluşan bizim ülkemize de..

Tabi ben buna da itiraz ettim. Avrupa’nın yalnız kendine müslüman olduğunu ( güzel espri oldu ) Kendi insanlarının refahını ve kültürel gelişimlerini, ancak kan ve zulüm üzerine inşa ettikleri medeniyetlerinin, islamla olan kavgasını falan anlattım. Ablamızsa ısrarla dinsiz toplumların sözde uygarlık hikayelerine anlatıp duruyordu.

Bu devam eden tartışmanın sonunda birinin diğerini arkadaşlıktan çıkaracağı, iki taraf açısından da görülebiliyordu. Ve beklenen son gerçekleşti. Benim : “lütfen bundan sonra benim inancıma ait yorumlarımın, paylaşımlarımın altına öfkeni kusma ve saygı duy” cümlesini kurmamla, kendisinin beni arkadaşlıktan çıkarması bir oldu. Üzüldüm evet. Ama bu üzüntüm arkadaşlığımızın bitmesine değildi. Allah’la arasını bozmuş ve sonrasında huzursuzluk girdaplarında yolunu bulamadığından dini, kendine düşman ilan etmesine üzüldüm. Toplumlarda bu tip, yani aslında insani anlamda çok güzel erdemlere ve meziyetlere sahip olup, inançla kavga edip kendini sekülerize etmek için didinen o kadar çok insan var ki..

İşte en yukarıda ki haber de, Avrupa’nın inançsız yükselişinin ahlak yapısında sağlam bir medeniyet ve üst insan kavramını oturtamadığına en güzel örneklerden. Bu 3 kadını taciz eden herifin yaşadığı ülke Norveç. Herif üstelik o bölgenin valisi. Ve kendilerinden zorda olduklarından yardım talep eden, 3 göçmen kıza bunu yapıyor. Kızların yaşı 17-18. Ludvigsen isimli bu karaktersize şimdi Hangi Ateist ya da Hristiyan düşmanı kalkıp: Sen bir Hristiyansın ve tüm Hristiyanlar pisliktir” diyebilir? Ben söyleyeyim hiç kimse. Çünkü burada cereyan edeyen olayda pisliğe bulanan bir insan, yani bir peygaber değil. Dolayısıyla bu tip örnekleri görüp Hristiyanlıktan soğuyan bir insan varsa inanın gerizekalıdır!

İşte bizim gevur ablamızda, böyle bir gerizekalılığı kendince deneyimlemek isteyenlerdendi heralde. Türkiye’de işlenen kadına şiddet, çoçuğa şiddet gibi suçlarda, suçu işleyeni eleştirmek yerine, islamı hedef alıp, muhafazakarları, dindar insanları karalamaya çalışmak nasıl bir kindarlıktır. Halbuki bu tip sapıklıkların esiri olmuş insanların %80 in’de islamla yakından uzaktan bir alaka yoktur. Tabi kimliğinde islam yazması ve 3 kulhü bir elham okuyabilmesi dışında.

İşte ben şimdi, bu sapık Ludvigsen’in haberini X ablamıza göndermek istiyorum. Sürekli övdüğü, göklere çıkardığı Avrupa kültürlerinin içinde ki, günümüz kokuşmuşluğu görebilmesi adına.

Fakat bu benim ki boş bir gayret, bununda farkındayım.

Çünkü insan şu hayatta en çok, inanmak istediğine inanır..

Kadınlar arasında / Kırkevinkedisi

“Her kadının, kadın olma yolunda katettiği mesafe, diğer kadınlar tarafından her zaman takip altındadır. Başarıya ulaşan her kadın diğer kadınlarla arasındaki aynılığın üstüne çıkar. İşte bu durum, kadınların birbirleri arasındaki kıskanma ve hazımsızlık duygularını kabartır. Fakat bu durum, geride kalan kadınların başarıyı yakalayan kadına yetişmelerine kadar olan süreçte yaşanılan  geçici bir düşmanlıktır. Bu sürecin geçici olması sebebiyle erkeklere karşı toplu savunma ve dayanışmada ki mutabakatlarına her daim sadık kalırlar.”

-Kırkevinkedisi

Bu yaz’a kadın vokaller damga vurur..

Ben, opera ve blues hariç her türlü müziği dinleyebilen tiplerdenim. Yeter ki o müzik kulağımı rahatsız etmesin. Bir formu ve disiplini olsun. Tesadüfen ya da merak ederek yakaladığım şarkıları kaydedip, tabiri caizse kusana kadar dinlerim. Şarkının her tınısını ve her ritmini ezberlerim. Böyle takıldığım dönemlerde  başka hiç bir şey dinlemem. Buna tüm radyolar ve müzik listeride dahildir.

Meselâ bu geçen Haziran da,sürekli grup “yüzyüzeyken konuşuruz” ve Melika Şahin’i dinledim. İkisi de harika ve iyi yorumcular Allah için.

Neyse, bu iki ismi dinlemekten gına geldikten sonra biraz radyo dinlemeye başladım. Gördüm ki yaz’ın da gelmesinden sebep, yine hareketli şarklılar ilk sıralara yerleşmiş.

Bizim memlekette, yazın tüm tatil beldelerinde ve eğlence mekanlarında belli demirbaş ünlü vokallerin yazlık hitleri çalar. Bunların başında kadın vokaller;Hande Yener ve Demet Akalın ve Hadise gibi isimler gelir. Erkek vokaller ise kadınlar kadar ses getirmez ama Murat Boz, Kenan Doğulu, Berksan ve Berkay illa bir yerlerde çaldırır kendini.

Benim bu yaz’a damga vurur ve müzik listelerinde, ilk 5 te sezon sonunu rahat rahat getirir dediğim 5 isim var.

Yani bunlara, Kırkevinkedisi Top 5’i oluşturan isimler diyelim..

Bir de işin enteresan yanı, bu listenin tamamı kadın vokallerden oluşuyor. Bu isimler : Ebru Gündeş, Hande Yener, Göksel, Ayşe Hatun Önal ve Feride Hilal Akın..

“İşte efendim, listenin 5 numarası şu, listenin 1 numarası bu” falan demek istemiyorum sıralamada klasik olarak. Çünkü hepsi de eşdeğer manada iyi. Ama elbette ki bir Ebru Gündeş ile Ayşe Hatun’un sesi yorumu aynı kalitede diyemem.( Ses kalitesinde Ebru’ya ayıp olur) Böyle bir kıyas yanlış olur.( Ayşe hatun’un yaptığı tarz da Ebru’ya uymaz meselâ ) Çünkü her şarkının hem tarzı hem yorumcusu, hem de müzikalitesi farklıdır.

Ebru Gündeş ile başlayayım. Gündeş’in “Çabuk unutma” şarkısı hem temposu hem de hikayesiyle oldukça başarılı. Baştan sona keyifli bir ritmi var. Şarkının sözleri kolay ezberlenebilir türden. İlk dinleyişte, klasik Ebru Gündeş pop’u gibi algılansa da, bir kaç dinlemeden sonra genel pop tarzıyla birebir örtüştüğüne şahit oluyorsunuz.

Fantazi havasında pop okuyan Gündeş, son iki albümde bu konuda da kendini çok geliştirdi bence. Klipte gayet güzel. Fakat bir eleştiri yapayım. Gündeş’in şarkıları okurken ki beden dilini değiştirmesi lazım artık. Bir de bir çok şarkının yaptığı beden dili figürlerini bırakması lazım. Hele hele o jestleri, bir mezar kazıp gömerse harika olur. Dans öğrenirse zaten muhteşem olur.( Dansa da başlayabilir bir merakla meselâ)

Listede ki bir başka isimse Hande Yener.. Kuş şarkısı tam bir yaz şarkısı. Ve yine klasik elektronik pop karışımlı yerel pop türünde bir şarkı. Ama zaten Hande, bu tür de,uzun süredir ilerlediğinden garipsemiyoruz ve alıştık. Yener ortalama iki ay da bir buna benzer hit şarkılar çıkarır zaten. Bu konuda Yener’e Demet Akalın da eşlik eder bilirsiniz. Listelerde iki ay Yener, iki ay da Akalın, hep üst sıralarda yer bulur kendine.

Kliple ilgili söyleyeceklerimse tamamen olumlu cümlelerden kurulu. Klip eğer yanılmıyorsam bir Afrika ülkesinde, hatta müslüman bir Afrika coğrafayında çekilmiş. Renkler, kurgu, klipte ki çoçukların doğal sempatik halleri ve de drone çekimleri, klibi sıkılmadan seyretmenizi sağlıyor.

Bildiğiniz gibi klipler şarkılara artık ekstra bir ruh katıyor. Hande bu konuda da gayet başarılı geçmişine baktığımda..

 

Ve Göksel.. Göksel’de kendine has sesi ve yorumcu vokallerden. Göksel her yeni albümünde illa ki en 3 hit çıkarır. Müzik listelerinde ise üst sıraları uzun süre bırakmaz.

Genelde slow şarkılarla hatırlarız Göksel’i. Tempolu şarkılarıda hiç bir zaman yaza damga vuran pop şarkılarına benzemez. Ama bu son şarkısı yok yok da, bunu yıktı bence Göksel.Slow formuna uygun olan sözler, temposu yüksek bir ritmin üstüne harika oturmuş. Acıklı sözler bir dans müziği üstünde daha az bir duygu bıraksa da, mesajı doğru vermeyi başarmış görünüyor.

Klip kurgusu ise şarkı kadar başarılı değil bence. Öncelikle şu Göksel’i seksi hatun havasından biraz kurtarmalı bence menejeri ve klip yönetmenleri. Tamam Allah için güzel bir kadın Göksel, fakat bunu yeterince ispatladı bence bize. Fazla dekoltelere hiç gerek yok. Ki zaten Göksel’in fıtratında o seksi ruh yok. Göksel’in ince, hassas ve duygusu yüksek kadın halini görerek başladık biz onu sevmeye.

Yine bu şaç şeklinin ona çok yakıştığını biliyoruz. Ama bu saç konusunda da değişiklik, gerekli artık bence. Yine uzun veya daha kısa bir kesim olabilir. Mesela Bergüzar Korel modeli uygun olabilir. Neyse, yaz’ın en iyi hitlerinden birini yaptı Göksel deyip, bitireyim mevzuyu..

Listemde ki bir başka isim de Ayşe Hatun Önal. Onun taa 15 sene önce “kıracan mı belimi?” ile tanıdık müzik aleminde. O dönem mankenden şarkıcı olur mu tartışmalarının yoğun yaşandığı zamanlardı.

Önal, bu şarkıyla iyi bir yorumcu olamayacağını ama farklı ve elektronik müzikle sektörde iyi işler yapabilecek bir şarkıcı olabileceğini gösterdi. Önal için bu yol, en doğru karardı. Çünkü Önal’ın bu ses rengi ve aralığı klasik popçu sesinin çok dışında, farklı bir nitelikteydi. Ve kötü de değildi.

Ben onu kendi müziğine uygun bir ses olarak tanımlıyorum. Meselâ Can Bonomo’da böyle bir ses. Klasik türlere uymayan bir ses, ancak kendi müziğinin sesi olabilir. Yine Halil Sezai’de böyle seslerden, Rafet El Roman ve Kaan Tangöze’de bu gruba örnek verebileceğim ünlü şarkıcılardan. Gelelim Ayşe Hatun’un “katakulli” şarkısına. Şarkı müzikalitesiyle öne çıkıyor. Sözler şarkının ritmine uygun. Şarkıya eşlik etmek de kolay. Klibi beğendim. Genel olarak siyah beyaz bir çekime eşlik eden renkli bir kurgu var. Zaten klip, güzel bir kadın şarkıcı olan Ayşe Hatun olunca, onun dışında bir görsele de pek ihtiyaç duymuyorsunuz. Eski mankenlerden biri sonuçta Önal. Bu yaz eğlence mekanlarının listelerinde bolca duyulur sesi.

 

Ve Feride Hilal Akın’da, listemde ki son isim. Bu kızın sesine ayrı bir parantez açmam lazım. Feride’nin sesi çok yumuşak ama bir o kadar da güçlü bir ses. Yıldızını parlatan şarkılar genel olarak slowlar olunca, onun ses genişliğini farketmemiş olabilirsiniz.

Bu tarz seslere genelde, tanınma işini youtube’da kendi çektiği videolarda ki ses performansını ortaya koyan şarkıcılarda görüyoruz. Bir de işin güzel yanı, bu tip iyi sesler, Tv de ki şarkı yarışmalarına pek rağbet göstermiyorlar. Çünkü ses kalitelerinin Tv de ki standar seslerle kıyaslanmasını istemiyorlar. Bu konuda da haklılar bence.

Neyse.. Akın’ı bugüne kadar, erkek vokallerle yaptığı düetlerle tanıdı müzikseverler. Ayrıca oyunculukta ki başarısına şahit olduk oynadığı bir dizide ( fazlaysa bilemiyorum) Feride, son şarkısı yok yok’da, bilinen tarzının oldukça dışına çıkıp, orjinali Rus grup Rauf Faik’e ait olan Destva’yı cower’ladı. Bu şarkı onu youtube’da en çok izlenen klipler sıralamasına soktu. Yanlış duymadıysam şuana kadar 25 milyon kez izlenmiş. Şarkının orjinalini dinlediğim kadarıyla, Rus grubun erkek vokalinden bin kat daha iyi yorumlamış. Çünkü o vokal de nağme yok ve şarkıyı düz bir tarzda okuyor.

Eğer Feride bu şarkının bir de ingilizcesini okur ve elektronik bir pop remiksini yaparsa bomba olur. Yok yok, bu yazın vazgeçilmezlerinden olacak besbelli..

 

Stendhal sendromu diye bir şey var..

Soru :

Stendhal Sendromu nedir? 

El cevap :

Stendhal sendromu.Stenhal sendromu veya hızlı kalp atışı, baş dönmesi, baygınlık, şaşırma ve hatta halüsinasyona sebep olabilen bir psikosomatik rahatsızlıktır. Bu sendrom, özellikle kişinin sanat eserlerinin bolluğu veya ihtişamı ve güzelliği karşısında kendinden geçme halinde görülür.

 

Botoks’un erkek hali : Vladimir Putin

Siyasal dünya magazin’i diye yeni bir magazin türü var dünyada. 2000 li yılların başında kendini yaratan bu magazin türü, Dünya’da uluslararası siyasete yön veren devlet başkanlarını, siyasi ilişkileri dışında insani olarak irdeleyen ve mercek altına alan bir sosyal mecra bu.

Bu medya, insani yönlerini medyaya yansıtmaktan çekinmeyen liderleri daha fazla takip ediyor. Bu tip liderlerin çıktığı ülkelerin başında başta İngiltere, Amerika geliyor. İngiltere’de Kraliyet ailesi haberleri, Amerika’da ise başkanlarla ilgili magazinel haberler düzenli olarak dünya magazin medyasına servis ediliyor.

Bu iki ülke dışında Rusya ve Kore devlet başkanlarının özel yaşamları renkli foto ya da videolarla medyadan ilgi görüyor.

Mesela Trump, sosyal medya’ya hemen hemen her gün bir magazinel malzeme verebilme kapasitesi var. Tokalaşırken ki tavırları, mimikleri, bakışları ve şahsına münhasır tavırları, dünya magazin basınının gözdesi..

Yine Kim Jong-un.. O da magazinel bir lider. Sert tavırlar göstermeye meyilli bir duruş sergilese de aslında yine sempatik olmaktan kurtulamayan bir adam. Onun da haftada en az bir haberine denk geliyoruz.

Ve Putin. Onu daha çok, ilerleyen yaşına rağmen başta uzak doğu sporları, vücut geliştirme su sporlarında ki yeteneği ile tanıyoruz. 66 yaşında ki Putin’in, fiziksel görünümüne çok önem verdiğini gayet iyi biliyoruz.

Fakat medya’ya düşen en son haber, magazin camiasının hoşuna giden bir konu oldu. İddia o ki: Putin, yüzüne botoks yaptırıyor. Buna kanıt olarak da son G-20  zirvesinde ki fotoğrafları oldu. Putin’in gözleri gerçektende botoks yaptıran kadınların yüzünde ki ifade gibi. Gözler yanaklarının üstünde sanki çinlililerin çekik gözleri gibi bir hâl almış.

Eğer bu doğruysa, Putin kendine botoks yaptıran ilk siyasi lider olarak tarihe geçecek. Putinin yaşam tarzına bakıldığında, çok da şaşırılacak bir durum değil bu. Belki Putin’de bizim Ajda Pekkan gibi yaşlı olarak ölmek istemiyordur kim bilir?

Bakalım işin doğrusu çıkar yakında. Dünyada “Botokslu Putin” diye anılma ihtimali okdukça fazla görünüyor.. 🙂