İki Bergüzar, bir Engin..

Şimdi kalktım filmin başından. İlk önce şunu söyleyeyim Bergüzar Korel’in oyunculuğu mükemmel. Korel’in jestleri, mimikleri, sesi kullanabilme yeteneği, hayat verdiği karakteri olağan üstü doğallaştırmış.

Film, tercihler sebebiyle insanların nasıl hayatlara süreklenebildiğinin bir özeti aslında. Engin Akyürek’e de çok iyi şeyler söylemek isterdim fakat, Bergüzar’ın oyunculuğuna ayıp olur. Engin ve Bergüzar bir arada harika olmuştur diye düşünüpte  filmin başına oturduğunuzda, yanıldığınız ortaya çıkıyor.

Hiç bir şeyi iyi yapamayan Engin ile olaylara karamsar ve aşırı gerçekçi davranıp sonunda mutluluğu yakalayan iki Engin karakteri arasında çok büyük bir fark olmamış bence oyunculukta. Senaryo güzel fakat kurgu güzel fakat başka bir yerlerde yetersiz kalmış gibi..

Filmin içinde 2-3 sahnede ciddi duygusal anlar yaşıyorsunuz. Film hem klasik bir romantizm, hem de parça parça da olsa, orta üstü bir drama içeriyor. Kötü diye bir yorum yapmak yanlış olur fakat, “bu filmi illa ki izleyin.İzlemezseniz çok şeyi kaçırırsınız da diyemem.

Film genel olarak hayatın içinde ki bir çok değere ve sembol’e dokunmaya çalışmış. Aşk,sevgi, aldatma, anlayış, farklılıklar, aile, çocuk, ayrılık gibi duygu listesinin en tepesindeki hissiyatları kolaylıkla hissedebiliyorsunuz içinizde.

Son olarak bu tür, bence sinemamıza yeni bir anlayış getirebilir. Klasik ve ağır sinema ritüellerinden biraz daha uzaklaşabilmeyi başarabilecek bir sektörün ilk halkası da bu film olacak belki de..

 

 

 

Kıblenin yönü ve Biruni..

Yaşadığı dönemde Dünya’nın çapını, 21 yy’ın teknolojik hesaplamasından yalnızca 16 km şaşarak hesaplayabilen alimmiş Biruni..

Biruni 30 u aşkın bilim dalı üzerinde araştırma yapmıştır. O yaptığı hesaplamalara göre 1030 yılında kıblenin yönünü tayin etmiştir. Onun sayesinde müslümanlar kabenin yönüne doğru namaza durabilmişlerdir.

Bay Wick serinin 3.filminde çok daha fazla sert!

 

Ve işte en sonunda bir kaç gün rötarlı da olsa, John Wick 3’e gitmeyi başardım…

Öncelikle şunu söyleyeyim. Bu film’in başrolünde Keanu olduğu sürece, en kötü yönetmen bile bu karakterin fanlarını bitiremez. Çünkü John Wick karakteri, içinde çok iyi bir insan barındıran, fakat işi ve profesyonelliği gereği insan öldürmek zorunda kalan bir kahraman üzerine yaratıldı.

Filme gelince, süre olarak çok tatmin edici bir süreye yedirilmiş konu, sizi hiç sıkmadan baştan sona kendine fokuslayabiliyor.

Filmin kadrosu, serinin 3.film’i olan bu yapımda oldukça zengin. Filmde göreceğiniz yeni isimlerin başında Halle Berry geliyor. Ki Berry, bu serideki rolü ve oyunculuğuyla Keanu’ya ciddi anlamda destek sağlıyor. Filmde Sofia rolünde gördüğümüz Berry’nin harika yetiştirilmiş 2 köpeği ile nasıl bir ölüm canavarına dönüştüğünü şahit oluyoruz. Filmde ki diğer  yeni yüzler ise Anjelica Houston ( director) , Marc Dacascos ( zero ) ve Asia Kate Dillon ( hakem )

Filmin idari yapımcısı,yönetmeni Chad Stahelski, serinin 3. filmini en kanlı ve sert sahnelerle donatmış tabiri caizse. Wick’in öldürme teknikleri ise bu filmde tavan yapıyor. Aksiyonla başlayıp aksiyonla biten bir yapmayı da başarmış yapımcı Chad Stahelski..

John bu filmde serinin ilk iki filmine oranla çok daha fazla dost ediniyor kendine. Ki bu dostlar, John’un yüksek şuraya verdiği mücadelede onu yalnız bırakmıyorlar. Özellikle Halle Berry ( Sofia ) John ile olağan üstü bir çatışma içine giriyor.

Fimde belli sahnelerde, biraz abartılı efektler kullanıldığı gözlerden kaçmıyor. Filmde yine belli bölümlere serpiştirilen esprili dialoglar, yine çok sade ve dozunda kullanılmış.

 

Yalnız bu filmde john’un senaryo gereği yüksek şuranın da üstünde ki zat’a ulaşmak için, John’un çok seyahat etmesi, bir çok farklı bölgede bulunması ve bu seyahatların geçişlerinin çok hızlı geçilmesi bütünlüğü biraz bozmuş bence. Wick filmlerinin olmazsa olmazları arasında aynı mekandaki sahne performanslarının uzunluğu gelir.

John bu filmde yarı James Bond yarı Kill Bill tarzında ki karakterleri de çağrıştırıyor. At’a binen, oradan motorbisiklet kullanan akabinde araba kullanan ve sonunda uçak uçuran kısaca her haltı bilen Bond karakterinin yansımalarının bu filmde John’a sirayet ettiğini hissettim ben.

Serinin bu filminde Charon’ın ( Lance Reddick ) diğer iki filme oranla %100 lük bir silah ve ölüm uzmanı olduğuna şahit oluyoruz. O beyfendi ve soğukkanlı otel resepsiyon müdürü Charon, bu filmde Wick’e silah arkadaşlığını görevini layıkıyla yerine getiriyor.

Filmin sonunda ise bu filmin devamı anlamında çekilecek John Wick 4 ün, çok yakın bir tarihte vizyona gireceğini de hissediyorsunuz. Bu hisse kapılma nedeniniz Laurence Fishburne ile Keanu arasındaki “kızgın mısın John” diyoluğundan kaynaklanıyor. Sanırım serinin 4. filminin tarihi çok yakında açıklanır.

Sonuç olarak John Wick 3, fanlarının kesinlikle izlemesi gereken bir film. Senaryosu, diyalogları, aksiyonu, yüksek ölüm oranıyla 🙂 10 üzerinden 9 almayı hak ediyor. Hatta az onca bir haber kanalında John Wick 3 ün Avengers Endgame adlı fantastik filmin gişe rekorunu geçtini duydum.

Şimdi hep beraber, Jonh Wick 4’ün vizyon tarihini bekleyeceğiz. Çünkü John Wick’in daha tamamlası gereken bir iki mühim işi, ve öldürmesi gereken en az 200-300 arasında bir katiller topluluğu var 🙂

Şampiyonluk mu? GALATASARAY

Şampiyonluk..

Son 25 yıldır çok alıştığımız, en fazla iki sene, bilemedin 3 sene ara verip sonra tekrar kazandığımız şampiyonluklar..

Gerçi her ne kadar alıştık desem de, yine kazanılan her şampiyonlukta havalara uçuyoruz. Hele hele yarışın son haftaya kadar sürdüğü sezonlarda, daha da bir kıymetli oluyor şampiyonluklarımız.

Bu sezonda yukarıda bahsettiğim türde bir sezon geçirdi lig takımları..

Kim ne derse desin, takımın başında Fatih Terim olunca ve kadro da onun gönlüne göre kurulunca, çok büyük bir aksilik de çıkmazsa ipi göğüslemeyi başarıyor Galatasaray..

Geçen sezon sonu iyi bir bedelle satılan Gomis’ten sonra GS, istediği gibi bir forvet bulamamıştı. Lig başlamış elde ki forvetler istenileni veremiyordu. Fakat takımın içinde ki bazı oyuncular, bu açığı kapatmak için gol yollarında daha etkili olmaya başlıyor, nitekim de maçı kurtaran golleri atmaya başarıyorlardı.

Bu sezon alınan oyuncuların neredeyse tamamı takıma uyumlu, karakterleri ve çalışkanlıkları ile adından söz ettirebilecek tarzda futbolculardan seçilmişti.

Zaten başta Fatih Terim olunca,oyuncu seçimlerinde kimsenin itirazı olmazdı taraftarlar arasında.

Benim bu sene takıma en çok fayda kazandıran futbolcular( ilk 11 desem yeterli heralde )  listemin başında Feghouli var. En kritik maçlarda, en zor dakikalarda GS yi ipten alan adamdı Feghouli. Oyundaki atraksiyonları, ceza sahasında buluştuğu an da topu kaleye kolayca gönderebilmesi, hızı, tekniği ve de tabi ki de istikrarlı oyunu, onu listemde birinciliğe çıkardı.

O listede ikinciliği verdiğim adamsa, devre arasında araplara sattığımız Garry Rodriguez. İlk yarıda ki muhteşem performansı, takımı tek başına sırtlayışı, hızı, hırsı ve tekniği ile on numara iş çıkardı.

GS bu sezon kendini zora sokan iki büyük hatadan ikincisini Rodriguez’i satmakla yapmıştı. Birincisi malûm Gomezdi. Evet necburiyetten ve takımın menfaati için satıldılar fakat, oyun kurgusu anlamında bu iki satışa alışmak çok uzun sürdü.

O listede ki bir diğer isimse tabi ki Onyekuru..

Takıma ilk geldiği zaman millet pek beğenmemişti onu. Takıma adaptasyonu biraz ağır oldu. Fakat 3-4 maçlık ısınma turlarından sonra hırsı ve golcü kimliğini ortaya koymayı başardı. 30 maçta 14 gol atarak takımına çok büyük katkı sağladı. Aslında Onyekuru giden Rodriguez’in yerini doldurdu da denebilir bi yönüyle.

Rodriguez 33 maçta 9 gol ve 10 asistle ilk yarıda GS yi ayakta tutan adamdı aynı zamanda.

Bu isimler dışında yine muslera, belhanda, marianho, selçuk, linnes, fernando, donk, n’diaye, nagamato ve luyindama takımı asıl sırtlayanlan isimler oldu.

Bunlar dışında değinmek istediğim bir konu daha var. O da Fatih Terim..

Galatasaray tüm büyük başarılarını hep onunla yakaladı eyvallah. En çok kupa toplayan adam da o oldu eyvallah. Futbolcusunu en iyi anlayan hep o oldu ona da eyvallah.

Fakat nereye kadar?

Gs’nin son 20 senesinde Fatih Terim’in olmadığı yıllarda kazandığı şampiyonluk sayısı yalnızca dört. Lucescu, Geretz, ( Feldkamp sonrası Cevat Güler ve Hamzaoğlu ile gelen şampiyonluklar, 1996-1997 sezonundan bu yana yalnızca 4 yılı kapsıyor.

Tabi ki bu, “Fatih Hoca gitsin bıraksın” demek değil kesinlikle. Fakat bu algının artık yenilenmesi gerekiyor. Fatih hoca’ya Allah uzun ömür versin inşallah. Ama bir kulübün şampiyonluk için sadece 1 adama sarılması, bütün yükü ve sorumluluğu ona vermesi, bence kendi sorumluluklarından kaçmak anlamına geliyor.

Peki ne yapılmalı?

Benim fikrim alternatif Fatih Terim adaylarıyla dirsek temasını kesmemekten geçiyor. O alternatifler ise belli. Hasan Şaş, Ümit Davala, Ergün Pembe, Bülent Korkmaz ve Okan Buruk gibi teknik direktörlüğe ısınmış oyuncular ilk etapta aklıma gelenler. Galarasaray bu konuda şanslı. Takım için teknik direktörlük yapacak adamı dışarıda aramasına gerek yok yönetimlerin..

Atıyorum Fatih Terim seneye yurt dışından bir takımla anlaşsa, Hasan ve Ümit’e, “al bu takım size emanet” diyebilir rahatlıkla şuan ki yönetim. Ve eminim ki Şaş ve Davala, Terimden elde ettikleri tecrübeyi en doğru şekilde kullanırlar.

Neyse, bunlar şimdi zaman olarak hiç te konuşulacak konular değil malûm. Şimdi doya doya kutlama ve konvoylara katılma vakti 🙂

22.Şampiyonluk, “Ben ölene kadar Galatasaylıyım” diyen herkese hayırlı uğurlu olsun…

 

 

 

Demek ki neymiş : Yalan her yerde yalanmış..

Az önce bir sahur programı yayınlayan bir TV kanalı izliyordum. Programı sunan, benim de pek bir entellektüel ve ezberin dışında bir usluba sahip hocalar sınıfına koyduğum Fatih Çıtlak hocaydı. Hocaya bir soru geldi.

Soru şuydu :

“Hocam, sosyal medyada yalan söylemek günah mıdır? Fatih Çıtlak’da bu soruya şöyle bir hikayeyi naklederek cevap verdi.

Peygamber döneminde bir alim, yaşadığı bölgede, Hz peygamberin söylediği iddia edilen bir hadis duyuyor. Bu hadisi aktaran kişinin kim olduğunu merak ediyor ve biraz araştırınca, bu nakli yapan kişinin çok uzak bir yerde ikamet ettigini öğreniyor.

Üşenmiyor kalkıp 2 günlük bir yolculuk yapıyor o adamı bulmak için.Onlarca kilometreyi, sırf bu hadisin doğruluğunu teyit etmek göze alıyor.

Neyse, adamın yaşadığı yere geliyor ve bu hadisi söyleyen adamı soruyor o bölgenin ahalisine. Ahali de, adamın evini tarif ediyor. Alim, tarif edilen eve doğru yürürken, aradığı adamı evinin önünde, duran bir at’ı, sevmek için sanki elinde yem varmış gibi davranarak çağırdığını görüyor. Durup izlemeye başlıyor Alim. At da, adama yaklaşıyor elinde yem var sanarak. At adamın yanına yaklaşınca adamın elinde yem olmadığını görüyor.

Bu olaya şahit olan alim, o an da birden adamla konuşmaktan vazgeçerek, yönünü değiştirip ahalinin yanına geri geliyor. Ta bi ahali de alimin neden o adamla görüşmedigini merak ediyor.

Ve soruyor ahaliden birisi alim’e :

“Neden o adamla konuşmadan geri döndün?

Alim de cevap veriyor : “Bugün bir at’ı yanına getirtmek için, elinde yem varmış gibi davranıp at’ı kandırmaya yeltenen bir adamın sözüne de, bahsettiği hadise de itibar edilmez” diyor.

Hikayeden çıkan sonuçta gösteriyor ki, yalan her yerde yalan. Günah her yerde günah. Yalanın bir kaç neden dışında hiç bir esnetilecek hoşgörülecek bir yanı yok.

 

100 yıla 1 kala 19 Mayıs..

Büyük Türk Milleti’nin, en çetin ve en zor şartlarda bile dahi teslim olmayacağını, 19 Mayıs 1919’da başlattığı bağımsızlık ve özgürlük mücadelesiyle tüm dünyaya gösteren büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün mücadelesi bugün 100 yaşına girdi. Yurdun her tarafınds 19 Mayıs coşkusu artarken, kutlamaların ana merkezi olan Samsun’da etkinlikler çoşkuyla kutlanıyor. İşte 100 yıla 1 kala, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramında her zaman olduğu gibi gururlu ve çoşkuluyuz.

Ne mutlu Türküm diyene. Ne mutlu bu vatanı ve devleti her şeyin üstünde tutanlara. Ne mutlu bu devleti yüceltmek için emek verenlere..

 

Milli Eğitim,yeni eğitim modelini kamuoyuyla paylaştı

Yeni sistemle birlikte gelen değişiklikler:

1. Ders sayısı azalıyor.

2. Liselere kariyer ofisleri geliyor.

3. 12. sınıflarda ders saatleri azaltılıp destek çalışmaları geliyor.

4. Her öğrenci üniversitedeki gibi kendi istediği dersleri seçebiliyor.

5. Yeni lise sistemi ilk olarak 2020-21 yılında 9. sınıflardan başlıyor. Kademeli geçiş olacak.

6. Bilgi Kuramı zorunlu ders haline geliyor.

7. Yaparak uygulayarak öğrenme ağırlık kazanıyor.

8. 12. sınıfta çok enteresan yenilikçi dersler geliyor.

9. Öğrencinin her alandan ders alabileceği dengeli bir ders çizelgesi geliyor.

10. Haziran ayında dersler yerine; proje sunumları, port folyo hazırlıkları gibi yaşam becerileri etkinlikleri geliyor

Memnuniyet, mutluluk mudur?

Sevdiğim bir arkadaşla geçenlerde oturuyoruz ona ait olan işletmede. Memleket meseleleri, tarih ve kültür ile ilgili konuşur, olaylara vakalara genel anlamda bir sorgulama şeklinde yaklaşırız bu arkadaşla girdiğimiz harareti yüksek tartışmalarda. Bu konuşmalar ve diyaloglar esnasında, cümle içinde kullandığımız bazı kelime ve anlamların derinine spontane olarak inmeye çalışırız.

İşte en son yaptığımız sohbette, irdelediğimiz iki başlıkla ilgili zıt yönlü ortaya çıkan fikir ayrılıklarına bağlı ulaştığım sonuçları paylaşmak istedim sizle.

Bu başlıklar : Memnuniyet ve Mutluluk..

Günlük hayatın içinde bazen birbirinin yerine kullandığımız iki kelime bunlar. Yani nemnuniyetle mutluluk kavramlarını ortak noktada içselleştirip, aynı potada eritiyoruz. İşte arkadaşımın fikri de bu manada vücut buluyor. Mutluysan memnunsundur’cu tez’e sıkı sıkıya yapışmış 🙂

Bense bu iki başlığın aynı paralelikte fakat ulaştırdığı sonuçta, muhteviyatlarının birbirlerinden ayrıldığı yönunde bir iddia’ya, bir fikre sahip çıkıyorum. Bu fikri savunmamın en temel sebebi, ikisinin de farklı anlarda ve farklı beklentilerde ortaya çıkıyor olmasından kaynaklı.

Meselâ önce mutluluğu irdeleyelim. Mutluluk genel olarak, bir hayal kurma ya da beklenti veyahut menfaatimize gelişen ani bir olay da doğar. Mutluluğun süresi genel olarak kesintisiz ve uzun uzun bir istikrar hali göstermez insanda.

Yani çevremizde sürekli mutlu bir insan görme ihtimalimiz neredeyse sıfırdır. Meselâ para temel olarak bir mutluluk kaynağıdır. Ve bu para dediğimiz kağıt, bizim arzu ve tatmin ismini verdiğimiz duygularımızı besler. Fakat bu para sebebiyle sürekli mutlu olmakta imkansızdır. Çünkü sürekli elde tutulan kazanç, yaşanılan tatmini de sıradan bir hale getirir. Uzun zamandır beğendiğiniz, fakat rakamsal değerinin yüksek olması sebebiyle alamadığınız bir saat olduğunu düşünün. Yani sahip olma arzunuz size o saati aldırmak istiyor. Saatin fiyatı ise maaşınızın belki de 10 katı. Ne yaparsınız? Elbette sahip olma planları yaparsınız. Kredi çekmek, arkadaştan bir miktar borç almak, aile bireylerini yoklamak gibi bir sürü eylem içinde bulunursunuz.

Bu eylemlerden biri size bu saate sahip olma şansını verdiğinde ve gidip saate sahip olduğunuzda mutlu olursunuz. Fakat saat sayesinde kendinizi mutlu etmeniz, çok kısa bir süre içinde kendini azaltmaya başlayacaktır. Sahip olmak mutluluk verir. Fakat saatin ödeme taksitleri çok uzun ve sizin geçiminize olumsuz etki ederse, huzurunuz kaçar ve mutluluğunuz, yaptığınız her taksit ödemesiyle değerini yitirir.

Memnuniyet ise geneli kapsayan bir duygudur. Memnun olmak bir çeşit sevinçtir evet fakat mutluluk gibi ani gelişimler, hayal kurmalar ve beklenti içinde yaşamalardan beslenmez. Memnuniyet bazen tek bir olay hakkında bazen de hayatımızın içinde ki bir çok farklı konuya ilişkin ortalama bir değerlemedir. Meselâ bir kişiyle flört edersiniz. O flörtözü ikna etmek ve onunla geçirdiğiniz hoş vakitler sizi mutlu eder. Fakat o flört ettiğiniz kişinin aşırı kıskanç olması, sizi memnun etmez. Hatta bilakis, memnuniyetsiz bir ilişki sizin mutlu oluşunuzu da zaman içinde köreltir.

Bir başka örnek hasta olduğumuzda yakınımızda ki insanların bizimle normalden fazla ilgilenmesi bizim için bir mutluluk ifade eder. Fakat siz, bu hastalık ve ilgi karşısında elde ettiğiniz mutluluğu, geçirdiğiniz hastalığın ağırlığı ve acısı ile kaybedersiniz. İşte bu süreçte ulaştığınız sonuç memnuniyetsizliktir. Memnun olmak ya da olmak kişinin büyük resime bakmasıyla ortaya çıkar.

Yine bir örnek daha vereyim fakat bu son olsun. Bir futbol takımı düşünün.Bulunduğu ligde zirveye oynuyor. Ligin sonu yaklaştıkça, takım yoğun stres ve baskı altında olduğundan iyi futboldan ziyade, yalnızca skor tabelasına dönük bir oyun tarzında mücadele ediyor. Oynanan futboldan memnun kalmayan Teknik direktör, eğer maçı kazandırmayı başarabildirmişse takıma, şöyle bir cümle kuruyor maç sonu basın toplantısında: “Oynanan futbol çok kötüydü. Fakat skordan ve 3 puandan çok memnunum”

İşte mutluluk ve memnuniyet arasında ki en net farklılıklar bunlar. Ortaya koyduğum bu tesbitlerden sonra, sürekli aşk, para ve eğlence ile mutlu olmaya çalışanların aslında, hayatlarının büyük bölümünde memnuniyetsiz yaşadıklarını, aynada kendilerine baktıklarında gördüklerini hep yetersizlik olarak adlandıkdırdıklarını düşünüyorum.

Kendine barışık olmayan ya da kendiyle sürekli savaşan bir birey’in en kolay yoldan elde etmek istediği şeylerin başında, sürekli mutlu olma isteği olması da pek normal bir durum..

Martha Bissmann’ın mesajı çok net..

Sen nasıl bir cansın ya helâl olsun!

Martha Bißmann Parlementoda yaptığı konuşmasına elinde Başörtüsü ile çıktı ve FPÖ’ lülere kapak yaptı.

Biliyorsunuz Avusturya’da İlkokullarda baş örtüsü yasağı onaylandı.
Bunun üzerine konusma yapan Bağımsız Milletvekili Martha kürsüde Başörtüsünü eline alarak şöyle söyledi :

“Siz Başörtüsünden mi korkuyorsunuz yoksa içindekinden mi ?

Bakın bende şimdi takıyorum şuan ve taktım.. Bakınız yine ben Martha Bißmann’im “DEĞİŞEN NE OLDU ?” diyerek karşı partilere kapak yaptı. Ve şöyle devam etti Martha..

“Evet bana bakın, sizce ne değişti? Hala vekil değil miyim? O özgür, feminist ve mezhebe bağlı olmayan kadın değil miyim?” “Müslüman kadınlardan çok şey öğrenebiliriz”

 

Kaynak : Ajanslar

 

 

 

Bu filmi izlemek için çok nedeniniz var..

Filmin orjinal adı ” Experience never gets old” Türkiye’de ki adıyla “Stajyer” Filmin başrolünde, Robert De Niro gibi dev bir isim var. Filmde onunla başrolü paylaşan kadın aktirist ise Anne Hataway …

Bu film son zamanda izlediğim sosyolojik yönü çok kuvvetli bir komedi drama. Komedi derken, dozunun çok iyi ayarlanmış olduğunun altını çizmem lazım.

Filmin konusuna kısaca değinecek olursak. Uzun bir zaman önce emekli olmuş ve eşini yeni kaybetmiş olmasıyla, kendini amaçsız ve boşlukta hisseden bir adamın,yaşadığı yalnızlık duygusu sebebiyle bir işyerine stajyer olarak başlamasını anlatıyor. Tabi başladığı işle birlikte çalıştığı yere ve oradaki insanların hayatlarına yaptığı güzel dokunuşlarla, izleyiciyi çok tatmin edici ve doyurucu bir yapıta dönüşüyor.

De Niro ve Anne Hataway’ın oyunculuklarının filmi baştan sona izlenir hale getirdiğine şahit oluyorsunuz.

Bu filmi izlemeniz için çok neden buldum ben kendi adıma. Filmde çok dikkate değer ve izleyiciye harika mesajlar veren diyaloglara oldukça fazla yer veriliyor.

Özellikle De Niro ve Anne Hataway arasında ki duygusal bölümlerde çok daha fazla bu mesajlar. Yaşadığımız yüzyılda kendini ve özünü kaybeden insanın sürekli gelişen teknoloji, iletişim ve küreselleşmenin getirdiği kapitalist dünyanın ortasında kendini arada sırada bulabilmesi, ve akabinde tekrar kaybolması, benim filmde en çok etkilendiğim konuların başında geliyor.

Bu filmi izlemek için çok nedeniniz var..

Bunları alt alta sıralayacak olursam :

Film, günümüz insanının zamanı etkin kullanmaya çalışma gayretiyle,, zamandan tasarruf edişini, fakat tasarruf’un aslında yine insanın kendinden ne kadar uzaklaştığını anlatışıyla…

Kuşaklar arası kopuşun, eski ve yeni neslin birbirlerine verebilecekleri artı deneyimlerden nasıl yoksun kaldıklarını göz önüne sermesiyle..

Günümüzde ki evliliklerde kadın ve erkek rollerinin nasıl karıştığını, anne baba ve çocuk üçgenin bile artık çok ciddi yıprandığına atıfta bulunmasıyla…

“Bekle ve sahip ol” felsefesinin hayatlarımızdan ne kadar büyük insani parçalar kopardığı mesajını vermesiyle..

Disiplinlerimizin, egomuzun, çevremizin bizi sürekli “ben merkezci” bireylere dönüştürüşüne bizi şahit kılmasıyla izlenmeye değer bir olduğunu kanıtlıyor.

Bence bu film, yukarıda yaptığım tesbitleri kendinde toplamasıyla büyük bir alkışı hakediyor.

Film, internette bir çok film sitesinde rahatlıkla bulunabiliyor.

İyi seyirler..

 

 

Kulüpler, borç girdapları, ve kahraman taraftar payesi üzerine..

Ciddi tezatları, iç içe yaşayabileceğiniz tek ülke Türkiyedir bence. Bu durum tüm konular ve alanlar içinde geçerlidir.

Toplum olarak bunu nasıl başarıyoruz bilmiyorum..

Bu ülkede söylemlerle eylemler arasında ki farklıllıklar aralarında muazzam uçurumlar barındıran vadiler gibidir..

Dün akşam Fenerbahçe’yi içine düştüğü buhrandan kurtarmak isteyen bir başkanın verdiği mücadeleye şahit oldum, Ilıcalı’nın TV8 kanalında. Yine Acun’un organize ettiği, çeşitli ünlü simaların,oyuncuların, şarkıcıların fener’e destek olmak için gönüllü katıldıkları bir programdı bu..

Amaç, hem ekonomik hem de sportif anlamda tarihinin en kötü dönemini yaşayan Fenerbahçe’ye can suyu vermek, moralini düzeltmek ve taraftarla olan bağı kuvvetlendirmekti.

Gece güzeldi. Fenerbahçe, TV8 ve FBTV’de gerçekleştirilen ortak yayınla desteklenen kampanyada, kısa sürede 400 bin SMS atıldı, 45 binin üzerinde de bireysel forma satışı gerçekleştirildi.

Şimdi ise yazının başında bahsettiğim “tezatlıklar’ ve söylem eylem uyuşmazlığına bağlamak istiyorum konuyu.

Ali Koç, yakın bir dönemde, başına geçtiği Fenerbahçeyi Aziz Yıldırım’dan daha üst bir noktaya taşımak için, hatta dünya takımı yapma arzusyla kulübün başkanı olmuş, kendisine inanan milyonlara, harika vaatlerde bulunmuştu.

Koç’un kulübün başına gelçişinin 2 temel nedeni vardı. Birincisi, Ali Koç’un tartışılmaz Fenerbahçeliliği. İkincisi de Türkiye’nin en zengin adamı olmasıydı.

Ali Koç ilk seçildiği zaman, taraftar tüm taraftarlar başkandan neredeyse Ronaldo’yu bile transfer etmesini isteyecekti o mutlulukla.

Rüya takım kurulacaktı. Para artık önemli olmayacaktı taraftar için. Zaferlerden sarhoş olunacak, dünya kulübü olmanın miladi başlangıç yılı da, Koç’un başkan olduğu yıl olacaktı.

Fakat tüm taraftarlar, zaman içinde, paranın her şey olmadığını çok acı bir sezon tecrübesi ile öğrenmiş oldu. Yanlış teknik direktör seçimi, rüya takım beklenirken tanınmamış fakat maliyeti çok yüksek bedellere gelen, pahalıya alınan futbolcular, Ali başkan’a yöneticilik hayatında belki de  hiç yaşamadığı bir başarısızlığı kulüp yöneticiliğinde yaşatmış oldu.

Ve sonunda, gelinen bu acı nokta da tek çıkar yol ve tek çözüm, taraftara gitmekti ve gidildi. Fener ol kampanyası, takıma ve başkana olan güveni sarsılmış taraftarda kullanılmışlık hissi yarattı ilk an da. Fakat yapacak bir şey yoktu. Taraftar, takımın herkesden fazla kendisinin olduğunu gayet iyi biliyordu. Başkanlar gelir gider, yöneticiler gelir gider, direktörler gelir gider fakat taraftar gitmezdi, gidemezdi…

Ben şu yaşadığım hayatta, yaşım itibariyle geçmişte bir çok kulübün çok zor ekonomik sıkıntılar yaşadığına şahit oldum. Her kulüp, destek için taraftarından maç bileti dışında bir çok alanda sorumluluk almasını istemiştir. 2000 li yılların başı ve ortalarında futbol sektörü çok büyük bir ticari sektöre dönüşmü,  4 büyükler muazzam ve gereksiz harcamalar yapmaya başlamış, taraftar memnun olsun diye dünya para harcayarak astronomik rakam isteyen futbolcuların oyuncağı haline gelmişlerdi. İzlenen bu yollar, büyük ve küçük demeden bütün takımları borç bataklarına sürüklüyordu.

Meselâ kulüp borcu deyince, Türkiyede ki tüm kulüp taraftarlarının aklına gelen ilk kulüp Galatasaraydır. Galatasaray, sportif anlamdaki başarılarla, son 20 yıla damga vururken bile,l ekonomik anlamda buhranlı günleri yine aşamamıştır.

Galatasaray kulübü, bu süreçte, yaşadığı şampiyonluklar ve yurt dışı başarılarını vitrin olarak göz önünde tutup, taraftarından ekonomik anlamda destek istiyebiliyordu rahatlıkla. Taraftar : “Para yokken bu kadar başarı varsa, bir de paramız olsa neler yaparız” heyecanlarıyla kulüplerine ekonomik destek oluyorlardı.

Yine bir başka örnek,  Aziz Yıldırım dönemiydi.. Aziz başkan sportif anlamda başarıya, taraftarı hiç bir zaman tam anlamda ulaştıramazken, kulubü ekonomik anlamda büyütüyor, tesisler kuruyor, stadını kendi yapıyor ve diğer sportif branşlara yatırım yapıyordu.

Son verdiğim iki örnek, yani Fenerbahçe ve Galatasaray yönetim biçimleri bile futbolda  ne kadar farklı tezatlar yaşadığımızın göstetgesi. Üstelik, hem kulüplerin kendi içinde hem de diğer kulüplerle hiç bir şekilde yönetimsel anlamda benzeşmemesi de çok enterandır.

Ben bir Galatasay taraftarıyım. Yazımın ortalarında Galatasaray’ın borç batağında ki süreçlerini değinmiştim biraz. Galatasaray taraftarının parası bol başkan arayışlarına da şahidimdir o dönemde ( Aziz Yıldırım “rol modeldi o dönemler )

Fakat o zor dönemde bile Galatasaraylı yöneticilerin taraftarından, kombine bilet satışı, tribün geliri, forma satışları dışında özel geceler oluşturup, ünlü simalar ve sanatçılar üzerinden para istediğine şahit olmadım. Benim anlayışımda futbol ve yarattığı sektör, artık tatminsiz, hazımsız ve doyumsuz bir ticari kuruma dönüştü zaten çoktandır.

Açık konuşmam gerekirse bugün benim tuttuğum kulüp, Fenerbahçe gibi kalkıp böyle geceler düzenleyip, “GS yaz bilmem kaça gönder” gibi kampayalar yaparsa en ufak bir yardımda, tek kuruş destekte bile bulunmam. Zaten bütün gücünü taraftardan alan bir kulübün, taraftarının, asgari ücretli, memur ve köylü sınıfın çalıştığı işlerde kazandığı helal parayı çar çur etmesini de kimse kabul edemez. Bu durum mantığa da vicdana da terstir.

Elbette ki şampiyon olunamayabilir. Nasip kısmet meselesidir. Sakatlıklar olur, futbolcu ve direktörler uyum sorunu yaşayabilir. Fakat tatmin edici futbol ve minimum borçlu bir kulüp olmayı başaramayanlar, bu durumun bedelini de ceplerinden ödemelidir.

Bu fikrim, tüm kulüpler için geçerli. Bugün, Fener olur yarın Galatasaray. Ya da Bursaspor olur farketmez, hepsinin başından geçebilir.

Ülkede işsizlikten, enflasyondan, soğan ve patatesten yakınan anlayışın, hiç bir hayati özelliği olmayan, yaşamsal bir mecburiyet olmayan bir sportif oyun olan futbol üzerinden, halktan taraftardan yardım istemesine seyirci kalmaları da enteresandır!

Belli bir ekonomik güce sahip olan zengin sınıftan gelme kulüp yöneticilerinin, kendi başarısızlıklarını sürekli taraftardan gelecek Sms destekleriyle kapatmaya çalışması. Ve taraftarında bu desteğe cevap vermesi, bu zihniyetin değişmesine de en büyük engeldir.

Umarım Fenerbahçe’nin bugün içine düştüğü ekonomik ve sportif sıkıntı, diğer kulüplere bir takım dersler çıkartır..

“Para Para Para” diyen adam,gün gelir CEZZAR’la tanışır..

Benim paraya bakış açımı belirleyen mühim noktalardan biri de, Cezzar Ahmet Paşadır. “Para Para Para” üçlemesi sahibi Napolyon’u,91 yaşındayken, bir savaşta eze eze yenmesinden ve bu olayın tarihte ki yerini almasından sonra,paraya, nasıl olur da yalnızca para gözüyle bakabilirim? Üstelikte bir Türk olarak..

Napolyon’un ganimet ve iktidar arzusunun büyüklüğü, Cezzar Ahmet Paşamın vatan, inanç ve cesaret kavramlarına sımsıkı sarılarak gösterdiği mücadele, bize, aslolan’ın dünyadaki her finansal gücün, davalar ve cesaret karşısında ne kadar aciz bir konuma düştüğünü,çok açık bir şekilde ortaya koyuyor.

İşte bu yüzden, “para para para” yerine bir kere,”Cezzar Ahmet Paşa” demeyi daha uygun görüyorum.. 🙂

 

Ajax yönetimini tebrik etmek lazım..

Ajax, UEFA Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Tottenham’ı konuk etti. İngiltere’de 1-0 biten ilk maçın rövanşında Tottenham’a 3-2 yenilerek finale çıkamayan Hollanda ekibinin iki yıldızı ise sahadaki 20 kişiden farklı bir durumdaydı.

Ajax’ın iki Faslı oyuncusu Hakim Ziyech ile Noussair Mazraoui, dini inançları gereği Ramazan Ayı nedeniyle oruçlarını tuttu. İki futbolcu da mücadelenin ilk düdüğü çalındıktan yaklaşık 24 dakika sonra oruçlarını açmak için saha kenarına geldi.

Maçın oynandığı Amsterdam’ın yerel saatine göre iftar, mücadelenin oynandığı saate denk gelince Mazraoui yedek kulübesine 24. dakikada gelerek yiyecek aldı ve sahaya geri döndü. Aynı anlarda Hakim Ziyech de orucunu açtı.

Hollanda Futbol Federasyonu, Ramazan Ayı öncesinde yaptığı açıklamada futbolcuların, ibadetlerini sezon sonrasına ertelemesi yönünde bir açıklama yaparken Ajax bu kararı futbolcularına bırakmıştı. Hollanda ekibi yaptığı açıklamada “Oruç tutup tutmamak oyuncularımızın alacağı bir karar ve biz karışamayız. Eğer oruç tutmak isterlerse diyetisyenlerimiz ona göre bir düzenleme getirecek” demişti.

Kitap veren ağaçlar..

Atatürk Üniversitesi öğrencileri kitap okuma alışkanlığını yaygınlaştırmak amacıyla bir etkinlik düzenledi. Öğrenciler, kampüsteki ağaçlara 4 bin kitap astı. Kitap okumak isteyenler ağaca asılı kitapların iplerini keserek almış.
Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü öğrencileri tarafından ‘Askıda ekmek’ uygulamasından esinlenilerek düzenlenen ‘Kampüste ağaçlar kitap açacak’ isimli proje ile ağaçlardaki kitaplar 1 saat içinde tükenmiş.

Alıntı : CNNTürk

Della Miles, Oylum Talu’ya konuktu.

Della Miles..

Hani şu islamı seçen, dünyaca ünlü model Della. Bu pazar Oylum Talu’nun konuğuydu. Oylum, her konuk ettiği isim gibi onuda harika ağırladı. Tabi sohbet baştan sona harikaydı fakat benim en çok dikkatimi çeken konu vardı.

Birincisi, Della’nın islamı seçmesinde tabiki en başta olan Kur-an diline ve maneviayatına teslim olması kadar, tanıştığı insanların da, hem islam dinini güzel yaşaması ve taşıdıkları güzel ahlâkı çevrelerine yansıtması oldu. Hani halk arasında şöyle bir anlayış vardır. “Bir yabancı, Türkleri gördükleri gördükten sonra hayatta müslüman olmaz.”

Bu yanlış anlayışın temel noktası, zamanında Cat Stevens’ın (Yusuf İslam ) “İslamı Türkiye’de görseydim müslüman olmazdım” tarzında ki bir söylemi var.

Tabi bu söylem, kendi toplumumuzda islamı sevmeyen kesimin, islamı ve dolayısıyla da Türkleri karalama ve yerme propagandasına dönüşüyor.

Yani Della, müslüman oluşuyla bu anlayışı kökten sarstı diyebiliriz.

İkinci konu ise Della’nın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile tanışması ile ilgili yaptığı yorum. Della, Erdoğan’ın bir dünya lideri olduğunu, yine Erdoğan’ın insani yönünü çok kuvvetli bir şekilde hissettiğini söylemesi oldu.

Bir devlet başkanı’nın kendisine 15 dk bir süre ayırmasının, ilgilenmesinin kendisinde yarattığı heyecanı ve mutluluğu anlatırken de çok keyifli ve memnun bir şekilde oturuyordu.

Malum, Erdoğan batı dünyasında bir diktatör olarak lanse ediliyor kamuoyuna. Della da bu tanıtımların etkisinde kalarak Erdoğan’ın karşısına çıkmış, fakat Erdoğan’ı tanıdıktan sonra gerçeği görerek bu heyecanı yaşamış olabilir.

Bunların dışında Della’nın en sevdiğin ülke hangisi neresi sorusuna verdiği cevapta güzeldi. Amerika’yı saydı önce üç ülke listesinde. Sonra Almanya Berlin dedi. Son olarakta Türkiye dedi. Oylum’un peki bu üç ülkenin içinde en sevdiğin yer neresi diye sorunca da, Della’nın cevabı Türkiye oldu. “Türkiye ve Türk insanı benim için apayrı” demesi, eminim programı izleyen tüm Türk vatandaşları onore etmiştir.

Son olarak Della, Türkiyede sevdiği sanatçıları da söyledi. Listenin başında ne Sezen Aksu ne Tarkan ne de başka Ajda Pekkan vardı. Hayranlık duyduğu sanatçı olarak Şebnem Ferah ismini verdi. Hatta ortak bir program yapmak istediğini söyledi. Bir de Ni Burak’ın bir döneminde en popüler slow şarkılarından biri olan “yalnızım ben” şarkısını övdü. Bu şarkının Whitney Houston’ın “I will always love you” şarkısı kadar büyük bir şarkı olduğunu da iddia ediyor. Sonrasında bir de bu şarkıyı canlı okuyor stüdyoda canlı canlı.. Valla ben kendi adıma bayıldım yoruma. Şarkıya gelince, bu şarkının bu kadar kıymetli olduğunu anlayamamış olmamız da çok ilginç.. Bence “yalnızım ben” şarkısını herkes bir kere daha dinlemek isteyecektir (programı izleyenler için diyorum )