Eskiden bizim de kerhaneden gelin çıkarma filmlerimiz vardı.

Sinema,çok başka bir dünya..

İnsanları sanal bir alemde, bazen çok yaşadıkları, bazen de hiç yaşamadığı bir çok duyguya ve yolculuğa çıkaran bir sanatsal tür..

Süre olarak en az 2 dk en çok da neredeyse 200 dk gibi devasa bir zamana yayılan,bin bir türlü yaşamsal kesitin ve anların videolarıdır bizim için sinema.. Bizi kendine çok hayran bırakan tür’dür aynı zamanda.

İşte Pretty Woman filmi de, gişede büyük ilgi gören ve sıradışı hikayesiyle,romantik komedi türünün sevilen örneklerindendi. Richard Gere ve Julia Roberts’in başrollerini paylaştığı filmin konusu, zengin ve yakışıklı bir iş adamının,cinsel tatmin arayışlarında olduğu anlarda,kendini sokaklara atması ve devamında, ruhu çocuk ama işi fahişelik olan bir kadınla tanışması sonucunda aşık oluşu,o aşkla beraber hayata ve kadınlara bakış açısının değişmesinden ibaret..

Aslına bakarsanız konu gerçekte sıradışı fakat işlenişi çok doğal ve çok basit.Film için seçilen Richard ve Julia gibi oyuncuların popülerliği kadar, yine filmin kurgusu ve duygusal teması,filme zirve yaptırıyor. Şimdi düşünüyorum da,bu filmi Hollywood sineması değil de farklı bir ülke sineması yapıtı olarak izleseydik, aynı etkiyi yaşayamazdık kanımca..

Meselâ bu konuyu, bizim o dönemde ki Türk sinemamız işleseydi, sonuç fiyasko olabilirdi. Çünkü o günün güçlü ahlâki yapısı,genelevde ya da dışarı da orospuluk yapan bir kadını, bu kadar sevimli ve insancıl göremezdi. Gerçi bizim de buna benzer denemelerimiz olmuştu 1980 li yıllarda. Ahu Tuğba ve Banu Alkan’lı yeşilçam’ın son dönemlerinde. Fakat o filmler romantizm de, Pretty Woman fiminin yanından bile geçemezdi. Keza kurgu da hep kötü son üzerine planlanıyordu.

Bizim milletimiz,1980’li yıllarda  Kerhaneden( Genelev ) bir kadını kurtarmayı ve evlenmeyi çok sevabı olan bir erdem olarak görürdü. Fakat bunu yapmak zordu elbette. Toplumdan dışlanmış,ötekileştirilmiş ve namussuz adledilmiş bir kadının duygularını kim önemserdi ki?

Fakat Pretty Woman filminde,Holywood sineması ve  fahişe rolündeki Julia Roberts bunu başardı. Çünkü Julia oynadığı bu rolde hiç arabesk takılmadı. Yani bir peri masalı yaratıldı. Bu peri masalının sonunun mutlu biteceği başından belliydi filmin afişinden.Çoçuk ruhlu bir kadının, bir orospuyu tüm zamanların en sempatik hale getirmesi, seyircinin içindeki “orospu” algısını kırdı. Normalde,yani gerçek hayatta, Julia’nın oynadığı karakterde bir fahişe görme ihtimaliniz nedir orasını siz tasavvur edin artık..

Yani kısaca Holywood sineması, modern dünya algısını, bizim ve Avrupa dışında ki toplumların hiç tasvip etmeyeceği, ahlâken ve kültürel anlamda hiç bir sıcaklık duymayacağı  bir izdivacı, bir an da tüm benliği ile kabul ve benimser hale getirdi.

Bu da sinema türünün sadece,eğlencelik bir vakit geçirme aracı olmadığını, Amerika’nın kültürel emperyalizm ve kapitalizm’in, dünya ya açılmada en önemli silahı gördüğünü göstermiş oldu. Tabi buna siyaseti ve kapitalist metazorileri de eklemek mümkün.

Son tahlilde,orospuluk yapan bir kadının, aşk’ı hiç bilmeyen, para ve başarıdan başka bir düşüncesi olmayan bir adamı etkilemesi hiç mümkün değilken,bir peri masalı kurgusuyla,çok mümkün hale gelebiliyor.

 

Anadolu insanını yaşatabilmek..

Atam sen ölmedin
Toprağa gömülmedin,
Bil bakalım nerdesin 
Minicik kalbimdesin

İşte bu şiirin sadece ilk dörtlüğünü okuduğuna şahit olduğumuz bir evladımızdı o. Daha öncelerden de izlemiştim aslında fakat, bu gece youtube de tekrar denk gelince duygulandım yine. Yalnız duygulanma sebebim okuduğu şiir değil, o hali ve video sonunda hakettiği alkışlar karşısındaki ” ben iyi bişiy yapıyorum” duruşu oldu.

Tüm samimiyetiyle, içten ve etkili hitabıyla Atatürk’e güzel bir şiir gönderen şu aslan parçasını, sizlerde eminim bir yerlerde ve bir şekilde görmüşüzdür daha önceleri sosyal medyada. Çok sempatik de bulmuşsunuzdur elbette.

Fakat o bakımsız, eski elbiseleriyle, ağzının çok az bir bölümüne tutunmayı başaran az sayıdaki dişleriyle ve sol burun deliğinden sızıp üst dudağına doğru yol bulup inmiş sümüğüyle, ne içler acısı bir haldedir bir yandan..

O an çevresinde bulunanların “aferim çoçuk” diyerek alkışladıkları bu çocuk, acaba neden bu halde diye, kaç kişi düşünmüştür içinden? Garip bir anadolu çocuğunda gördüğümüz bu samimiyeti, acaba neden, marka ve kaliteli elbiseler içindeki bir zengin aile çocuğunda da göremiyoruz diye de kurup çakmışlığım da vardır.

Bu ülke için en çok ve en büyük mücadeleyi veren, Atatürk’ün “köylü milletin efendisidir” övgüsünü alabilen anadolu insanı, neden 100 yıldır hep gariban, hep en fakir kesimi oluşturur?

Anadolu insanının çocukları, zengin kentli ailelerin çocuklarına oranla daha milliyetçi ve dindardır?

Her sene en fazla bir iki haber kanalında çıkan, hem çobanlık yapıp hem de üniversite kazanmış gençlere bakınca gurur duymamızın sebebi nedir? Bu sistemin içinde, akranları kadar alamadığı eğitim ve ailesinin destekleyememesinin çaresizliğinde elde ettiği başarıya bakıp kutsamak için mi?

Ya da bu çocuk gibi binlerce evladımızı ihmal ettikten sonra, kendi başına bir şekilde başarılı olmuş çocukları destekleyeleyerek vicdanımızı mı rahatlatmaktır arzumuz?

Bu aslan parçası, bu güzel içten şiiri paylaştıktan ve sosyal medyada meşhur olduktan sonra acaba o akan sümüğü silmişlerdir bir peçeteyle? Orada ki kaç kişi o takdirle çocuğu alıp bir giyim mağazasına götürüp üst baş ve yeni kıyafetler almıştır?

Ve en önemlisi bu güzel çocuk, şimdi nerededir ve tahsil durumu nedir sorusu, şimdi düşündüğüm..

Allah bizi mazluma, yoksula, öksüz’e yetim’e sahip çıkan samimi insanların grubuna dahil etsin inşallah..

 

Toplumsal cinsiyet eşitliği konusu üzerine bir araştırma..

Aile Akademisi Derneği son zamanlarda kamuoyunda daha sık tartışılmaya başlayan toplumsal cinsiyet eşitliği kavramını 10 maddede özetleyen bir çalışma yaptı.

Aile Akademisi’nin “10 Maddede Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Nedir?” başlıklı çalışması şu şekilde:

1. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’nin (TCE) Anlamı

Feminist gruplar cinsiyeti ikiye ayırmaktadır. Onlara göre bir doğuştan getirdiğimiz biyolojik cinsiyet (sex) bir de sonradan kazandığımız cinsiyet vardır. Sonradan kazanılan cinsiyete toplumsal cinsiyet (gender) denilmektedir. Kadınla erkeğin sosyal rol ve davranışlarının sebebi doğuştan getirdiği farklılıklar değildir. Bu nedenle kadınlık ve erkeklik davranışları yeniden kurgulanıp değiştirilebilir. Kadınlara bugün bildiğimiz geleneksel anlamdaki erkeklik rolleri, erkeklere de kadınlık rolleri yüklenebilir. Bugün yapılmaya çalışılan şey de budur. Bunun farkında olan akademisyenlerden biri olan Harvard Üniversitesi’nden Dr. Brizendine buna ilişkin şöyle söylemektedir:

“Oysa bize insanlardaki cinsiyet ayrımının ailelerin çocukları kız ya da erkek olarak yetiştirmelerinden kaynaklandığı öğretilmişti. Bugün bunun tamamen doğru olmadığını biliyoruz.”, “Özgür irade ve politik olarak doğru davranmak adına biyolojinin beyin üzerindeki etkisini görmezden gelmeyi deniyoruz, kendi doğamızla savaşıyoruz”[1]

Gerçekten de TCE bilimsel bir temelden çok, ekonomik ve politik amaçlara sahiptir. Kadın ve erkeğin biyolojik farklılıklarının sosyal rol ve davranışlarını da biçimlendirdiğini gösteren pek çok bilimsel araştırma yapılmıştır.[2] Ne var ki, bu tür çalışmaları yapan akademisyenlerin sesi kısılmakta, dışlanmakta ya da görmezden gelinmektedir. Bu ise en çok “ayrımcılık” sopası kullanılarak yapılmaktadır.

2. Toplumsal Cinsiyet Ayrımcılığının Anlamı

Ayrımcılık, feminist örgütlerin tasarladıkları kadın ve erkek modelini gerçekleştirebilmek için en sık kullandıkları gerekçedir. “Ayrımcılık” oldukça kullanışlı bir gerekçedir çünkü içinde gerçeklikler taşır. Bu gerekçeye dayanarak ulusal ve küresel politikalar yapılmakta, uluslararası sözleşmeler imzalanmakta ve hukuk sistemi değiştirilmektedir. Halbuki “ayrımcılık” kavramı altında kadın-erkek arasındaki biyolojik temelden kaynaklanan kimi farklılıklar da yok sayılmaktadır. Bugün genetik mühendisliği alanındaki gelişmeler, biyolojik temelde de müdahaleler yapılacağının bir işareti olarak görülebilir.

Diğer taraftan kadının iş dünyasında ve özellikle cinsellik endüstrisinde maruz kaldığı sömürü yeterince ele alınmamakta, hatta TCE savunucuları tarafından kadının cinsellik endüstrisindeki uğradığı sömürü “seks işçisi” kavramıyla meşrulaştırılmakta, tahkim edilmektedir.

3.Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Savunucularına Göre

Din Bir Ayrımcılık Kaynağıdır Toplumsal cinsiyeti tanımlarken resmi belgelerde geçen “toplum” kavramı toplumsal cinsiyet eşitliği savunucuları tarafından başka metinlerde ayrıntılı olarak açıklanmaktadır. Bu yaklaşıma göre, özellikle geleneksel değer yargıları, örf ve dinin ayrımcılığın asıl kaynakları olduğu iddia edilmektedir. Burada sadece bazı uygulamaların eleştirilmediğine, toptan bir karşı duruşun olduğuna dikkat çekmek gerekir. Örneğin, toplumsal cinsiyet eşitliği savunusu yapan temel metinlerden birinde şu ifadeler yer almaktadır: “…bu dinlerin dayattıkları toplumsal cinsiyet kalıp yargılarını ve eşitsiz cinsiyet ilişkilerini sorgulama; kısacası din olgusuyla bir hesaplaşma gereksinmesiyle yüz yüze olduklarını düşünüyorum.”

4. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Savunucularına Göre Aile Kadın İçin Tehlikeli Bir Kurumdur

Toplumsal cinsiyet eşitliği savunucuları aileyi bir tehdit ve tehlikeli bir mekan olarak görmektedir. Çünkü onlara göre aile, erkek egemen kültürün devamını sağlayan ataerkil bir kurumdur. Bu sebeple feminist perspektifle yapılan araştırma ve haberlerde aile şiddetin üretildiği bir mekan olarak tanıtılmakta ve aile şiddet kavramı ile birlikte anılmaktadır.

Örneğin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın da bileşenleri arasında olduğu Türkiye’de Aile İçi Şiddet araştırmasında bu açık bir şekilde ifade edilmektedir. “Araştırma sonuçları hem kadınlar hem de toplum tarafından en güvenli ortam olarak düşünülen ailenin aslında kadınlar için güvenli bir ortam olmadığını göstermektedir. 10 kadından 4’ünün birlikte yaşadıkları erkekler tarafından şiddete maruz kalmaları, aile ortamının kadınlar için tehdit edebilecek bir kurum haline dönüştüğünü göstermektedir. Bu durum çalışmanın bulguları dikkate alınarak, Türkiye’nin temel politikalarından birisi olan ailenin güçlendirilmesi politikasının, kadının güçlendirilmesi bakış açısı ile yeniden değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.” Halbuki dikkatli bir şekilde incelendiğinde, bu araştırmalarda manipülasyon, algı yönetimi ve çarpıtmaların kullanıldığı görülmektedir.

5. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Cinsel Özgürlük Söylemi

Toplumsal cinsiyet eşitliği savunucuları namus kavramını ataerkil bir kavram olarak ele almaktadır. Buna göre namus kavramı kadının erkek tarafından kontrol edilmesini sağlayan; ayrımcılık ve şiddet üreten bir kavram olarak ifade edilmektedir. Bu yüzden kadın hareketlerinin talepleriyle TCK’dan edep, ırz, namus haya gibi kavramlar çıkarılmıştır.[5] Toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları, kadının “annelik rolüne”yapılan vurguyu tehlikeli olarak değerlendirmektedir. Son yıllarda özellikle üreme teknolojilerindeki ilerlemeler kadının annelik rolünü en aza indirmeyi amaçlamaktadır. Evlenmeden (sperm bankaları) doğurmadan (yapay rahim)ve emzirmeden (süt bankaları) mümkün olabilecek bir “anneliğin” imkânları var edilmeye çalışılmaktadır. Hatta bugün yumurta bankalarının da devreye girmesiyle “erkek” ve “kadına” ihtiyaç duyulmadan çocuk üretiminin mümkün olduğu söylenebilir.

6. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Politikalarını Kimler Desteklemektedir?

TCE hem pek çok Batılı devlet hem de pek çok Batılı uluslararası kurumlar tarafından desteklenmektedir. Bunlar arasında Almanya Büyükelçiliği, ABD Büyükelçiliği, Avrupa Birliği, Ford Vakfı, Rockefeller Vakfı, Fransa Büyükelçiliği, İsviçre Büyükelçiliği, Soros Vakfı, Norveç Büyükelçiliği, Danimarka Büyükelçiliği gibi kurumlar bulunmaktadır.

Ulusal ve küresel sermaye TCE’nin desteklenmesine özellikle büyük önem vermektedir. Türkiye’de TÜSİAD TCE’nin en güçlü destekçileri arasındadır. TÜSİAD TCE’yi yaygınlaştırmak için bünyesinde bir çalışma grubu da oluşturmuştur. Ayrıca ismini de (Türk Sanayici ve İş Adamları Derneği) “adam” kelimesinin “ayrımcı” olduğu gerekçesiyle geçtiğimiz yıl değiştirmiştir.

Ulusalve küresel sermayenin toplumsal cinsiyet eşitliğini desteklemesinin arkasında kadının istihdamının arttırılıp “ucuz iş gücü” oluşturulması yatmaktadır.

7. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Cinsel Yönelim

Biyolojik cinsiyetten farklı olarak, heteroseksüel, homoseksüel ve biseksüel olmak üzere 3 farklı cinsel yönelim tanımlanmaktadır. Heteroseksüel, karşı cinsiyetteki bireylere cinselve romantik anlamda ilgi duymayı, Homoseksüel aynı cinsiyetteki bireylere cinsel ve romantik anlamda ilgi duymayı ifade etmektedir. Erkek homoseksüellere gay, kadın homoseksüellere lezbiyen denmektedir. Biseksüel ise

hem aynı hem de karşı cinsiyetteki bireylere cinselve romantik anlamda ilgi duyma olarak ele alınır.

LGBTİQ+’nın Açılımı Nedir?

Farklı cinsel yönelimleri kullanmak için kullanılan bir kısaltmadır. L (Lezbiyen) kadın olup kendi cinsine cinsel ve romantik ilgi duyan, G (Gey) erkek olup kendi cinsine cinsel ve romantik ilgi duyan, B (Biseksüel) hem aynı, hem karşı cinse cinsel ve romantik ilgi duyan, T (Transeksüel) operasyon geçirerek bedenlerini karşı cinsiyetin bedenine dönüştüren, İ (İnterseks) bedenleri ve üreme sistemleri tam olarak erkek ya da kadın üreme sistemi olmayan, Q (Questioning) henüz LGB olup olmadığına karar verememiş bireyleri, + ise kendini herhangi bir cinsiyet kimliğinde tanımlamayan bireyleri ifade etmek için kullanılır.

TCE ve cinsel yönelim savunucuları arasında güçlü bir iş birliği söz konusudur. Toplumsal cinsiyet eşitliği savunusu yapan pek çok metinde aynı zamanda cinsel yönelim savunusu da yapılmaktadır. Feminist örgütlerin Türkiye’de en önemli kazanım olarak gördükleri İstanbul Sözleşmesi’nin 4. maddesinin 3. fıkrası eşcinsellik ve biseksüelliği de güvence altına almaktadır. Ayrıca Türkiye’deki en eski eşcinsel dernek olan KAOS GL’nin yayınladığı fon rehberinde 79 devlet ve STK bazındaki uluslararası örgüt LGBT çalışmalarının yaygınlaşması için fonlama yapmaktadır. Bu örgütlerin büyük bir kısmı aynı zamanda TCE çalışmalarını da desteklemektedir. Bu bakımdan TCE çalışmaları aynı zamanda LGBT örgütlerin üzerinden gideceği yolun taşlarını da döşemektedir.

8. Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (ETCEP) Projesi Nedir?

TCE politikaları bakanlıklar arası bütünleşik bir politika olarak uygulandığı için her bakanlık kendi hedef grubuna yönelik çalışmalar planlamakta ve uygulamaktadır. Bunların Milli Eğitim politikalarındaki örneklerinden birisi ETCEP’tir. “Yeniden yazmaya var mısın?” sloganıyla toplumsal kadın erkek rollerinin yeniden yazılmasını hedeflemekte ve bunu da öğrenciler üzerinden gerçekleştirmektedir. 2 yıl boyunca pilot uygulama olarak 10 ilde, 40 okulda yürütülmüş, 57.000 öğrenciye ulaşılmıştır. Projenin pilot uygulama sonrasında sürdürülebilirliğinin sağlanacağı çeşitli yetkililer tarafından ifade edilmiştir. Proje British Council ve AB tarafından finanse edilmektedir. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı 6 Ocak 2019 tarihinde yaptığı açıklamada, ” Bakanlığımızın gündeminde bu alanda devam etmekte olan bir proje yoktur.” ifadesine yer verilmiştir. Ancak bu açıklama tatmin edici değildir.

9. Türkiye’de TCE Politikalarının Yasal Dayanakları Nelerdir?

Türkiye, uluslararası mevzuatlar çerçevesinde TCE eşitliği politikasını bakanlıklar üstü bir ana bir politika haline getirmiştir. Türkiye’nin, 2011 Mayıs ayında ilk imzacısı olduğu, kısa adı “İstanbul Sözleşmesi/Konvansiyonu” olan uluslararası sözleşme bu perspektife dayanmaktadır. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı 5 yıllık TCE Ulusal Eylem Planı (2008-2013) hazırlamış ve uygulamış ve TCE politikasına dayalı uluslararası belgeleri esas alan kanun ve yönetmelikler çıkarmıştır. 2012 yılında ise İstanbul Sözleşmesi’ne dayanarak “Aileyi Koruma ve Kadına Şiddeti Önleme Kanunu” çıkarılmıştır. Bu kanun, özellikle “kadının beyanının delil ve belge aranmaksızın esas kabul edilmesi” sebebiyle kamuoyunda tepki çekmiştir. Toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları, sadece Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın yürüttüğü bir politika olarak değil, bakanlıklar arası bütünleşik bir politika olarak uygulanmaktadır. Bu uygulama Ulusal Eylem Planı’nda ve AB müktesebatında “Gender Mainstreaming” stratejisi olarak isimlendirilmekte ve toplumsal cinsiyet eşitliği ilişkilerinin gündelik yaşama yansıtılması için politik karar alıcıların gerçekleştirdiği etkinlikleri entegre eden politik ve teknik bir süreç olarak açıklanmaktadır. Örneğin devletin yaptığı dokuzuncu ve onuncu kalkınma planları TCE’ye duyarlı olarak yapılmıştır.

10. TCE Politikalarına Neden Karşı Çıkılmalıdır ve Neler Yapılabilir?

* Ülkemizde “toplumsal cinsiyet eşitliği” temel bir politika olmasına rağmen, bu kavramın ne anlama geldiğiyle, toplumsal sonuçları ve değerlerimizde yaratacağı erozyonla pek ilgilenilmemektedir.

* “Toplumsal cinsiyet eşitliği” diye bir şeyin mümkün olup olamayacağı ya da bu kavramın bilimsel mi yoksa politik bir argüman mı olduğu konuları tartışılmamıştır.

* Toplumsal cinsiyetin kültür tarafından şekillendiğini savunan aktivist ve kuramcıların bize hangi kültürün toplumsal cinsiyet algısını esas almamızı önerdiği tartışılmamaktadır. Önerilen cinsiyet algısının doğruluğu bir hipotezden ibarettir.

* TCE’nin en iyi uygulandığı ülkelerde (İzlanda, Finlandiya, İsveç, Norveç) kadın ve aileye yönelik problemler önlenebilmiş değildir. Aksine kadına yönelik şiddet, boşanma, intihar, bağımlılık oranları oldukça yüksektir.

*Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine dayalı politikalar erkek ve kadını birbirine karşı rekabete yöneltmekte ve çatışma dilini kullanmaktadır.

* Kendi kültür ve medeniyet kodlarına uygun olmayan ve muhtevası tam irdelenmeden ve de araştırılmadan uygulanan politikalar kadına yönelik sorunları çözmeyecek, bilakis artıracaktır. Nitekim İstanbul Sözleşmesi’nin imzalandığı 2011yılından bu yana kadın cinayetleri giderek artmaktadır.

* Toplumsal cinsiyet gelenek/örf/din gibi kaynakları “ayrımcılık” üreten bir tehdit olarak tanımlayıp, çocuğun, Batılı feminist ve LGBTİ lobisinin kadınlık ve erkeklik anlayışına göre yetişmesine hizmet edecektir. Böylelikle toplumun tamamı sömürüye açık hale gelecek, bu sömürüye direnme odakları devreden çıkarılacaktır. Böylelikle yeni yetişecek nesiller seküler, hedonist, materyalist değerler sistemini içselleştirmiş, kendi değerlerine yabancılaşmış şekilde yetişecektir.

Neler Yapılabilir?

* TCE’yi esas alan tüm yasal anlaşmalardan ve çalışmalardan bir an önce vazgeçilmelidir. Nitekim Hırvatistan’da İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanması geniş ölçekli tepkilerle karşılanmış, Macaristan, üniversitelerdeki toplumsal cinsiyet eşitliği çalışmaları programını yasaklamış, Bulgaristan Anayasa Mahkemesi ise İstanbul Sözleşmesi’nin anayasaya aykırı olduğuna karar vermiştir.

* Kadın ve erkeğin cinsiyet kimliğinden kaynaklanan farklılıkların sosyal yaşamda ne gibi farklılıklara yol açacağı konusu ajite edilmeden bilimsel ve ilmi veriler ışığında değerlendirilmelidir.

* Kadın ve erkeklik rollerine ilişkin yerleşik algılara toptancı bir şekilde yaklaşılmamalıdır. Olumlu algı ve uygulamalar desteklenmeli, olumsuz algı ve uygulamalar değiştirilmeye çalışılmalıdır.

* Cinsiyet ayrımcılığının kaldırılmasının yolu kadının erkeklik, erkeğin de kadınlık rollerine yaklaştırılması değildir. Bu, cinsiyet ayrımcılığının değil, cinsiyetler arasındaki farklılığın kaldırılmasına hizmet eder. Erkeğin de kadının da yapabileceği ortak iş, görev ve roller olduğu gibi cinsiyet farklılıklarından kaynaklı olarak her bir cinsiyetin daha kolay ve doğasına uygun işve görevlerin de söz konusu olabileceği hesaba katılmalıdır.

* Kendi değer ve medeniyetimize dayalı olarak kadının ve erkeğin uğradığı haksızlıkların önüne geçecek teoriler, modeller geliştirilmeli ve bunların uygulama alanları geliştirilmelidir.

Mehmet Fesa Evrensev kimdi?

Tarihler 26 Nisan 1912’yi gösteriyordu. Türkiye’nin bir numaralı brövesine sahip pilotu Mehmet Fesa Evrensev, bugünkü Atatürk Havalimanı’nda askeri apronda yer alan düzlükten havalanarak ülkemiz semalarında uçuşunu gerçekleştirdi.

2000 yılından bu yana Türkiye Havayolu Pilotları Derneği (TALPA) ile Türk Hava Kuvvetleri Komutanlığı arasında yapılan çalışmalar neticesinde 26 Nisan, Türkiye Pilotlar Günü olarak kutlanmaya başlandı.

MEHMET FEZA EVRENSEV KİMDİR?

1878′de İstanbul’da Gedikpaşa’da doğan Fesa Evrensev, Galatasaray Lisesi’nde okudu. Daha sonra Harp Okulu’na girdi. 1899 yılında Süvari Teğmeni olarak mezun oldu. Süvari Dairesinde hizmette bulunduğu sırada zamanın meşhur Bekirağa Bölüğünde 97 gün hapis yattı ve Erzincan’a sürgüne gönderildi. 1908 Meşrutiyetinin ilanından sonra tekrar İstanbul’a alındı ve Süvari Bölük Komutanlığı görevine getirildi.

BİRİNCİLİKLE KAZANDI

1911 yılında orduda pilot olmak için eleman arandığı sırada Yüzbaşı olan Fesa Bey, adayların başında yer aldı. Yapılan sınavı birincilikle kazanarak Fransa’ya uçuş eğitimine gönderildi. 1912 yılında yurda döndüğünde Türk Silahlı Kuvvetlerinin 1 no’lu uçuş brövesi kendisine verildi.

8 AY SİBİRYA’DA ESİR HAYATI YAŞADI

Balkan savaşı’nda çeşitli uçuş görevleri ve bu arada filo komutanlığı da yaptı. Birinci Dünya Savaşı başlayınca, Kafkas Cephesine atandı. Fakat Kafkasya’ya giderken Karadeniz’de, Amasra açıklarında Ruslar bulunduğu gemiyi batırdılar. Ve gemide bulunanların tamamını esir aldılar. Beş yıl, Sekiz ay Sibirya’daki esaret hayatından sonra kaçarak, Haziran 1920′de yurda döndü.

KURTULUŞ SAVAŞI’NA KATILDI

Doğu Cephesinde, Büyük Taarruz’dan önce de Batı Cephesinde hizmetler gördü. Savaştan sonra İzmir’deki Hava Okulu’na öğretmen olarak atandı. Kasım 1925′te 47 yaşında ve binbaşı rütbesinde iken kendi arzusu ile emekli oldu.

THY’NİN İLK GENEL MÜDÜRÜYDÜ

1933 yılında; Türkiye’nin ilk pilotu, yine Türkiye’nin ilk hava taşımacılığı teşkilatı olan Hava Yolları Devlet İşletme İdaresi’nin başına müdür olarak getirildi. Bu kuruluş daha sonra Türk Hava Yolları adını alacaktı.

Bu hizmette bir yıla yakın bir zaman kaldıktan sonra, ömrünün kalan yıllarını Türk Hava Kurumu’na verdiği hizmetler ile geçirdi. 9 Nisan 1951′de İstanbul’da vefat etti.

 

Kaynak: kokpit.aero

Çocuk istismarı üzerine..

Türkiye ne yazık ki cocuk istismarı vakaları listesinde giderek üst sıralara tırmanıyor. Fiziksel, psikolojik ve cinsel istismar başlıkları altında toplanan bu istismar oranları korkutucu boyutta. Tabi bu acı olaylardan bile siyasi bir takım rant elde etmeye çalısanlar var birde. Sputnik, BBC gibi yabancı kaynaklı Türkiye aleyhine yalan haber yapmaktan geri durmuyorlar. Ülke içindeki muhalif ve bölücü kesimler ise bu haberler üzerinden Türkiyeyi cocuk istismarı konusunda ilk 3 e koyuyorlar. Ve cok buyuk bir cogunluk bu haberlerin dogruluk arastirmasini yapmadan inaniyor ve paylasiyor. Sputnik ve BBC nin yalan arastirmalarini doğrudan alan ve paylaşan bazı gazeteler ise toplumun huzurunu tamamen bozma ve yine toplumun psikolojik durumunu aşağılara çekmek isteyenlerin oyunu bu durum. Ben aşağıda cocuk istismarinin en çok yaşandığı listeyi paylaştım. Bu liste içinde, sürekli modern, kültürlü ve çağdaş diye lanse edilen Avrupa ülkelerine ayrı bir dikkat çekmek isterim. Bu sorun tüm dünyanın sorunu. Şu an en son araştırmalara göre çalıştırılan çoçuk işci sayısı 160 milyon civarı.. Bunların yarısından fazlası ise kız çoçukları.. Acı ne yazıl ki..

Çocuk istismarının kimi ülkelerde örtbas edilmesi, adli mercilere istismarın intikali gibi sorunlar nedeniyle ülkeleri bu alanda karşılaştıracak objektif bir çalışmadan bahsetmek güç. Ancak TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu (KEFEK) Yasama Uzmanı Gökalp İzmir’in Avrupa bazlı yaptığı çalışma şöyle:

(Çocuk istismarının tüm adli vakalar içinde görülme oranı)

Danimarka: Yüzde 52

Finlandiya: Yüzde 47

İsveç: Yüzde 46

Hollanda: Yüzde 45

Fransa: Yüzde 44

İngiltere: Yüzde 44

Letonya: Yüzde 39

Lüksemburg: Yüzde 38

Belçika: Yüzde 36

Türkiye; yüzde 36

Almanya: Yüzde 35

Slovakya: Yüzde 34

Estonya: Yüzde 33

Çek Cumhuriyeti: Yüzde 32

Litvanya: Yüzde 31

Romanya: Yüzde 30

Bulgaristan: Yüzde 28

Macaristan: Yüzde 28

İtalya: Yüzde 27

İrlanda: Yüzde 26

Yunanistan: Yüzde 25

Portekiz: Yüzde 24

Slovenya: Yüzde 22

Malta: Yüzde 22

Kıbrıs: Yüzde 22

İspanya: Yüzde 22

Hırvatistan: Yüzde 21

Avusturya: Yüzde 20

Polonya: Yüzde 19

Dünya genelinde yıllık rakamlarla karşılaştırma yapıldığında ortaya çıkan tablo şöyle:

1. Avusturalya: 50 bin

2. Zimbabwe: 30 bin

3. ABD: 20 bin

4. Afganistan: 18

5. İngiltere: 16 bin

6. Rusya: 10 bin

7. Botswana: 10 bin

8. Hindistan: 7500

9. Bangladeş: 3200

10. Güney Afrika: 3000

11. Pakistan: 2500

Trump bey, twitter takipçilerinin azalmasına çok bozulmuş!

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, takipçi sayısı azaldığı için eleştirilerde bulunduğu Twitter’ın CEO’su Jack Dorsey ile Beyaz Saray’da görüşmüş. Trump, Dorsey ile görüşmesini Twitter hesabından paylaştığı bir fotoğraf karesi ile duyurmuş. Trump, Twitter’ın aktif olmayan ve sahte üye profillerine karşı yaptığı temizlik operasyonundan sonra 320 bin takipçi kaybetmiş.


YORUM

Şaka gibi bir haber bu. Koskoca Amerika’nın başında ki adamın dert ettiği konuya bakın. Dünya’nın haritasıyla sınırlarıyla sürekli oynamaya çalışan bir devletin başkanının hesabını kim ne diye takip eder diye düşünmeden edemiyor insan.

Dünya insanlığına sanal bir dünya, kan ile gözyaşından başka bir şey veremeyen bir adamı takip etmek, anca onunla aynı şuura hizmet eden ve maşa olarak kullanılmaktan zevk alan yancı şakşakçıların işidir en önce. Sonrasında da, “bu andaval gene ne diyor” diye merak eden kitlelerin takibinden söz edilebilir. 

Trump, bu takipçi sayısından o kadar rahatsız olmuş ki, Jack Dorsey’i cağırıp yüzüne söylemiş. Jack Dorsey ne demiş diye çok merak ediyorum açıkcası. “Efendim bu azalmanın sebebi sizin saçma açıklama ve yorumlarınızdan kaynaklandı” diyememiştir elbette 🙂 Çünkü bu cümlenin kendisinin sonu olacağını bilir. Bu soruya ” Efendim, bu konuyu bir araştıralım ve size bildirelim demekle yetinmiş olabilir. 

Halbuki Trump bu konuyuda her mevzuyu abarttığı gibi abartmış. Öyle ki kendisinden önceki başkan Obama bey, 2.3 milyon takipçi kaybetmiş ve bu konuyla ilgili ağzını açıp tek kelime etmemişti. Belki umursamadığından, belki de bu gerçeği kabul ettiğinden olsa gerek, gündemine bile almamıştı. 

Trump belki de sonunun Obama gibi olacağını gördüğü için Twitter’ın başkanına erken bir uyarı yapmış olabilir. Önümüzde ki günlerde Trump’ın takipçileri artarsa şaşırmam söyleyeyim 🙂 

Valla Trump efendinin takipçisi ister 100 milyon olsun ister 1 milyar, bu Trump’lı Amerikanın dünyanın içine edişini temizliyor sonuç olarak..

 

“Burası Haftasonu” her zaman favorimdir.

Ne zamandır yazmak istediğim bir TV programıydı, “Burası Haftasonu” Uzun yıllardır süren programın beğeniyle izlenmesinin nedenlerini irdeledim geçenlerde. Bir çok kanalda birbirinden farklı içeriklere sahip sohbet programları oldukça fazla. Fakat “Burası Haftasonu” diğer örneklerinden bir tık daha önce bence. Bunun sebebi de elbette Oylum Talu..

Talu’nun iyi bir programcı ve sunucu olduğunu herkes takdir eder elbette. Fakat Talu’nun bu programın başarısına biraz daha detaylı bakmak lazım.

Jest ve mimikler

Oylum Talu’nun beğenilerek izlenilmesinin ilk sebebi bence güler yüzü. Güzel yüzüne  sohbetin şekline göre gelişen havada uygun jest ve mimikleri tam zamanında oturtabiliyor. Konuklarının sohbete ısınmasını hızlandıran da, bu jest mimikler kesinlikle..

Konuk hakkında bilgilerin ön hazırlığı

Talu, program öncesinde, gelecek konuk hakkında, doğru, renkli ve ilginç bilgilere mümkün olduğunca ulaşmaya çalışıyor. Sohbetin gidişatına göre bu bilgileri en uygun zaman dilimlerine yayıyor. Elde ettiği bilgilerin bir kısmı yanlış çıksada, bu durumun programa ve konuğa negatif bir etkisi olmuyor. Çünkü bu durumda bilginin yanlış olduğunu, yani istihbaratın eksik oluşunu sempatik tavırları ile toparlıyor.

Hitap tarzı düzgün konuşma becerisi

Talu konuklarına hitap konusunda da oldukça titiz. Konuğun pozisyonuna göre, yaşına göre, yaptığı mesleğe göre ve fıtratına göre yaklaşıyor. Mesela konuk erkekse, eşini sorarken “eşiniz hanımefendi” hitabını kullanıyor. Ya da kadın bir konuğa ” eşiniz beyfendi nasıllar? diye bir soru şekli, karşı tarafın kendisine ve eşine duyulan saygıyı gayet net bir biçimde hissettiriyor.

Enerjisi ve doğaçlama

Oylum Talu’nun günlük yaşamdaki sosyal yaşantısının kalitesi, program sırasında ki enerjine de yansıyor. Misafir ettiği konuklar Oylum’un zarifliği,yaşam enerjisi, kibarlığı karşısında hiç sıkılmadan oturup keyif alabiliyorlar.

Giyim tarzı ve stüdyo dekoru

Talu’nun giyim tarzı, seçtiği kombinlerde, sunuculuğuna ve kişiliğine cuk oturuyor diyebiliriz. Renk ve ölçü birbirine her zaman uyumlu. Hemen her renkle arası iyi. Fakat kırmızı ve siyahı ayrı bir şekilde yakıştırıyor kendine.

Stüdyo dekoru ise tam bir ev konsepti tarzında. Konuklarını ağırladığı ve kendisinin de oturduğu koltuğun rahatlığı ve konuğunun hafif çarprasında arada bir masa veyahut bir metaryal olmaması da konuğun kendini daha samimi bir alanda hissettiriyor.

Kullandığı kelimeler ve samimi mesajları

Talu, ister konuğun olmadığı bölümde olsun, isterse konukla sohbet anında kullandığı kelimeleri titizlikle seçiyor. Hatta bazen bu titizlik takılmalara da neden oluyor. Cümleye ara ara verdiği es’ler onun konuya verdiği önemide hissettiriyor seyirciye. Bir de bir -yor eki olayı var. Kurduğu cümlelerde fiilin sonuna gelen -yor ekini bazen çok vurgulu kullanırken, bazen de ek’in -r harfini yutuyor. 🙂 Oylum’u dikkatli dinlerken bu net bir şekilde farkediliyor. Tabi bu bir eksi değil sunumunda. Ama bence -yor eki’ni vurgulu okumasa daha samimi olur.

Konuğun özel hayatında ki özele dokunabilme başarısı 

Oylum Talu’nun başarısına çok önemli bir katkısı olan unsur da, misafir ettiği konuğun özeline dokunabilmesi. Konuğun duygusallaşmasına imkan veren bu yaklaşım programa artı bir samimiyet daha ekliyor. Bir zaman sonra konuk artık stüdyo havasından kopup tam bir tam bir rahatlama yaşıyor. Burada Talu’nun duygusal zekasını çok başarılı bir şekilde kullandığı da tartışılmaz.

İşte tüm bu artılar Oylum Talu’lu “Burası Haftasonu” adlı programını gayet keyifli kılan maddeler olarak ortada duruyor. Bence tartışmasız en iyi haftasonu sohbet programı, Burası Haftasonu. Ve her zaman izleyemeye değer..

Dünya’yı Ömer gibiler kurtarabilir mi?

Ülkenin en büyük gazetesi Dagens Nyheter olayı manşetten okurlarına duyururken, sosyal medyada Temel kahraman ilan edildi.

AA muhabirine açıklama yapan Temel, Türklerin iyiliksever bir millet olduğunu gösterdiğini belirterek, ”Bizim milletimiz için bu tür iyilikler normal karşılanıyor. İsveç’te ise anormal ve hayretler içinde karşılanıyor.” dedi.

Olayın İsveç medyasında yankı bulmasına şaşırdığını dile getiren Temel, yaşadığı olay hakkında şunları söyledi:

“Perşembe sabahı saat 06.00’da Christer Östlund isimli İsveçli müşteriyi havalimanına götürmek için aldım. Havalimanına yaklaştığımızda müşteri panikledi, cüzdanını ve banka kartlarını evde unuttuğunu söyledi. İki günlüğüne yurt dışı gezisi varmış. Taksi ücretini sonra ödeyebileceğini söyledim ve gittiği ülkede harcama yapması için banka kartımı teklif ettim. Teklifim karşısında dondu kaldı. İnanamadı. ‘Gerçekten ilk defa taksisine binen birine güvenerek kartını ve şifresini veriyor musun?’ diye sordu. Şaşkınlık içinde tekrar tekrar sordu.” diye konuştu.

İki gün sonra tekrar havalimanına giderek İsveçli müşteriyi karşıladığını kaydeden Temel, ”Dönüşünde kendisini almam için telefon etti. Havalimanında karşıladığımda ‘Hiç kimse böyle bir şey yapmaz. Hele hele bir İsveçli asla bunu yapmaz. Sen nasıl böyle bir şey yaptın?’ diye tekrar tekrar sorular sordu. ‘Biz Türklerin kültüründe var, biz yardım etmeyi severiz. Bizim için bu olaylar normal’ cevabını verdim.” ifadelerini kullandı.

30 BİN KRON ÖDÜL TEKLİFİ

İsveçlinin bu iyilik karşısında kendisine 30 bin kron (18 bin 800 TL) para teklif ettiğini aktaran Temel, “Gezi esnasında 4 bin 500 kron ( 2 bin 816 TL) para harcamış. Paramı iade ettikten sonra iyiliğin karşılığı olarak 30 bin kron da para teklif etti. Kabul etmedim. Eşi de yanındaydı, çok şaşırdılar.” dedi.

”DÜNYAYI ÖMER GİBİLER KURTARACAK”

Bir bankada müdür olarak çalışan Christer Östlund ise “Almanya ve Fransa’ya iki günlük iş gezimi Ömer kurtardı. Hala dünyada böyle insanlar varmış. Dünyayı Ömer gibiler kurtaracak.” diye konuştu.

Olayın duyulmasından sonra sosyal medyada Ömer Temel’in büyük övgüler aldığını söyleyen Östlund, “Tüm yorumlar pozitif. Ömer kahraman ilan edildi. Başbakan olarak görmek isteyenler bile var” ifadesini kullandı.

 

Kaynak : NTV

 




YORUM:

Dünya’yı Ömer gibiler kurtabilir mi bilmem ama, Dünya’ya en çok samimiyet ve iyilik pompalama görevini gören millet, biz Türkleriz halâ..

Haberi okuduktan “ben böyle bir şey yaparmıydım?” sorusunu sordum kendime. Ve iki cevap buldum. Cevapların ilki “hayır yapmazdım” oldu. Çünkü bu yüzyılda birine yardım ettiğinizde, bırakın karşılığını görmeyi, çok büyük kötülüklere maruz kalma ihtimaliniz çok yüksek. 

İkinci cevap ise ” yapardım ” oldu. Eğer yaptığım iyiliği gerçekten içimden gelerek yaptıysam, o an da paranın geri gelip gelmeyeceğini düşünmeden yapmışımdır. Bu o an da gelişen bir his. Tabi daha önce bu tip iyililikler yapıp çok fazla bir zarar görmemenizde gerekiyor. Malum sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer. Ömer kardeş de mutemelen daha önce böyle bir zarar görmedi. Bir de o kredi kartını verdiği an da paranın geri gelmeme ihtimalini de hesaplamadı. Allah’tan yardım ettiği vatandaşta dürüst biri çıktı. Eğer tersi olsaydı Ömer’in iyilik yapma hissiyatı ciddi bir körelme yaşayabilirdi.

Aslında bu olay bize gösteriyor ki, “iyilik yap denize at, balık bilmezse halik bilir” felsefesi bizim insanlığımızı yaşatacak en önemli husus..

 

Teşekkürler Ömer kardeş..

Kanseri yenen Muharrem hoca, içini dökmüş..

Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle 8 ay süreyle ayrı kaldığı öğrencileri tarafından sevgi gösterileriyle karşılanan 27 yıllık öğretmen Muharrem Poyrazoğlu yaşadığı o anları anlattı.

Hastalığının tedavisinin ilacın yanında moral ve motivasyona da dayalı olduğunu söyleyen öğretmen Poyrazoğlu, “Bu yüzden herkes bana çok destek oldu. Başta ailem, kardeşlerim, dostlarım bütün öğretmen camiası, okul müdürüm, komşularım. İnsanların o kadar çok seveni oluyormuş ki bu tür zor durumlara düşünce anlaşılıyor. Bir de beni mesajları ile telefonları ile beni desteklemeyi unutmayan öğrencilerime teşekkür ediyorum. Süreci tamamladım. Bundan sonra en kısa sürede tekrar tahtanın başında olmak istiyorum. Çok özledim, mesleğimi yapmayı çok özledim” dedi.

Kaynak : Hürriyet

 

Notre Dame yangınına sevinmedim tabi ki, ama içim cız falan da etmedi yani..

Valla ne sevindim ne de içim cız edecek kadar üzüldüm. Tarih dediğimiz kavram, yazıya geçen bir miras olduğu kadar görselliği ve mimarisi ile de ayrılmaz bir bütün. Notre Dame katedrali de mimari yönüyle 850 yıllık bir tarihin görsel haliydi. Gotik döneme ait bir eser olan Notre Dame dünyada ki en çok ziyaret edilen Tarihi yapılardan biri. Daha doğrusu biriydi yanmadan önce.

Fransa üzüldü en başta tabi, adamların kendi eserleri. Aynı zamanda tüm Avrupa’nın üzüldüğünü söylemek mümkün. Fakat gelin görün ki bizim toplumda yarattığı üzüntüde oldukça fazla. Toplum derken elbette başta sanat camiasının bir bölümüyle, Avrupa hayranlığını iliklerine kadar sindirmiş elitist ve burjuva sınıfının önde gelenlerini kasdediyorum.

Eeee ne var bunda? İnsanlar üzülmesin mi diyenleriniz çıkar şimdi içinizden. Elbette üzülmelerinde hiç bir mahsur yok. Fakat kendi bin yıllık geçmişlerinde gerek savaşlarda gerekse mütahit yağmalarına maruz kalarak yıkılmış onlarca eser için bir cümle bile yorum yapmamaları ilginç ve abes.

Dünyada 800 yıllık hatta 1200 yıllık tarihe sahip islami mimariye sahip hiç bir yapıya üzülmemeleri, olaya sanatsal değil de sınıfsal anlamda baktıklarının bariz bir göstergesi. Avrupalı için o katedralin mimari ve turistik değerinin büyüklüğü kadar, dinsel anlamda ki değeri de tartışmasız önemli bir yere sahip. Katedral’in anlamına sözlükte baktığınızda karşınıza şu tanım çıkar: Piskoposluk makamı bulunan büyük kilise…

Yani dinsel anlamda çok büyük bir amaca hizmet etsin diye yapılmış zengin bir mimariye sahip kliseydi Notre Dame zamanında.. Yani bizim islam inancına sahip olduğunu iddia eden sözde aydın kesimimiz, konu bizim tarihimizde ki islami anlamda değer bulmuş hiç bir yapıya karşı korumacı bir anlayışa sahip değil. Bunun en büyük nedeni islam dininin içeriğinde ki zenginlikten yoksun yaşamalarından ileri geliyor. Avrupa orta çağı’nın son 200 yılında yapılan ve Hristiyanlık dininin egemen olduğu dönemin bir hatırası olan bu katedral, islâm dininin medeniyet ve kültür alanında en üstün olduğu zamanlara denk geliyor. Bilimde, ilimde, sanatta ev verimli dönemlerde en verimli dönemini yaşayan islam dünyasına ait mimari yapılar neredeyse yok denecek kadar az. Sebebi ise bilinçli bir şekilde tahrip edilip yıkılmalarından başka bir şey değil.

İşte bugün sosyal medyada Katedrâlin yanışına aşırı üzüldüğünü anlatan twitler atan ünlü tayfasına gösterilen tepkilerin sebebi de bundan ibaret. Milli duyguları 1923 ten önceki tarihe karşı körelmiş bir kesime gösterilen doğal bir tepki aynı zamanda..

Şimdi konuyu size bir soru sorarak bağlayayayım. Bugün (Allah muhafaza etsin ) Sultan Ahmet yansa, Fransız toplumunun aydınlarının kaç tanesi üzüntü dolu twitler paylaşır sosyal medyada?  Bu soruya vereceğiniz cevap, size bu yanan Notre Dame katedraline ne seviyede üzülmeniz gerektiğini söylecektir..

Yerdekine acımayan Coni, göktekine acır mı?

 

Şu Amerika’nın zarar vermediği bir canlı kaldı mı acaba? diye düşünmeme sebep olan bir haber bu. Yani şu dünyanın bir dili olsa da kendisi anlatsa şu lanet olasıca devlet’in şerrini!

Sosyal medyada gördüğüm haber şu: ABD’deki gökdelenlerin yılda yaklaşık 600 milyon kuşunun ölümüne neden oluyor..

Cornell Kuşbilimi Laboratuvarı adlı kuruluşun araştırmasına göre gökdelenlerin yapay ışıkları nedeniyle yön duygularını kaybeden hayvanlar binalara çarparak yaralanıyor, çoğu kez de ölüyormış. Özellikle kuşların göç zamanında daha ağır oluyormuş bu soykırım!

Sonuçları “Frontiers in Ecology and the Environment” adlı bilim dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, ABD’de kuşlar için en tehlikeli kent Chicagoymuş. Bunu Houston ve Dallas izliyormuş. Bu kentler, kuşların göç yolları üzerinde bulunuyor.Göç mevsiminde binlerce kilometre yol kat eden kuşların yolculukları cam binalara çarpmaları nedeniyle birkaç saniye içinde son buluyor.Uzmanlara göre, birçok kuş gece uçuyor. Gökdelenlerin ışığı kuşları çektiği için hayvanlar birbirleriyle çarpışıyor ya da binalara çarpıyor.’Gökdelenler, gece ışıklarını kapatmalı’Bazı kuşlar için binaların ışıkları o kadar yanıltıcı oluyor ki, nereye gideceğini bilemeyen hayvanlar saatlerce kanat çırıpıyor. Kuşlar sonunda bitap düşüp, kendileri için güvenli olmayan yerlere inmek zorunda kalıyor.

Yerde hersene onbinlerce insana kıyan Amerika, gökyüzündekileri de rahat bırakmıyor anlayacağınız. Şimdi desek ki Amerika’ya:  “Ey Amerika gece kapat şu gökdelenlerinin ışıklarını.Kuşlar ölüyor” bizi ne kadar ciddiye alır acaba? Yerdekine merhamet etmeyen göktekine acır mı?

Mesir Macunu, coğrafi tescilini aldı.

UNESCO tarafından Somut Olmayan Dünya Kültürel Miras Listesi’nde yer alan ve bu yıl 479. kez gerçekleştirilecek Uluslararası Manisa Mesir Macunu Festivali’nin tanıtım toplantısı yapılmış..

Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Cengiz Ergün, festivale Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi davet edeceklerini söylemiş..

Festivalde yabancı misafirleri de ağırlayacaklarını belirten Ergün, “10 kardeş şehrimizden temsilciler festivalin konuğu olacak. Ukrayna, Hindistan, Sri Lanka, Rusya, Endonezya ve Bulgaristan’dan gelecek 186 kişilik halk oyunları ekibi festivalimize renk katacak” diye konuşmuş.

Manisa Valisi Ahmet Deniz ise, festivalin Manisa’nın tanıtımına büyük katkı yaptığını ifade etti.

Manisa’yı Mesiri Tanıtma ve Turizm Derneği Başkanı Ufuk Tanık da mesir macununun tescili için 2013 yılında başvuru yaptıklarını anlatmış.

Uzun zamandır bekledikleri sonucu geçen ayın sonunda aldıklarını vurgulayan Tanık, “Mesir macunu coğrafi işaret olarak tescillendi. Ürün artık ‘Manisa Mesir Macunu’ şeklinde tanımlanacak. Bu bizim için büyük bir müjde. Festivalde 6 ton mesir macunu saçacağız” demiş..

Kaynak : TRT Haber

Refikayı seviyoruz çünkü..

Refika Birgül..

Son dönemin en çok parlayan şeflerinden. Samimi ve doğal tavırları ile bir çok insanın beğenisini alan bu tombik abla, hem Tv’de hem de sosyal medyada hayran sayısını arttırmaya devam ediyor.

Bu bol samimiyetli ve doğal tavırlara sahip insanı, yemekle uğraşmak istemeyen, üşenen, binlerce insanı şevklendirdiği çok açık ve bu durum  artık herkesçe kabul ediliyor. Kolay ve hızlı tarifler noktasında tüm meslektaşlarının önüne geçme başarısı ise takdire şayan Refika’nın. İzleyenlerini hiç sıkmadan verdiği tarifler çok pratik gerçekten.

Dikkat ederseniz, Refika Birgül’den bahsederken adını ve soyadını birlikte kullanmıyoruz. “Refika” deyip bitiriyoruz. Bunda Refika’nın samimi hallerinin ve bize yakınlığının rolü çok büyük..

Refika, 19 Mayıs 1980’de İstanbul doğumlu. Annesi Kıbrıslı, babası Nevşehir’li. Doktor bir ailenin çocuğu olarak doğmuş.  Tahsilinin ilk zamanları Hamdullah Suphi Tanrıöver İlköğretim Okulu, Robert Koleji’nde geçti. Refika lise yıllarında siyah beyaz fotoğrafçılığa uğraşmış. Matematik ve fiziği birleştirerek bir dans projesi hazırlamış. Refika sonra psikolojiye merak salmış lisans eğitimini Koç Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde tamamlamış. Sonra bir rüzgar esmiş ve kendini Londra’da bulmuş, London Business School’da liderlik eğitimi almış. Yalnız burada Refika’nın kendini arayışlarına dikkat çekmek istiyorum. İnsanın ne olmak istediğine karar vermesi, bir çok deneyim ve hatadan sonra meydana çıkıyor. Fakat bu konuda toplumun %80 i Refika kadar şanslı ve cesur değil. Çünkü bu arayışlar hem ciddi bir maddi imkan ve zaman gerektiriyor. Yani herkesin yapabileceği bir iş değil.

Neyse.. Sonra Refika Üniversiteye devam ederken Yavuz Turgul’a ait olan Medina Turgul reklam ajansında çalışmaya başlıyor. Reklamcılıktan keyif alınca Birgül, okulu bırakmaya karar veriyor. Sonra bundan da vazgeçip VoIP ( voice over internet protocol) alanında kendi işini kurmaya yöneliyor. Refika, gelen her rüzgara kendini bırakmaya devam ederken kendini İstanbul Bağımsız Filmler Festivali ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (IKSV) organizasyon bölümünde görev almış halde buluyor. Rüzgarlar dinmiyor Refika’nın hayatında, Daha sonra bir özel Hastane bünyesinde üst düzey yönetici ve genel müdür olarak çalışıyor..

Mutfağa tam olarak girişi ise, Londra’ya akrabalarını görmek için gittiğinde damak zevki daha bir gelişmesiyle başlıyor. Farklı yemekler arayan Birgül, yemeklerde farklı denklemler ve sentezlemeler aramaya başlıyor. Bir yemek kitabı çıkarıyor. Ardından kendine bir yemek atölyesi kuruyor. Ve o günden sonra Refika, ödül üstüne ödül, ünvan üstüne ünvan toplamaya başlıyor. Böyle bir kariyerin geldiği nokta da, Refika’nın hayatının kalan bölümünde şef olarak kalacağına kimse ihtimal veremez bence:) Refika daha 38 yaşında. Allah ömür verir de bir bu kadar daha yaşarsa, eminim daha bir çok rüzgara kendini fütursuzca bırakacaktır. İnsan bu, başardıkça kendini daha zor hedeflere ve sancılara bırakmaya yeltenmekten geri duramayan tek canlı.

Refikayı severek izliyoruz. İzlemeye devam edeceğiz. ( Bu arada Refika’nın mozaik pasta tarifini denedik muhteşem oldu. Tavsiyemdir..)

 

 

Mevzuya Fransız değiliz elhamdülillâh..

Nasıl gururlanmayalım siz söyleyin. Doğrunun arkasında dim dik durmak, onurlu ve hakkaniyetli bir millet olduğumuzu her platformda alnı açık bir şekilde, bize iftira atan devletlerin yüzüne yüzüne bağırmak bizi her zaman mutlu ediyor. Geçmişimizi tertemiz yazmayı başaran tüm atalarıma, dedelerime, bugün bize utanılacak hiç bir şey bırakmadıkları için ne kadar teşekkür etsem az.

Bilmem fark etiniz mi? Artık Devletin temsili noktasında kimseden çekinmeyen ve korkmayan bir duruşumuz var.

Dün,  Bakan Çavuşoğlu’nun  gerekli ayarı verdiği Sonia Krimi’nin arkasında ki 2. vekil salondan çıkmadan kameraya dönerek;

”You can not insult a country like this” demiş.

Türkçesine gelince, bu cümle ‘Bir ülkeyi bu şekilde aşağılayamazsınız’, anlamına geliyor. Yani çok bozulmuş hanımefendiler!

Ya hu dünyada ki mazlum yerlilerin kanını döken vampir Avrupa ülkekelerinin başında yer alan siz Fransızlar, Ruanda’da, Cezayir’de, Afrika, Benin, Burkani Faso, Gabon, Gine, Kamerun, Moritanya, Nijer, Senegal, Tunus’u fiziksel olarak aşağılamamışmıydınız?

Afrika’nın Çad’ın da ise kana doymayarak 400 alimi hunharca katletmemişmiydiniz?

Geçmişi bu kadar kirli bir milletin, kalkıp bizi soykırımla itham etmesi ne büyük terbiyesizliktir. Kendi yedikleri bokun aynısını bizim de yediğimizi iddia etmek akla ziyan bir davranıştır.

Yani bunlara göre afrika halkının canının kıymeti yok. Sadece Ermeniler insan!

Tüm pisliklerinizi hasır altı ederek kapatamayacağınızı bildiğiniz halde, neden halâ medeniyetten, demokrasiden, insan haklarından bahsediyorsunuz anlamam ki hiç!

Ki çok şükür bizler artık, bizi doğrudan ilgilendiren hiç bir mevzuya fransız değiliz millet olarak. Konuşmaya ve saçmalamaya devam ettikçe ağzınızın payını alacaksınız..

Sütten çıkmış tek ak kaşık, Ruh’tur..

Oynaklık ve pislik İnsanın ruhunda barınmaz. Ruh, yalnız güzele ve doğruya meyleder. Oynaklık ve pislik insanın nefsinde ve ben kavramının içinde yaşar. Ve nefis de her insanda, insanı insan eden yaşamsal bir gerekliliktir. Gel gör ki bu nefis’e tanınan özgürlük dsiplinel sınırlama içine alınmazsa, hem sahibine hem de çevresine zarar getirmeye başlar. Kendine zarar verdiğini tasavvur edemeyen insan, başkasına verdiği zararı nasıl idrak edebilir? Nefse zulmeden nefsine esir olur. Bu esaret de sonu..

İçinde Türk yaşamayan Türk köyü FAYMONVİLLE!

Belçika’da kendilerini asırlardır “Türk” olarak tanımlayan Faymonville köyündekilerin düzenlediği gelenekselleşen karnaval renkli görüntülere sahne oldu.

“Türk Köyü” olarak bilinen Faymonville, karnaval etkinlikleri çerçevesinde kırmızı beyaza büründü. Çevre köylerdekilerin de katıldığı karnavalda, Türk bayraklı bando takımının arkasında kortej oluşturdu.
Kendilerine “Türk” denilmesinin, kiliseye vergi ödemeyi reddetmeleriyle ilgili olduğunu belirten köylüler, karnaval kapsamında çeşitli kostümler giyerek eğlendi.

Köyün futbol takımı RFC Turkania (Genç Türkler Birliği), amatör ligde ay-yıldızlı armasıyla mücadele ediyor.

Faymonville’deki tek otel ise Le Vieux (Eski Sultan) adını taşıyor.

Belçika’nın Almanya sınırına yakın Arden Dağları bölgesinde, yaklaşık bin kişinin yaşadığı Faymonville köyünün merkezindeki kütüphane olarak kullanılan binanın girişindeki mermer üzerine oyulmuş ay-yıldız, binanın içindeyse ise camlara işlenmiş Türk bayrağı motifleri dikkati çekiyor.

Türklerin yaşamadığı Faymonville köyüne “Türk köyü” denilmesiyle ilgili, bazıları 8’inci yüzyıla dayanan çeşitli rivayetler bulunuyor. Köylülerin Haçlı seferlerine katılmayı reddettikleri iddia edilirken, en yaygın rivayete göre, 16’ncı ve 17’nci yüzyılda Osmanlı’ya karşı Kilise’nin koyduğu vergileri ödemeyen Faymonville köylüleri, Müslümanlarla ittifak yaptıkları gerekçesiyle “Türk” olarak adlandırıldı.
( Haber Euronews’den )

Pek güzel hareketler bunlar..

 

 

Valla sevin sevmeyin, Yılmaz Erdoğan komedi anlamında bu ülkeye ciddi damga vuran isimlerin başında geliyor. Komediyi daha geniş alana yaymada ki gayreti, diğer tüm demirbaş komedyenlerin de üstünde şüphesiz…

Yılmaz Erdoğan’ın Mükremin abi karakteriyle başladığı şöhret serüveni, daha sonra ki yıllarda gişesi bol bir çok filmle ve en son olarakta “Çok Güzel Hareketler Bunlar” efsanesi ile devam etti ve ediyor.

ÇGHB’a burada ayrı bir parantez açacağım elbet. Çünkü bu tarz, Türkiye’de ilk denenen ve Tv üzerinden kitleye ulaşan ilk komedi tiyatrosu. ( Aslında Mahşer-i Cümbüş’de var ama içerik olarak daha doğaçlama olması onu ayrı bir kategoriye koyuyor. Ve tabi raiting olarakta )

Çok güzel hareketler bunların ilki kesinlikle bir efsane oldu Türkiye’de o yıllarda. (2008- 2011) Sonra ekipte herkes bireysel kariyer planlarını yaptı. Yılmaz Erdoğan evlendi vs.. Ve ÇGHB sona erdi. ÇGHB 1’de yer alan hemen herkes, çeşitli medya alanlarında, ama en çok da oyunculukta iyi yapımlarda oynadılar. Kadronun neredeyse tamamı herkesin tanıdığı ve sevdiği isimler haline geldi. Fakat Eser, Oğuzhan, İbrahim,Ersin,Murat,Şahin ve Büşra isimleri  1 tık daha öne çıktılar.

Bu öne çıkan isimler dışında kalan diğer oyuncuların hepsi çok başarılıydı bence. Fakat ne yazık ki bu sivrilenlerin gölgesinde biraz gölgelendiler ister istemez..

Ve 2011 de biten ÇGHB, bu sene ÇGHB 2 ile aramıza geri döndü. Tabi 2 başlamadan 1-2 ay önce medya ve seyirciler 2 nin 1 kadar başarılı olmayacağına dair yorumlar yaptılar. Çok da erken yapılan yorumlardı bunlar. Tabi bu arada ülkenin ÇGHB den sonra koltuğu devralan Güldür Güldür’ün popüleritesi’nin de bu yorumlara katkı yaptığını söylemek mümkün.

ÇGHB 2 yi hemen hemen her hafta, az da olsa izleyebildim. Ve şuan da vardığım sonuç, 2 ‘nin 1’in tahtını sallandırabileceği yönünde. Çünkü daha 3 bölüm seyirci karşısına çıkan yapım, skeç kalitesi, oyuncu çeşitliliği, yazılan oyunların konu kalitesi gibi bir kaç detayda kendini kanıtlamış durumda. Biraz zaman geçince onlar da aynı 1 de severek izlediğimiz karakterler gibi içimizde yer edecek..

Şimdi ÇGHB’ı 1 ve 2 olarak madde madde analiz edelim.

– ÇGHB 2’nin 22 kişilik oyuncu kadrosu ciddi bir ön hazırlık yapmış. Bu hâl 1’in ilk başladığı zamanki hallerine göre başlangıç adına daha üstte.

– ÇGHB 1’de joker, Ersin Korkut’tu. 2 de ise Hamza Yazıcı olacak kesinlikle.. ( Hatta oldu diyebiliriz de )

– ÇGHB 1 de, oyun yazarlığında Eser ve Oğuzhan ön plana çıkıyordu. 2 de öne çıkacak isimler ise bence yaş ve tecrübe olarak daha olgun olanlar arasından gelecek.

– ÇGHB 1’de skeçler’in kalitesi ve komikliğinden çok yerleşmiş tiplemeler beğeni görüyordu.( Hıyarlı baba, havuç ana gibi ) ÇGHB 2 de ise bu durum 1 de ki kadar yoğun olmayacak diye düşünüyorum. Çünkü hem daha çok erken, hem de oyuncuların hemen hepsi her rolün zorluğunu kaldırabilecek beceride..

– ÇGHB 1’de kadın oyuncu popülerliğinde bir Büşra çok akılda bir temsilci olarak duruyordu karşımızda. Fakat 2 de kadın oyuncu popülerliğini sağlayacak en az 2-3 oyuncu şimdiden rengini belli etti.

– Biz seyirciler için ÇGHB bir saatimizi ayırıp izleyeceğimiz bir programdan ibaret. Halbu ki, Yılmaz Erdoğan için bu kadro, bir emek ordusu demek. Uzun bir hazırlık döneminden sonra ortaya çıkan bu kadroyu 1’in kalite seviyesinin altında kalmasına izin vereceğine hiç ihtimal vermiyorum.

– ÇGHB 2 de benim gözümde 1 tık öne çıkan isimlerse şunlar :

Ve benim 1 numaralı favorim Safa Sarı.. Taklit yeteneği, sempatik yüz hatları, az tombulluğu, Ve kendinden büyük diğer bir çok abi ve ablasından daha kendine hakim sahnede. Safa da aynı Hilmi Deler gibi ÇGHB 2 nin dümeninde olacaktır.

Hilmi Deler. Ben bu çocuğun tarzını Oğuzhan’a benzettim. Bunda simasının da etkisi var tabi. Fakat Hilmi’nin sahnede kendine güvenmesi ve zeki bir adam olduğunu her skeçte hissettirmesi sebebiyle de Oğuzhan’ı çağrıştırıyor bende. İleri ki dönemlerde onun skeç yazma becerisinin diğerlerinin önüne geçme ihtimali yüksek. Ekibin demirbaşlarından biri olacaktır diyorum.

 

Atakan Çelik. Oyunculuğu çok rahat. Her role adapte olacak kadar yetenekli. Ki zaten yakışıklı bir adam olmasıda artısı hayranları için..

 

Evliya Aykan. Hakkari’li diye Yılmaz Erdoğan’ın hemşosu ayağına ekibe girdiği söyleniyor. Ama Evliya bunu bir tanıtım biyografisinde yalanlamış. Zaten torpil’e ihtiyaç duyacak bir oyuncu da değil. Yüz hatları bir çok role cuk oturacak kadar iyi. Ama muhtemelen en iyi yine doğu insanı tiplemelerinde marifetini gösterecektir.

Hamza Yazıcı. Şuana kadar ÇGHB 2 nin en popüler ve en sempatik bulunan oyuncusu. Yetenekli küçük bir adam. Elbette ki fiziksel orantısı öne çıkaracak her daim. Fakat bence Yılmaz Erdoğan onun oyunculuğunun gelişimini muazzam oranda yükseltecek. Hamza’nın fiziksel avantajı, bir ömür yetecek popülerliği sağlamaya yetmeyecektir çünkü..

 

 

Gürhan Altundaşar. Yine mimik ve jestlerle ön plana çıkan oyunculardan. Rolünü çok doğal oynaması bence en önemli artısı. Komedyen bir karakter bence..

Begüm Çağla Taşkın. Bursa’lı olmasından dolayı ayrıca mutlu olduğum bir oyuncu. Geçen yaz oynadığı bir sakız markası reklamından hatırlarsınız.. Şive ve ağız yapmada öne çıkar kesinlikle..

Ezgi Yürekoğlu. Düzgün ve akışkan konuşması, role kendini tam olarak vermesi ve ekrana yakışması ile öne çıkan isimlerden oldu. Aslında Ezgi bana göre tam bir katakter oyuncusu kalitesinde. Bugün Rainting’i yüksek dizilerde başrol yardımcı rollerini rahatlıkla oynar.

Milli mücadele rotasına 100 bin fidan dikilecekmiş..

MEB ve Tarım ve Orman Bakanlığının iş birliğiyle  yürütülecek çalışma ile 6 ilde öğrenciler, “Milli Mücadele’nin 100. yılında 100 bin fidan” hatıra ormanları oluşturacakmış..

Ortaöğretim Genel Müdürlüğü ile Orman Genel Müdürlüğünün koordinesinde projeye ilişkin bir protokol imzalanmış..

MEB Ortaöğretim Genel Müdürü Cevdet Vural, 19 Mayıs 1919 tarihinin 100. yılı vesilesiyle tüm yurt genelinde kutlamalar düzenlenmesine ilişkin Cumhurbaşkanlığı genelgesi yayımlandığını anımsatmış.

Bu çerçevede, Bakanlık olarak eğitim kurumları nezdinde birtakım planlamalar yaptıklarını bildiren Vural, “Ortaöğretim Genel Müdürlüğüne bağlı resmi okul pansiyonlarında barınan öğrencilerin katılımıyla Milli Mücadele’nin 100. yılı dolayısıyla bu mücadelede temel rol oynayan İstanbul, Samsun, Amasya, Sivas, Erzurum ve Ankara illerinde Mustafa Kemal Atatürk’e minnet ve şükranların bir ifadesi olarak bir dizi etkinlik düzenlenecek.” demiş

100 bininci fidan 19 Mayıs’ta dikilecekmiş..

Fidanların Orman Genel Müdürlüğünce temin edileceğini ifade eden Vural, çalışmaların hemen başlatılacağını ve 19 Mayıs’ta ise 100 bininci fidanın dikileceğini belirtmiş.

Fazlaya olan meyiller..

Bizi mutlu eden nedir? Bir ihtiyacı gidermek midir mutluluk?  Bitmeyen ihtiyaçlar bizi sürekli mutlu olma mecburiyetine sürüklüyor olabilir mi?

Az’a kanaat etmeyi unutalı çok uzun zaman oldu. Toplum artık bedavaya, bir alana bir bedavaya, ikinci ürüne %50 indirime öylesine bağlandık ve öylesine esir edildik ki kurtulmamız mümkün değil gibi görünüyor.

Bir kase çorbayı doymak için bir ekmekle yemeyi adet edinip çorbanın tadını alamayan milletimiz için her türlü promosyon ve indirim birer velinimet hükmünde kabul görülür ne yazık ki..

İhtiyaçla, lüks’ün fuzuliliğinin birbirine karıştığı son çeyrek asırda, bir insanın belinin doğrulması da bir o kadar zor.

Fazla’ya olan meyillere mesafe koyma zamanının geleceği günlere ulaştırsın bizi yaradan.. Az’ın bereketini paylaşarak arttırmayı nasip etsin..