Et tu, brüte? yoksa Sende mi Leyla?

Hayatta yola gönüllü çıktıklarımız ve yine aynı yola çıkmak zorunda kaldıklarımız..

Yola gönüllü çıktıklarımıza, hayatımızda biriktirdirdiğimiz tüm güveni boca etmekten mi, yoksa yola gönüllü çıkmanın verdiği huzura teslimiyetimizden midir bilmem, “sende mi brütüs” cümlesinin hayâl kırıklıklarında, boğulup gidiyoruz.

Aslında “sende mi Brütüs” kırılganlığı, bizim hayatımızın bir döneminde aldığımız bir karne gibi. Bir kırığın üzüntüsüyle diğer tüm derslerden geçmemize sevinemeyişimizlerimiz..

Bize hayal kırıklığı yaşatan dersin adıysa “sırtımızdan vurulmak” Arkamızı dayadığımız insan ya da insanların, günün birinde bizi bir hançerle öldürebileceğini ihtimal dahilinde görmemek, bizim hayatta ki en büyük aptallıklarımızın Top 10 listesinde, her zaman zirvede tek kalmasına yarıyordu.

Ömrünüz boyunca kaç adama : “Sende mi Brütüs?”  ya da kaç kadına : “Sende mi Leyla? ” dediğinizin sayısına bir bakın bakalım. Sinsice ve en boş olduğunuz an da sizi bıçaklayan ve oyunun dışına atan kişiler, genel olarak sizin hemcinslerinizden çıkar. Karşı cinsten gelecek tehlikeler bir şekilde belli eder kendini. Ama insan kendi cinsine daha bir yaslanır. Aynı genetiğin kodlarına güvenmek, yine aynı genetiğin dayattığı bir bağlanmadan kaynaklanır.

Sende mi? sorusu, sorulduğu kişiye aslında kocaman bir farkıdanlığı anlatmaktır. En son darbeyi vurana, kendisinden öncekilere benzemiş olmasına atıfta bulunan bir yakınmadır, bir yas tutmadır inceden. Herkesleşen bir özel’e sahip olmanın pişmanlığıdır.

İşte bu yüzden çoğu insanda, Brüstüsden ve Leyla’dan bir parça yaşar. Bu parça, kötü huylu bir hücre gibi tüm vücudu zamanla sarabilir. Hatta bu herkesliğin içinde siz de varsınızdır. Bir gün biri gelip yüzünüze “sende mi Brütüs” derse, bilin ki o hançeri o kişinin sırtına daha bir dakika önce sokan sizden başkası değildir. Allah bizi başkasına Brütüs ne de Leyla olmaktanda, başkalarına “sende mi Brütüs/ Leyla” demekten de muhafaza buyursun..

 

Bence herzaman en iyi haber kanalı NTV..

NTV ve CNNTÜRK

Türkiye’nin önde gelen iki önemli haber kanalı. Gerek tarzı gerekse spiker seçimleriyle her dönem en izlenir haber kanalları olmayı başarıyorlar. Özellikle bu iki kanalın izlenirliği sayesinde farklı kanallarda çalışan erkek ve kadın sunucuların kariyerlerindeki en yüksek noktada bulunmak istedikleri iki kanal.

Oğuz Haksever

Bu iki kanalın içerik, tarz ve sunucu tercihleriyse birbirlerine hiç benzemeyen duruşları ise çok bariz bir şekilde birbirinden ayrılıyor. NTV hemen her kesimden kendine takipçi bulabiliyorken, CNNTÜRK daha muhalif kanadın tercih ettiği bir haber kanalı olarak yürümeye devam ediyor. Bu durum, sunucuların haberi sunuş biçimine de yansıyor tabi.

NTV ortada ama bir tık iktidara yakınken, CNNTÜRK özellikle tartışma programlarıyla muhalif kanadı bir tık öne çıkarıyor.

Moderatör ve sunucu kalitesinde ise NTV sanki daha bir samimi geliyor izleyiciye. Yani NTV sanki kendi içinde bir aile olgusu oluşturmuş gibi. Bu sıcaklık ortam hissini veren sebeplerin en başında tabi ki bünyesinde ki sunucu ve moderatörlerle uzun soluklu çalışması geliyor kanalın. Başta Oğuz haksever olmak üzere Erhan Ertürk, Kenan Onuk, Ercan Taner, Fuat Akdağ, Celal Pir, Güntekin Onay gibi isimler, bu uzun soluklu başarının en önde gelen isimleri olmuşlardı. Kadın sunucularda ise Sonay Dikkaya, Duygu Canbaş, Banu Güven Gülay Özdem, Gülay Afşar, Burcu Esmersoy,Tuğba Dural, gibi isimler de yine kanalın en uzun soluklu çalıştığı isimlerdendi.

Tabi zaman içinde sunucuların gerek ideolojik tercihler gerekse ekonomik nedenlerle farklı kanal ve programlara geçiş yaptıklarına şahit olduk. Özellikle son iki-üç yıllık dönemde haber kanalları arasında ki sunucu transferleri göze battı. Bu transferlerde en çok kayıp verense şüphesiz NTV oldu. Oğuz Haksever dışında ki hemen hemen tüm demirbaşlarını farklı kanallara uğurladı NTV..

Fakat bu hızlı kayıp sonrasında, gidenlerin yerine gelecek doğru isimleri seçmeyide bildi. Seda Öğretir, Burcu Kaya,Buket Aydın, Meryem Özgün, Sultan Arınır, Özge Fıstıkoğlu, Buse Yıldırım ve son katılan isim olan Zehra Küçük NTV yi tekrar popüler kanal olma yolunda güçlendirdi. Tabi bu son jenerasyonun içindeki bir kaç isim belli bir dönem çalıştıktan sonra ayrıldılar. ( Meryem Özgün, Sultan Arınır, Özlem Sarıkaya, Buket Aydın )

Bu ayrılan isimlerin içinde Meryem Özgün mesleği bıraktı. Diğer üç isimse CNNTÜRK ve Kanal D ye transfer oldular.

Tam da bu noktada NTV ve CNNTÜRK kanallarının arasında ki spiker transfer savaşından bahsetmesem olmaz. NTV Üst yönetimi kanalın haber spikerlerine art arda gelen gelen transfer tekliflerini kurumsal bir saldırıya dönüştüğünü CNNTÜRK yönetimine iletince iki grup arasında görüşmeler başlıyor. Sonunda iki kanal bir mütabakata varıyor. CNNTÜRK’ün bundan böyle NTV’den haber spikeri transfer etmeyeceği yönünde bir karar aldığı ve tarafların bu konuda bir centilmenlik anlaşmasına vardıklarına dair haberler medyaya düşüyor.

Bu konuda NTV’nin haklı olduğu aşikar. Kolaya konma mantığıyla hareket etmeye alışan CNNTÜRK, bu anlaşma bu huyundan vazgeçiyor.

Yine başka bir gözlemim de kadın sunucuların son dönemde erkek meslekdaşlarından daha etkin olduğu yönünde. Zaten kadın sunucuların erkek sunucularda fazla bir sayıya ulaşması da bu gözlemin bir kanıtı. Türk izleyicisi için kadın spiker izlemek artık keyifli bir trend’e dönüşmüş durumda. Hatta milletim artık bu spikerlere olan hayranlığından, instangram da sıkı bir takipçi grubu oluşturuyorlar. Bu kadar başaralı ve güzel kadın sunucu arasında yıldızını parlatmayı başaran erkek sunucularda var tabi tek tük de olsa.. Ahmet Arpat bu isimlerin en tepesinde bence. Gerek haber sunumu gerekse moderatörlüğü kariyerinin bence en güzel dönemini yaşıyor. Bunun dışında NTV’ye en son katılan isimlerden olan Serhan Başbahçıvan’da kariyerinin en büyük sıçramasını yaparak NTV’nin gelecek vadeden ve uzun soluklu çalışmayı düşündüğü isim oldu. Bahçıvan NTV kariyeri öncesi genel olarak ulusal kanalların ana haber sonrasında yayına giren 2-3 dakikalık futbol haberlerini sunuyordu. Bence NTV de yeni olduğu için biraz donuk ama zamanla ısınıp demirbaş isimlerin arasına girecek gibi duruyor.

CNNTÜRK ise NTV’ye göre sönük kalmaya devam ediyor. Cnn’in sunucuları genel olarak pek gülümsemeyen ve haberi sunarken Buket Aydın mimiklerini kullanan( aşırı ciddi, biraz yapay duran ) bir tarza sahipler.. Öne çıkan isimler kim diye baktığınızda göze doğrudan çarpan ve kendine fan yapabilen isimler değiller. Tabi burada Hande Fırat’ı ayrı tutmak lazım. 15 Temmuz gibi ulusal bir tehdidin içinde milleti Cumhurbaşkanı ile buluşturan isim olmasından mütevellid fanları ve takipçileri oldukça fazla..

 

Tüm bu tespit ve gözlemlerime göre NTV bence Türkiye’nin en doğal ve samimi haber kanalı olmaya devam ediyor.

 

Vazife ve itaatsizlik üzerine..

Diriliş Ertuğrul dizisinin geçen bölümünde, Ertuğrul’un Bamsı’yı görevden almasıyla sonuçlanan diyalog çok önemli bir konuya vurgu yapıyordu.

Ertuğrul, Bamsı’ya verdiği vazifenin yerine gelmemesi üzerine çok sinirlenmiş ve Bamsı’nın iyi niyetiyle vazifede insiyatif kullanmasına çok büyük bir tepki göstermişti. Alp başı görevinden azledilen Bamsı bunu kendine yediremese de itaat’ini kaybetmemişti.

Bu yaşanan diyalag bana,  alt-üst ilişkilerini, itaati, sorumluluk duygusunu ve tabi olma gibi dsiplinel davranış biçimlerini sorgulattı. Bir makam sahibi olan insanın, üstlerince belirlenen kural ve vazifeleri eksiksiz yerine getirebilmesi, insiyatif alanı ve hata yapma olasıkları muazzam bir görecelik barındırır içinde.

Verilen görevi an’ın getirdiği beklenmedik durumlarda yerine getirememek affedilmeyen bir davranış mıdır? sorusu, herkesin farklı bakış açısına göre değişir. Verilen görevi yerine getiremeyenin kişinin sebebi, gevşeklik ya sorumluluktan kaynaklanmıyorsa affedilebilirliği olmalı diye düşünüyorum kendi adıma. Tabi, bu af’fa uygun görülmesi için sorumluluğunu yerine getirmeyen kişinin gerekçesi ve ortaya çıkan sonucun olumsuz olma oranı da pek önem arzediyor. Eğer telafisi olmayan sonuçlar doğmuşsa işte o zaman sorumluluğu veren üst’ün affına uğramakta çok zor.

Sorumluluğu alan kişi, yaşanan olayın seyrine göre verdiği kararı uygularken doğacak her türlü sonucu kestirebilmek zorunda. Vazifenin gereğini yerine getirememesinin sonucunu, bir şekilde pozitife çevirebilmesi olmazsa olmaz bir kural.

Dizide, Bamsı Ertuğrul’un kendisine verdiği görevi o an hesapta olmayan bir aksiliği gidermek için yerine getirmiyor. İyi niyetle kullandığı insiyatifle o an ki aksiliği gideriyor fakat devamında daha büyük sıkıntılara uğratıyor obayı.

Bu hikaye, Nasreddin Hoca’nın ” valla hanım sende haklısın” hikayesine benzer bir durum. İki farklı açıdan bakıldığında emri vereninde, emri yerine getirmeyenin de haklı olduğunu söylemek mümkün. İşte böyle durumlarda insiyatif alan kişinin ortaya çıkacak sonucun, sonuna kadar arkasında durması gerekiyor.

Sorumluk ve emre itaat dediğimiz kavramın şekil ve şemalini belirleyen otoritenin, işi bilen ve o işin uzmanı olmuş kişilerce belirlenmiş olmasından dolayısıyla eksiksiz bir itaat şart. Elbette ki bu kural koyucunun liyakat sahibi olması da olmazsa olmazlardan. Fakat yukarıda açıkladığım gibi hesapta olmayan aksilikler cereyan edince, görev ehliyeti alan kişinin duruma müdahale biçimini göstermesi anlamında insiyatif alması, ana sorumluluğunu yerine getirmesi mecburiyetinden kaynaklı olarak kaçınılmaz.

Sosyal medyayla bize her gün 1 Nisan..

1 Nisan..

Toplumumuzda şaka günü olarak kutlanan bir gün. Çoğu insanın bugünü neden özel bir gün olarak algıladığını da bilemiyorum. Fakat dünya bir günü özel ilan etmişse içimizde ki bir kesim, bugünü hemen kendi toplumuna yerleştirir. Tabi bunda her bir şeyi Avrupa’dan alma huyumuzun büyük etkisi görülür. 1 Nisan’da illâ ki birilerine şaka yapma hevesimiz doğar. Yapılan şaka ne kadar gerçeksi olursa, yapan kişinin aldığı haz da o kadar büyük olur. Yani aslında yaptığımız şaka görünümlü bir kandırmaca ya da yalandır.

Milletimin eğlenmeye çok meraklı olmasına ve kendine eğlenebilmek için bir sürü icat çıkarmasına rağmen, seçimlerinde etkisiyle pek sallamadı 1 Nisan’ı. Çünkü artık 1 nisan’ın yerine koyduğumuz “sosyal medya” var. Kandırmak, kanmak, kafalanmak ve oyuna gelmek için harika bir araç!

Sosyal medya sayesinde bir her gün 1 Nisan artık.. Pis bir şaka yapmak için 1 yıl beklememize gerek yok onun sayesinde. Hile’nin yalanın kralı o bu platform artık. Tüm dünya’nın 1 Nisan’dan uzaklaşma sebebi bu ortam kesinlikle. Belki bir 5-10 yıl’a aklımıza bile gelmeyecek bir gün olacak 1 Nisan’lar..

Fakat herkes de bilir ki, 1 Nisan’da birilerini kandırmak, birilerini aldatmak, tufaya düşürmek bize ayrı bir keyif katardı geçmişte..Bu 1 Nisan şakası denilen şeyin, diğer uyduruk özel günlerden farkı bir farkı vardı tabi o günlerde. O fark da ticari hiç bir değerinin olmamasıydı. Yani alışverişi hareketlerdecek ölçüde bir etkinlik günü değil bu gün. Belki şaka malzemesi satan dükkanlara bir miktar katkı sağlamışlığı vardır ame hepsi o kadar.

Bir de artık pek önensenmese de, bazı medya kuruluşlarının, 1 Nisan günü şok haberlerle bir kısım halkı heyecanlandırırlar ve ve  o günü renklendirmeye çalışmaları dikkat çekerdi eskiden..

Dünya’ya bakınca, tarihte 1 Nisan gününün bir çok farklı devlet ve toplumda çeşitli etkinliklerle anıldığı görülür. Tarihte ki en bilinir 1 Nisan günü, hristiyanların bir savaş sırasında müslüman kitleyi kandırmasıdır. 31 Mart gecesi yaşanan olayda, düşma kuvvetlerine ( müslümanlara ) verilen bir söz, ertesi gün geçerliliğini kaybeder. Yani Hristiyanlar, müslümanları hile ile kandırırlar. Bu kandırdıkları güne “1 Nisan hile günü” adını vermişler dolasıyla..( 15 yy. Gırnata kalesi kuşatması )

Sonrasında bu 1 Nisan, farklı Avrupa toplumlarında, farklı isimler ve içeriklerle bir şekilde benimsenmiş.

Fakat 1 Nisan şaka gününün dünya’ya yayılmasında Fransa’nın etkisi daha büyük yer tutar. Fransa bu güne “1 Nisan aptallar günü” adını vermiş. Bu olayın hikayesi ise şöyle :

Fransa kralı IX. Charles, yıl başlangıcını Ocak ayının 1. gününe almış. Daha önce Avrupa’da genel olarak belirlenen yıl başlangıcı 25 Mart’mış O zamandaki iletişim şartlarıyla Charles’in bu kararı fazla duyulmamış, duyanlar ise protesto amaçlı eski adetlerine devam etmişler. 1 Nisan’da eğlenceler düzenlemişler. Diğerleri ise onları Nisan aptalları olarak isimlendirmişler. 1 Nisan’a “aptallar günü” adını vermişler. Bu günde herkese sürpriz hediyeler vermişler, yalan haberler uydurmuşlar. Yıllar sonra ocak ayının yılın ilk ayı olmasına alışılınca, Fransızlar 1 Nisan gününü kültürlerinin bir parçası görerek devam etmişler. Oradan da bütün dünyaya bir şaka günü olarak yayılıp gitmiş, günümüze kadar ulaşmış işte..

Ben bu günü gençliğimden beri saçma bulmuşumdur. Kimseye bir şaka yaptığımı da hatırlamam. Boş bir iştir. Fakat buna rağmen insanı o gün dikkatli olmaya zorlaması, ve her an kandırılma eyleminin kurbanı olabileceğimizi ortaya koymasıyla önemli bir gündür.

O Abla, Türk milliyetçişi de Yusuf, Nazi subayı mı?!

Bu hikaye de,

bir kadın var..

bir akıllı telefon

bir de, Bayburtlu Yusuf..

Bu üçünün bir araya gelmesiyle de ortaya çıkansa, bir ülkenin seçim dönemi provakasyonunun bir tescili. Koskoca bir milletin, siyaset ve ötekileştirmenin içinde eridiği, çirkinliğin tavan yaptığı bu dönemde, içinde bocanılıp durulan, doğru ile yanlışın birbirine eşdeğer hale getirilmesinin acı sonuçları..

Aynı milletin torunları, ortak tarihlerine bu kadar yabancılaşmamıştı tarihin hiç bir sürecinde.  ”Benin doğrum senin doğrunu hiçe sayar” düşüncesi içine düştüğümüz o devasa ayrışmanın en fotoğrafı olarak, tam karşımızda duruyor..

Yusuf..

O da kendince edindiği bir doğrunun peşinden, elinden geldiği kadar koşan. Niyeti halis, ameli halis şekilde dolaşan genç bir adam. Bu milletin bir ferdi. Bu milletin geleceğinden sorumlu milyonlarca neferden biri. Yani Anadolunun yüzü..

Fakat o akıllı telefonun sahibinin zihniyeti karşısında, hiç haketmediği bir ötekileştirilmenin, küçümsenmenin, hor görülmenin de tam ortasında kalmış bir adam. Kendi doğrusunu hiç’e sayan başka bir zihniyetin karşısında sakin kalmaya çalışan, alttan alan ve efendiliğinden zerre taviz vermeyen bir gönül insanı.

Önce nereli olduğu irdeleniyor. Sonra ne iş yaptığı. En son olarakta hem elindekiler hem de kalbinde taşıdığı fikirler yüzünden küçümseniyor. Andımız diye bilinen, ilk’i 1933 ler de yazılan, sonra ki dönemlerde 3 kez değiştirilmiş milli bir söylevi, her şeyin üstünde tutan bir lümpen ve jakoben anlayışın saldırısına uğruyor.

Peki neden ısrarla “andımızı oku bakalım” sorgulaması? Andımızı okuyan herkes Türk mü olmuş oluyor?

Yusuf, orada o an da andımızı okumuş olsaydı, o içinde koca bir kin ile yaşayan ablamız, Yusuf’un temsil ettiği fikre sıcak mı bakacaktı?

Ya da Yusuf, üniversite mezunu olsaydı küçümsemekten vaz mı geçilecekti? Veyahut Yusuf, Bayburtlu değil İzmir’li olsaydı, kadın makarnayı sormayacak mıydı?

Elbette hiç bir şey değişmeyecekti..

Ve yine ironik bir parantez daha açmak istiyorum burada. Bu kadın, Yusuf’a niçin Andımızı değil de İstiklal Marşını oku demedi sizce?

Değer anlamında İstiklal Marşı, Andımız denilen söylevin kat be kat üstünde değil midir?

İstiklal marşımızın içinde ki sözlerin temsil ettiği değerler bütünü, Andımız’ın içinde ki değerlerin tamamını kapsamıyor mu?

Benim bu olayda gördüğüm şunlardan ibaret : Bu ötekileştirmeci anlayışın maşası olmuş belli kesimler için Türklük kavramı yalnız Mustafa Kemal Atatürk’e, andımıza, laikliğe ve seküler yaşam anlayışına dayandırılmış. Türklük Gazi’den 2000 bin yıl öncesine dayanıyor. Andımız ise içinde yalnızca devletimizin üst kimliği olan Türklüğü simgeliyor. Türk devletlerinin içindeki 72 buçuk milleti içinde barındırmıyor. Laiklik ise bilindiği üzere, tüm dünyada din ritüellerinin hem siyasetten hem de diğer dini inançlardan ayrı ve özgür yaşamasının teminatı sayılır. Fakat gelin görün ki bu ablanın mantığında ki bağnaz laiklik anlayışında, dini anlayışı, demokratik bir yaşam alanı gören, haklarını koruyan her ideolojiye düşman olmak yatıyor. Bu ülkeye en büyük zararı verecek olan şeyin din olduğuna inanan bu insanların, bu tutumlarında şaşılacak bir yan bulamıyorum bende artık..

Bu ülkede yoksul olan,eğitimsiz ve muhafazakâr olan her bireyin, bu hale gelmesini sadece bir partiye bağlamak ne komiktir. Ve bu parti ve temsil ettiği değerler, en büyük tehlike olarak lanse ediliyor. Tabi bu anlayışa sahip olanlar toplumun tamamı değil elbette. İnanmayan, herşeyiyle batıcı, burjuvazi, elitist ve kültür emperyalizmine kurban gitmiş sözde aydınların söylem ve iddiaları bunlar..

Ülkenin rejim, kültür ve sanat anlayışını uzun 50 senedir, sürekli tekelinde tutan bu anlayışın yarattığı asılsız ve maksatlı ideoloji, bugün toplum içinde yaşanan kutuplaşmanın da kaynağını oluşturuyor.

Şimdi bu durumun vahamiyetini tam ters bir örneklemeyle çalışalım. Şimdi bu hikayede ki Yusuf, temsil ettiği değil de farklı bir partinin argümanlarını dağıtıyor olsaydı. Meselâ ana muhalefet partisinin diyelim. Ve o videoda ki, iktidara muhalif ablamız da, sözde bir milliyetçi değil de dindar bir kitleye mensup bir ablamız olsaydı. Soracağı soru ne olurdu sizce?

Meselâ Ayetel kürsi’yi okuması istenseydi Yusuftan..Ya da Amena resüli’yi.. Ya da bir Felak ve Nas suresi ile test edilseydi ne olurdu. Yusuf bilemeyince ya da okumak istemeyince müslüman sayılmıyor muydu? Bir de bu anı videoya çekip youtube ye atsaydı. O zaman ne olurdu? İşte yine aynı şey olurdu. Yaftalamanın, ötekileştirmenin bir başka versiyonu olurdu. Sembolleştirilmiş değerler üzerinden insanlara düşman olduğumuz bu yüzyılda, ortak payda da bizi buluşturmayan, sürekli zıtlaştıran, ayrıştıran her türlü bölücü plan’a artık bir dur diyebilmenin zamanı gelmiş gibi görünüyor. Aynı ortak değerlere gönül veremeyeceksek, kardeşlik, yurtaşlık kavramlarına saygı duyamayacaksak Türklüğümüzün neresi ile övüneceğiz?!

Bu sebeple artık Yusuf’ların yüzüne değil ideolojilerin içeriğinde ki samimiyetsiz noktalara, ikonlara ve yaftalamalara tavır koyalım…

Her kesimin bir Yusuf’u var. Fakat her Yusuf da bizim Yusufumuz değil mi sonuçta?

 

 

Bireyin “Güvenli bağlanma sorunu” üzerine

Güvenli bağlanma sorunu diye bir şey duydunuz mu siz hiç? Yani bir çeşit psikolojik sorundan bahsediyorum ( İnternet’e bağlanma da sorun aklınıza geldi değil mi ilk önce? Ama değil tabi ki 🙂  )

Ve inanın ben de,  bu rahatsızlığın adını daha yeni duydum. Fakat içerini o kadar iyi biliyor muşum ki anlatamam. Yakın çevremde bir çok insanda gördüğüm, çok değişken ve karışık hayat şekli, meğer bu rahatsızlığın bir göstergesiymiş..

Çocuk yaşlarda ebeveynlerinden yeterli ve istikrarlı ilgi ve güveni alamayan tüm çocuklar, belki de hayatları boyunca yaşayacakları çelişme ve hezeyanların sebebinin bu olduğu bilmeden yaşarlar.

Temel açıdan bakıldığında güvensiz bağlanma, iki kişi arasındaki bağın güvensizlik ve git-gel ler nedeniyle sarsılması anlamına geliyor. Yani kişi iletişim kurduğu çevreye karşı sürekli isteksizlik yaşıyor. Buna “alışılmış bir yaşam da” denilebilir. Daha doğrusu yüzeysel samimiyetler..

Psikologların görüşlerine baktığımda, bu durumun kaynağının çoçukluk dönemi olduğunda birleşmiş olduklarını görüyorum.

Kurduğumuz ilk bağ olan anne ve baba bağı, ömrümüzün seyrini değiştiren en genel unsurmuş meğer..

Eğer çocuk, güvenli bir bağlanma yakalayamışsa, tamamen tatminkar bir duygusal bağ kuruyor hayatla. Yani karşılarındaki kişiye de genel olarak pozitif bakıyor. Hüsnüzan dolu bir gönüle sahip oluyor.

Güvenli bağlanmaya sahip olamayanlar ise kişi terk edilme ya da zarar görme endişesiyle yaşıyorlar her dönem. Sıkıntılı geçen çocukluk dönemlerinde görülen güvenli bağlanma sendromu, kişiyi genellikle yalnız olmaya itiyor. Korku ve kaygı duyguları törpüleniyor bu rahatsızlık sebebiyle. Hatta bu şekilde büyüyen çocukların iki tür şiddetten birini mutlaka gördüğü söylenebilir. ( psikolojik ya da fiziksel )

Bu tip insanlar bu sorunsal sebebiyle, ebeveynlerinin çok sık değişen değişen davranışları nedeniyle anne ve babayı bir model alarak alamıyorlar. Çocuğun ebeveynleri hakkındaki düşüncesi hep oynaktır ve sabitlenemez. Bu tip çocuklar, ileride yetişkin olduğunda bile bu kayma ve oynaklık devam eder.

Davranışları, fikirleri ve ortaya koydukları duygular arasında bütünlük oluşmaz. Teslimiyet duyguları zayıftır. Kendilerinin neden böyle olduğunu bir türlü düzgün yorumlayamazlar.

Tabiri caizse, bir robotik insana dönüşmüştür bu rahatsızlığı yaşayan birey. Hayatta duygu katması gereken bir çok yere, duygu değil mantık ve kural katar. Kuralcı, sürekli tehlikeye açık bir vaziyette yaşarlar.

 Bu sorunun temelinde ciddi bir sorgulama ve yoğun duygu trafiği de vardır aynı zamanda.. Çelişkili bir aileye sahip olan çocuk, ebevynlerinin ne olduğunu ya da ne olmadığını her daim sorgular. Doğru ve yanlış denklemini kurmakta zorlanırlar.

Bu tip çocuklar büyüyünce yakınlık ve sevgi konusunda bir kaynak oluştururlar. Sosyal çevrelerin arasında kendileri hep en başta göze batar. Bağımlılık şeklinde seyreden bağlanma, takdir ve onay ihtiyacıyla sonunda gözden çıkarılma veya reddetmeye ulaşılmış, çok hassas ve titiz bir kişiliğe bürünürler.

Bu tip, aynı zamanda şüphe denilen kaygı şeklini sürekli aktif tutarlar. İnsanların kötü ve olumsuz yanlarına daha çok odaklanırlar. Bu sebeple bencil ve benmerkezci bir karaktere dönüşürler. Zarar görme korkularını bastıramazlar. Çekingen ve uzaktan seyirci olmaları da çok muhtemeldir.

Yine bu bağlanmada görülen en belirgin özelliklerden biri de,  insanlarla samimi ilişkiler kurmayı beceremektir. Tabi bunu başaramayan birey içinde derin bir üzüntü yaşar. Sorumluluktan kaçma, kendini toplumun samimi ve yakın kanallarından ayırma gibi bir takım davranışlar gösterir. Tam bağımsız ve özgür bir yaşam hedefi koyarlar kendilerine. Aile kurmak ve çocuk fikrine alışmaları çok uzun zaman alır.

Bütün duygular, içlerinde yaşanılır. Eğer dışarısı ile paylaşılırsa, belli şekillere dönüşen objeler gibidirler. Bu nesnelleşen duygular, tanım ve muhteviyatını yitirmiştir artık. “Bi seviyorum bi sevmiyorum” git gel leri, bu tip bağlanma yaşayan bireyin içinde bir bunalım ve karmaşa sebebidir. Bazen de hiç yoktan yere ani ve hızlı bir isteğe sahip olur fakat bu seferde bu isteği kelimelere ve jestlere dökemezler.

Bu tip bağlanma görülen bireyler anne ve babalarından insani duygular yerine ihtiyaç fazlası obje ve sahip olma duygusuyla yetiştirilmişlerdir. Ebeveynler ya kendi dertlerine düştüklerinden ya da doğru yetiştirme yetisine sahip olamadıklarından bu tip bireyleri tatmin edememişlerdir.

Anne ve baba, akılları sıra çocuklarına kuralcı disiplinli ve mesafeli davranarak çocuklarının olgunlaşacağını sanırlar. Sonra ileride çocuk anne ve babasını eleştirdiğinde, ebeveynler de doğru olanı yapmaya çalıştıklarını söyleyerek çocuğu bastırmaya çalışırlar. E bu durumda da çocuk sokağa ve diğer insanlara yakınlaşıp onlara alışır. Bu tip’e örnek çocuk, ileride kimseden bir şey ummadan ve hep tek başına uğraşır problemleriyle. Ve gelecek bir yardıma, ya inanmaz ya da güvenmez.

İşte tüm bu bağlanma bozuklukları bireyleri hayatları bir çok açıdan kısıtlar. Evlilik, cinsellik, çoçuk yetiştirme gibi bir çok önemli sorumluktan kaçmasına neden olur. 

Tabi tüm problemler eğer kişi adını koyamadığı fakat sıkıntısını sürekli yaşadığı psikolojik rahatsızlığı tespit eder ve bu konuda başta bir psikologtan akabinde de en yakın olduğu insanlardan destek alabilirse, çözüme ulaşmak pek tabidir. Tabi ilk önce teşhis sonra da gayret şarttır.

Şimdi siz de bir bakın bakalım etrafınıza. Böyle insanlara denk gelecek misiniz? Kim bilir belki sizde bir “güvenli bağlanma sorunu” yaşıyorsunuzdur..

 

Bu çocuk 17 yaşında böyleyse, bir de geleceğini düşünün..

Bu çocuğun yaptığını yapmak cidden bir cesaret işi.Ülkenizde bir katliam yapılıyor. Ve bu katliamları yapanlar sizin dininizden değil farklı bir dine mensup savunmasız insanları vahşice öldürüyor. Siz de bunu sindiremiyorsunuz ve kendi ülkenizde kendi senatörünüzün kafasında yumurta kırıyorsunuz. Bu hareketiniz sebebiyle tokatlanıyorsunuz. Polisler sizi yere indiriyor. Olay sonu eriyor ve siz hiç bir şekilde özür dilemiyorsunuz..

Üstüne bir de katledilen insanların ailelerine gönderilmek üzere bir yardım hesabı açıyorsunuz. Kefaret ücreti dışındaki tüm parayı, o katledilen insanlara ulaştırıyorsunuz..

Nasıl ama?

Bu insani bir kahramanlık hikayesi değil de nedir?

Evet işte bu kahramanın adı Will Connoly..

Daha 17 yaşında ve bu eylemi tamamen kendi insanlığı duyarlılığı ile planlıyor.

Avustralyalı Senatör Fraser Anning’in kafasına geçirdiği o yumurta ve kendisi, dünya insanlık tarihine altın harflerle yazılıyor.

Connoly geçen akşam bir TV programına katılıyor. Ve olayı ilk defa anlatıyor. “Connoly : “Böyle bir vahşette, suçlu olanın değil de müslüman olan insanlar olduğunu iddia eden Aning’e çok sinirlendiğim için yaptım bu eylemi” diyor. Bu eylemin müslümanlarla kendileri arasında bir köprü oluşturduğunu ve ırkçı ve teröre meyilli insanlara karşı bir ders niteliği taşıdığını da söyleyen Connoly, toplanan yardım paralarının ihtiyaç sahiplerine dağıtıldığınıda eklemiş..

Ne diyelim Allah, böyle karakterli ve insani erdemlere sahip bir nesli bizim millete de daha fazla nasip etsin..

 

 

İnsan, köpeğe niye havlar?

Köpeklere havlamak. Yani köpek taklidi yapmak. Ne garip bir davranış, ne garip bir psikoloji..

Bir evi ya da bir fabrikayı korumakla görevlendirilmiş bir hayvanı kızdırmak, delirtmek için uğraşmak, ne aptalca bir iştir. Tabi hayvanın bağlı olması ya da arada bir engelleyici olmasından cesaret alarak yaptığımız çocukca bir davranış.

O köpeğe kızdırmak bizi nasıl mutlu ediyorsa artık, yakınlarda olan bir bekçi köpeğini uyuz etmeye devam ediyoruz. Ben bunu yapan bir yetişkinse, psikolojik bir takım problemlerine bağlıyorum. Ya da sosyal hayatında ki ezikliğine ya tırsaklığına bağlıyorum. Yani hakkını hukukunu koruyamayan, silik, ya da işyerinde veya evinde ezilen bir tip olmalı bu. Az bir ihtimalle de insanlarla etkin bir iletişimi olmayan kendini ifade edemeyen bir insan modeli olabilir. Bu davranış, insanın biriken stresini atmak için eğlence haline getirdiği psikolojik bir eziyetten başka bir şey değil..

Bir hayvanı kızdırmayı bir eğlence biçimine çevirmiş bir insanın hayatı,mutlaka irdelenmeli bence. Stresini boşaltmak için bir sürü yöntem varken, bir hayvanı delirtmenin bir açılımı mutlaka olmalı..

Bu yüzden köpeklere havlamayın, ve havlayanları uyarın..:)

Binali beyin youtube kanalı..

Seçimlerin eli kulağında artık. Adaylar da son kozlarını oynuyorlar vaatlerde. Binali Yıldırım da seçim haftası, renkli ve eğlenceli bir video ile kitleye sosyal medya üzerinden ulaşmayı başarmış. 14 dakikalık bu video, Yıldırım’ın yeni açtığı You tube kanalının ilk paylaşımı aynı zamanda.

Sosyal medyayı etkili kullanmak çok önemli bir mevzu günümüzde. Tv, bu tip tanıtımlarda internet ve youtube nin çok gerisinde kaldı malumunuz..

Reklam filmi tadında olan bu videoda, Yıldırım’a eşlik eden isimse çok değerli bir tarihçi ve aydın olan İlber Ortaylı hoca..

Yıldırım bu filmle kitleye, İstanbul’un kültürünü ve imarını en bilen isimle çalışıyoruz mesajı vermiş. İlber hoca’nın bilgi ve tecrübesinden faydalanmak kesinlikle doğru bir mantık. Üstelik puansal anlamda da ciddi bir atak reklamsal yaklaşımda..

Video, İlber Hoca’nın Yıldırım’a vakti evvelinde Mehmet Akif’le ilgili bir hikaye anlatmasıyla başlıyor. Devamında İstanbul’un tarihi mekanlarında gezerken geçen dialoglar var. Videonun tamamını izlediğinizde elbette çok derin olmasa da tarihi bir çok bilgiye İlber hoca sayesinde vakıf oluyorsunuz..

Videonun sonunda ise Yıldırım’ın İstanbul için yapmak istediklerini kısaca özetlediği bir bölüm var. Yıldırım hedeflerini anlattıktan hemen sonra “kanalıma üye olun” davetini yapmayı da ihmal etmemiş tabi..:)

İstanbul için kim daha iyisini yapabilecekse o kazansın diyeyim bende.

Bizdeki Çerofobi değil, adab-ı muaşeret kuralı gibi bir şey..

Hani dost meclisinde, bir komedi filminde, ya da gergin olduğumuz dönemlerde normalden fazla güldüğümüz anlar olur. İşte o an fazla gülme eylemi biterken şöyle deriz:  “Allah’ım çok güldüm, sen ağlatma” ya da bir başka şekli de şöyledir bu durumu anlatan. “Çok güldüm kesin başıma bir iş gelecek”

Bu iki cümle bizim millet için çok yerleşik iki cümledir. Ne bilimsel bir araştırma sonucudur. Ne din de bununla ilgili bir ayet vardır.

Fakat kainat efendimizin bir hadisi var bu konu ile ilgili. Hz. Peygamber şöyle der : “Benim gördüklerime şahit olsaydınız çok ağlar az gülerdiniz” tabi tavsiye mahiyetinde ki sözü, Mirac hadisesinden kaynaklı söylediği aşikar.

İşte yukarıdaki bu söz, peygamberden sonra ki kuşaklara bir ahlak ya da edeb-i muaşeret kuralı olarak yansımış olabilir. Yani toplum içinde çok gülen bir insandan rahatsız olabilecek başka insanlar olabilir.

İşte bilim insanları da bu konu hakkında artık nasıl deneyler ve gözlemler yaptılarsa, bu davranışa, yani başıma bir iş gelir gülmeyeyim” düşüncesine bir isim takmayı başarmışlar. Verilen isim de Çerofobi.

Çok fazla mutlu olan bir insanın, başına bir bela geleceğini düşünüp, mutluluğunu bastırma ya da eksiltme hali.

Fakat bu Çerofobi, bizim toplumumuzun düşüncesinden biraz daha farklı sanki. Çünkü biz de eğlence ve kahkahanın sonunda akla gelerek söylenir bu söz.

Avrupada ki şekli ise mutluluğu ve keyfi azaltan, ya da başlamadan bitiren bir davranış modeli.

Çerofobi’yi bilmem ama bizde yaşanılan durumu, dini bir ritüel’den doğmuş akabinde de bir edebi bir kuralın sonucu olarak, kişinin bir başkasından görerek öğrendiği bir esnetilmiş bir adab-ı muaşeret kuralı diye tanımıyorum ben..

Güzel bir otokontrol davranışıdır insan adına. Kendi denetimini ayakta ve dinç tutar diye de ekleyip bitireyim mevzuyu..

 

 

Veysel’i anma yılında, uzun ince bir yol geliyor..

2019 yılı Nesimi ve Aşık Veysel yılı olarak belirlendi biliyorsunuzdur. Yani bu sene kültürel anlamda en yoğun tempo bu ikili üzerine tutulacak..
Aşık Veysel’in torunu Gündüz Şatıroğlu, yıl boyunca sürecek etkinlikler hakkında bilgi vermiş.Tabi çok ciddi projeler var. Fakat beni en çok etkileyen Veysel’in “uzun ince bir yoldayım” türküsün gerçeğe dönüşecek olması..
Şatıroğlu’ nun Sivrialan’da müze haline getirilen evi, kabri ve elleriyle diktiği elmalardan oluşturduğu bahçe arasında uzun ve ince bir yürüyüş yolu yapılacakmış, fikir güzel..
Zaten Veysel’e en yakışır anma şeklide bu olur. Allah bize Şatıroğlunu unutturmasın..(Allah rahmet etsin tabi yeri gelmişken rahmetlede anmış olalım )

Cibiliyet, mevcudu yaşatandır. Atılmaz, satılmaz ve eskimez!

Bu hikayeyi, hem içerik hem de kurgu olarak çok beğenmişimdir her daim..

Karakterin ve özün değişmezliğini bariz bir şekilde önümüze koyar çünkü. Üstünde ne kadar çalışılırsa çalışılsın değişmez. Biraz evrilse de zamanla, bu gelişimi sıfırlar vakti gelince..

Hikaye şudur efendim..

Padişah vezire sormuş:

Vezir!
-Eğitim mi önemli soy sop mu (Cibilliyet) ?
vezir düşünmeden cevap vermiş:

-Cibilliyet, padişahım.

… padişah memleketin her yerine tellallar çağırtmış.
-duyduk duymadık demeyin en iyi hayvan eğiticisine yüz kese altın en iyi hayvan eğiticisi padişahın huzuruna çıkarılmış. padişah hayvan eğiticisine sormuş:

-Bir kediye tepsiyle servis yapmayı ne kadar zamanda öğretebilirsin?
-Altı ayda öğretirim padişahım.
altı ay dolmuş, huzura alınmış.

padişah:
-Öğrettin mi?
-Öğrettim padişahım.

saray erkanı toplanmış, kedi elinde tepsi servis yapmaya başlamış, tam vezirin önüne gelmiş; padişah yine vezire sormuş:
Vezir! demiş.

-Eğitim mi önemlidir cibilliyet mi?
vezir padişahın sorusuna cevap vermeden önce cebinde hazır tuttuğu fareyi yere bırakmış.

kedi tepsiyi attığı gibi farenin peşinde koşmaya başlamış.
tabi altı aylık eğitimde boşa gitmiş.
Vezir cevap vermiş.

-Cibilliyet padişahım…

Teşekkürler Jacinda Ardern.. Teşekkürler Maoriler..

Batı..

Bizim için batı, her türlü gelişimi, teknolojiyi, tekniği ve kültürü kendi vatandaşları için öngören, hristiyan olan tüm hemşehri devletleriyle bir arada duran, fakat kendisi gibi olmayan, kendisi gibi inanmayan, farklı olan millet ve ırklara mesafeli olan, hatta onları sömüren bir devletler topluluğun adıdır.

Bu tanım, İnsanlık tarihi boyunca bu şekilde geçerliliğini korumuştur. Özellikle Rönasans ve Reform devrimleriyle dünya’yı her anlamda tekeline alan batı, Ortadoğu ve Afrika’da milyonlarca insana zulmetmiş, sömürmüş, yerlerinden etmiş ve tüketmiş..

Batı’nın genlerinde, belki de atalarının geninden gelme bir, faşistlik, sömürü ve ezme yetisi var. Ele geçirmek ve köle etmek konusunda Amerikayla denk olan bir toplum. Aynı zamanda sinsilik ve ikiyüzlülük, bünyelerinde barındırdığı ekstra iki ahlâksız huy!

Fakat bu net tanımlama ve tespitlerin çok dışında kalmayı başarmış bir devletle tanıştık İki hafta önce.. Evet, Yeni Zelanda..

50 müslümanın katledildiği iki ayrı cami saldırında ( Hristiyan terörü! ) Dünya bir an da gözünü bu ülkeye çevirdi doğal olarak.

Yeni Zelanda, her ne kadar Avrupa kökenli olsa da ülkenin yerlileri olan Maoriler de ciddi bir nüfusa sahip. İşte bu özellik Yeni Zelanda’yı diğer Avrupa zihniyetinden uzak tutmayı başarıyor. Ülke de birbirinden farklı dil de konuşan ve farklı etnik azınlıkta olan vatandaşlarda gayet huzurlu ve sakin bir yaşam sürüyorlar.Fakat gelin görün ki, bu kalleşçe gerçekleştirilen katliam olayı, Yeni Zelanda’yı hiçte haketmediği bir kara lekeyle, tarihe keçirdi.

Olaydan hemen sonra, benim en başta tanımladığım Avrupa profili, yine ikiyüzlü bir tavırla samimiyetsiz bir biçimde kınadı. Kınamayanlar da çıktı tabi, şaşırtmadılar. Ancak Yeni Zelanda benim de içinde olduğum çoğulcu grubu, hayli şaşırttı ve hatta devamında takdirimizi kazandı. Bunu başaran isim ise, en başta Başbakan Jacinda Ardern ve ülkenin demokrasiye inanan ve kardeşlik ortamında yaşayan Yeni Zelanda halkı oldu.

Başbakan Jacinda Ardern, katliamdan hemen sonra yaptığı açıklamalar, faillerin yakalanması, sonrasında şehit ailelerini taziye’ye gitmesi ( ki saygısından başını örtmesi harika bir davranış )Katliamın ismini “isimsiz” olarak nitelemesi ve yine devamında, ülkede ki serbest silahlanma kanununu kaldıracağını açıklamasıyla, müslümanlara olan samimi ve duyarlı tutumunu gözler önüne serdi.

Ardern, son olarak Yeni Zelanda da yaşayan müslüman halka güven vermek, ve yanlarında olduklarını anlatmak için kendi parlemento meclisinde Kuran-ı Kerim dinletisi sundu.( tam alkışlamalık bir davranış ) Başbakan tüm bu takdirlik davranışlarıyla içimizde ki yerleşik “karakteri bozuk Avrupa” algısını törpüleyen isim oldu.

Yine, Zelanda halkının, Camilerde namaz  kılan müslümanların arkasında bir koruma saf’ı tutmaları ise kelimelerle tarif edilmesi zor bir insanı erdem olarak hafızama kazındı benim.

Bu arada Başbakan Jacinda’ya ayrı bir parantez açmak istiyorum. Jacinda, İşçi partisinden 2017 de Başbakan olarak şeçildi, malum biliyorsunuzdur. Yani Kominizm kokusu üzerinde gayet belirgin bir siyasi görüşe sahip. Aynı zamanda seküler bir anlayışla yaşayan bir kadın. İşte bu özellikler Başbakan’ı Kapitalizm’in yıkıcı ve sömüren oyunlarına karşı, sesini yükseltmesine neden oluyor. Bu yönüyle Başbakan, benim kendisine karşı, ayrı bir sempati duymama da neden oluyor. Bu arada Başbakan’ın 2018 in başında bir kız bebek sahibi olduğunu, belki de bu duyarlılığın etkisiyle ( Anne şefkati ) bölgede ki şehit ailelerine daha samimi ve insalcıl yaklaştığıda belirtmekte fayda var. ( bence yani )

Tüm bu yazdıklarımdan sonra şöyle bir mantık kurdum şimdi. Acaba Avrupa’nın kendine medeni, dünyaya faşist tutumunu, onların farklı dünya halklarıyla, bir arada tutulabileceği, kaynaştırılabileceği yeni bir dünya düzeninde mümkün olabilir mi?

Tabi Avrupa’nın kendini ve halklarını dünyadan izole etmesi ve elinde olanı kimseyle paylaşaması yüzünden bu zor. Fakat Yeni Zelanda ya bakınca bunun mümkün olma ihtimali, çok az bir umut dahi olsa sevindirici ..

Teşekkürler Başbakan..

Teşekkürler Yeni Zelanda halkı..

 

Etraf’ı bi dinleyin. Ama Yener Çevik’ten

Yener Çevik’i rap müzik severler yakinen tanırlar ve de severler. Yener Türk Rap tarihinin önemli ve istikrarlı isimlerindendir. Yener, Türk Rap’inin milletin diliyle konuşan, Türk müziğinin içinde önemli bir yer tutan, halk ve arabesk tabanlı eserlerle iç içe geçmiş bir tarzın da sahibi aynı zamanda. Onun için Rap’in ozanı denmesinin sebebi de bu.

Yener, günümüzün popüler kültürü ve küresel ve kapitalist sistemin etkileriyle dalga geçerken, bir yandan da bu sistemin aktörlerinin ve ikonlarının bir balon gibi, şişip şişip sönüşüne şahit tutuyor bizi.

Gerçi Rap’in felsefesinde bu var. Emek, değer, hak ve bireysel hakların savunuculuğunu doğuşundan beri sürdürmüştür Rap..

Yener’in hayat hikayesi, yaşam biçimi ve özel hayatında ki gösterişsiz duruşu, yaptığı müzikle birebir örtüşüyor.

Hemen hemen tüp parçalarına, fanlarınca hit olarak bakılması da yener’in aslında ne samimi ve işini iyi yapan bir adam olduğunun göstergesi..

Kısaca Yener Çevik tarifi bunlar benim için.Ve işte yener son şarkısını, bu hafta içinde piyasaya sürdü. Ben albüm bekliyordum ama gelen tek parçalık bir single oldu. Etraf isminde ki parça, klasik Yener izleri taşıyor. İlk dinlemede doğrudan bir hit kategorisine girecek bir parçaya benzemiyor Etraf. Ama dinledikçe kulağa oturuyor. Sözler ve tespitler ise yine bomba..

Etraf’ı mutlaka dinleyin derim. ( Etrafı dinlemek.. Aaa ne güzel bir tanımlama oldu bu cümle 🙂 Etrafta olan biten manasına geldi )

– ETRAF

Yok sayarsan yok olcaklar aslında

Benim adım geçmez beyazların bağsında

Konuşma benle ingilizlerin ağzıyla

Ben geziyom bir sultan abdal sazıyla

 

Gez göz arpacık

Filler tepişir çimen ezılir apaçık

Aç kaldıysan her şeyden ağlacık

Mada bu diyenlerde kaldı mağlacık

 

Gök kuşağında göreve gider renkler

Sevgili ayrılır aşıkları bekler

Ararsam seni dokun bana ses ver

Hırsıza cv tufacılara testler

 

Dünya böyle uzaydan minicik nokta

Balinalar karaya çıkınca toplan

Kürkçülere dükkan olcak toprak

Bunlar Pink Floyd değil pop lan

 

x2

Kaldır yak  bütün  etkileri

Sayısız  sis perdeleri  etraf

 

Seni benden seni senden sayın

Bizleri bizden ayıran şey sayı

Paralarınızı like larınızı sayın

Bu instagram kapansa çoğu kayıp

 

Dayak yiyen çocuğun dersleri zayıf

Gerçekleri dedi dediler ayıp

9 yaşında köşe başında dayı

demliyo kırmızı ışıklarda çayı

 

Avcı ava çıkmış kaçırmaz

Kendi evinde deplasman maçı var

esnaf kızların sapsarı olmuş saçı da

hasta olan çok slikonlu vücuda

 

Aga yürüyo da yantiri yampiri

Bütün dünya bugün bize kamp yeri

Kediler fare peşinde Tom Jerry

Benim yolum yokuş tatlım dön geri