Ben Tanrı’nın yalnız adamıyım / Taxi Driver
İki Bergüzar, bir Engin..
Şimdi kalktım filmin başından. İlk önce şunu söyleyeyim Bergüzar Korel’in oyunculuğu mükemmel. Korel’in jestleri, mimikleri, sesi kullanabilme yeteneği, hayat verdiği karakteri olağan üstü doğallaştırmış.

Film, tercihler sebebiyle insanların nasıl hayatlara süreklenebildiğinin bir özeti aslında. Engin Akyürek’e de çok iyi şeyler söylemek isterdim fakat, Bergüzar’ın oyunculuğuna ayıp olur. Engin ve Bergüzar bir arada harika olmuştur diye düşünüpte filmin başına oturduğunuzda, yanıldığınız ortaya çıkıyor.

Hiç bir şeyi iyi yapamayan Engin ile olaylara karamsar ve aşırı gerçekçi davranıp sonunda mutluluğu yakalayan iki Engin karakteri arasında çok büyük bir fark olmamış bence oyunculukta. Senaryo güzel fakat kurgu güzel fakat başka bir yerlerde yetersiz kalmış gibi..
Filmin içinde 2-3 sahnede ciddi duygusal anlar yaşıyorsunuz. Film hem klasik bir romantizm, hem de parça parça da olsa, orta üstü bir drama içeriyor. Kötü diye bir yorum yapmak yanlış olur fakat, “bu filmi illa ki izleyin.İzlemezseniz çok şeyi kaçırırsınız da diyemem.

Film genel olarak hayatın içinde ki bir çok değere ve sembol’e dokunmaya çalışmış. Aşk,sevgi, aldatma, anlayış, farklılıklar, aile, çocuk, ayrılık gibi duygu listesinin en tepesindeki hissiyatları kolaylıkla hissedebiliyorsunuz içinizde.

Son olarak bu tür, bence sinemamıza yeni bir anlayış getirebilir. Klasik ve ağır sinema ritüellerinden biraz daha uzaklaşabilmeyi başarabilecek bir sektörün ilk halkası da bu film olacak belki de..
Bu filmi izlemek için çok nedeniniz var..
Filmin orjinal adı ” Experience never gets old” Türkiye’de ki adıyla “Stajyer” Filmin başrolünde, Robert De Niro gibi dev bir isim var. Filmde onunla başrolü paylaşan kadın aktirist ise Anne Hataway …

Bu film son zamanda izlediğim sosyolojik yönü çok kuvvetli bir komedi drama. Komedi derken, dozunun çok iyi ayarlanmış olduğunun altını çizmem lazım.
Filmin konusuna kısaca değinecek olursak. Uzun bir zaman önce emekli olmuş ve eşini yeni kaybetmiş olmasıyla, kendini amaçsız ve boşlukta hisseden bir adamın,yaşadığı yalnızlık duygusu sebebiyle bir işyerine stajyer olarak başlamasını anlatıyor. Tabi başladığı işle birlikte çalıştığı yere ve oradaki insanların hayatlarına yaptığı güzel dokunuşlarla, izleyiciyi çok tatmin edici ve doyurucu bir yapıta dönüşüyor.

De Niro ve Anne Hataway’ın oyunculuklarının filmi baştan sona izlenir hale getirdiğine şahit oluyorsunuz.
Bu filmi izlemeniz için çok neden buldum ben kendi adıma. Filmde çok dikkate değer ve izleyiciye harika mesajlar veren diyaloglara oldukça fazla yer veriliyor.

Özellikle De Niro ve Anne Hataway arasında ki duygusal bölümlerde çok daha fazla bu mesajlar. Yaşadığımız yüzyılda kendini ve özünü kaybeden insanın sürekli gelişen teknoloji, iletişim ve küreselleşmenin getirdiği kapitalist dünyanın ortasında kendini arada sırada bulabilmesi, ve akabinde tekrar kaybolması, benim filmde en çok etkilendiğim konuların başında geliyor.

Bu filmi izlemek için çok nedeniniz var..
Bunları alt alta sıralayacak olursam :
Film, günümüz insanının zamanı etkin kullanmaya çalışma gayretiyle,, zamandan tasarruf edişini, fakat tasarruf’un aslında yine insanın kendinden ne kadar uzaklaştığını anlatışıyla…

Kuşaklar arası kopuşun, eski ve yeni neslin birbirlerine verebilecekleri artı deneyimlerden nasıl yoksun kaldıklarını göz önüne sermesiyle..
Günümüzde ki evliliklerde kadın ve erkek rollerinin nasıl karıştığını, anne baba ve çocuk üçgenin bile artık çok ciddi yıprandığına atıfta bulunmasıyla…

“Bekle ve sahip ol” felsefesinin hayatlarımızdan ne kadar büyük insani parçalar kopardığı mesajını vermesiyle..
Disiplinlerimizin, egomuzun, çevremizin bizi sürekli “ben merkezci” bireylere dönüştürüşüne bizi şahit kılmasıyla izlenmeye değer bir olduğunu kanıtlıyor.
Bence bu film, yukarıda yaptığım tesbitleri kendinde toplamasıyla büyük bir alkışı hakediyor.

Film, internette bir çok film sitesinde rahatlıkla bulunabiliyor.
İyi seyirler..
Eskiden bizim de kerhaneden gelin çıkarma filmlerimiz vardı.
Sinema,çok başka bir dünya..
İnsanları sanal bir alemde, bazen çok yaşadıkları, bazen de hiç yaşamadığı bir çok duyguya ve yolculuğa çıkaran bir sanatsal tür..
Süre olarak en az 2 dk en çok da neredeyse 200 dk gibi devasa bir zamana yayılan,bin bir türlü yaşamsal kesitin ve anların videolarıdır bizim için sinema.. Bizi kendine çok hayran bırakan tür’dür aynı zamanda.
İşte Pretty Woman filmi de, gişede büyük ilgi gören ve sıradışı hikayesiyle,romantik komedi türünün sevilen örneklerindendi. Richard Gere ve Julia Roberts’in başrollerini paylaştığı filmin konusu, zengin ve yakışıklı bir iş adamının,cinsel tatmin arayışlarında olduğu anlarda,kendini sokaklara atması ve devamında, ruhu çocuk ama işi fahişelik olan bir kadınla tanışması sonucunda aşık oluşu,o aşkla beraber hayata ve kadınlara bakış açısının değişmesinden ibaret..

Aslına bakarsanız konu gerçekte sıradışı fakat işlenişi çok doğal ve çok basit.Film için seçilen Richard ve Julia gibi oyuncuların popülerliği kadar, yine filmin kurgusu ve duygusal teması,filme zirve yaptırıyor. Şimdi düşünüyorum da,bu filmi Hollywood sineması değil de farklı bir ülke sineması yapıtı olarak izleseydik, aynı etkiyi yaşayamazdık kanımca..
Meselâ bu konuyu, bizim o dönemde ki Türk sinemamız işleseydi, sonuç fiyasko olabilirdi. Çünkü o günün güçlü ahlâki yapısı,genelevde ya da dışarı da orospuluk yapan bir kadını, bu kadar sevimli ve insancıl göremezdi. Gerçi bizim de buna benzer denemelerimiz olmuştu 1980 li yıllarda. Ahu Tuğba ve Banu Alkan’lı yeşilçam’ın son dönemlerinde. Fakat o filmler romantizm de, Pretty Woman fiminin yanından bile geçemezdi. Keza kurgu da hep kötü son üzerine planlanıyordu.

Bizim milletimiz,1980’li yıllarda Kerhaneden( Genelev ) bir kadını kurtarmayı ve evlenmeyi çok sevabı olan bir erdem olarak görürdü. Fakat bunu yapmak zordu elbette. Toplumdan dışlanmış,ötekileştirilmiş ve namussuz adledilmiş bir kadının duygularını kim önemserdi ki?
Fakat Pretty Woman filminde,Holywood sineması ve fahişe rolündeki Julia Roberts bunu başardı. Çünkü Julia oynadığı bu rolde hiç arabesk takılmadı. Yani bir peri masalı yaratıldı. Bu peri masalının sonunun mutlu biteceği başından belliydi filmin afişinden.Çoçuk ruhlu bir kadının, bir orospuyu tüm zamanların en sempatik hale getirmesi, seyircinin içindeki “orospu” algısını kırdı. Normalde,yani gerçek hayatta, Julia’nın oynadığı karakterde bir fahişe görme ihtimaliniz nedir orasını siz tasavvur edin artık..

Yani kısaca Holywood sineması, modern dünya algısını, bizim ve Avrupa dışında ki toplumların hiç tasvip etmeyeceği, ahlâken ve kültürel anlamda hiç bir sıcaklık duymayacağı bir izdivacı, bir an da tüm benliği ile kabul ve benimser hale getirdi.
Bu da sinema türünün sadece,eğlencelik bir vakit geçirme aracı olmadığını, Amerika’nın kültürel emperyalizm ve kapitalizm’in, dünya ya açılmada en önemli silahı gördüğünü göstermiş oldu. Tabi buna siyaseti ve kapitalist metazorileri de eklemek mümkün.
Son tahlilde,orospuluk yapan bir kadının, aşk’ı hiç bilmeyen, para ve başarıdan başka bir düşüncesi olmayan bir adamı etkilemesi hiç mümkün değilken,bir peri masalı kurgusuyla,çok mümkün hale gelebiliyor.





