Bizi “biz” yapan değerler derken?

Biz kavramı, aslında çok geniş bir kitleyi ya da toplulumu ifade eden üç harflik bir kelime..

Biz..

Bizler..

Bizimkiler..

Cümle içinde biz kelimesini kuran her kişi, kendisini de içine koyduğu bir gruptan, bir kalabalıktan ya da bir toplumdan bahseder. Söyleyen kişinin “biz” kelimesini kullanmasındaki sebep, birbirine benzeyen eş değerler, ya da birbirinin aynısı bir takım benzerliklerin o topluluğu kapsamasıdır.

“Bizi biz yapan değerler” cümlesi, bir toplumun kendini anlatış biçiminin tekil ve buna bağlı olarak büyüyen çoğul bir ağızın,bir arada hareket etmesi halidir.

Yani değerler, içinde bulunduğu toplumun birlik ve beraberlik içinde hareket etmesini sağlayan unsur ya da unsurlardır.

Meselâ her toplum için geçerli olan “biz’i” oluşturan bir takım değerler vardır. Birbirinden farklı değerler, zaman içinde kaynaşmış ve toplumun biz’ini oluşturmuştur. Tarih, coğrafya,aneneler, gelenek ve görenekler, kahramanlıklar,inançlar,sevinçler,bayramlar ve yas’lar bu birlikte olmanın doğurduğu “biz” tanımlasının alt öğelerini oluştururlar.

Türk milletinin “biz”lerinin en tepesinde ise temel olarak, bayrak, vatan, din ve dil yer alır. Bu kutsallar 1000 yıldır aynı kıymete sahip olarak günümüze gelmeyi başarmışlardır. Bunların dışında örf ve adetler, bayramlar, islami kültür ve milliyetçi anlayış bize ait biz’lerdir.

Fakat son 20 yıllık periyotta, bu ortak “biz” kavramında  farklı algılamalar ve yaklaşımlar türemiştir. Bu türemelerin başında islam inancına sahip kesimin değişkenlikleri gelir. Ateizm, deizm, hristiyanlık, ve yeni dünya dinleri gibi inançların, toplumun birbirinden farklı kesimlerinde görülmeye başlamasıyla beraber, inanç sisteminin sembolü olmuş ezan’a, müslümanlar için kutsal olan ramazan ayı’nın millet üzerindeki etkilerine, yine dinin sembolü olmuş olan tesettür kullanan kadın vatandaşlarımızın gündelik yaşamını eleştiren kesimde, ciddi bir artış olmuştur. Yani bu kesim, bizi biz yapan değerler arasında olan din’i bir şekilde bu dörtlü içinde görmemektedir.

Yine zaman içerisinde, batı kültürüne entegre olmuş aydın kesim de, miliyetçi gelenek ve ilkelerin bir çoğundan kendilerini soyutlayıp, milliyetçilik ilkesinin dışında kalmışlardır.

Bizi biz yapan dörtlülerden olan  “tek bayrak ve tek vatan” kavramlarının da, ülkenin eyalet sistemine geçmesini ve etnik azınlıklara mahsus doğacak yeni küçük devletçikler isteyen kesim tarafından çıkarılmak istendiği aşikardır.

Ve son olarak, herşeyiyle bize benzeyen, fakat bizden olmayan, devletimizin ve milletimizin iyiliğine karşı olan bir takım yabancı devletlerin, içimizdeki ajanları, bizim içimizde biz görünen güruhu oluştururlar.

Kullandığımız dil ise tam bir kültür emperyalizmine uğramışrır yine son 20 yıllık süreçte. Özellikle ingilizcenin dilimize olan karışmışlığı sebebiyle ortaya yeni, verimsiz ve melez bir dil yaratmıştır. Doğunun dilimizde ki ağırlığını hafifletme amacıyla, Cumhuriyet döneminde ki sadeleştirme hareketleri, dilimizde ciddi anlamda bir anlam boşluğuna ve eksilmelere neden olmuş, ve akabinde ingilizce’nin moda, sanat, teknoloji, teknik bakımdan gelişmişliğinin bir sonucu olarak yeni terimler türemiştir. Türeyen bu terimler ve kelimeler, başta ticari bir yolla, devamında da günlük konuşma dilimize girmiştir. Fakat yine çok enterasandır, bu kadar yabancı kelimenin dilimize girmesine rağmen, toplumun yalnızca %20 si ingilizce konuşabilmektedir.

İşte bizde ki “biz” kavramının genel durumu bu. Sonuç olarak baktığımızda, bizi biz yapan değerler dörtlüsünün içinde, arkasında adam gibi durabildiğimiz yalnızca iki unsur vardır. Bunlardan biri bayrak, diğeriyse inançdır. ( Çok şükür )

Devlet politikası olarak belirnenen “milli ve yerli” hedefinin sağlıklı işleyebilmesi için, etkin, kolay uygulanabilir ve herkesi içinde barındıran,fakat temel değerlerden hiç bir şekilde taviz vermeden, bizim, “olmazsa olmaz dörtlü kutsalımızı” bilinçli ya da bilinçsiz olarak sahiplenmeyen kesime, ülke yurttaşlığı bilinci ve aidiyet duygusu kazandırılmalıdır. Bu kazandırma eylemi ise şüphesiz onların düşünce özgürlüklerine saygı ve her devlet çatısı altında yaşayan her yurttaşa, eşit ve adil davranabilmekten geçiyor.

 

Koca bir millet Çanakkaleye sığdı 1915 te…

Çanakkale destanının yeni bir yıldönümüne daha ulaştık çok şükür. Onlarca destan ve yüzlerce kahramanlık öyküsüyle dolu bir başka millet daha yoktur dünyada malumunuz.. Var olduğunu iddia eden ya hiç tarih okumamıştır, ya da art niyetlidir diye düşünürüm ben.

Dünya’ya adalet yaymış bir imparatorluğun, içeriden ve dışarıdan, yüzyıllar boyunca yıpratılması, son 30 yılında ise bozuk para gibi harcanmasından sonra, istiklâlini ve istikbalini korumak uğruna herşeylerinden vazgeçen inançlı ve vatanser bir milletin, dünya’ya tüm gücüyle haykırmasıdır Çanakkale..

Yokluklar içinde, gardı düştü düşecek diye bakılan bir toplumun, belki de dünya da hiç bir millete nasip olmayacak bir destana, şahit kılmışızdır Tüm Avrupayı ve tüm dünya devletlerini..

Bu zafer, elbette ki her Türk vatandaşı gibi benimde göğsümü kabartıyor. Verilen mücadelelere bakınca gördüğüm gurur duyduğum en büyük gurur, Allah ve vatan sevgisini iliklerine kadar işlemiş atalarımın torunu olmak bugün.

Pes ettirilemeyen bir milletin bir ferdi olmak, Bu inancı nesilden nesile taşımak, Her son’dan yeni bir başlangıç çıkaran bir millet elbette ki dünyada ki tüm milletlerden daha üsttedir ve şanına kimse laf edemez.

Benim içimi serinleten gururumu katlayan bir başka neden de, kutladığımız her tarihi zafer yıldönümlerinin çoşkusunun, Avrupayı rahatsız etmesi, ve o aç gözlülüklerinin bedelini en ağır şekilde ödettirdiğimiz hezimetlerin, her defasında yüzlerine bir tokat gibi çarpmasını hissedişimdir.

Türk’ün olan Türk’ün kalır. Türk istemezse ondan kimse zorla bir şey alamaz. Türk’ün zamanında elinden çıkanlar bile aslında halâ Türk’ündür. Çünkü Türk girdiği her coğrafyayı sonsuza kadar vatan bilir, kendinin bilir. Zamanında batıda Avusturya’ya kadar olan, doğuda ise şuan elinde olmayan kutsal topraklarda ki her müslümanı korumaya, hakkını aramaya devam eder. Hatta Afrika bile halâ Türklerindir. Çünkü bugün Afrikaya en çok yardımı yapan ülkedir. Bir yere sahip olmak demek, orayı nüfusuna katmak değildir sadece. Gönül bağını yaşatmak, oraya destek olmakta bir nevi sahip olmaktır. Bunu bir babalık bir abilik mantığıyla anlamak mümkündür.

Biz ne kadar anlatırsak anlatalım Çanakkale’yi bir Akif’in anlatışının yarısı kadar anlatamayız, övemeyiz.

Akif, İstiklal marşından sonra Çanakkale destanında da kendini harika ortaya koyar, sevinciyle ve yaşadığı gururla..

İşte Akif şöyle anlatır Çanakkaleyi..

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- “bu: bir Avrupalı!”
Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer. 
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da, 
Ostralya’yla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâ’ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına. 
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre. 
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’â mı göğsündeki kat kat îman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i İlâhî o metîn istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;
“O benim sun’-i bedî’im, onu çiğnetme” dedi.
Âsım’ın nesli…diyordum ya…nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, 
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker! 582
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan, 
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana. 

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın…Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

Bu şiirin üstüne bir şey demek imkansız. Allah bize bu kahramanlık destanını hediye eden tabi ki başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e, tüm silah arkadaşlarına, 15 yaşından 80 yaşına kadar, elinde ne varsa vatanı için ortaya koyan o koca milletin şehitlerine ve gazilerine rahmet diliyorum Allahımdan..

Mekanları cennet olsun. Allah bizleri, bu vatanı savunma görev ve sorumluluğuna sahip olduğumuz şuurdan asla ayırmasın..

Amin..

 

Dünyanın kaderi, kendini onaran ve yenileyen bir islam birlikteliğine bağlı..

Algı yönetimleri..

Son 200 yüzyılın en büyük yönetim tekniği. Tabi her stratejik atraksiyonun membağı olan Avrupa menşeili..

Algı yönetimin sahneye çıkan aktörleri, toplumun dikkatini istediği yere yoğunlaştırırlar önce. Sonra konunun içinde belli noktalara temas ederler. Bu noktalar toplumun sinir uçlarına dokunan bazen bir cümleden bazen de bir görselden oluşur. Algı yönetimleri, genelde (sözde ) tarafsız olduğunu iddia eden medya kanallarına ya da yazılı basın kanalları üzerinden yapılır.

Toplum, bu yönetim biçiminin, bilinçli bir yönlendirme yöntemi olduğunu idrak edemez. Bu yönlendirmeler, hedef aldığı her neyse ( kişi, kurum, millet, ırk, din, ) ya değer katar ya da değersizleştirir.

İşte İslam dini de, bu algı yönetimlerinin elinde sürekli farklı değer süreçleri yaşar. Özellikle Avrupa, din üzerinden yaptığı bu yönlendirmelerin hedefine genel olarak İslam’ı koyar. İslam dinine mensup insanların genel olarak, gerici, dünyadan kopuk, asi ve uygarlaşamamış bir topluluk olduğu fikrini yerleştirir kendi toplumuna.

Kapitalizm’in kültür emperyalizminin ve küreselleşmenin en yıkıcı etkilerini yaşattıkları islam toplumlarını, bu şekilde yansıtmak, onlar için hiç te zor bir iş değildir. Bir olamayan, hatta birbirinden kopuk olan onlarca islam ülkesi, bu algının altında ezim ezim ezilir de, bir gık diyemez dünya’ya. Bunun sebebi elbette ki siyasi ve ekonomik anlamda ki yetersizlikleridir.

İslami terör tabiri ise yalnızca Avrupa’da değil ülkemizde de artık çok kanıksanmış, alışılagelmiş, kabul edilmiş bir tanım haline gelmiştir.

İlk önce Avrupa’nın islamı, terörle nasıl ilişkilendirmiş olduğuna bir bakalım. Bu ilişkiyi kurdukları zaman dilimi tam olarak Amerika’nın Baba Bush dönemidir. Irakta ki Saddam rejimi yıkmak için sözde Saddam Hüseyin’in elinde kimyasal füzeler olduğu iddiasını ortaya atarlar. Bu iddia, algı yönetimlerinin islam ülkeri üzerinde ki ilk görüntüsüdür. Yaratılmak istenen algı şudur : Saddam diye bir lider vardır. Bu lider bir müslümandır. Ve bu lider elindeki füzelerle dünya barışını tehdit eder hale gelmiştir.

Halbuki dünya barışını tehlikeye sokacak en büyük güç, her zaman Amerika, Avrupa ve İsrail olmuştur. Bu gerçeğe rağmen Amerika, küresel güç olması ve her ülkede kendi çalışan medyası, zengin sınıfı ve ajanlarıyla bu algıyı çok hızlı bir sürede kabul ettirmiştir dünyaya..

Sonrası malum. Ele geçirilen yeni bir islam ülkesi, kendi liderine hain ve diktatör diyen bir millet. Ve islam olan ülkelerin her an dünya barışını tehdit edebileceği algısı.( ki sonradan pişman olmaları çok uzun sürmemiştir Irak halkının )

Irak bu algı yönetiminin ilk kurbanı olduktan hemen sonra, yine sözde dünya barışını tehdit eden bir lider daha yarattı Amerika. O da Bin Ladin’den başkası değildi. 11 Eylül olayı Amerikanın islam dünyasını hedef alan ve dünyaya islamafobia denen sanal korkuyu büyüten , en büyük algı yönetimi olmuştur.

Dünya toplumu artık, İslam deyince siyahi,  sakallı, beyaz entarili, göbekli cahil adamları aklına getirir olmuştur. Tabi bu adamların yanında, cahil, ezik, hiç bir hakkı olmayan, simsiyah çarşaflar içinde yaşayan kadınlar vardır.

Bu algı yanıltmalarının en son halkası, hepinizin bildiği ve ilk uydurulduklarında, simsiyah giyinen, boğaz kesen, şaç derisi kazıyan, kadınları kendine köle eden, ve sözde dünyaya gerçek dini getireceklerini iddia eden Amerikan senaryosu olduğu çok belli olan bir terör örgütü canlanır gözümüzde. Bu algı yönetiminin hepimiz kurbanı olduk en başta evet. Fakat çok şükür ki kendi toplumumuzun büyük bölümü bu oyunu artık biliyor. Fakat üzülerek söylemek gerekirse, içimizde halâ bu algı yönlendirilmesi sebebiyle, bilinç altında islamdan çekinen korkan vatandaşlar var. Öyle ki bu insanlar, Amerika kadar büyüyecek bir islam devletinin, dünyanın başına Amerika’dan fazla bela olacağını düşünürler.

Halbuki islam’ın doğasında baskı, zulüm, insan hakları tecavüzleri, kan ve gözyaşı barınmaz, barınamaz. Çünkü Allah, islamı dünya’ya bir rahmet ve kurtuluş yolu olarak indirmiştir. Sonsuz bir hayatta yaşanacak rahat bir düzende yaşamanın tek yolu olan İslam,( Allah ) nasıl olur da insanların zararına ve sıkıntısına sebep olacak bir kurallar bütünlemesini kullarına dayatabilir? Bu mantık sağlıklı bir mantık değildir. Tarihte dönem dönem uygulan yanlış islamı yönetimler, bu gerçeği değiştiremez.

Günümüzde yaşanan olaylar ve çekişmeler de artık gösteriyor ki, İslam dininin dünya’ya doğru şekilde anlatacak bir lider ülkenin varlığına her zamankinden fazla bir ihtiyaç vardır.

Benim kanaatim bu lider ülkenin Türkiye cumhuriyeti devleti olacağı yönündedir. Bu kanaate sahip oluşumun temel nedeni elbette 800 ler de islamla tanışan biz Türkler’in dünya’ya hakim olduğu ( Osmamlı adıyla ) 600 yıllık adaletli yönetim biçimidir. Zaten dünyada bizden başka başarabilen hiç bir medeniyet de yoktur.

İslamın temel iki direği olan, Ahlâk ve adalet kavramının yeniden inşaası için gerekli olan en büyük unsur, Dünya’ya bir çok bakımdan örnek olabilecek bir toplum modelidir. Bu modelin başta Avrupa’ya etki etmesinin ilk yolu da insani değerlerin her zamankinden fazla parlatılmasına dayanır.

Avrupa’nın şuan içinde bulunduğu yaşam biçiminde ki geldiği üst nokta, ( Teknolojik, teknik, bilgi, ) insani coğu değerin paslanmasına ya da yozlaşmasına sebebiyet vermiştir. Empati, paylaşım dayanışma dediğimiz üçlü değerler kümesi, yaşanan refah ve konformist anlayışla, yaşanmaz, yaşanamaz bir hale gelmiştir.

Bu hale gelen her gelişmiş ülke, kendi coğrafyası dışındaki toplumlara da hakir ve hasmani bir gözle bakınca ( baktırılınca aslında ) yukarıda bahsettiğim üçlünün yaşaması ve yaşatılması da bir imkansızlığa doğru sürüklenmektedir.

Dünya milletlerinin şuan içinde bulunduğu buhranlı yapıya dokunacak el, kesinlikle kendini onarmış, yenilemiş bir islam alemi olacaktır. Bu elin güçlenmesi için en başta lider bir devlet, akabinde yine bu devletin ahlâk’i değerlerine sıkı sıkıya bağlı vatandaşlarının doğması şarttır.

Bence dünyanın kaderi, islamın kucaklayıcı, bütünlükçü ve adil bir yapıyı genele yaymasına bağlı. Umarım bunu yapabilecek kabiliyete sahip olabiliriz bir gün..

 

Brenton Tarrant, Hristiyan bir teröristtir!

“Maske yırtılmasa hala bize afetti yüz…
Medeniyet denilen kahbe, hakikat,yüzsüz.”

Mehmet Akif Ersoy

( Şu yeni Zelanda katliamcısı yaratığa “terörist mahluk” diyemeyen Avrupa’ya gelsin bu söz! )

Avrupa Medyası halâ şirin gösterme derdinde olayı. Bu kahpece saldırıyı bağlayacak bir yer bulamayınca, sebebini kanserden ölen babasına bağlamışlar karaktersiz medya!

Otobüs koltukları ve gençliğimizin istikbâl analizleri..

Bu akşam şahit olduğum bir olaydır. Üniversite hattında çalışan bir yolcu otobüsündeki yolculuğum sırasında, otobüse bir yaşlı bir teyzemiz, yanında küçük bir kız çocuğuyla bindi. Tabi milletimizin gelecek kuşağını temsil eden kız ve erkek üniversite öğrencileri, ellerinde 6 inç’lik telefonları, başlarına geçirdikleri devasa askı kulaklarıyla, bambaşka alemlerde sanal bir yolculuktaydılar o sırada..

Kimisi oturmuş, kimisi de ayakta yolculuk halindeler. Yaşlı teyzemiz ve torunu, otobüse bindikten hemen sonra, neredeyse hava boşluklarının bile dolu olduğu o toplu taşıma aracında,ancak bir iki koltuk mesafesi ilerleyebildiler. Teyzenin sağında ve solunda, koltuklara yayılmış vaziyette oturan kız öğrenciler, başlarını telefonlarından hiç kaldırmamalarından mütevellit, yaşlı teyzelerinin otobüste olduğunun farkında bile değiller.( Gerçi farkında olsalarda çok önemli değil ) Bu öğrencilerin bir arka sırasında, benim de oturduğum hizadaki koltuklarda, iki kız,bir de siyahi erkek öğrenci var.

Tabi ben, benim için bir saygı ifadesi olan yaşlılara yer verme davranışını da içinde barındıran ahlaki kültürü, zamanında gerek ailemden, gerekse gençlik çağlarımdaki toplumsal yaptırımlardan öğrendiğim için, teyzeye seslenip : “buyrun teyzecim” dedim. Bu arada yanımdaki kız öğrenci, ve zenci siyahi öğrencinin hemen yanındaki koltukta oturan kız öğrenci, olaya seyirci olarak katılıyorlar. Sonrasında teyze de beni görüp, bana doğru gelmeye çalışırken, o an da zenci erkek öğrenci de davranıyor yer vermek için. Tabi teyze arada kalıyor. Belki de kendini, yapacağı yolculuk boyunca ayakta gideceğine hazırlamışken, iki adam aynı an da kendisine yer vermeye kalkıyorlar…

Neyse devam edelim. Teyze o an da kısa bir tereddüt yaşadı oturacağı yerle ilgili. Bir iki saniyelik düşünme sürecinden sonra siyahi öğrencinin koltuğu daha yakın gelmiş olacak ki, siyahi öğrencini kalktığı koltuğa oturdu torunu ile birlikte. Tabi ben de halâ ayaktayım. Teyze çok memnun bir yüz ifadesiyle hem siyahi öğrenciye, hem de bana “sağolun” dedi.

İşte o an da, bu zenci gencin davranışı, yani yaşlı teyzeye olan saygısı beni çok etkiledi. Ani bir reflekse gencin omuzuna elimi koyup: “Teşekkürler arkadaşım..adamsın! ” deyiverdim. Gençte bana “eyvallah” der gibi bir bakış attı mahçup bir gülümsemeyle..

Benim ülkeme okumak icin gelmiş yabancı bir öğrenci, benim milletimin yaşlı bir vatandaşına, hiç düşünmeden yerini verdi. Üstelik benim ülkemin, aydın sınıfına gireceğine inandığım, eşşek kadar kızlar kıçlarını bir cm kıpırdatmazken.. ( Burada kız öğrencilerin erkek öğrencilerden daha vurdumduymaz olduğunun altını çizmem gerekiyor )

Bu durum gerçekten içler acısı bir durum. Ya hani “Şimdi ki gençler de çok saygısız canım” diye bir tenkit cümlesi var ya. İşte o cümle, bu konu için çok yetersiz bir niteleme! Daha ağır bir cümle kurulsa yeridir hani..

Tarihte “Kitap yüklü eşek” deyimini ilk kullanan kişi, şimdi ki nesli ve aydınlarını görse, “kendi dönemindekilerime çok ayıp etmişim” derdi kesinlikle.

Eğitilmemiş bir gençliğin, ülkesine verebilecekleri de sanırım çoğu beklentiyi boş’a çıkaracak… Tamamen konformist, kolaycı, hazırcı, milli şuurdan uzak, yüzü sadece teknik ve teknolojide değil, kültür olarakta batı’ya tam dönük,inanç anlamında, 3 kulhü 1 elham kadar bir bilgiye sahip olan bu gençlik, beni ciddi anlamda endişelendiriyor. ( Tabi çocuklarını gerekli donanımla yetiştirmeye gayret eden veliler istisnadır. Ne güzel istisnadır o ebeveynler ) Ki benim benim yaşım 40 ve böyle düşünüyorum, yaş’ı 60 ve üstü olan vatandaşlar ne kadar umutsuzdur siz düşünün!

Bu durumda, bu gençlerin bunca yetersizlikle ve bu boş kafayla yaşamalarının sebebini bir yere bağlamak gerekiyor. Sonuçta bu gençler, kendi kendilerine gelmediler bu yaşa. Şimdi kalkıp ailelerini eleştirseniz, aileleri bu durumun oluşmasında kendilerinin hiç bir katkılarının olmadığı savunurlar. Öğretmenlerine bir şey deseniz, öğretmenleri de : “evlerinde alamadıkları terbiye ve eğitimi biz mi vereceğiz kazık kadar coçuklara? ” derler. Ki bana göre de doğru derler. “Ağaç yaş iken eğilir” sözünü bilmeyen ebeveyn yoktur ama bu mantığın hakkını vermeye gelince, ortada görünmeyen anne ve babalarla dolu toplumumuz..

Tabi bu bahsettiğim ailelerin bu yetersizliklerinin altında da koca bir neden yatıyor. O neden de, ” biz ailemizde çok baskı gördük, çocuğumuz, bizim yaşadıklarımızı yaşamasın” düşüncesi. İlk bakışta çok samimi ve insalcıl görünen bu davranış modeli, ebeveynlerin dengeyi kuramamaları, vermeye çalıştıkları eğitimle, çocuğu özgür bırakmanın ortasını bulamadıkları için sonuç fiyasko..

Her istediği kıyafet, telefon, beslenme biçimi anında temin edilen bir gençten,gelecekleri adına nasıl bir beklenti içine girelebilir ki? O beklenti ancak kendini kurtarabileceği, iyi para kazanabileceği, hatrı sayılır bir makam ya da mesleki bir sıfat kazanmalarından başka bir şey değil.

Yani iyi bir insan olması, kazancını ne kadar hakederek kazandığı, yaşam tarzı, gelenek ve anenelerine bağlılığı, devletine ve milletine verebilecekleri gibi konularda hiç bir şey beklemeyen aileler..

Sıfır zorlukla büyüttükleri çoçuklarının bencil, empati ve merhametten yoksun, sadece ve sadece rahat para kazanmayı düşünen bir birey olarak toplum içinde yaşaması, uzun vadede bu ülkenin temelde olan tüm değerlerinin altına dinamit koymaktan başka bir şey değil!

Ben bir öğretmen, eğitimci ya da bir pedagog değilim. Fakat bu gerçekleri görmek için akademik bir kariyere sahip olmanız gerekmiyor. Milli bir şuura ve geçmişini bilmeye dayalı sadece bu gerçekleri görme olayı.

Ve şimdi,tüm bunlardan daha tehlikeli bir şeyden bahsedeyim size. Bu yukarıda bahsettiğim gençliğimiz, bundan bir 25-30 yıl sonra anne baba olacaklar. İşte onlardan yetişecek çocukları ve o çocuklara verebileceklerini düşünün şimdi. Ya da hiç düşünmeyin! Moraliniz bozulmasın! Zaten hangimiz göreceğiz ki o günleri di mi? Onlar düşünsün. Biz bir huzur evinde emekli maaşımızla yaşayıp gideriz zaten..

Kapattım mevzuyu.. Cut!

 

Öfkem, üzüntümü boğuyor, eziyor ve yok ediyor!

Her katliamdan sonra aynı hikaye..

Sanaldan öteye gidemeyen beddualar..

Avrupa’nın çok şiddetli kınamaları..( sözde )

Avrupaya diklenmeye cesareti olmayan, sahte islam aleminin, cılız kınama sesleri..

Katliamı ilistirasyonlarla döken islami kanadın sosyal medyası..

Tüm dünyadaki katliamları yapan Avrupa’ya, bunun adı “Hristiyan terörüdür” diyemeyen dünya..

“Dişe diş, kana kan” diyen ülkücü kardeşlerimizin, Türklük ve islam tarihinden derledikleri sözler ve fotoğraflarla bir sinerji yaratma çabaları..

Kuran-ı Kerim’den kafirler ve yaptıkları ile ilgili ayet paylaşımları yapan, ümmetçi ve dindar kardeşlerimiz..

Peki başka?

Bitti. Bu kadar işte!

Katliamı yapan kansız, vicdansız mahlukların amaçlarına nasıl ulaştikları, müslüman dünyasının çaresizliği, bitmişliği, Avrupaya ve Hristiyan dünyasına bir napıyorsunuz? diyememenin ezikliği, bu hain saldırı ile artık tamamen kabak gibi ortaya dökülmüş oldu artık..

Yalnız bu menfur saldırının diğerlerinden bir farkı var. O da Bu Hristiyan teröristlerin çok ciddi anlamda bir öfkeyle ve eş zamanlı bir saldırı katliamı yapmaları. Yani belli bir kesimin gazlayarak müslümanlara saldıran tipler değil bunlar. Tam bir haçlı askeri mantığıyla yetiştirilmiş, donatılmış ve en acımasızlarından seçilmiş bir grup. Bir islamofobi etkisi altında kalmış bir genç değil bu mahluk!

Fakat bu fark, Arap dünyasının, işlenen her katliam ve saldırılar karşısında sessiz ve yaptırımsız kaldığı gerçeğini değiştirmiyor. islam dünyası, İslamofobi denilen hortlağın iştahını kabartmaktan başka hiç bir boka yaramıyor bu haliyle

Üzülüyorum. Fakat bu üzüntümden doğan öfkem, üzüntümü baskılyor, gölgeliyor ve neredeyse yok ediyor. Öfkemse çift başlı bir yılan gibi, hem Terörist Avrupayı hem de kendini müslümandan sayan Amerika’ya ve İsrail’e köpeklik eden Arap dünyasını sokmak, tüm zehriyle eritmek istiyor.

Dünyada en yaygın kitlesi olan iki inanç sisteminden biri olan ve yaklaşık 2 milyar insandan beslenen islam dünyası, nasıl olur da bu kadar aciz, ezik ve korkak olabilir?

Bence bu katliam artık bir uyanmanın, bir baş kaldırmanın miladı olmalı. Benim devletim dışında tüm bu yaşananlara dur deme cesaretini gösteren bir tane devlet yok mu?

Yoksa 90 senedir başsız ve halifesiz kalmanın sıkıntısı mıdır bunlar? Başsız kalan gövdenin her bir uzvunun sırayla kesilmeye çalışılması mıdır?

Evet evet! Budur..

Aynı, bir elin baş parmağının kesik olması gibi. 4 parmak bir şeyi tutmak ister ama tutamaz. Halbuki diğer parmaklardan ayrı duran baş parmak, o dört parmağı yeri gelir kavramak için yönlendirir. Yeri gelir bir yumruğa çevirir.

Siz buna ister halifelik deyin, ister islam başkanı, isterseniz de başkan, farketmez, tüm dünya müslümanların bağlılık yemini edeceği, dünyanın neresinde bir müslümana zulmedilirse edilsin, anında birleşip tepki koyan bir tek vücut olmak şarttır. Bu vücuda baş olmak da elbette Türkiye Cumhuriyeti devletine düşer..

Yoksa dünyadaki bu islamofobik anlayış sebebiyle, dünyadaki tüm müslümanlar, bu katliamlara maruz kalmaya devam edecekler..

Allah, şehit olan bu müslüman kardeşlerimizin yakınlarına sabır versin. Fakat İslam aleminin de başı sağ falan olmasın! Çünkü o alemin yarısının başı, gövdesinde boşuna duruyor!

Allah başta bizlere ve tüm müslümanlara uyanmayı, birbirimizi koruyup kollayacak kardeşlik duygusunu tekrar kazanmayı nasip etsin..

 

 

Tamam da, bilgi kirliliği var diye internete de mi girmiycez?

Sosyal medya.İçinde binlerce haber, eğlence, görsel, analiz, oyun ve buna benzer yüzlerce başlığın bulunduğu gerçekliğin sanal hali.

İçinde bu kadar şey barındıran hayali diyardan oldukça memnunuz. Yani çoğu zaman…

Peki bunca veri, bilgi ve haberin içinde bulunduğu bu platformda her gördüğümüz, okuduğumuz, duyduğumuz veri ne kadar doğru diye hiç düşünüyor muyuz?

Elbette düşünüyoruz diyeceksiniz. Peki bu düşünceye sahipseniz, yanlış ve doğru haberleri nasıl ayırabiliyorsunuz?

Şöyle düşünün şimdi. Herhangi bir haber kanalında bir haber okudunuz ya da seyrettiniz. Mantığınızada yattı. Eğer o haber kanalınada güveniyorsanız, işte o haberi, doğru olarak onaylıyor beyniniz.

Peki ya doğru değilse?

Haberin teyitini nasıl yapacağınızı biliyor musunuz?

Vereceğiniz ilk cevap, farklı haber kanallarına göz atarım olacaktır. İlk bakışta mantıklı bir yöntem gibi görünüyor. Fakat kaçırdığınız bir şey var. O da, o haberi servis eden haber sağlayacısının, tüm kanallara aynı haberi servis ettiği..

Aynı haber, aynı an da, yüzlerce haber sitesine otomatik olarak düşüyor. Eğer haber yanlış ya da uydurma ise bu habere tüm haber kanalları ortak olmuş oluyor.

Ya da bir başka örnek vereyim. Diyelim ki A kanalında izlediğiniz haber, kanalın kendi özel haberi, ve de uydurma.. Doğru-yanlış sağlamasını nasıl ve nereden yapacaksınız? Öyle ya bu haber sadece A kanalının haberi.

Cevabınız nedir bu örneklere göre?

Bence vereceğiniz tek cevap : “Bilemeyiz” olacaktır.

O zamanda çıkan sonuç şu : Her gün belki onlarca yanlış habere bakıp, yanlış bilgilendiriliyoruz. Başta Facebook sonrasında twitter, ardından onlarca haber kanalı bizi yanlış ve uydurma haberle bizi bir yerlere yönlendiriyor.

Çözüm nedir desem peki?

Kesin bir çözüm yok ama, alternatif bir doğrulama aracı var. Üstelik bu araç şüpheli ve iddia’ya dayalı söylemi ya da eylemi, ciddi analizlerle araştırıp doğruyu ortaya koymaya çalışıyor. Bu “Doğrucu Davut” sitenin adı. Teyit.org

Yani Teyit.org sizin medyada izlediğiniz, okuduğunuz ya da iddia olarak ortaya atılan haberleri inceleyen, araştıran ve doğru-yanlış kritiğini yapan ciddi ve tarafsız bir platform. ( Yani biraz inceleyebildiğim kadarıyla )

Peki Teyit.org’u nasıl buluyor insanlar? Diyelim ki bir haber okudunuz. Ve şüphe ettiniz bu haberden. İşte o zaman google’a giriyorsunuz ve haberin başlığını yazıp doğru mu? diye de ekliyorsunuz. Eğer Teyit.org da sizin gibi şüphe etmişse araştırdığı haberi paylaşıyor. Tabi bu yöntem teyit.org la tanışmamış olanlarınızın deneyerek ulaştığı bir süreç. Teyit.org u bende bu şekilde tanımış oldum açıkça söylemek gerekirse..

Ama çok iyi oldu. Çünkü ben günlük hayatımda çevreme : “gördüğünüz her habere inanmayın, araştırın” diyen bir adamım. Ki buna rağmen ben bile bir çok zaman kandırıldığımı farkediyorum. Tabi iş işten geçtikten sonra.

Meselâ bugün denk geldiğim bir olay. Bilirsiniz Facebook her gün “anılarınızı önemsiyoruz” sloganıyla sizin geçmişte yaptığınız paylaşımları size hatırlatır. Siz de yaptığınız paylaşımlara bakıp ” vay be geçen sene bugün şuradaymışım” ya da 5 sene önce bugün şöyle bir söz söylemişim” şeklinde cümleler kurarsınız.

İşte bende bugün bu anılara bakarken, paylaştığım espirili bir post gördüm. Post şudur :

Söz konusu post’ta paylaşımı yapan arkadaş bildiğin bir photoshop yaparak, duvardaki tabloları kaldırmış. Yani aslında o sergide gezenler, gerçekten tablolara bakıyorlar. Fakat bu post’u hazırlayan muzip arkadaş, herkesi kafalayarak bir ironi yapmış. Görünmez oda isminden yola çıkarak yaptığı bu kurguyla, sergiyi gezen insanlarıda gerizekalı yerine koymuş. Fotoğrafın orjinali ise aşağıda.

İşte böyle.. Bu yüzyılda kandırılmak, geçmiş hiç bir yüzyılda olmadığı kadar kolay.

Yine bir başka örnek, Amerikada yaşayan 84 yaşındaki Barry Dawson isimli vatandaşın 62 sene boyunca karısına sağır numarası yaptığı haberi. Bu haberde tamamen kurmaca. Zaten haberi yapan sitenin işi de bu. Yani kurmaca haber yapıp, haberin altina da, küçük puntolarla “bu haber tamamen hayal ürünü olabilir” yazması.

Teyit.org bu haberin de fake olduğunu duyuruyor sitesinde.

Peki kim bu teyit.org sitesinin kurucusu diye baktığınızda, karşınıza akademik kariyerleri oldukça dikkat çekici koca bir ekip çıkıyor. Kurucusu ise Mehmet Atakan Foça.Böyle bir site için gayet tatmin edici bir kariyere sahip Foça..

Yine ekibin şef editörü de, en az Foça kadar başarılı bir akademik kariyere sahip olan Gülin Çavuş..

Teyit.org açıkcası beni her haliyle güven anlamında tatmin etti. Bence bu siteyi takip etmeniz tabiri caizse farz! Aşağıda sitenin araştırdığı haberlerden bir kaçının görselini paylaşıyorum. Kesinlikle dikkatinizi çekecektir.

Japonların yeni zengin oyuncağı : “Lovot”

Japonlar..

Bu çalışkanlıkları genlerinden mi yoksa Amerikalıların elinden iki atom bombası yemelerinden mi kaynaklanıyor halâ bilemediğim milletin adı..

Bu insanlardaki disiplin ve teknik, dünyada hiç bir millette yok. Bundan artık eminim. Hep bir fayda sağlama dertleri. Hem kendilerine hem de dünyaya.

Robot yapmaksa, bu millet için artık bir çocuk oyuncağı sayılır. Ki zaten ilköğretimdeki veletleri bile, evlerinde can sıkıntısından robot yapıyor. Eğer bir gün robotlar dünyayı ele geçirirse, bunun sorumlusu olarak, doğrudan küfür edeceğiniz bir kaç devletin içinde olacak japonlar.

Neyse.. Asıl mevzuya gireyim ben. Asimo adını verdikleri sevimli robot, artık bir savaş makinasına dönüşmesi, bir de dünyaya yeni bir Einstein örneği olmamak için ( Einstein’in atomla ilgili çalışmaları Amerika’nın elinde kitle imha silahına dönüşmüştü ) artık üretilmiyor. Yani Asimo projesi artık rafa kalktı. Şimdi ise daha eğlenceli ve ticari anlamda güzel kârlar yapabilecekleri robotlar yapıyorlar.

En son yaptıkları robotsa, yeni nesil evcil hayvan robotu olan “Lovot”. Japonlar bunu çalışmaktan çocuk yapmaya fırsat bulamayan bunun yerine hayvan beslemek isteyip, bu seferde hayvanın kılıyla boğazıyla uğraşmaya üşenen insanlar için tasarlamışlar. ( En başta kendileri için ) Yani Lovot aslında bir dostluk etme robotu. Yani daha doğrusu ” kanka robot ”

Ne hayvanı olduğu belli olmayan bir robot olan Lovot, yapay zekası sayesinde insanlarla iletişim kurup, insanların duygularını anlayabiliyormuş. Yani yalnızlıklarını bu şekilde gidermek istemiş japonlar. İşe yarar mı bilemiyorum. Bir robotla samimiyet kuran japonlar, iki sonra bunlarla düğün dernek yapıp evlenmezlerse bir şey demiyorum ben!

Üstelik bir robotla duygusal bağ kurmanın fiyatınıda belirlemişler. Rrobotun fiyatı 3 bin 100 dolar; yaklaşık 17 bin TL. Ya hu bir robota bu kadar para vereceğime gider sokakta yaşayan insanlarla dostluk kurarım, empatim gelişir ” diyorsanız, bende size aynen katılıyorum.. E tabi en son söylediğim şeyi yapamaz japonlar. Çünkü bunlarda sokakta yaşayan gariban da yok. Hatta sokakta yaşamak bile yasak. Boş adam istemiyorlar memlekette, ne güzel aferim 🙂

O zaman çıksınlar, sokak hayvanlarını sevsinler diycem. Sokakta, berduş berduş gezen hayvanda yok 🙂 Onlara da iş vermişlerdir kesin. Japonlar, bu robotu iç pazara sunduktan sonra ABD’de de satışa çıkaracaklarmış.

Bu kafa yapısıyla, bu adamlar, bu dünyaya ait bir millet gibi gelmiyor bana. Benim için uzaylı demek artık japon demektir bundan sonra. Bu böyle biline..

 

Geçilmez, Necip Fazıl Kısakürek

GEÇİLMEZ
Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez.

Eşten,dosttan,sevgiliden ayrılmadan geçilmez.

İçeride bir has oda,yeri samur döşeli; 
Bu odadan gelsin diye çağrılmadan geçilmez.

Eti zehir,yağı zehir,balı zehir dünyada,
Bütün fani lezzetlere darılmadan geçilmez.

Varlık niçin,yokluk nasıl,yasamak ne,top yekun? 
Aklı yele salıverip çıldırmadan geçilmez

Kayalık boğazlarda yön arayan bir gemi; 
Usta kaptan kılavuza varılmadan geçilmez.

Ne okudun,ne öğrendin,ne bildinse berhava; 
Yer çökmeden,gök iki sak yarılmadan geçilmez.

Geçitlerin,kilitlerin yalnız Onda şifresi; 
İşte,işte o eteğe sarılmadan geçilmez.

Afrika’da su bulunmasının bizde ki karşılığı..

  1. İnstagram’da gezerken Trt Belgesel’in paylaştığı kısa bir videoya denk geldim. Ve çok aşırı hatta feci duygulandım içten. Çünkü videoyu izleyipte etkilenmemek, insan olan birinin kolay kolay yapabileceği bir iş değil. Devlet olarak hizmet anlamında Afrika’da artık ciddi ciddi, ağırlık gösterişimizin belki küçük fakat samimi bir kesitiydi bu.

Video’da afrika’da bir köyde, bizimkilerin bir sondaj makinası başında, bir su kaynağı bulma gayreti ve bu gayret sonucunda tam da suyun bulunup, fışkırdığı anın sevinci ve çoşkusu en güzel haliyle sunuluşu yansıtılıyordu. Teknolojik ve kültürel anlamda tam bir altın çağı olan bu yüzyılda, çok uzak bir cografya’da ; bir toplum,su bulmanın ve bu suya kavuşmanın sevinciyle yaşıyor. Afrika’da suyun bulunma mutluluğu, biz de ancak ev sahibi olduğumuzda ya da piyango’nun büyük ikramiyesine sahip olduğumuzda yaşanır!

Şu denkliğin dengesizliğine bakar mısınız!

Sahip olduğu her şeyin kıymetini zaman içinde sıradanlaştıran, kıymetsizleştiren insandan başka kimdir.

Bizler hayatta kalmayı, bir aşk’a, bir geçime, bir kariyer hedefine bağlamışken, Afrika’nın insanları sadece hayatın kaynağı olan “su” için yaşıyorlar. Su bulmak, yiyecek bulmak ( kuraklık ve kıtlık ) ve hasta olmamak en büyük yaşam planı bu insanların..

İşte şimdi bizimkiler, bu yaşam planını komple değiştirmek için Afrika’da. Atalarımızın ( Osmanlı imparatorluğu ) bir çok uzun zaman önce, hakkı, emeği ve inancı götürdüğü, fakat sonrasında elinden alınan öksüz, yetim ve umursanılmaz olmaya mahkum edilmiş Afrika…

400 yıl önce, Avrupa’nın orada ki yerlilere bir tanrı hediye edip, sonrasında oranın herşeyine el koyduğu, sömürdüğü coğrafyada Afrika..

Renkleri ve ırkları sebebiyle hor görülmüş, itimiş, kakılmış ve iliklerine kadar sömürülmüş, yüzümüze bir kara leke olarak sürülmüş kimsesizler diyarı.

Çeşitli yardım kanallarının, medya ya da Gsm hatları üzerinden yalnızca 5 lira yardım talep ettiği ama bizlerin hiç umursamadığı, görmezden geldiği hayatları ve istikballeri kendi renkleri gibi kara olan bir mazlumlar cumhuriyeti..

Ne mutlu oradayız şimdi. Bir dönem yakın akraba olduğumuz, ekmeği ve emeği paylaştığımız temiz yürekli insanlara tekrar sahip çıkmak, ve onlarında bu dünyada yaşarken, dünyadaki her insanın sahip olduğu hakları, insanca yaşamayı tekrar diriltmek için.

İşte devletimle aramın iyi olmasını olmasını, onu sevmemi, yüceltmeye çalışmamı sağlayan en büyük  sebeplerden biri de bu. Mazlum’a güçsüze güç olması, koruması ve yaşatması..

Allah’ım hem biz Türkler, hem de dünyada ki mazlumların istikbali için her daim güç versin. Muaffakiyetler versin..

Kimse kusura bakmasın! EMİNEVİM, bu işin hem mucidi hem duayeni.

Bizim milletimiz için hayatta en büyük gaye ev sahibi olmaktır. Ve bu gaye her bir vatandaşın ömründen ortalama 10 yıl götürür. Yani ancak her şeyden kısılan bir hayat yaşarsanız ve buna 10 boyunca katlanırsanız, ev alabilmenin bedelini ödeyebelirsiniz. İşte bu bedeli ödemenize aracı olacak kurumun adı da bilindiği üzere bankalardır. Bankalar, bugün ev alabilmenin en hızlı ama aynı zamanda en masraflı yoludur ne yazık ki…

Kentleşme ve kentlileşmenin az olduğu yıllarda, vatandaşın ya köyünde ya da kazasında, kendisine ait olan bir arazide bir, bilemedin iki katlı evi olurdu. Tabi o zamanlarda ev sahibi olmak diye bir amaç da yoktu. Belli sayıda tuğla, az bir kum ve çimento ile tek katlı bir ev yapmak ( bugün gece kondu diyoruz biz ona )pek bir kolaydı. Yani herkes kendi evini çok zorlanmadan yapardı desek, mübalağa etmiş sayılmayız.

Neyse biraz daha ilerletelim o dönemleri..1980 ler’in ilk bir kaç yılında,kente göçetmiş vatandaşa ev sahibi olabilme imkanını, bankalar sağlamıyordu o yıllarda. Kooperatifçilik sistemi, insanları ev sahibi yapmanın tek yoluydu. Fakat sektördeki hızlı büyüme ve hızla artan nüfus, üçkağıtçı kooperatifçi sayısını da arttırdı. Mağduriyetler ise çığ gibi büyüdü. İnsanlar devletin gözünün önünde kandırılıyor, kanunlarsa bu süreçte vatandaşını koruyup kollayamıyordu.

İşte bankalar ve sunduğu avantajlar, bu dönemde hayatımıza girdiler. Fakat bu giriş faizin ve yasal tefeciliğin bütün yaptırımlarını da beraberinde getirdi.

İnsanlar kiracı oldukları evde, ev sahibince zorla çıkarılıyorlar. Ya da açıkta kalma kaygılarına mahkum, ev sahiplerinin fahiş kira arttırımlarına boyun eğiyorlardı.

Eminoto’da, ( Sonradan emin evim hizmedi de eklenecekti firmaya ) işte böyle bir süreçte doğdu. İmece yani yardımlaşma usulü bir borçlanma ile otomobil sahibi olma imkanı sağlamışlardı. Süreç içinde Emin Evim, bu konuda kısa bir süre içindr çok başarılı oldu. Tabi bu başarı, bir çok tüccarın para kazanma hevesini kabarttı. Emin Oto’dan sonra bir çok firma aynı yöntemi kullanarak pastadan paylarını almak istedi. Fakat buraya da çirkeflik bulaştıracak bir çok karaktersiz para babalarını da dadandırdı.

Devlet de, 1980 li yıllarda yerine getiremediği vatandaşını koruma becerisini biraz daha kuvvetlenmiş biçimde, bu sistemin üçkağıtçılarına göz açtırmayarak göstermiş oluyordu.

Eminoto ise devletin her hangi bir ağır yaptırımına maruz kalmadan, kendi icat ettiği uygulamanın arkasında durdu. Bu inanç Emin Oto’ya daha büyük bir başarılar kazandırdı zaman içinde. Kazanılan bu büyük başarı ivmesinin bir göstergesi de, Emin Oto’nun vatandaşları zorlanmadan ev sahibi yapmaya niyetlenmesi oldu.

EminOto, Eminevim adıyla insanları ev sahibi yapmaya da başlıyordu artık. Bu başarı çok değil 15 yıllık bir süreçte sektörde tek olmasını sağlayacaktı.

Eminevim bu süreçte doğrudan reklam satışına başlamadı. Basını kullanarak,öyle her yerde dönen reklamlara da girmedi. Daha çok muhafazar kesimin gazete ve yayın organlarında göründü bu süreçte. Bunun en büyük sebebi reklamın Eminevim’den ev sahibi olan insanların, ev sahibi olamayanlara sistemi tanıtması, yani kısacası memnun müşterinin müşteri getiriyor olmasıydı.

“Memnun müşteri, müşteri getirir ilkesi” yavaş fakat ayağı yere sağlam basan bir tanıtım ilkesi olmuştur her zaman.

Öyle ya, zamanın getirdiği yüksek enflasyon sebebiyle bankaya bulaşmadan, faiz ödemeden nasıl ev sahibi olunabilirdi? İşte Eminevim, bu sistemi bir yardımlaşma ve dayanışma sistemi olarak, her ay ödenen düşük ve faizsiz kira ödeme kolaylığıyla ve devamında, ülkenin istenilen her yerinden bir ev alabilme fırsatı olarak tanımladı kısaca.

Tabi Eminevim, bu çok cazip olan bu sistemi bulmuş olmasına rağmen işi çok kolay değildi. Çünkü insanlar yıllarca başka firmalarca kandırılmalarından mütevellit, sistemi kılı kırk yararcasına irdeliyor ve araştırıyordu.

Bu araştıranlardan biri de bendim. 2004 ikinci çeyreğinde, bizzat Bursa Eminevim’in il sorumlusu olan bir abiyle tanıştım. Elbette ki Eminevim, o yıllarda bu kadar çok şubesi olan, binlerce personel çalıştıran, kurumsallaşmış bir yapıda bir kurum değildi. Eminevim, Bursada ki merkez ofisinin bulunduğu şuan ki binanın yan tarafında, ikinci katta, toplasan 15 metrekarelik bir oda da hizmet veriyordu.

Ben, firmayı 2000 lerin ilk çeyreğinde tanımama rağmen, evlendikten sonraki 4. yılda, 2 sene düşünüp öyle girmiştim sisteme. Tabi bu bir güvensizlik meselesi değildi. Ekonomik süreçlerim, ülkenin durumu gibi nedenler sisteme geç girmeme neden olmuştu. Bu arada müşteri temsilcim Hızır Zengin’e ayrı bir parantez açmak istiyorum. Hızır, duruşu, sistemi anlatması ve samimiyetiyle çok etkili olmuştu sisteme girişimde. Zaten Eminevim’de hiç bir temsilci size bir şey satmaya çalışmaz, sadece danışmanlığınızı yapar. Siz oraya niyetinizi ve şartlarınızı ortaya gerçekçi bir biçimde ortaya koyup danışmanlık hizmeti almaya gidersiniz, müşteri temsilciniz de sizin ekonomik şartlarınıza bakarak bilgi verir. Ve üstünüze “alın alın” şeklinde bir baskıyla gelmezler.

Zaten mantıklı olan da budur. Eminevim, ancak istikrarlı ödeme yapabilecek sisteme uzun soluklu bir süreç olarak bakacak olan vatandaşlara hizmet verir. “Bugün sisteme girsin, yarın sistemden çıksın” mantığının kimseye bir fayda getirmeyeceğinin farkındadır.

Neyse devam edelim. Biz 2016 yılında Emin evim sistemine girip, ödemelerimize yeni başlamıştık ki, daha ilk kurada ev çıktı. Normalde 3 yıllık bir kura sistemine girmiş, kendimizi uzun soluklu bir sürece hazırlamışken, ilk kurada çıkmak, büyük bir nasiplik durumuydu. Sevindik tabi. Ev’in seçme sürecine girdik. Fakat bir süre sonra Eminevim hiç beklemediğimiz, güzel bir teklifle geldi. “Ev için aceleniz yoksa, paranızı bir yatırım aracı olarak kullanabilirsiniz” dedi. Bu öneri çok cazipti ve kabul ettik. Ve bu kabul ediş bizi ekonomik anlamda elimizi çok ciddi kuvvetlendirdi. Sistemin detaylarını burada anlatmak uzun sürer diye kısa geçiyorum.

Ve 4 yıldır da Eminevim’le yatırım ortaklığım sürüyor. Hatta yakınımda iki aileyi de Emin evim’le tanıştırıp, sisteme eklettim.

Ve işte bugün..

Eminevim, artık Türkiye’de kurumsal bir markanın adı oldu. Türkiyenin hemen her ilinde şubelendiler. Bir çok insana iş imkanı, ekonomik istihdam sağladılar. Bunların hepsi Eminevim’in yavaş ama emin adımlarla, insanlara samimi ve net bir şekilde hizmet vermesiyle oldu.

 

Tabi şimdi Eminevim, aynı 1990 lı yılların başında ki başarısını görüp, sektöre girenler şirketler gibi. Bugünde aynı benzer firmalarla da ister istemez bir rekabet içine girdi. Hatta bu rekabet etmeye yeni yeni başladığı firmada, Fuzul Ev.

Yani Eminevim sisteminin bir benzerini olmuşturmuş Fuzul’da. Hatta reklamlarında Zahide Yetiş’i oynatacak kadar da iddialı bir giriş yaptı sisteme, sözünü ettiğim firma. Tabi Fuzul Ev’de faizsiz ev alma sisteminin avantajlarından faydalandıracak insanları. Fakat bu sistemi bilmeyenler, Fuzul Ev sistemini reklamlarda ilk kez görenler, Fuzul’u bu işin ilk uygulayanı olarak tanıdılar.

Halbuki bu sistemin mucidi, Eminevimdi. Eminevim’de bunu farkettiğinden dolayı bir reklam filmi yayınladı. Bu reklam filminde, sistemi bulan firmanın kendisi olduğunu, 1991 den bu yana otomobil ve ev sayısı yaptığı insanların sayısını, sistemin risksiz ve avantajlı olduğunu ve en önemlisi faizsiz ev alma yöntemi olduğunun altına kalın bir çizgi çekti. Üstelik reklamda ünlü bir ismi oynatmaya bile ihtiyaç duymadan. ( ki Eminevim zaten bu yüzden sevilir. Show’lara ve gösterişe ihtiyaç duymaz.

Tabi Fuzul Ev’inde bir yanlışını falan duymadım şuana kadar fakat, insan her zaman işin ustasına, en tecrübelisine gitmeli derim ben hep.

Bakalım ilerleyen zamanlarda, bu faizsiz ev alma sistemine giren firmaların sayısı kaça çıkakacak? Umarım sistemi karalayıcı ve güven sarsıcı faaliyetde bulunan firmalara göz yummaz devletimiz..

 

Faruk Nafiz Çamlıbel , Son beklediğim

Ufkumda bulutlar kümelerken kara bahtım,
Ben her gönül ufkunda doğan sabahtım.
Devran herkese taslarla zehir sundu da birden
Ben herkese bir neşe yarattım o zehirden.
Bir köprü kurup, zulmetin ardında, seherle,
Bildim gülüp eğlenmeyi ömrümce kederle.
Alnımdaki her çizgi beyaz bir gece saklar,
Bir başka şafaktır saçımın gördüğü aklar.
Farkım ne, emel kaynağı bir körpe çocuktan,
Mademki henüz gelmedi son yolcum ufuktan?
Ömrümce neden yılları zincir gibi çektim,
Mademki bir aşk uğruna can vermeyecektim?
Bir müjde taşır her gün uzaktan bana rüzgar;
Elbet gelecek, gelmedi, bir beklediğim var!

Son beklediğim gelmeden, ölsem de yüzünde,
Devran bulacak yar ile ağyarı hüzünde.
İsmim gezecek pembe dudaklarda elemle,
Gözler dolacak bir çocuk ölmüş gibi nemle,
Bir günde doğup can veren altın kelebekler,
Bizden daha genç bir şair öldü diyecekler

Beril Dedeoğluna rahmet diliyorum..

Bizler değerli ve çok kıymetli insanların farkına varmayız çoğu zaman. Hele siyasetin ya da devlet kademesinin bir yerinde bir görevde bulunmuşsa, onu hemen mimler, tepeden inme diye tanımlarız. Halbuki devlet, kendi kurumlarının başına son 3-4 yıldır, konusunda uzman,ve gerçek manada aydın sıfatı taşıyan kişileri atıyordu.

İşte bunlardan biri de Beril Dedeoğluydu. Taraflı tarafsız bir çok kesim için değerli bir isimdi Dedeoğlu. Geçtimizin ayın son günü, beyin kanaması geçirmiş ve hastaneye kaldırılmıştı. Az önce haber sitelerine vefat haberi düşmüş. Allah rahmet etsin inşallah..

 

Peki kimdi Beril Dedeoğlu?

1961doğumlu olan Dedeoğlu, 1982 Galatasaray Lisesi mezunlarından. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümünü 1986 yılında bitirdi. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Bölümünde yüksek lisans ve doktorasını tamamlayan Dedeoğlu, 2005 yılından itibaren Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanlığını yürüttü.

Bir çok gazetede dış politika üzerine yazılar yazan Dedeoğlu, geçen yıl ekim ayında Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu üyeliğinde de görev almıştı. Aynı zamanda Yükseköğretim Kurulu Üyesi olan Dedeoğlu, 2015 yılında kısa bir süre Avrupa Birliği Bakanı olarak da görev yapmıştı.

Prof. Dr. Beril Dedeoğlu’nun, Avrupa Birliği, uluslararası politika, uluslararası güvenlik alanında çok sayıda araştırma, makale ve kitaplarıda mevcuttu.

Allah böyle değerli ve aydın kadınlarımızın sayısını arttırsın inşallah..

Allah, bu millete bir istiklâl marşı daha yazdırmasın!

Her sene İstiklâl marşımızın yeni bir yıldönümünü kutlamanın haklı gururunu yaşıyoruz. Vatansever şair, edebiyatçı ve istiklâl marşımızın yazarı merhum Mehmet Akif Ersoy’u rahmetle ve saygıyla anıyorum. İstiklal marşını bir gecede, Tacettin Efendi dergahında yazan Akif, aslında yalnızca bir marş yazmadı. Bir milletin özünü, karakterini azmini, Allah’a olan sarsılmaz inancını döktü kağıda.

Kurtuluş savaşı sırasında ordumuza morâl vermek amacıyla dönemin Milli eğitim bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından ödüllü bir şiir yarışması tertip edilir.( 500 lira ) Fakat yarışmaya ödül olduğu için katılmak istemez Akif. Hamdullah Bey, Akif’in yarışmaya katılmadığını farkedince, Akif’e bir mektup yazar :

Pek Aziz ve Muhterem Efendim,İstiklâl Marşı için açılan yarışmaya katılmayışlarındaki sebebin ortadan kaldırılması için pek çok tedbirler vardır. Usta kişiliğinizin istenilen şiiri meydana getirmesi, amacın gerçekleşmesi için son çare olarak kalmıştır. Asil endişenizin gerektirdiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu etkili telkin ve heyecan kaynağı aracından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve sevgilerimi arz ve tekrar eylerim efendim.

5 Şubat 1921

Yarışmaya 740 civarı eser katılır. Fakat Akif’in şiiri Hamdullah Suphi tarafından seslendirildiği an da, tüm millet vekilleri ayakta alkışlarlar şiiri. Hepsinin tüyleri diken diken olmuştur.

İşte bugün bile o günün heyecanıyla okuyoruz bu şiiri.

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak…

O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

O benimdir, o benim milletimindir ancak.

dizesiyle başladığı şiir,

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:

Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;

Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal.

dizesiyle biter. Fakat bu şiirin her satırı bir gurur bir cesaret hissiyatı ile sarar bizi.

Akif’in bu şiir karşığında alması gereken 500 liralık ödülü, almama sebebini yine kendi açıklar. “Millet’e yazılmış ve yalnızca millete ait olan bir şiir, hiç bir ödülle değerlendirilemez.

Ve yine Akif’in şiiri yazdıktan hemen sonra Allah’a ettiği bir dua’nın bizi her zaman  duygulandıracak olması, o yılların istiklal mücadelesinin acılarını, bedellerini ve kederlerini hatırlatacak bir cümledir. Akif’in o duygu duası şöyledir:

“Allah, bu millete bir daha istiklâl marşı yazdırtmasın!”

İstiklal marşımızın kabul edilişinin 98.yılı kutlu olsun. Allah, bize bu aziz vatanı emanet ataların dedelerin ruhlarını şad eylesin. Bize de sonsuza kadar bu vatana sahip çıkabileceğimiz şuuru ve mücadele gücünü kat be kat arttırarak versin.

Bastığın yerleri ‘’toprak!’’ diyerek geçme, tanı!

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:

Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?

Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!

Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

 

Denge / Turgut Uyar

Sizin alınız al inandım
Sizin morunuz mor inandım
Tanrınız büyük amenna
Şiiriniz adamakıllı şiir
Dumanı da caba

Bütün ağaçlarla uyuşmuşum
Kalabalık ha olmuş ha olmamış
Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
Ama sokaklar şöyleymiş
Ağaçlar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız

Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim diz boyu sulara
Hepinize iyiniyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle dövüşemem
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Ben tam kendime göre
Ben tam dünyaya göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız