“Yoksulluk bütün insanlığın utancıdır” Yaşar Kemal

Benim kitaplarımı okuyan katil olamasın, savaş düşmanı olsun. İnsanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin. Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir. Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar.”

İmza : Yaşar Kemal

Affan Dede / Cahit Sıtkı Tarancı

Affan Dede’ye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var, ne adım;
Bîlmîyorum kîm olduğumu.
Hîçbîr şey sorulmasın benden;
Haberîm yok olan bîtenden.

Bu bahar havası, bu bahçe;
Havuzda su şırıl şırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberîm;
Hîç bîtmese horoz şekerîm!

Şiir yazamayan koca mı? Şiir yazdıramayan kadın mı?

“Her kadın, evlenmeden önce kendisi için onlarca şiir yazan kocalarının, evlendikten sonra bir kere bile şiir yazmış olmamalarına çok içerlerler. Dost meclislerinde geçmiş yad edilirken kocalarına dönüp bu sitemlerini dillendirirler. Fakat kocaların ağzını bıçak açmadı hiç. Ancak hiç bir kadın da, o an kendi kendine : “ben bu adama neden 30 yıldır bir tek şiir yazdıramadım” diye sormaz. Konu, başka laflardan açılınca, mevzu da arada kaynayıp gider..”

Jose Saramago’nun 1998 de yaptığı nobel konuşması..

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi bundan tam 50 yıl önce bugün imzalandı. Kutlama törenleri hâlâ sürüyor. Ama bilirsiniz, ilgi zamanla azalır. Ortaya ciddi konular çıkarsa, toplumun ilgisi olayın henüz ertesi gününde bile azalabilir. Yine de bu anma törenlerine karşı değilim. Ben de birçoğuna en ılımlı halimle katıldım. Eğer uygunsuz, demode ya da tedbirsiz bulmayacaksanız, buna birkaç şey daha ekleyebilirim. Bu 50 yılda, hükümetler ahlaken yapmaları gereken her şeyi yapmadılar elbette. Haksızlıklar çoğaldı, eşitsizlikler arttı, cehalet büyüdü ve mutsuzluk yayıldı.

Kayaların yapısını incelemek için başka bir gezegene araçlar gönderebilecek kapasitede olan bu şizofren insanlık, milyonlarca insanın açlık nedeniyle ölmesinden fütursuzca bahsedebiliyor.

Mars’a gitmek, komşuya gitmekten daha kolay görünüyor. Kimse kendi görevini yerine getirmiyor. Hükumetlerde. Çünkü bilmiyorlar ya da yapamıyorlar veya istemiyorlar. Ya da dünyaya gerçekten hükmedenler onlara izin vermiyorlar. Dünyaya hükmeden bu çok uluslu ve çok kıtalı şirketlerin tartışmasız bir şekilde anti-demokratik olan güçleri, ideal demokrasiden geriye kalan her şeyi yok etti.

Biz vatandaşlar da kendi görevlerimizi yerine getirmiyoruz. İnsan haklarının gerektirdiği görevler simetrik dağılmadan, bu haklar varlık gösteremez. Hükumetlerin bunu önümüzdeki 50 yılda başarması da beklenmiyor. Bu yüzden vatandaşlar olarak sesimizi yükseltmeliyiz. Haklarımızı talep ederken nasıl coşkunsak, yine aynı şekilde, görevlerimizin sorumluluğunu almalıyız. Belki bu sayede, dünya biraz daha iyi bir yer haline gelir.

Teşekkürlerimi de unutmadım. 8 Ekim’de, Frankfurt’taki ilk teşekkürüm, beni Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık gören İsveç Akademisi içindi. Yayıncılarıma, çevirmenlerime ve okuyucularıma da teşekkür ettim. Hepsine tekrar çok teşekkürler. Ayrıca, Portekizli ve Portekizce dilinde yazan geçmişteki ve şimdiki yazarlara da teşekkür etmek istiyorum. Edebiyatımız onlar sayesinde var oluyor. Ben de yalnızca onlardan biriyim. O gün de söylediğim gibi, ben bunun için doğmadım, bu paye bana sonradan verildi. Bu yüzden, çok teşekkür ederim.

Bursa’nın en iyi çorbacısı bence bir kitap evi.. BKM!

Evet evet! Başlıkta yazan cümle bir iddiadır. Ve ben iddiamın arkasındayım. Bakın, ben size Bkm’nin Bursa’nın en eski kitabevi olduğunu, hatta Özlücedeki şubenin metrekare olarak Avrupadaki en büyük kitap evi olduğunu 5000 di sanırım ) Şuan da ellerinde 500 bin çeşit 5 milyon adet kitap olduğunu anlatmıyorum. Bunları zaten Bkm’nin kendisi ve anlaşmalı olduğu medya ayakları zaten yapıyor. Ben işin burasında değilim. Ben kitap kırtasiye sektöründe dev olmuş bir firmanın, gıda sektöründe de çok iddialı olduğunu anlatan bir cümle kuruyorum.

Benim anlatacağım mevzu, Bkm’nin en az kitabevinde yaptığı olağan üstü yenilikler kadar, aynı zamanda kafe mutfağına yaptığı olağan üstü dokunuşlar..

Bkm’nin Fsm şubesindeydim bugün. Niyetim, Belluss kafede bir iki bardak çay eşliğinde yaklaşan bahar dönemi sınavlarına, yanımda getirdiğim iki ders notunu çalışmaktı. Teras’a oturdum. Biraz sonra kafe garsonu geldi ve “menü vereyim mi? diye sordu. Bu soruyla birlikte midemde ki bir kazıntının sesini duyar gibi oldum. Acıkmaya başlamıştım besbelli. “Olur” dedim ve menüyü aldım. Menü dediğime bakmayın tablet menü ( Bkm abartıyor gerçekten ) tablette alternatif bir şeyler ararken, gözüme günün çorbası takıldı. Gerçi yemekte yiyebilirdim fakat, eve yakın bir yerde, yeni açılan Hatay usulü dürüm yapan mekana niyetlendiğim için, sadece çorbada karar kıldım. Tablette çorba bilgisi yazmıyordu. Garsona “ne çorbası” diye sordum. Garson : “Düğün çorbası var” deyince sevindim. Çünkü günün çorbası başlığı altında genel olarak mercimek ya da yayla çorbası verilir çoğu lokantada..

Neyse siparişi verdim. Bir beş dakika sonra çorbam geldi. Muazzam ve harika bir koku eşliğinde, yanında dumanı üstünde tüten dört adet baget ekmeğiyle..

Hemen kaşığı daldırdım ve lezzetine baktım. Bir çok yerde düğün çorbası içmiştim fakat bu kadar bol malzemelisini ve tam ayarında tutturulmuş kıvamlısını içmedim. Üstelik fiyat olarakta piyadaki çorba fiyatları ile aynı ( 8TL ) Hatta aynı çorbanın az seçeneğinide sunmuşlar yemek öncesi tadına bakmak isteyenler için.. ( 4 TL )

 

Bursa’da bir çok lokanta bu ayarı tutturamıyorken, bir kitapevi kafesinin lezzeti yakalması harika bir şey. Çorbayı içtikten sonra garsona, “yapan ustanın eline sağlık” mesajı göndermeyi de unutmadım. Bir de baget ekmek mevsusu var tabi. Çorbanın yanında verilen ekmek sanki fırından yeni çıkmışcasına yumuşak ve lezzetliydi. Ben ekmeğide kendilerinin yaptığını düşünerek garsona sorduğumda ögrendim hazır olduğunu. Demek ki her çorbanın yanında o çorbanın lezzetine denk insanı yormayan bir ekmek yenmeli kanaati oluştu mantığımda.

Hizmet ve lezzet çok mühim bir iş. Ben Bursada Bkm kadar yenilikçi ve hizmette gerçekten sınır tanımayan bir firma tanımadım desem yeridir. Hatta Özlüce şubesi açılışında firma yönetici Kubbettin Bingölbaline de ayak üstü takılmıştım bu konuda. Kubbettin bey’e yaklaşıp, gözlerinin içine bakıp ” olmamış ” dedim. Tabi Kubbettin Bey şok 🙂 Sonrada devam ettim konuşmaya :  “bu kadar olmaz. Siz gerçekten abartmışsınız. Bu kadar büyük kitapevinde insanın aradığını bulması saatler sürer”  Kubbettin bey, kurduğum son cümleden, latife yaptığımı anlamasıyla birlikte gülümseyip teşekkür etmişti, gizli övgü barındıran esprime. Gerçektende 3 şubesinide harika büyüttü. Fakat ben bu üç şubeden en çok Fsm şubesini seviyorum. Çünkü hem kafe konsepti, kitap evinin hemen yanında hem de harika bir terası var. Üstelik akşam üstü terastan esentepe kavşağına kuş bakışı bir seyir gerçekleştirebiliyorsunuz. Ben Bkm’ye halâ gitmemiş olanlar için tekrar ediyorum. Bkm herşeyiyle harika bir mekan. Gittiğinize pişman olma ihtimaliniz gerçekten sıfır.. Bayılacaksınız..

( Umarım Guinnes hedefine ulaşırsın Bkm.. )

 

Lakabı Araptı. Acıların adamıydı. Adı Karl Marx’dı..

Karl Marx..

Alman bir sosyolog.. bir yazar.. bir filozof..

Başka?

Marxizim’in kurucusu..Kominizm’in savunucusu

Başka?

Kapital’i yazdı..

Bu kadar mı?

Evet bu kadar.

Sanırım onun hakkında milletçe bildiğimiz bilgilerin hepi topu bu kadar. E bilsek ne olur bilmesek ne? diyenler için kısa kısa bilgiler vereyim. Dünyada paradan, sermayeden, emekten, eşitsizlikten onun kadar bahsedipte, Hayatı boyunca beş parasız gezen başka düşünür yoktur heralde..

Onun yukarıda yazdığım konu başlıkları yüzünden bu hale getirildiğini tahmin etmeniz hiç zor olmayacaktır. Hayatı tam bir dram ve trajedi ile geçmiş Karl’ın..

Yahudi bir babanın hristiyanlığı seçen oğlu Karl.. Belki de filmin koptuğu an burası.Paranın dünyadaki kaynağı olarak gösterilen Yahudi bir ailenin çocuğu olupta parayı sevememesi onun hayatı boyunca gariban ve işci haklarını savunup gariban olarak yaşamasına neden olmuş.

Karl’ın hayatında en şanslı olduğu konu kesinlikle çocukluk aşkı ve sonrasında evlendiği eşi Jenny’di. Üstelik Aristokrat ve zengin bir adamın kızı olan Jenny..

Yıllarca gizli bir nişanlılık içinde kavuşma hayali kuran Karl-Jeny çifti, tüm engellemere rağmen en sonunda evlenirler. Tabi bu evlilik Jenny’nin ailesinden gelecek tüm serveti elinin tersiyle itmesi sayesinde oldu. Jenny’nin artık herşeyi Karl’dan başkası değildi. Jenny Karl’la olan bu evlilliğine tam 7 çoçuk sığdırdı. Üstelik bunca çocuğu, Karl’ın düşünceleri sebebiyle sürgünlerle geçen hayatında yaptı. Ve Jenny’nin kendi deyimiyle hiç pişman olmadı. Ve yine bu söz 7 çocuklarından 4’ünün yoksullukla ilgili hastalıklardan dolayı ölmeleri üstüne söylendi. Evet, tam dört çocuğunu ard arda kaybetti Karl ve Jenny..

Tüm geçinebilme umutlarını Marx’ın “Kapital” eserine bağlamıştı.Fakat Marx yayıncının kendisine verdiği son teslim tarihini 16 yıl kadar kaçarınca, ancak çocukları bu kitaptan paylarına düşen geliri elde edebildi. Karl’ın diğer kitapları ise, tütün parasına denk geliyordu sadece.

Neyse biz devam edelim. Karl ilk çocuğu olan Heinrich Guido’yu 19 Kasım 1850’de bir yaşındayken zatürreden kaybetti. Yine Fransizka 1 yaşındayken annesinin kucağında öldü. Bu iki ölüm aileyi derinden yaraladı. Bir de üstüne Edgar 8 yaşında ölünce Marx çiftinin haleti ruhiyelerini tarif edebilecek bir kelime kalmamıştı. Siz belki bir gecede ağaran saç cümlesini duyduğunuzda aklınıza Adnan Şenses gelir( toprağı bol olsun ) Fakat Karl Marx’da aynı olayı yaşayan insanlar sınıfındandır.

Sonrada ard arda giden çocuklarının peşinden karısı Jenny’de eklendi. Karl artık yaşayan bir ölüydü desek yanlış söylemiş olmayız heralde. Bitti mi bitmedi! Son olarak 38 yaşındaki bunalımlı kızınıda kaybedince Karl’ın yaşlı ruhu ve bedeni daha fazla dayanamayıp öteki aleme göç etti. Neredeyse tüm ailenizin sizden önce öldüğü bir düşünün lütfen! Üstelik 1800 lü yılların Almanyasında…

İşte bu yüzden Karl Marx bir başka benim için. Hem fikirleri hem de insani yanı oldukça yüksek erdemlere sahip olan Karl’ın hayatı beyaz perdeye uyarlansa ciddi bir hayran kitlesi yapardı kesin. Fakat bu kesim Karl’ı fikirlerinden değil o koca yürekli sabırlı bir aile reisi olduğu için severdi. Koca bir hayatı kolay para kazanma derdine düşmeden ahlâkı ve prensipleri ile yarı aç geçiren bir adam Karl..

İyi ki gelmişsin dünyaya..

( Bu arada Karl’ın karısını aldattığı ve bu aldatmadan gayri meşru bir çocuğu olduğuna dair iddiayıda bir türlü kabullenemem. Fakat olmuşsa da bu kadar acı arasında kontrölü kaybettiği bir sırada yapmıştır diye düşünerek görmezden gelirim )

Otobüse binmeden önce körüklenen sigaralar..

Sigara içmeyenlerin en çok karşılaştığı durumlardan biridir bu. Otobüs ya da bir toplu taşıma aracına binmeden sigara yakan birisinin, otobüs gelince yaktığı sigara ziyan olmasın düşüncesiyle sigarayı ard arda körüklemesi, sonrasında da o leş kokan ağızla beraber otobüsün içinde yüz yüze kalış..

O nasıl pis bir kokudur Allahım! Zaten havasız olan otobüsü ya da minibüsü, bir işkence yolculuğuna çevirir. Peki niye otobüs beklerken içilir bu meret? Ortalama geçiş süreleri belli olan otobüsler, tiryaki sigara yakınca daha mı hızlı gelir? Ya da sigara içicisi otobüste geçireceği maksimum 45 dk da sigara krizine gireceği ihtimalini mi hesaplar? Hayır hayır!, bu sebeplerin hiç bir mantığı yok. “Otobüs gelene kadar bir sigara yakayım bari” davranışı tamamen toplumdan göre göre model alınan, uygulanan ve kronik hale gelmiş bir alışkanlık kültüründen ibaret. Yani o kısa süre içinde içilecek sigaranın içiciye hiç bir keyif vermeyeceği de çok açık. Hatta bence, her sigara içicisinin bu konuyla ilgili bir hesap kitap yapması lazım. Bunu niye söyledim? Çünkü otobüs durağağında beklerken yakılan her sigaranın yarısı, o an da gelen otobüs sebebiyle içilemeden yere atılır. Atmadan öncede ne çeksem kârdır mantığıyla o sigaran büyük ve derin fırtlar çekilir peşpeşe. Sonrada bu olayın muhabbeti, farklı ortamlarda “tam sigara yaktım otobüs geldi” şeklinde anlatılır. Bir tiryaki günde iki defa otobüse binse ve iki sigara ziyan etse 10 günde tam bir paket sigarayı ziyan etmiş olur. Yani bu da ayda eder 3 paket.. Rakamsal kayıp ise 30 liradır ( minimum ) Yıla vuruncada 360 TL yi yere atmış olur doğal olarak. Canının kıymetini bilmeyen tiryaki bu israfla cebinin kıymetini de bilememiş olur.

Peki bu yol işkencesinden nasıl kurtulacağız derseniz, elbette kurtulamayacağız. Bu kurtuluş ancak toplumsal empati ve duyarlığın gelişmesi ile gerçekleşebilecek bir şey. O gelişim bir gün elbet yaşanacak. Fakat biz görebilir miyiz hiç sanmıyorum..

Özge Özpirinçci, gerçekten çok doğal..

Reklam sektörünün günümüzde geldiği nokta, 2000 li yıllardaki gösterdiği hızlı gelişimin çok gerisinde artık. O yıllarda reklam izlemek neredeyse bir kültüre dönüşmüştü. Film ya da dizi arasındaki reklamları zaplamaya ihtiyaç duymadan gayet normal bir şekilde izliyorduk. Bunun sebebi o yıllardaki reklam sektörünün yurt dışındaki reklamları takip etmesi ve bize uyarlaması ( çalıntı ) ya da bu tip reklamlardan esinlenerek reklam çekiyor olmamızdı. Fakat neredeyse son 10 yıldır yenilikçi ve farklı reklam senaryoları rutin bir sürece girdi. Bunun sebebi de yine dışarısını takip ediyor olmamız. Çünkü artık yabancı ülke reklamlarıda durağanlaştı. Artık esprisi bol ve reklam dizisi şeklinde çekilen reklam filmleride çok popüler değil. Yalnız bu süreç, arada yine keyifle izlenen reklam filmlerinin çekilmesine mani değil tabi ki..

Kısa, ama mesajı doğrudan verebilen reklamlar artık yeni kabullendiğimiz reklam anlayışımızın ana kurgusunu oluşturuyor. İşte bu reklamlardan biri de Özge Özpirinççi’nin oynadığı Sleepy Natural reklamı. Hatta reklam serisi diyelim biz bunlara. Malum Özpirinç’çi adını ilk kez bir kek reklamında oynarak duyurmuştu. Keyifle kek’e koca bir ısırık atan ve bu ısırıkla ağzı burnu kek’le kaplanan genç bir kızı oynuyordu. Sonrasında bir çok film, dizi ve reklamda Özpirinç’çi artık iyi bir televizyon seyredicisi olan herkesin tanıdığı bir oyuncu haline getirdi. Hatta şimdilerde Fox Tv de yayınlanan “kadın” dizisiylede çokca takdir topluyor.( Benim oturup izleme fırsatım olmadı ) Özge’nin bu kadar popüler olmasını elbette oyunculuğuna fakat bu oyunculuk becerisini çok başarılı mimik kullanma becerisiyle birleştirmesine bağlıyorum. Bu mimikler, şuan da popülerliğe kavuşan ve diğer kanallarda görünen bir çok kadın oyuncunun da çok üstünde başarılı.

İşte en son oynadığı Sleppy Natural – “çok doğal” reklamında kullandığı harika mimikler sayesinde izleyicilerden de tam not alacak bence. Firma ve ajans oyuncu seçiminde Özge’yi kullanarak çok akıllı bir iş yapmış bence. Bir reklam kuşağında birbirinden farklı çekilmiş üç senaryo, ardı ardına dönerek izleyiciyi Firmanın ” çok doğal” sloganını tam olarak destekliyor. Genelde ped, çocuk bezi, şampuan, diş macunu ve deterjan firmaları, reklamlarında bir takım deney ve kıyaslamalarla seyirciye ulaşırlar. Fakat Sleppy Natural firması bu ezber bozan senaryoyla benim çok takdirimi kazandı. Tabi Sleppy Natural bundan sonraki reklam kuşaklarında ürünü ön plana çıkaran senaryolar hazırlamak zorunda. Ama reklamın ilk halkasını “doğal insan” sloganıyla kurgulaması çok doğru bir başlangıç olmuş..

Tebrikler Özge, tebrikler Sleepy..

 

 

Hayvan haklarının sözde en büyük savunucusu; Avrupa

Bizim milletimiz hayvanlara eziyet ve işkencede dünya sıralamasında sonuncudur. Bakmayın siz haberlerde çıkan hayvanlara eziyet çektiren merhametsiz mahluklara!

Bu tipler, bizim insanlarımızın hayvanlara olan şefkat ve duyarlılığını kesinlikle gölgeleyemez. Ki bu haberlerdeki çoğu olayda, eziyen gören hayvana yapılan kaddarlığın,sahibi tarafından yapılmadığına şahit olursunuz. ( Şu papağanını boğazlayan angut istisna tabi )

Özellikle Anadolunun ilçe ve köylerindeki halk hayvanlarla daha yakındır. Çünkü hayvanlar köylerde insanlarla daha temas halinde olurlar. Köyde yaşayan bir çoçuk mutlaka ki, bir hayvanı kendine arkadaş tutar onunla büyür. Hayvanlarla olan bu dialog, çoçuk büyüdükçe de devam eder. Fakat şehir hayatında yaşayan çocuk ve yetişkinlerin böyle bir imkanı yok maalesef. Bu sebeple bu ihtiyacı gidermek için, evlere kedi, köpek, kuş vs falan alınır. Fakat şehir hayatında hayvanla ilgilenmek çok zor. İlgisizlikten sokağa salınan binlerce kedi ve köpek, her yıl devlete ait hayvan barınaklarında bakılırlar.

Özellikle son 10 yılda bu sokağa salınma olayı, başta hayvanlar için sonrada insanlar için çeşitli zorlukları beraberinde getirir. Geçen yıldan başlayan ve bugüne kadar gelen süreçte, sokak köpeklerinin saldırısına maruz kalan ve hatta ölen vatandaşlarımız oldu. Elbette çok üzücü istenmeyen olaylardı. Fakat diyorum ya, bunlar hep sebep sonuç ilişkisine dayanan ve büyük resmi görmemizi engelleyen örnekler..

Şimdi tekrar gelelim hayvanlara eziyette dünya sıralamasında son sıralarda olduğumuz iddiama.. Dünyada hayvanlara hastane açan ilk devlet olma başarımızı zaten duymuşsunuzdur( 19.yy )  ”Gurabahane-i Laklakan” olarak adlandırılan Düşkün Leylekler Evi, Bursa’da hizmet vermiş taa o zamanlarda. E bu mu bizi listede sonuncu yapan olay? diye soranlara elbette değil diyorum. Fakat hastene bizim hayvanlara gösterdiğimiz yakınlığın dünyada ki en büyük fotoğrafıdır.

Bizi o listede sonuncu yapan bizim duyarlılık haberlerimiz değil, günümüz Avrupasının festival adı altında hayvanlara yüzyıllardır uyguladığı eziyet ve katliamlardır. Medeniyet sıfatını en iyi taşıyan biziz diyen ve kasım kasım kasılan Avrupa devletlerinin bir kaçı, hayvanlara yaptikları merhametsiz va kaddar katliamları nasıl utanmadan yapıyorlar insanın aklı almıyor!. Şimdi anabaşlıklarla tek tek anlatayım size bu festival ayağına yapılan katliamları..

-İspanya’da her yıl yapılan festivalde boynuzları yakılan boğalar halk arasına salınıyor ve daha sonra öldürülür.

 

-Bulgaristan’da halen sürdürülen bir gelenekle köpekler asılıyor ve vahşi bir şekilde öldürülüyor.
-Tepkilere rağmen Japonya ve Danimarka’da her yıl yüzlerce balina katlediliyor.
-Kanada’da her yıl mart ayında yapılan avla birlikte yüz binlerce fok sopalarla canlı canlı öldürülüyor ve bu bir spor olarak görülüyor.
-Meksika’da böcekler canlı olarak mücevherlerle kaplanıyor ve broş olarak satılıyor.

İşte durum bu! Yani Avrupa medeniyeti yalnızca kendi milletine yaşatır. Fakat bunun dışında kalan her ırk, her millet ve her hayvan bu medeniyetten nasibini alamaz. Bu toplu işkencelerin, uzak doğudakilerle kıyaslarsanız aradaki tek farkın daha az miğde bulandırıcı olduğu sonucudur. Binlerce yıllık tarimizde bizim böyle hunharca katliamlardan birine bile imza atmadığımız ortadadır. Sakın biri kalkıp sizde koyun inek boğazlıyorsunuz demesin. Zaten besi hayvanı olan bu bir kaç hayvanın dini ve sosyal hayata katkılar için kesildiği, hem etinin, hem de derisinin kimsesiz ve mazlumlara ulaştırıldığı gün gibi ortadayken, Avrupanın zevk için katlettiği festivalleri bizim bayramımızla kıyaslamak bariz bir şuursuzluktur.