Karanlıkta gülenler..

Karanlıkta gülenler..

Bu üçlü fotoğraf size ne çağrıştırıyor bilmiyorum ama, benim için gayretin, inanmışlığın ve kendiyle barışık olmanın fotoğrafı..

Ray Charles..

Ray Charles Robinson ABD’li bir piyanist, müzisyen, ɾitim ve blues ustası. Soul müziğin babası..Ray, 5 yaşındayken, küçük kaɾdeşi Geoɾge, banyo küvetine kafa üstü düşeɾek ve boğulaɾak ölüyor.  Ray bu acı kayıpla o çocuk yaşında zor dönemler yaşıyor. Fakat bu acı daha çok tazeyken bu seferde Ray yedi yaşındayken görme yetisini kaybediyor. (Köɾ olmasının nedeni glokom adlı biɾ göz hastalığı). Fakat sonrasında Ray, hayata tüm gücüyle tutunmaya çalışıyor. Bu tutunmada ona destek olan tek şey ise Müzik.. Ray’in müzik sayesinde, çok büyük iki kaybın üstüne kocaman bir başarı hikayesi dikiyor. 7 yıllık bir görsel hafızayla yaşıyor ölümüne kadar. Fakat o milyonlarca insanın sevgisi ile görüyor artık dünyayı. Sayısız ödül ve milyonlarca hayran kitlesi ile unutulmaz oluyor. O karanlıkta gülebilen milyonlarca insanın sesi ve müziği oluyor..

Kani Karaca…

Kani Karacayı kısaca Türk hâfız ve mevlithan olarak tanımlayabiliriz. İstanbul tilavet geleneğinin son temsilcisi olmasının yanında ses rengi ve müzikle olan yakınlığı sebebiyle bizim topraklarımızda yetişmiş, namı dünyaya yayılmış bir üstad..

Kani Karacanın hikayeside Ray’in hikayesine benzer nitelikte. Hatta biraz daha trajik ..

Kani Karaca, Adananın Adalı köyünde doğar. Dört kız sahibi babası, erkek evlat hasretiyle ikinci kez evlenir. İkinci evlilikten doğar Kani. Üç aylıkken annesinin tarlaya giderken Kaniyi evde bırakmasını fırsat bilen üvey anne, kıskançlıktan Kaninin yüzüne bir kimyasal döker. Bu olay sonrasında Kani kör olur. Fakat Kani, bu olaydan daha büyük bir badireyi babasının ölümünden sonra yaşar. Kendi öz annesi tekrar evlenebilmek için Kaniyi diri diri toprağa gömmeye çalışırken olayı görüp engel olan köylüler tarafından kurtarılır. Sonrasında o da müzik ve musikiye sarılır. Ve musikinin babası olarak görülür ve 40 yıl boyunca onlarca eser verir. Ve arkasından gelen nesile örnek olur. Karanlıkta gülenlerin Türkiye kolundandır. Ne mutlu ki Türk’tür..

Steve Wonder..

Amerikalı dünyaca ünlü müzisyen. Wonder’ın karanlıkta gülenler sınıfına dahil olması, prematüre doğması, tedavisi sırasında oksijenin fazla verilmesi sebebiyle kör oluyor. Işığı hiç göremeden karanlıkla tanışıyor o da bizim Kani Karacamız gibi..12 yaşına geldiginde evinde yaptığı müzik kayıtlarına dinletiyor. Kilise korosunda büyük beğeni topluyor. Bir kaç müzik aletini çalmayı başarıyor. Bu sebepten harika çocuk lakabı takılıyor Wonder’a. Sonra klisideki dini eğitiminde etkisiyle yardım konserleri veriyor onlarca ülkede. Tam 22 kez Grammy’i kazanıyor.

Charles, Karaca ve Wonder üçlüsünün en büyük ortak paydası karanlıkta kalmaları elbette. Ama bu karanlık onların mücadele ve şavaşma kabiliyetlerini veren en büyük gücün adı oluyor. Artık, görenlerin karanlıkta gezdiği şu dünyaya her renkten kattığınız her keyif için teşekkürler…

Bir şarkı, iki farklı yorum.. “İkimize birden”

Gülçin Ergül..

Dünyaca ünlü Spice Girls grubunun Türkiye versiyonuydu Hepsi grubu. 4 kızdan oluşan ve pop tarzı şarkılarıyla 5 seneye yakın bir süre o dönemin en popüler gruplarından oldular. O grubun üyelerinden biri de Gülçin Ergül’dü.

Grubun en iyi sesi oydu. Ve o da bunun farkındaydı. Sonrasında grubun dağılma sürecini başlattı Ergül. Geride kalan 3 kız “Gülçinsiz de yaparız” dediler ama olmadı. Grup 2009 da dağıldı.

Ergül iki yıl sonra geri döndü,grup dönemini anımsatan bir müzik tarzıyla. Fakat istediği çıkışı yakalayamadı. Ergül, bence Türkiyenin en güçlü kadın vokallerinden biri. Bizim, zenci gırtlağı benzetmesini yaptığımız bir ses kalitesine sahip. Üstelik ingilizce şarkıları harika okuyor.Yani Ergül’ün okuyamayacağı bir şarkı yok.

Neyse..

Ergül tekrar kayboldu piyasadan. Sonra 2015 te tekrar geri döndü. ”Birtanecik aşkım” adında ki şarkısı epey bir ses getirdi. Ergül bu sefer aynı şarkının acapellasını yaptı. Sonra yetmedi, gitti bir de yabancı tarzda tekrar okudu şarkıyı. Belki de bu şarkının, önünü açacağını düşündü, bilemiyorum.

Ardından “harabeyim” isminde bir şarkı geldi Ergül’den, fakat şarkı hit olamadı. Üstüne de yabancı bir cover yaptı.

Ergül’ün sürekli farklı tarzlar denemesi fanları için iyiydi fakat bu durum kitle sayısını arttıramıyordu. Ardından 2018 de Harun Kolçak hitlerinin toplandığı albümde, Kolçak’ın sevilen hitlerinden olan “Ağlat beni” şarkısını okudu. Ki bence o albümdeki şarkıları en iyi yorumlayan bir kaç vokalden biriydi. Akabinde, sonradan müzisyen olan Tuna Kiremitçiyle bir düet yaptı. Bu şarkı yine çok iddialı olmayan şarkılardandı.

Gülçin’in yerli ve yabancı şarkılar arasındaki git-gellerine alışmıştı fanları.

Bunun dışında bir çok cover’a stüdyo kaydı yaptı. Ve en sonunda 2018 in Ağustosun’da “Arabesk” albümünü yaptı. Niye arabesk sorusuna şöyle bir cevap verdi Ergül :

 “Bir gün bir kebapçıya gittik. Ben orada ciddi bir arabesk şarkı söyledim. Kanalımda paylaştım video’yu takipçiler çok beğenince, yapımcım haydi bir arabesk albüm yapalım dedi. Ve sonrasında albüm geldi.”

Albümde 12 Fantazi / Arabesk tarzı şarkı var bir çok önemli arabesk hit doğrusunu söylemek gerekirse. İşte o şarkılardan ikisini dinlediğim kadarıyla, bu albümü yapmakla çok doğru bir karar vermiş şarkıcı.

Albümden gelen ilk klip daha önceki sene Alişan’dan da dinlediğimiz “ikimize birden” adlı şarkıya oldu.Ve bana göre Alişan’dan daha çok uydu sesine. Tabi tarzlar farklı ama şarkının sahibi Mert Ekren, şarkıyı sanki bir tık daha slow pop tarzında bestelemiş. Şarkıyı ilk Alişan okuyunca tarzını tam arabesk’e çevirmişti. Alişan da hakkını vererek okudu şarkıyı Allah için, hakkını yemeyeyim. Fakat Gülçin daha düz ve pop tarzı okuyunca bence daha rahatlamış şarkı.

Bu arada Mert Ekren’ den de bahsetmek lazım biraz. Ekren 1995 lerde o dönemin sevilen popçularındandı. Yakışıklı ve kendi bestelerini yapan bir adamdı. Fakat sonra 2000 lerde kendini geri çekti ekran yorumculuktan ve de ekran önünden.Kendi bestelerini piyasadaki yorumculara vermeye başladı. Farklı yorumculardan dinlediğimiz bir çok şarkı da, onun imzası var.

“İkimize birden” şarkısı da yaptığı en iyi şarkılardan biri bence. Artı bir bilgi, bu şarkı hem pop hem de fantazi arabesk tarzında yorumlanılmaya uygun. Ergül’ün albümünün tamamını dinlediğimde, Bir Gülçin Ergül yazısı daha yazmak farz olacak sanırım..

 

“Bilmesin o felek” şarkısı ne güzeldir..

Bilmesin o felek şarkısı, Orhan Gencebay’ın en bilinen şarkılarından olmasa da, Gencebay hit’leri arasındaki yerini her zaman korur. Yanılmıyorsam 1980 li yılların şarkılarındandı Bilmesin o felek..

Konuya nerden geldim onu anlatayım. Geçen gün Hop dedik Ayhan’ı dinliyorum radyoda. Ayhan’ı severim.Eskilerdendir. Çok sık radyoda dinlemem ama o gün nasıl olduysa radyo açtım.O anda da Ayhan, bu şarkının anons’unu yaptı. Ayhan her türlü müziği çalar ama eskileri hiç ihmal etmez. Neyse, devam edeyim. Anonsu yaptı ama söyleyen Gencebay değil Sibel Can’dı. Evet Sibel Can bir dönem bir Gencebay albümü yapmıştı. Hatta bir düet albümüydü bu.

Fakat bu şarkı Sibel Can’ın farklı bir albümündeydi. Can’da Gencebay şarkılarını en iyi okuyan kadın vokaldir. Kim ne derse desin. Şarkıyı dinlemeye başlayınca, bu şarkıyı çok uzun zamandır dinlemediğimi farkettim. Şarkı, hem sözleri hem de bestesiyle birlikte çok keyiflidir. Gencebay bu şarkısını biraz ağır okur Can’a göre. İkisinden de aynı tadı alırsınız ama biraz ritm seviyorsanız Can’ın yorumunu daha çok seversiniz. Ki bende Can’ın yorumunu beğenirim. Gencebay bu şarkıyı 1986 yılbaşında TRT 1 de eğlence programında okur. Video youtube da mevcut. Kesinlikle tavsiyemdir. Dinleyiniz.

Şarkının sözleri ise şöyle:

Bilmesin o felek 
Seni çok sevdiğimi 
Duymasın kaderim 
Seni istediğimi 

Alırlar seni benden 
Vururlar yüreğimden 
Bilmezsin sensizliğin bana 
Neler neler çektirdiğini 

Söyleme kıskanırlar 
Ağlama dertli sanırlar 
Çalarlar koparırlar 
Bizi bizden ayırırlar 

Kadınlar gününü kimler, niçin kutlar?

Yazımın başlığının ” kadınlar gününü kim,niçin kutlar? ” olmasının sebebi, cevabını arayışım değil tabi ki. Tüm dünyada özel kabul edilen günün, bizler için ne anlama geldiğini sorgulayışımın bir soruya dönüştürülmüş hali bu.

Bu özel günü kim, Neden, ve Nasıl kutluyor? ona bir bakalım şimdi. Öncelikle sosyal medyada hesabı olanların %70-80 nin( kadın erkek farketmiyor) hazır bir kutlama post’u kullanarak yaptığı paylaşımları aklıma geliyor. Fakat bu paylaşımlar bir kutlama değil. Yani bir “haberim var o yüzden paylaşıyorum” demenin farklı bir şekli. Yavan ve sıradan bir göstermecilikten ibaret. “Paylaşmış” dedirtmek için yapılan bir davranış.

Peki sosyal medya dışında kim, nasıl kutluyor bu günü?

Elbette en başta kadın dernekleri, lionslar, rotariler, sivil toplum örgütlerinin büyük bir bölümü. 5 yıldızlı büyük otellerde, yemekli, alkollü, şarkılı, sözlü eğlence tertipleri.

Ya da, belediyelerin kültür dairelerinin düzenlediği, sempozyum, panel ve söyleşilerde, genelde akademik ağızlardan çıkan “… malı”  “… meli gibi eklerle, gayet ezbere ve gayet basma kalıp hale gelen, kadını övücü ve kollayıcı bir takım söylemlerin ağızları..

Başka?

Resmi ve siyasi erkanın önde gelenleri. Bir kutlama mesajı yayınlarlar, ve “oldu bitti gitti” durumu..

Başka? Başka?

Bu kadar..

Yani Kadınlar günü, yalnızca “yaptık oldu dağılalım arkadaşlar” göstermecesinden ibaret.

E tamam işte! daha ne olsun? diyenler dahil olmak üzere, hemen hemen, herkes yapmacık.

Dünyadaki kadın hakları, avrupada zaten gerekli kanunlar anlamında çooook uzun yıllar önce kadın hakları sağlam teminatlarla güvence altına alınmış. Onlara bir sözüm yok. Hatta bence Avrupalı kadınlar bugünü kutlamasada olur. Çünkü yaşamlarının neredeyse tamamını bu günün kıymetini bilerek geçriyorlar.

İş bizim memlekete gelince, olayın rengi, şekli şemali tümden değişiyor. Bunun sebebi, kadının hem hukuki hem de toplumdaki yaşam tarzı ile ilgili ciddi bir buhranın içinde olması. Eğitimli, kendini çağdaş ve aydın sayan, makam ve mevki sahibi ve zengin diye tabir ettiğimiz kadın  sınıflarında, kadın hakları ve yaşam tarzları ilgili engellemeler yok denecek kadar az. Hatta bu günü, onlarda kutlamasa olur. Bunu neden dedim? Çünkü bence bu sınıf, alt sınıftaki hem cinslerini yeterince koruyup kollayıcı eylemlerde bulunamıyor. Bu tesbitim sebebiyle ben bu sınıfı çok samimi bulmuyorum. Bir de enterasandır, bu kesimin büyük bölümü, kadınlar gününü gerçekten felekten bir gece geçirme günü algılıyorlar. Sabahlara kadar eğlence mekanlarında kurtlarını döken bu sınıf,( istisnalara saygım var. Eğlenmeleri değil kastım, hemcinslerine karşı ikiyüzlü oluşlarına) bugün dışındaki günlerde, ezilen, baskılanan, hor görülen, şiddet gören hemcinslerini nasıl savunacaklar?

Bu konuda, bence erkekler kadın hakları duyarlılığına daha fazla sahipler ( eğitimli adamlardan bahsediyorum)

Alt sınıf kadınlarına sürekli feminen bir takım gazlarla, ” ayaklanın” ” direnin” gibi gazlar vermek, hiç bir işe yaramayan yöntemlerdir. İşleri güçleri “ezilen kadın kocasından boşansın” “adamından, devasa bir nafaka talebinde bulunsun” olan kadın gruplarının bu mantığını anlamak imkansız! Sanki bu çok kolay bir şeymiş gibi sürekli aynı nasihatı defalarca yenilemekten başka yaptıkları hayırlı bir iş var mı? Çok merak ediyorum.Haksızlığa ya da şiddete uğrayan kadının Tv kanallarında görüp savunmaya kalkmak ne kadar samimidir. Önemli olan o kadınları Tv de görünmeden bulmaları, ve Tv kanallarına raiting malzemesi olmadan önce, başına gelen felaketi engel olmak, asıl başarı değil midir? Bu kadar kadın derneği varken, kadına şiddet olaylarından mağdur olan kadınlarının sesini Tv de ki bir kaç kadın programı mı duyurmalıdır?

Komik!

Hatta trajikomik!

Hem bu kadın dernekleri, neden hep kadına bir şeyler yaptırma derdindeler? Kadınlar yerine onların kocalarına ulaşmayı deneseler ya bir de!  Bir sürü psikolog ve psikiyatrist kadınımız, bu derneklere üye. Bu dernekler diyorum, meselâ belli periyotlarda ve tarihlerde “kadın günleri” adı altında, bu konusunda uzman hemcinsleri ile birlikte, önceden çalışması yapılmış köy ve ilçelerde, o bölgenin valiliğinden gerekli izinleri alıp, belediyelere ait toplantı mekanlarında ya da sosyal tesislerde, kadınları eşleri ile birlikte gelecek şekilde ikramlı, toplantılar düzenleseler diyorum.

Güzel olmaz mı?

Aslında bu toplantılara kadınları değil de kocalarını davet etseler daha mantıklı değil mi? Çünkü sorunun temelinde ilk unsur erkek değil mi? Kocalara verilecek eğitim sohbetleri, eşlerini daha iyi anlamalarına bir katkıda bulunmaz mı?

Kadına şiddetin sonu, ancak erkeğinin eşini önce bir insan, sonra bir anne olarak tanımasından geçmiyor mu? Karısını hem fizyolojik hem de ruhsal olarak anlayamamış ve tanıyamamış her erkek, bir kadın baskılayıcısı değil de nedir?

Ya, bence artık bırakalım bu kadınlar günü kutlama söylemlerini! Net olalım. Kadınlığını bilen kadınlar ve adamlığı bilen erkekler yetiştirelim..

Devlet, ilgili STK ları maddi manevi desteklesin ve bu destek karşısında derneklerin hem samimyetini sorgulayıp ölçsün. Hem de hiç fark gözetmeksizin, alt sınıf, üst sınıf ayırt etmeden ortak temel haklar belirlesin. Hatta alt sınıf diye adlandırılan kadın kesimlerine daha fazla pozitif ayrımcılık uygulasın!

Tüm bunlar gerçekleşecek güne kadar, bizler de göstermecilikten doğan, şu sanal “Kadınlar günü” kutlamalarımızı paylaşmaktan vazgeçelim..

Manş denizinin adını hep severdim ama yerini bilmezdim

Bende hepiniz gibi okul hayatımda bol miktarda çoğrafya dersi gördüm. Dünya fiziki haritasına en az yüz kere bakmışlığım vardır. Fakat Manş denizinin yerini bilmediğimi daha bugün yeni anladım. Ciddiyim! Evet itiraf ediyorum ben Manş denizinin yerini bilmiyorum. Bu sebeple tahsil hayatımdaki tüm coğrafya hocalarımdan özür diliyorum. ( Samimiyetle ) Bu yazıyı yazmadan yaklaşık 15 dakika önce google’da araştırdım. Meğer Manş Denizi Atlas Okyanusunun, İngiltere ile Fransa’yı birbirinden ayıran kolundaki denizmiş. Belli bir bölümde daralması yüzünden elbise kolu manasına gelen Fransızca “le Manche”( Manş ) adı verilmiş.Batıdaki uzunluğu 180 km, doğudaki koluda 33,7 km’ye düşermiş bu daralma sebebiyle. 89.900 km2lik bir yüzölçümüne sahipmiş. Ortalama derinliği 45-120 km arasında gidip gelirmiş.

Ve artık biliyorum. İçinizdeki bilmeyenleri de aydınlatabildiğim için ayrıca bir mutluluk taşıyorum üstümde an itibariyle..

“Depresyonda falan değiliz aslında. Sadece yalnızız ve korkuyoruz”

“Depresyondayım” kelimesi artık söylemeye çok alışık olduğumuz bir kelime. Günlük stres, gelecek kaygılarımız, yalnızlık ve değersizlik hislerimiz, bizi bu halimizle ilgili bir tanım yapma eğilimine sokmaya başladığında, kendi kendimize koyduğumuz teşhisin tek adı oluyor ” depresyon ”

Oysaki depresyona içerik olarak baktığımızda, çok ağır üzüntü travmaların bizleri, günlük hayatında aşırı rahatsız ettiğine şahit olarak ciddi bir rahatsızlık görüyoruz. Yani bizde ki her stres hali ve problem, toplumun geneli ile mukayese edildiğinde bir depresyon değil aslında.

Depresyon kelimesi aynı diğer bir çok kelimenin anlamı değiştirdiğimiz sınıfa girmiş durumda. Herkesin her tanımlamayı aslına göre değil kendi algısına ve orjinal tanımına aykırı bir şekillendirme içine girdiğini görüyoruz.

Toplumda ciddi bir akademik eğitim almış psikolog ve sosyologların dönem dönem yaptığı araştırmalarda, yoğun stresin insanı nasıl etkilediğini hem istatistiki hem de ruhsal anlamda ortaya koydukları sonuçlarını okuyoruz medyadan.

Mesalâ yapılan araştırmalarda son on yılda anti deprasan kullanımının %27 oranında arttığını görüyoruz. ( Bu oran dünyada özellikle Avrupa’da %50 oranında ) Yani toplumlar artık yoğun stresin etkilerini genelde tavsiye usulü olmak üzere, eczaneden reçetesiz satılan ve kolayca ulaşılan hafif anti depresan ilaçlarla gidermeye çalışıyorlar. Yani beynin ve sinir sinir sistemini rahatlatan bu ilaçlar bizim en yakın dert ortaklarına dönüştü.

Bu ilaçların dışında bir psikolog ya da psikiyatrist’e gidebilme imkanımızın artmasıda insanın iç dünyasındaki gerilimin geldiği son durumu belgeliyor aslında. İstatistiki verilerde bunu kanıtlar mahiyette.

Meselâ yine Türkiye’de 2011’de 100 bin kişiye, 2.1 psikiyatrist düşerken bu oran günümüzde 3.5 seviyesine ulaşmış durumda. Gelişmiş ülkelerde her 100 kişiye 12 psikiyatr düşüyor.”

Ben tüm bu verilerden sonra konuyu belli yerlere bağlayacağım elbette. Öncelikle iletişimin teknolojik olarak kendini sürekli geliştirmesine rağmen, yaşadığımız iletişimlikten kaynaklanan bir sürü hezeyanlar taşıyoruz. Havadan sudan diye tabir ettiğim, iç dünyamızı ve ruhsal olumlamalarımıza uzak her konuyu, önemli olarak adlediyoruz beynimizde. Yani içsel dünyamız, duygularımız, insani melekelerimiz bizzat kendimiz tarafından bastırılıyor. Kendimizi sıkıntılı ve altından kalkamayacağımız bir yalnızlığın ortasına bırakıyoruz. Bu yalnızlığımıza aynı evi paylaştığımız anne, baba ve eşler bile dokunamıyor. Çünkü gereksiz bir mahremiyet barındırıyoruz. Duygusal ve manevi yaklaşımlar artık stabil ve ezbere bir davranış modeline dönüşüyor.

Korkularımızın, kaygılarımızın, hayallerimizin, sevinçlerimizin çok az bir bölümünü yansıtıyoruz sosyal çevremize. Bir herkesleşme dönemi yaşıyoruz fakat sanal bir herkese benzeme durumu bu.

Aynı yönlendirmelere, aynı paradigmalara, aynı zevklere, aynı polpüler kültüre ve aynı yaşam tarzlarına benzeşik yaşam tarzlarına yönlendirilmemizin sonucu aslında bu yalnızlığımız.

Bizi mutlu edecek farklıları, içinde yaşadığımız toplumun tarzına karşı bir başkaldırış gibi değerlendirip uzak duruyoruz. Hakbuki ihtiyacımız olan şeylerin içinde bu var. Yani kendiyle tanışık, kendiyle barışık bir yaşam anlayışına ihtiyacımız var. Beklentilerimizin belki de %80 i aynı paralelikte toplumla ( iç dünyamızın beklentileri kastım ) Bu etkileşimin bizi tek tip insana dönüştürdüğünün farkındayız fakat,içimizdeki ben’i ortaya koymaya ya üşeniyor ya da çekinir bir halde devam ediyoruz.

İnsanın kendine ait dar alandaki problerine, toplumun gidişatının sıkıntılı bir yerlere kaydığını, Tv kanallarında, sosyal medya haberlerinde görmekte bize ayrı bir umutsuzluk ve keyifsizlik ekliyor.Toplumsal çatışmalarımız da maalesef artarak devam ediyor. Çocuğa, kadına, hayvana yönelik şiddet, sağlık çalışanına yönelik şiddet, cinsel şiddet, aile içindeki şiddet,savaşlar, ekolojik dengenin bozulması ve siyasi çekişmeleri sanki bizim bireysel, kişisel sorunlarımız gibi kabul ediyoruz artık. Adelet sistemine güvensizlik de herkesleştiğimiz toplumda en baş problemlerimizden. Üstelik her hangi bir mağduriyet başımıza gelmemiş bile olsa, toplumla aynı tepkileri veriyoruz. Tamam empati yapamıyoruz fakat mantıkal olan bir tepkimede daha çok birleşiyoruz. Tüm bunlar psikiyatrik hastalıklarımızın artmasına ve ilaç tüketimine neden oluyor.

Ben çok şükür ki bugüne kadar kşisel anlamda bir psikolog yardımı görmemiş olsamda içimde kendimin görmediği dışarıdan akademik eğitim almış bir uzmanın beni incelemesini istiyorum aslında. Bir arkadaşın ve dostun size sizi anlatmasına kırılmaktan korkacağınız ya da sizi eleştirmesine açık olmayacağınız için, bir psikolog desteği eksiklik ya da artılarınızın oranını öğrenmek için mantıklıca geliyor bana. Yine psikolog ya da psikiyatri desteği alan bir çok arkadaşınız sizinde destek almanızı söylüyordur aslında.

İlaçlar çözüm gibi görünsede aslında değil. Geçici bir dönem sizi uyuşturması ve sakinleştirmesi bir çözüm değil bir geçiştirme aslında. Saf bir idrakla, kendinle objektif bir yüzleşmeyle, kendini ve başkalarının hatalarını daha kabul edilebilir ve affedilebilir bir anlayışa sahip olmakla ve iç dünyanıza dokunacak kaynaklara ulaşıp sahiplenmenizle aşırı stresten, depresyondan ve takıntılarınızdan kurtulabilmeniz mümkün bence.

Bu yukarıda saydıklarıma bir de tevekkül’ü ekleyebilirseniz yıkılmaz bir içten dünyasına sahip olursunuz.

Bana “peki tüm bunları sağlayabildin mi” diye soranlara “tabiki sağlayamadım” diyorum. Sağlama ve farkında olma gayretimse hiç azalmıyor çok şükür. Çünkü ben bu durumumu, sorunların çözüme giden yolları bularak, isteyere ve inanarak yoluma devam ediyorum. Sağlıklı bir kafa yapısına sürekli olarak sahip olmak çok zor olduğu bu böyle bir zamanda başka yapılabilecek eylemde yok zaten. Yardıma hem alma hem de verme anlamında değer veren insanlar bulup, onlara sıkı sıkı sarıldığınızda (ama en önce ve en başta yaratıcımıza tabi ) hayatın karışık ve her sapağı çok bilinmeyenli denklemlerini çözmek işimizi daha bir kolaylaştırıcak gibi duruyor bence..

 

Bu adama ciddi özeniyorum valla!

Hayat, evle iş arasında mekik dokumadan ibaret artık.Kentleşmiş yaşamlar ve rutini alıp üstüne alıp giysi yapmışlar zümresinin bir ferdiyiz. Başkasının işinde çalışmak ne zor bir mecburiyettir. Başta geçim derdi, sonra patron derdi ve evin dertleri derken insan kendine hasret kalıyor. Şöyle istediğin zaman çalışıp, istemediğinde yatacağın bir işin bir hayatın olsa ne güzel olurdu değil mi?

satıyorer, böyle bir yaşamın ancak hayalini kurabilirken, bu hayatı yaşamayı gerçekten isteyen, ve bu uğurda çeşitli risklere girmeyi göze alan insanların hayat hikayelerinide şahit oluyoruz arada.

Ne güzel..

Özgür bir hayatı, çeşitli riskleri göze alarak, minimum sorumlulukla yaşayanlardan biri de oyuncu ve müzisyen olarak tanıdığımız Teoman Kumbaracı. Bugün okuduğum yerel gazetenin magazin ekinde de oyuncunun bir haberi, ek’in manşetinde geçiyordu.

Kumbaracıyı hatırlamanız için Eyvah Eyvah filminde, ispanyol karakterini canlandıran  oyuncu demem yeterli olur herhalde.

Neyse, Kumbaracıyı haber yapan konu, oyuncunun, oyunculuk ve müzik dışında pazarlarda kendi yaptığı süt reçelini halk pazarlarında satıyor olması. E haliyle Tv medyası da bu tip haberlere çok az denk geldiğinden, haberi manşet yapmış. Oyuncuyla yapılan röportajda, oyuncunun bu işten gocunmadığına ve kafasına göre rahat yaşadığına atıfta bulunmuş medyamız. Kumbaracı, epeyce bir şeyler anlatmış tabi ama ben kısa bir özet geçeyim.

•Oyunculuktan uzaklaşmaşdım fakat şarkı söylerken çok özgürüm demiş.

•2009 dan beri müziklede uğraşıp konserler verdiğini söylemiş.

•”Televizyon dizileri ve sinema filmlerinde oynuyorum.Müzik yapıyorum ve özgürce dolaşıyorum” demiş.

Şimdi röportajın bu kısmına dikkat. 22 metrekare bir evde yaşamını sürdüren Kumbaracı’nın hayat tarzı ile ilgili söyledikleri, benim yazının en başında vurguladığım basit yaşama ve mutlu olma hayali birbiriyle iniltili.

Ne diyor Kumbaracı :

Parasız kalınca da reçel satıyorum.Yani ben öyle bir şeye bağlı hissetmiyorum kendimi. Sanatta fanatik değilim. Ben sanatı derdimi anlatacağım enstrüman olarak görüyorum. Pazarlarda sattığım süt reçelinden gocunmuyorum. Param bittiği zamanlarda pazarda tezgah açıyorum. Evde yapıp sattığım süt reçeli, tamamen doğal. Çocuklara doğal ve sağlıklı bir şeyler yedirmekten mutlu oluyorum”

İşte, oyuncu Teoman Kumbaracı da, yazımın en başında anlattığım “hayatının kontrolünü kendi elinde tutan ve basit yaşamayı kendine felsefe edinmiş” insanlardan.

Haberi okurken özenmemek ve kıskanmamak gerçekten imkansız. ( Feci özendim bu arada ) Sorumluluklarınızı kendinizin belirlediği bir hayatta yaşamak nasıl da keyifli olurdu. Hesap verdiğiniz insanları en aza indirgeyerek, hayattan aldığınız huzuru maksimum seviyelere yükseltmek..

Allah, bu hayatı gerçekten yaşamak isteyen ve bu yolda gayret eden herkese nasip etsin inşallah..

 

Nilgün hanımı anlamak, anlamamak ve ötesine dair..

Ben Nilgün Bodur’u pek sevemedim. Fakat benim Bodur hakkındaki bu hissiyatım, onu gözümde değersiz biri olduğunu anlamınıda çıkartmasın yazıyı okuyanlara. Topluma samimi olarak yaklaşan, topluma iyi bir şeyler vermek için gayret eden, bunu yaparkende cesaretini kaybetmeyen herkes değerlidir gözümde. Zaten Bodur, iyi bir şeyler yapmıyor olsa, bu yazıyı yazmaya da gerek duymazdım. Sizde bu yazıyı okumuyor olurdunuz şu an.

Bodur, hem içi çok dolu bir kariyere sahip olması hem de yaşanmışlıklarının ardından ulaştığı kişisel aydınlanmayı, çok açık bir yüreklilikle topluma sunabilme cesareti ile, ciddi bir alkışı en başından hakediyor zaten.

Fakat bir an da sosyal medyanın ilgi odağı olması,  piyasaya çıkardığı son kitabı ve kendini tanıtma biçimi ve bir takım hatalarıyla sosyal medyanın ona olumlu bakmasını sağlayamadı o dönem yazar. Hatta sosyal medya çok itici buldu onu. Fakat bu durum onun sosyal medyayı etkin kullanamadığı anlamına gelmiyordu. Bodur, kendisine olan bu negatif bakış açısını gayet akıllıca yaptığı hamlelerle ve dik duruşuyla, pozitif bir tanıtım lansman’ına çevirdi. Bu başarı, Bodur’un çok uzun yıllar kurumsal firmaların marka imajlarını belirleme tecrübesine sahip olması ve buna ilave olarak, sosyal medyayı etkin kullanmayı gayet iyi bilen bir kadın olmasınada bağlanabilir. Fakat ben Bodur’un kendi imajının pozitif bir şekilde halka yansıtamamasının sebeplerini biraz detaylıca irdelediğimde, en başta kendini yalnızca aldatılan ve ezilen kadınların sesi olarak lanse ettiğini gördüm. Halbuki Nilgün hanım, bu konumlama yerine içinde kadın-erkek ayrımı olmayan, insanların günlük hayatlarında, kendisiyle ve çevresiyle olan iç ve dış çatışmalarını baz alarak, bu sorunlara akılcı ama bir yandan da duygusal anlamda teşhis ve tedavi reçetelerine odaklansaydı.İstediği ilgiyi daha net görebilirdi diye düşünüyorum. Eğer bunu başarabilmiş olsaydı, şuan da yakaladığı popülerliğe belki çok daha önce ulaşmış olacaktı.

Diğer bir sebepse, kitabında geçen ve farklı düşünürlerce söylenen sözlerin sahiplerinin isimlerini belirtmeyişi, bu sebebe bağlı olarak da, çalıntı söz kullanmış durumuna düşmesiydi. İşte bu nedenle halk onu edebi bir hırsız olarak algıladı. Medyada bu iddiayı halka sürekli pompalıyınca, Bodur’un bu sıfatı tescillendi. Fakat Nilgün hanım bu iddiayı kabul etmeyerek, yaptının  bir çeşit “esinleme” olduğunu savundu.

Yukarıdaki nedenlerin dışında söylemleri ile ilgili, irili ufaklı bir kaç neden daha var.

Bunlar :

•Bodur’un düşüncelerini, sanki arkasından atlı kovalıyormuşcasına, aşırı bir seri konuşmasına dayaması

•Düşüncelerini ifade etmeye çalışırken çok uzun cümleler kurması

•Kadınlara verdiği tavsiyeleri sanki bir direktif verir gibi kullanması

•Topluma vermek istediği mesajları, ilginç hatta fantastik, biraz da esprili kelimer kullanarak boğması

Bizlerin Bodur’u ne demek istediğini anlamamız için yeterli manilerdi. Ve ne yazık ki bu sözlerin bizde yarattığı etki, ortalama 1-2 dakika içinde kayboluyordu beynimizde. Nilgün hanımın anlatacağı çok şey olduğu belliydi,fakat bizim onun sözlerini anlamak için bu kadar kafa yormamıza gerek yoktu. Onlarca tavsiyeyi 1 dakikalık bir instangram videosu içinde kullanmak yerine, 20 saniyede daha sakin bir sunumla, sağlam 3 tavsiye cümlesi verse daha anlaşılır olacaktı. Kulağımızın birinden aniden girip, diğerinden çıkmasına neden olmaktan ileri gidemiyordu Bodur’un cümleleri.

Ben Bodur’un instagram videolarını dinlerken yoruluyordum açıkçası. İzlediğim videodan sonra biri bana “ne anladın? diye sorsa, “en fazla iki cümleyi anladım. Onlarıda bir kaç dakikaya unuturum” derdim. Buna ilaveten Nilgün hanımın beden dilini hiç kullanamayan o yavan sunumu. Hep aynı saç modeli ile sanki yüzüne botoks yaptırmış da mimiklerini bu yüzden kullanamıyormuş gibi duran yüz ifadesi, mimik denilen önemli detayı atlaması bir yana, üstüne bir de yüzüne zoraki bir tebessümü takıp konuşması, Bodur’u ciddi anlamda itici hale getiriyordu. Hatta ben takibi bıraktım bu sebeplerden.

Bodur’un az zamanlara çok uzun anlatımlar sığdırmaya çalışması, vermeye çalıştığı mesajları, kurduğu süslü sözcükler ve enterasan benzetmelerle değersizleştirmesi kendi sonunu hazırlıyor gibiydi.

Fakat bugün, bir paylaşım sitesinde Bodur’un bir fotoğrafına denk geldim ve deyim yerindeyse şok oldum. Fakat olumlu bir şoktu bu. Bodur, saçlarını salmış ve sanırım ciddi bir şekilde kilo vermişti, üstelik makyajınıda tam ayarında yapılmıştı. Kısacası eski sıradan halinden eser kalmamış, Nilgün alımlı bir kadına dönüşmüştü.

Sonra merakımdan instagram sayfasına da baktım. Bodur gerçekten kendini baştan aşağı yenilemişti. Görüntü tamamdı. Fakat mimik ve konuşma üslubuda yenilenmeliydi. İnstagramdaki bir iki videosunda bu konularda da yaptığı bu ciddi değişime şahit oldum.

Bence Bodur asıl şimdi başlıyor yazarlık kariyerine. İçindeki tecrübe hazinesini alabilecek paylaşım sandıklarının boyutlarını da yeniden belirlemesi gerekiyor Nilgün hanımın. Yazarlık konusunda başarılı olmaya kendini proglamış bir kadın Bodur’un, acele etmezse emin adımlarla yürürse, takipci kitlesini iki ya da üç katına çıkarabileceğine inanıyorum ben.

Peki ben, o kitleye dahil olur muyum? inanın hiç bilmiyorum. Fakat  en başta söylediğim gibi Bodur, gerçekten hem  hemcinslerini hem de erkek milletini eşit anlamda kazanmaya çalışırsa, ve feminen yaklaşımlarını dengelemeye gayret ederse, ben de takip ve takdir kısmında, onu alkışlayan ellerin arasında olurum mutlaka.

Allah yardımcısı olsun diyeyim.

Gökçe Bahadır’ın “sana doğru”yorumu, mü-kem-mel!

Eskiden Tv medyası, Televole tarzı programlarla, mankenden oyuncu olur mu? Oyuncudan şarkıcı olur mu? gibi saçma sapan, lüzumsuz bir konuyu gündemde tutar, bizi de bu gereksizlikle oyalar dururdu. Olsa ne olacaktı, olmasa ne? Bu boş muhabbet, çok değil bir 10 yıl kadar sonra, herkesin her işi yapabileceğini göstermesiyle sonlanmış oldu. Yeteneği olan her insan istediği alanda başarılı olabilirdi.

Bir çok oyuncu şarkıcı oldu. Manken de oyuncu. Hatta şimdilerde yazarlar müzisyen bile olabiliyor. Bu halkaya en son katılan isimse Gökçe Bahadır..

Yaprak dökümü dizisiyle herkesin bildigi bir isim olan Bahadır. Sonraki yıllarda iyi dizi ve filmlerde yıldızını iyice parlattı. En son “ufak tefek cinayetler” dizisinde gösterdiği oyunculuk, Bahadır’ın “artık ben oldum” demesine hiç bir mani kalmadığının göstergesiydi.

Fakat bununla yetinmemiş Gökçe. Müziğe olan ilgisini ve yeteneğini de gösterdi. 80 lerin meşhur bir Ajda şarkısı olan “sana doğru” isimli şarkıyı okudu. Ve bence zor bir seyin altından kalkmayı başardı. Bahadır sesi, öyle aman aman bir ses değil. Fakat yorumu harika. Ayrıca ses rengi çok güzel. Kulağı hiç yormayan bu sesten, bu şarkıya benzer bir çok şarkıyı dinlemek keyifli olabilir. Cover dediğimiz şeyi doğru olarak yapabilen çok az sanatçı varken, Bahadır bu işi hakkını vererek yapmış. Bence Gökçe bu şarkıyla kalmayacak. Albüm ya da albümler yapmaya niyetlenirse şaşırmam. Ve umarım yapar. Şarkının klibide gayet iyi. Şarkının ruhunu yansıtmış. Sana doğru’yu Gökçe’nin sesinden dinlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

“İnsan bir tekerlektir” felsefemin temelini atıyorum. Toplanın!

Şu hayatta, insan denen canlıyı bir çok objeye benzetmek mümkündür, belli özellikleri sebebiyle.Bir hayvana ya da bitkiye benzer bazen. İnsan, dünyanın içindeki bütün yaradılmışlarla sürekli bir temas halindedir. Yine sevgilinin sevgiliyi ay’a ve güneşe benzetmesi çok bilinir bir benzetmedir. Aslında gerçek anlamı, “tekerleklerin merkezinden geçen ve taşıtın altına enlemesine yerleştirilmiş olan mil’e verilen isim” olan dingil de, insanın benzetildiği objelerdendir. Kabalığıyla bir ayı’ya benzetilir insan, bazen bir ceylan’a benzetilir güzelliğiyle, uyanıklığıyla tilkiye. Hatta bir yavşağa benzetilir yılışıklığı yüzünden ( Bit yavrusu ). Bitkilerden ise başağa benzetilir dayanıklılığıyla. Rüzgarda yere kadar eğilen ama asla kırılmayan başaklara. Ya da faydasız insana “ot” deriz. Bu ve buna benzer bir çok örneği, kendinizce çoğaltmanız çok mümkündür.

Bense, insanı belki de bugüne kadar hiç benzetilmemiş bir eşyaya benzetirim. Bir araç tekerliğine. Evet, ister oto lastiği deyin ister araba tekerliği ( gerçi bu benzetme ,cinsel tercihi yön değiştiren erkeklere yapılır ama, bu benzetme benim için espirisi bol bir istisnadır )

“Yav neresi tekerleğe benzer ki insanın?” diyorsunuz değil mi? Evet benzer, hem de bal gibi benzer..

Şimdi bu tezimin dayanaklarını, madde madde sayayım..

• Bir kere herşeyden evvel lastiğin görevi taşımaktır. İnsan da aynıdır. Sırtında yaşadığı hayatın yüklerini taşır.

Tekerlek hem kendi etrafında döner. Fakat bu dönüşü yaparken hem ileri hem de geri gidebilir. İnsan da böyledir. Hayatı boyunca uyum sağladığı çevrede döner durur. Şartlara göre ikametgahını değiştirse bile yeni yaşadığı yerde dönüp durur işiyle evi arasında.

•Lastik kabaklaşırsa yolu tutamaz. Taşıdığı araç ve yükler tehlikeli bir yolculuk yapar. İnsanda zayıfsa, o hayatla birlikte savrulur. Aldığı kararlar risklidir. Yanlış seçimler yapar.

•Lastik aşındıkça durma kabiliyeti azalır. İşte İnsan da kontrolünü başkalarına teslim edince yoldan çıkar.Tüm donanımları ve saygınlığı zayıflar.

•Lastik yolda bir yere sürtündüğünde ( kaldırıma meselâ) sebebiyle yaralanır. İnsan da hayatında karşılaştığı bir çok sorunu kafasına takar, o stresle yaşmaya devam eder.

•Lastik başka lastiklerle birlikte hareket ederek taşır yükleri. İnsan da hayatı boyunca ailesiyle beraber hayatın yükünü taşır. İş bölümü ve manevi destekle yaşar.

•Lastiğin bir zaman sonra havası iner. Hava basılınca eski haline gelir. İnsan da motivasyonu kaybedince destek arar çevresinden. Bu bir dosttur çoğu zaman. Eş, anne ya da bir sevgilidir destek.

•Lastiğe fazla hava basılırsa esnekliğini kaybeder.Sertleşir. İnsan da çevresinden aldığı gazla, şımarır, kibirlenir ya da merhamet duygusunu kaybeder.

•Lastik aşırı yükten ya da bir çivi yüzünden patlar. Bir lastikçide onarılır yoluna devam eder. İnsan da kaldıramacağı bir sürü musibet yükünün altında stresten ya da bir kaza sebebiyle hastelik olur. Tedavi olur.

•Lastiğin kullanım süresi dolunca artık atıl hale gelir, çürür. Fakat jant üstüne yeni bir lastikle hayata döner. İnsan da ömrü bitince ölür ve çürür. Fakat ruhu, yeni bir bedende yeni bir alemde tekrar hayat bulur.

Nasıl?

İkna oldunuz mu?

Eh mi?

O zaman “insan tekerlektir” felsefem, an itibariyle doğmuştur. Hayırlı olsun..

Son Beklediğim / Faruk Nafiz Çamlıbel

Ufkumda bulutlar kümelerken kara bahtım,
Ben her gönül ufkunda doğan sabahtım.
Devran herkese taslarla zehir sundu da birden
Ben herkese bir neşe yarattım o zehirden.
Bir köprü kurup, zulmetin ardında, seherle,
Bildim gülüp eğlenmeyi ömrümce kederle.
Alnımdaki her çizgi beyaz bir gece saklar,
Bir başka şafaktır saçımın gördüğü aklar.
Farkım ne, emel kaynağı bir körpe çocuktan,
Mademki henüz gelmedi son yolcum ufuktan?
Ömrümce neden yılları zincir gibi çektim,
Mademki bir aşk uğruna can vermeyecektim?
Bir müjde taşır her gün uzaktan bana rüzgar;
Elbet gelecek, gelmedi, bir beklediğim var!

Son beklediğim gelmeden, ölsem de yüzünde,
Devran bulacak yar ile ağyarı hüzünde.
İsmim gezecek pembe dudaklarda elemle,
Gözler dolacak bir çocuk ölmüş gibi nemle,
Bir günde doğup can veren altın kelebekler,
Bizden daha genç bir şair öldü diyecekler!

 

Yürüyen merdivende de yürüyebilme özgürlüğü..

Görgü kurallaları..

Ben bu tanımı, toplumun içinde zamanla herkesçe benimsenen, oluşumu belli bir süreye dayanan, belli etiklere uygun, insanın kendi özgürlüğünü, başka insanların özgürlüğünün üzerinde tutmadan, nizam ve intizamın toplumda var olmasını sağlayan  bir yerel işleyiş türü diye açıklıyorum kendimce..

Görgü kuralları dediğimiz yazısız anlaşmalar, toplumun hukuktan hiç bir destek almadan ve hukukun yaptırım gücünü arkasına almadan ayakta durabilen tek sistematik yaşayış biçimi belki de..

İşte bu görgü kurallarından biri de, yaya yolunda, ya da daha doğrusu yayaların kullandığı alanlarda, diğer yayalara saygılı olmak. Daha önce de bu konuya değinmiştim, okuyanlar bilir. Hatta ulaştırma bakanına da seslenmiştim : “Bakanım yayalara da “yaya ehliyeti” mecburi olsun” diye. Meselâ metro alt geçitlerindeki yürüyen merdivenler. Bugün olmazsa olmazlarından toplumun. Ve belediyeciliğin temel hizmetlerinden biri.

Peki Belediyeler neden yapıyor bu merdiveni? Elbetteki vatandaşlar, çok zorlanmadan gidecekleri yere ulaşmaya çalışırken hem zorlanmasınlar, hem de zamandan tasarruf etsinler diye. Ben kendi adıma, bu aletin solunu kullanmak isteyen fakat, solda sabit ve yere çakılı kalmayı prensip edinmiş insanları geçemediğinden sövüp sayan biriyim. Üstelik bu sövmelerimin sebebi öyle acelem olduğu için falan da değil, sırf merdivenin o ağır yolculuğundan sıkıldığımdan( keşke biraz daha hızlanabilse.. )  Yürüyen merdivenler bu kadar yavaş çalışırken, bir de bu yürüyen merdiveni nasıl kullanacağını bilmeyen ya da önemsemeyen insanlara denk gelince çıldırmamak elde değil. Ya hu aklı başında, görgü dediğimiz erdemden birazcık nasibini almış her vatandaş bilebilir bu bu merdiveni doğru kullanmayı..Ama düşüncesizlik sebebiyle uygulamayan çok fazla insanımız var.Yürüyen merdivenin hareket istikametinin sağ tarafında yaşlı ve üşengeç insanların durması gerektiğini nasıl bilemiyoruz? E bu durumda, sol tarafta ise acelesi olan vatandaşların kullanabilme tarafıdır. Bu çok basit bir mantıkla anlaşılabilecek, basit bir kuraldır. Fakat ne yazık ki bu kuralı uygulamaya üşenen insanlara çoğu zaman denk geliyoruz. Hatta sol tarafta bekleyen insanlardan izin isteyen ve acelesi olan insanların durumu ne acıdır. Yolu kapatan insanları uyarmak istediğinizde ise neredeyse suçlu durumuna düşersiniz. Bu anlattığım yaşanmışlıklar Bursa’da oldukça fazla. “Bursa bu kültürü bilmiyor” desem yeri neredeyse.

İstanbul gibi hızlı akan bir şehirde bu kurala uyan insan sayısı doğal olarak %90 larda. Çünkü herkesin acelesi var ve zaman hatta dakikalar bile artık çok kıymetli.. Bursalılar ise zaman dediğimiz kıymetin farkına, şehir nüfusu 3-4 milyonu görünce sahip olacaklar sanırım..

Bir de bu konuyla ilgili enterasan durumlardan biri de, belediyelerin bu kuralla ilgili uyarı panolarını, insanların rahat okuyabileceği, görüş açısına en uygun yerlere asmış olmasına rağmen, vatandaşının okumaması.. Gerçi okusada bunu yorumlamak, acelesi olan insanlara yol verebilme mantığını kurmak, insamız için çok uzak bir beceri. Aslında şimdi düşündümde belki bu uyarı levhalarındaki ” Merdivenin sağını kullanınız ibaresi yerine, uzun uzun şöyle yazmak daha anlaşılabilecek bir cümle olur : “Ey yolcu! merdivenin sağında dur. Eğer solunda durursan hem yolu kaparsın hem de acelesi olan insanlar sana küfreder” 🙂

Allah bizi, birbirimizin hakkına tekrar saygı duymayı öğrenen bir millet yapsın inşallah..

Red digital pass 7 paketine geçmek mantıklı mı?

Hizmet sektörü kendini en hızlı yenileyen sektörlerin başında geliyor. GSM operatörleride bu sektörün en içli dışlı olduğumuz ayakları. Turkcell, Vodafone ve Türk Telekom’un kendi iç rekabetleri ise kıran kırana geçiyor. Turkcell birinciliği hiç kaptırmadan devam ediyor. Vodafone Yurdışındaki başarısını burada da kazanmak için canla başla çalısıyor. Türk Telekomsa en geriden gelmeye devam ediyor.( En düşük fiyat ama en az müşteri memnuniyeti )

Neyse, dün akşam Vodafone’un yeni tarife reklamına denk geldim. Buğra Gülsoy’u reklamında oynatan vodafone, çok dikkat çekici yeni bir tarife çıkarmış. Red Dijital Pass’im 7 koymuş tarifenin adını. Tarifenin içeriği şöyle : 69 TL aylık bir ücret ödeyip, karşılığında seçtiğiniz 3 pass uygulamasını seçiyor ve ay boyunca internet kotanızdan yemeden kullanıyorsunuz. Yani aslında yanlış bir tarif olarak kullanılsada “sınırsız” ( Sınırsız diye bir paket yoktur) Yanında 7 Gb internet veriyor. Konuşma süreniz ise 1000 dakika.

İlk bakışta 3 pass uygulaması kullanımının internet kotasından düşmüyor oluşu çok cazip geliyor. Düşünsenize, zaten en çok uygulama muhtemel olarak Facebook, instagram ve twitter. Bunların dışında 7 Gb internet size fazla fazla yetecektir. Fakat bence kazın ayağı öyle değil. Çünkü seçtiğiniz bu 3 uygulamanın içinde, farklı içerik servis siteleri var. Bunların başında youtube geliyor.

Konuyu biraz daha açayım şimdi. Diyelim ki paketi aldınız ve Facebook’da geziniyorsunuz. Bu gezinmede karşınıza en çok youtube videolar,haber siteleri videoları eğlenceli videoları çıkıyor. Bu linklere bağlandığınızda facebook’tan çıkıp farklı bir içerik sitesine geçiyorsunuz. Dolayısıyla 7 Gb kotanız hızlı bir şekilde tükenmeye başlıyor. Sizde ay sonunu göremeden ek internet paketlerine mahkum oluyorsunuz seve seve!

Bence bu çok cazip bir paket değil. Üstelik Tarife ücretide çok, 69 TL yani 70 deyin siz ona. Bence bu paket yerine klasik anlayışla 15 Gb bir tarifeyi kullanmanız daha akıllıca. Çünkü 15 Gb bir paket biraz akıllı bir kullanımla size rahat yeter. Ha! baktınız yetmeyecek. O zamanda haftalık “Sosyal Pass” paketlerinden birini haftalik 8 lira karşılığında alabilirsiniz.

Vodafone bu paketin içine yalnızca Youtube’yi bile +1 olarak eklese, paket beklenilenin çok üstünde iş yapar bence..

Eğer siz yine ince bir hesap kitap yapıp mantıklı bulursananız alın tabi. Ben mevcut Red 15 tarifesinden çok memnunum..