İstemem eksik olsun! Edmond Rostand

İstemem Eksik Olsun / Edmond Rostand

Ya ne yapmak lâzımmış?
Sağlam bir dayı bulup çatmak sırnaşık gibi,
Bir ağaç gövdesini tıpkı sarmaşık gibi,
Yerden etekleyerek velinimet sanmak mı?
Kudretle davranmayıp hileyle tırmanmak mı?
İstemem eksik olsun! Herkes gibi, koşarak,
Yabanın zenginine methiyeler mi yazmak
Yoksa nâzırın yüzü gülecek diye bir an
Karşısında takla mı atmak lâzım her zaman?
İstemem eksik olsun! Ricaya mı gitmeli?
Kapı kapı dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
Yoksa nasır mı tutsun sürünmekten dizlerim?
Yahut eğilmekten mi ağrısın ötem berim?
İstemem eksik olsun! Tazıya tut, tavşana
Kaç mı demeli? Belki kaz gelir diye bana
Tavuk mu göndermeli? Yoksa bir fino gibi
Susta durmak mıdır ki, acep en münasibi?
İstemem eksik olsun! Bir kibar salonunda
Kucak kucak dolaşıp boy atmak ve sonunda,
Marifet şi’re koyup kameri, yıldızları,
Aşka getirmek midir, evde kalmış kızları?
İstemem eksik olsun! Yahut şan olsun diye,
Meşhur bir kitapçıya giderek, veresiye
Şiir mecmuası mı bastırmalı? İstemem
Eksik olsun! Acaba bulup bir alay sersem
Meyhane köşesinde dâhi olmak mı hüner?
İstemem eksik olsun! Bir tek şiirle yer yer
Dolaşıp ta herkesten alkış mı dilenmeli?
İstemem eksik olsun! Yoksa bir sürü keli
Sırma saçlı diyerek göğe mi çıkarmalı?
Yoksa ödüm mü kopsun bir Allahın aptalı
Gazeteye bir tenkid yazacak diye her gün?
Yahut sayıklamak mı lâzım: “Adım görünsün
Aman!” diye şu meşhur Mercure ceridesinde
İstemem eksik olsun! Ve tâ son nefesinde
Bile çekinmek, korkmak, benzi sararmak, bitmek,
Şiir yazacak yerde ziyaretlere gitmek,
Karşısında zoraki sırıtmak her abusun.
Eksik olsun istemem, istemem eksik olsun!
Fakat, şarkı söylemek, gülmek, dalmak hülyaya,
Yapayalnız, ama hür, seyahat etmek aya,
Gören gözü, çınlayan sesi olmak ve canı
İsteyince şapkayı ters giymek, karışanı
Olmamak. Bir hiç için ya kılıcına veya
Kalemine sarılmak ve ancak duya duya
Yazmak, sonra da gayet tevazula kendine:
Çocuğum! Demek, bütün bunları hoş gör yine,
Hoş gör bu çiçekleri, hattâ bu kuru dalı,
Bunlar yabanın değil kendi bahçenin malı!
Varsın küçücük olsun fütuhatın, fakat bil,
Onu fetheden sensin, yoksa başkası değil.
Ara hakkını hattâ kendi nefsinden bile.
Velhasıl bir tufeylî zilletiyle
Tırmanma! Varsın boyun olmazın söğüt kadar,
Bulutlara çıkmazsa yaprakların ne zarar?
Kavaklar sıra sıra dikilse de karşına
Boy ver, dayanmaksızın, yalnız ve tek başına!

Edmond Rostand
Cyrano de Bergerac, Edmond Rostand, Çeviren: Sabri Esat Siyavuşgil MEB Yayınları, 1989

Dersimiz aşk çünkü, söylemiştim , Ergin Günçe

Dersimiz Aşk, konular Haydutluk ve Sarışınlık
Şimdi şurdan koşsam Akdeniz’e çıkarım
Yörükler ve Develer arasından geçerim
Üzüm incir ve tütün, üzüm incir ve tütün
Dersimiz Aşk çünkü, söylemiştim
Oturur bir Güneşle sigaramı yakarım

Bir Horoz adamıştım onsekizimde
Nedense kesmeye üşeniyor insan
Şu günlerde ömrüm de bir hayli kısalıyor

Dersimiz Aşk, konular Barut ve Av Tüfeği
Annemiz bizi de elbet bir Gül’de biriktirdi
Okullar bitti, Askere gittik ve hemen evlendik
Bahçeye bir Sığırcık bir de Köpek alıştırdık
Serentiler üstünde Biber ve Kırmızı Tarhana
Dersimiz Aşk çünkü, söylemiştim
Oturduk son gece Balkonda Vişne yedik ve gülüştük

Süt gibi Gökyüzünden biriki Turna geçiyor
Öksürerek yürüyorum bir İkindi yolunda
İzliyor beni Gölgem, Çubuğum ve Keçilerim

————————
Ergin GÜNÇE (1979)
Yazı Dergisi Sayı: 6-7
Yazı Dergisi Sayı: 6-7

EVET Mümkündür, Rainer Maria Rilke

bilinmemiş, söylenmemiş olsun? Mümkün müdür, görmek, düşünmek ve yazmakla binlerce yıl geçmiş bulunsun ve binlerce yıl, tereyağlı bir dilim ekmekle bir elma yenen bir okul teneffüsü gibi kaybedilmiş olsun?

Evet, mümkündür.

Mümkün müdür, icatlara, ilerlemelere rağmen, kültüre, dine, felsefeye rağmen hayatın yüzeyinde kalınsın? Mümkün müdür, bilinmesi yine de bir kazanç olan bu yüzey bile; yaz tatillerinde salon mobilyaları gibi, aklın alamayacağı kadar yavan bir kılıfla kaplansın?

Evet, mümkündür.

Mümkün müdür, bütün dünya tarihi yanlış anlaşılmış olsun? Mümkün müdür, ölen ölen yabancıdan bahsedecek yerde, etrafına üşüşen kalabalığı anlatır gibi, daima yığınların lafı edildiği için, geçmiş yanlış olsun?

Evet, mümkündür.

Mümkün müdür, insanlar doğmadan önce geçen şeyleri tekrar yaşamak zorunda olduklarını sansınlar? Mümkün müdür, her birine, kendinden önceki insanlardan geldiğini hatırlatmak gereksin ve herkes bunu bilsin de başka türlü söyleyenlerin dediklerine kanmasın?

Evet, mümkündür.

Mümkün müdür, bütün bu insanlar, asla var olmamış bir geçmişi tamamen bilsinler? Mümkün müdür, bütün hakikatler, onlar için bir şey olmasın? Mümkün müdür, hayatları, boş odalardaki saat gibi her şeyden kesilmiş, geçsin?

Evet, mümkündür.

Mümkün müdür, yaşayan kızlar bilinmesin? Mümkün müdür, “kadınlar” densin, “çocuklar” densin ve bu kelimelerin çoktandır çoğulları yoktur, sayısız tekilleri vardır, farkına varılmasın (tekmil okumuşluğa rağmen farkına varılmasın)?

Evet, mümkündür.

Mümkün müdür, “Tanrı” diyen ve Tanrı’nın ortak bir şey olduğunu sanan insanlar bulunsun? Okul çağında iki çocuk düşünelim: Biri bir çakı satın alsın, arkadaşı da aynı günde, bu çakıya tıpatıp benzeyen bir başka çakı satın alsın. Aradan bir hafta geçsin, iki öğrenci, çakılarını birbirlerine göstersinler; şimdi ancak pek uzak bir benzerlik vardır arasında — başka başka ellerde çakılar ne kadar değişmiştir. (Çocuklardan birinin annesi şöyle der hatta: Sizin elinizde zaten ne sağlam kalır ki…) Evet, evet: İnsanın bir Tanrı’sı olsun da kullanmasın, mümkün müdür?

Evet, mümkündür.

“Bütün bunlar, mümkün olduğu, hiç değilse bir imkân zerresi taşıdıkları takdirde, ne pahasına olursa olsun, bir şey yapmalı. Herhangi birisi, yani insanı tedirgin eden bu şeyleri ilk düşünen birisi, ihmal edilmiş işleri telâfiye başlamalıdır; hatta rasgele birisi olsun, bu işin tam ehli olmasın: bu işi yapacak başka kimse yok ki. Bu genç, âciz yabancı, Brigge, beşinci katta oturup yazacaktır; gece gündüz: Evet, yazmalıdır; bunun sonu bu olacak.”

RILKE

Benim üstadım Don Kişot’tur. / Roger Garaudy

Benim üstadım Don Kişot’tur. Yirmi yaşından itibaren kendime rehber edindim onu. İdealin gerçekten daha doğru olduğuna inanan Don Kişot’u. Hiçbir fırtınanın baş eğdiremediği o kahramanı…

Haklı bir davaya inanmışsanız bedeli ne olursa olsun, onun uğrunda sonuna kadar mücadele etmelisiniz. Bu arada her eyleminizin karşınıza çıkardığı her yeni durumu da göğüsleyebilmelisiniz. Öylesi durumlarda ne cesaretsizliğe yer vardır artık, ne de mesele üzerinde yeniden düşünmeye.

Benim açımdan dünyanın en büyük günahı, umutsuzluğa kapılmaktır. İman sahibi olma ise, fırtına ve kasırgalara rağmen sabaha ereceğinize ve günle buluşacağınıza inanmak demektir.

Gerçi, itiraf edeyim, şu an her şey aleyhimize işliyor. Yine de mücadeleyi sürdürmek lâzım. Kaliteli sadece onlarca adam bulsam, bu beni, yüz binlerce (tabirimi mazur görün) ahmağın etrafımda toplanmasından çok daha fazla teselli eder.

Zaman olur, insan bütün haz ve zevklerini, gücünü ve daha nelerini kaybeder. İşte o zaman kollarını bir kurtarıcıya açar, yani mistik bir hayata yönelir. Ama ben bu kucak açışın, bu yönelişin mistik bir hayatın içinde insanı pasifleştireceğine ve kaybolup gitmesine yol açacağına inanmadım.

Nitekim 19. yüzyılın en büyük adamı, şeksiz şüphesiz Emir Abdülkadir’dir*. Kendisi İbn Arabî’nin yolunda giden büyük bir mutasavvıftı. Aynı zamanda da büyük bir eylem adamıydı. Yüce gönüllü, oldukça misafirperver bir zâttı. Esir aldığı Fransız subayları evine davet edip onları ağırladığı olurdu.

Bu subaylar onun bütün geceyi ibadetle geçirmesine, ertesi günse gerçek bir general olarak orduları yönetmesine hayran kalmışlardı.

O hâlde sûfî hayat, eylemi dışlayan bir hayat değildir. Bence tasavvuf kendisini asıl eylemle gösterir. Mistik hayatın dışavurumu, eylemdir.

Kanaatim şudur: Eylemsiz bir mistisizm veya tasavvufî hayat, kupkuru bir kişisel tapınma içinde kaybolur gider; tasavvufsuz eylemse, hayvanca ve gaddarca bir eyleme dönüşür.

O yüzden benim hayatımın gayesi, işte bu mistik anlayışla eylemi birleştirmek olmuştur.

***

Don Kişot, o Ermiş Şövalye, paranın yeni bir hükümranlığının doğuşuna kucak açan bir asrın bütün kurumlarıyla, cesaretini ve umudunu kaybetmeksizin habire çarpışır. Öylesi bir asırda, korku ve ayıplanma nedir bilmeden yapılacak böylesi bir âlicenaplıksa, elbette artık sadece alaya alınmayla ve başarısızlıkla sonuçlanabilirdi.

 

[“Giriş” yazısı, Yaşanmış Şiir: Don Kişot, Roger Garaudy, çev. Cemal Aydın, Türk Edebiyatı Vakfı Y., 13-14 s., 2012].

O Abla, Türk milliyetçişi de Yusuf, Nazi subayı mı?!

Bu hikaye de,

bir kadın var..

bir akıllı telefon

bir de, Bayburtlu Yusuf..

Bu üçünün bir araya gelmesiyle de ortaya çıkansa, bir ülkenin seçim dönemi provakasyonunun bir tescili. Koskoca bir milletin, siyaset ve ötekileştirmenin içinde eridiği, çirkinliğin tavan yaptığı bu dönemde, içinde bocanılıp durulan, doğru ile yanlışın birbirine eşdeğer hale getirilmesinin acı sonuçları..

Aynı milletin torunları, ortak tarihlerine bu kadar yabancılaşmamıştı tarihin hiç bir sürecinde.  ”Benin doğrum senin doğrunu hiçe sayar” düşüncesi içine düştüğümüz o devasa ayrışmanın en fotoğrafı olarak, tam karşımızda duruyor..

Yusuf..

O da kendince edindiği bir doğrunun peşinden, elinden geldiği kadar koşan. Niyeti halis, ameli halis şekilde dolaşan genç bir adam. Bu milletin bir ferdi. Bu milletin geleceğinden sorumlu milyonlarca neferden biri. Yani Anadolunun yüzü..

Fakat o akıllı telefonun sahibinin zihniyeti karşısında, hiç haketmediği bir ötekileştirilmenin, küçümsenmenin, hor görülmenin de tam ortasında kalmış bir adam. Kendi doğrusunu hiç’e sayan başka bir zihniyetin karşısında sakin kalmaya çalışan, alttan alan ve efendiliğinden zerre taviz vermeyen bir gönül insanı.

Önce nereli olduğu irdeleniyor. Sonra ne iş yaptığı. En son olarakta hem elindekiler hem de kalbinde taşıdığı fikirler yüzünden küçümseniyor. Andımız diye bilinen, ilk’i 1933 ler de yazılan, sonra ki dönemlerde 3 kez değiştirilmiş milli bir söylevi, her şeyin üstünde tutan bir lümpen ve jakoben anlayışın saldırısına uğruyor.

Peki neden ısrarla “andımızı oku bakalım” sorgulaması? Andımızı okuyan herkes Türk mü olmuş oluyor?

Yusuf, orada o an da andımızı okumuş olsaydı, o içinde koca bir kin ile yaşayan ablamız, Yusuf’un temsil ettiği fikre sıcak mı bakacaktı?

Ya da Yusuf, üniversite mezunu olsaydı küçümsemekten vaz mı geçilecekti? Veyahut Yusuf, Bayburtlu değil İzmir’li olsaydı, kadın makarnayı sormayacak mıydı?

Elbette hiç bir şey değişmeyecekti..

Ve yine ironik bir parantez daha açmak istiyorum burada. Bu kadın, Yusuf’a niçin Andımızı değil de İstiklal Marşını oku demedi sizce?

Değer anlamında İstiklal Marşı, Andımız denilen söylevin kat be kat üstünde değil midir?

İstiklal marşımızın içinde ki sözlerin temsil ettiği değerler bütünü, Andımız’ın içinde ki değerlerin tamamını kapsamıyor mu?

Benim bu olayda gördüğüm şunlardan ibaret : Bu ötekileştirmeci anlayışın maşası olmuş belli kesimler için Türklük kavramı yalnız Mustafa Kemal Atatürk’e, andımıza, laikliğe ve seküler yaşam anlayışına dayandırılmış. Türklük Gazi’den 2000 bin yıl öncesine dayanıyor. Andımız ise içinde yalnızca devletimizin üst kimliği olan Türklüğü simgeliyor. Türk devletlerinin içindeki 72 buçuk milleti içinde barındırmıyor. Laiklik ise bilindiği üzere, tüm dünyada din ritüellerinin hem siyasetten hem de diğer dini inançlardan ayrı ve özgür yaşamasının teminatı sayılır. Fakat gelin görün ki bu ablanın mantığında ki bağnaz laiklik anlayışında, dini anlayışı, demokratik bir yaşam alanı gören, haklarını koruyan her ideolojiye düşman olmak yatıyor. Bu ülkeye en büyük zararı verecek olan şeyin din olduğuna inanan bu insanların, bu tutumlarında şaşılacak bir yan bulamıyorum bende artık..

Bu ülkede yoksul olan,eğitimsiz ve muhafazakâr olan her bireyin, bu hale gelmesini sadece bir partiye bağlamak ne komiktir. Ve bu parti ve temsil ettiği değerler, en büyük tehlike olarak lanse ediliyor. Tabi bu anlayışa sahip olanlar toplumun tamamı değil elbette. İnanmayan, herşeyiyle batıcı, burjuvazi, elitist ve kültür emperyalizmine kurban gitmiş sözde aydınların söylem ve iddiaları bunlar..

Ülkenin rejim, kültür ve sanat anlayışını uzun 50 senedir, sürekli tekelinde tutan bu anlayışın yarattığı asılsız ve maksatlı ideoloji, bugün toplum içinde yaşanan kutuplaşmanın da kaynağını oluşturuyor.

Şimdi bu durumun vahamiyetini tam ters bir örneklemeyle çalışalım. Şimdi bu hikayede ki Yusuf, temsil ettiği değil de farklı bir partinin argümanlarını dağıtıyor olsaydı. Meselâ ana muhalefet partisinin diyelim. Ve o videoda ki, iktidara muhalif ablamız da, sözde bir milliyetçi değil de dindar bir kitleye mensup bir ablamız olsaydı. Soracağı soru ne olurdu sizce?

Meselâ Ayetel kürsi’yi okuması istenseydi Yusuftan..Ya da Amena resüli’yi.. Ya da bir Felak ve Nas suresi ile test edilseydi ne olurdu. Yusuf bilemeyince ya da okumak istemeyince müslüman sayılmıyor muydu? Bir de bu anı videoya çekip youtube ye atsaydı. O zaman ne olurdu? İşte yine aynı şey olurdu. Yaftalamanın, ötekileştirmenin bir başka versiyonu olurdu. Sembolleştirilmiş değerler üzerinden insanlara düşman olduğumuz bu yüzyılda, ortak payda da bizi buluşturmayan, sürekli zıtlaştıran, ayrıştıran her türlü bölücü plan’a artık bir dur diyebilmenin zamanı gelmiş gibi görünüyor. Aynı ortak değerlere gönül veremeyeceksek, kardeşlik, yurtaşlık kavramlarına saygı duyamayacaksak Türklüğümüzün neresi ile övüneceğiz?!

Bu sebeple artık Yusuf’ların yüzüne değil ideolojilerin içeriğinde ki samimiyetsiz noktalara, ikonlara ve yaftalamalara tavır koyalım…

Her kesimin bir Yusuf’u var. Fakat her Yusuf da bizim Yusufumuz değil mi sonuçta?

 

 

Gelmeyeceksin, Mahmud Derviş

Gelmedin.
dedim, gelmeyeceksin de.
o zaman akşam düzenini hayal kırıklığıma ve yokluğuna yakışır şekilde düzenleyeceğim.
mumlarını söndürdüm.
lambaları yaktım.
şarabından bir bardak içtim ve bardağı kırdım.
fonda çalan hızlı keman müziğini farsça bir şarkıyla değiştirdim.
dedim, gelmeyeceksin.
kıravatımı söküp attım.
böyle rahat ederim çok.
lacivert picamalarımı giyerim. istersem yalınayak yürürüm. koltuğuna bağdaş kurar oturur, onu unuturum.
yokluğunun bütün eşyalarını unuturum.
kutlamamızda kullanmak için çıkarttığım bütün o şeyleri çekmelere geri koydum.
pencereleri ve perdeleri açtım. gecenin karşısında saklayacak bir sırrım yok!
sadece bekleyişim ve yenilgim.
onun için edindiğim temiz hava çılgınlığımla dalga geçtim.
orkide çiçeğinin saksının yerini sağdan sola değiştireceğim, cezalandırmak için. unutuşun üzerine….
duvardaki aynanın üzerine mantomu astım, resimin yansımasını görmeyeyim diye.
ve pişman oldum.
dedim, onun için alıntıladğım eski şiirleri unutacağım.
çalıntı da olsa şiirleri haketmiyor.
ve onu unuttum.
akşam yemeğimi ayaküstü yedim.
uzak yıldızlarımızı anlatan okul kitabımı okudum.
onun bu kötülüğünü unutayım diye yazdım.
bu şiiri.

Her şeyi kaybetmemiz bir virgülle başladı. / Alex Kanevsky

Bir gün insan “virgül”ü kaybetti, o zaman zor ve uzun cümlelerden
korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı. Cümleleri
basitleşince, düşünceleri de basitleşti.

Bir başka gün ise “ünlem” işaretini kaybetti. Alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı.
Artık ne bir şeye kızıyor, ne de bir şeye seviniyordu. Hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu.

Bir
süre sonra da “soru işaretini” kaybetti ve artık soru sormaz oldu.
Hiçbir şey ama hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Ne kâinat, ne dünya ne
kendisi umurundaydı.

Birkaç sene sonra “iki nokta üst üste” işaretini kaybetti ve davranış nedenlerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.

Ömrünün
sonuna doğru elinde yalnız “tırnak işaretleri” kalmıştı. Kendine has
tek düşüncesi yoktu. Yalnız başkalarının düşüncelerini tekrarlıyordu.

Sıra “nokta”ya geldiğinde düşünmeyi ve okumayı unutmuş vaziyetteydi.

ALEX KANEVSKY

Bireyin “Güvenli bağlanma sorunu” üzerine

Güvenli bağlanma sorunu diye bir şey duydunuz mu siz hiç? Yani bir çeşit psikolojik sorundan bahsediyorum ( İnternet’e bağlanma da sorun aklınıza geldi değil mi ilk önce? Ama değil tabi ki 🙂  )

Ve inanın ben de,  bu rahatsızlığın adını daha yeni duydum. Fakat içerini o kadar iyi biliyor muşum ki anlatamam. Yakın çevremde bir çok insanda gördüğüm, çok değişken ve karışık hayat şekli, meğer bu rahatsızlığın bir göstergesiymiş..

Çocuk yaşlarda ebeveynlerinden yeterli ve istikrarlı ilgi ve güveni alamayan tüm çocuklar, belki de hayatları boyunca yaşayacakları çelişme ve hezeyanların sebebinin bu olduğu bilmeden yaşarlar.

Temel açıdan bakıldığında güvensiz bağlanma, iki kişi arasındaki bağın güvensizlik ve git-gel ler nedeniyle sarsılması anlamına geliyor. Yani kişi iletişim kurduğu çevreye karşı sürekli isteksizlik yaşıyor. Buna “alışılmış bir yaşam da” denilebilir. Daha doğrusu yüzeysel samimiyetler..

Psikologların görüşlerine baktığımda, bu durumun kaynağının çoçukluk dönemi olduğunda birleşmiş olduklarını görüyorum.

Kurduğumuz ilk bağ olan anne ve baba bağı, ömrümüzün seyrini değiştiren en genel unsurmuş meğer..

Eğer çocuk, güvenli bir bağlanma yakalayamışsa, tamamen tatminkar bir duygusal bağ kuruyor hayatla. Yani karşılarındaki kişiye de genel olarak pozitif bakıyor. Hüsnüzan dolu bir gönüle sahip oluyor.

Güvenli bağlanmaya sahip olamayanlar ise kişi terk edilme ya da zarar görme endişesiyle yaşıyorlar her dönem. Sıkıntılı geçen çocukluk dönemlerinde görülen güvenli bağlanma sendromu, kişiyi genellikle yalnız olmaya itiyor. Korku ve kaygı duyguları törpüleniyor bu rahatsızlık sebebiyle. Hatta bu şekilde büyüyen çocukların iki tür şiddetten birini mutlaka gördüğü söylenebilir. ( psikolojik ya da fiziksel )

Bu tip insanlar bu sorunsal sebebiyle, ebeveynlerinin çok sık değişen değişen davranışları nedeniyle anne ve babayı bir model alarak alamıyorlar. Çocuğun ebeveynleri hakkındaki düşüncesi hep oynaktır ve sabitlenemez. Bu tip çocuklar, ileride yetişkin olduğunda bile bu kayma ve oynaklık devam eder.

Davranışları, fikirleri ve ortaya koydukları duygular arasında bütünlük oluşmaz. Teslimiyet duyguları zayıftır. Kendilerinin neden böyle olduğunu bir türlü düzgün yorumlayamazlar.

Tabiri caizse, bir robotik insana dönüşmüştür bu rahatsızlığı yaşayan birey. Hayatta duygu katması gereken bir çok yere, duygu değil mantık ve kural katar. Kuralcı, sürekli tehlikeye açık bir vaziyette yaşarlar.

 Bu sorunun temelinde ciddi bir sorgulama ve yoğun duygu trafiği de vardır aynı zamanda.. Çelişkili bir aileye sahip olan çocuk, ebevynlerinin ne olduğunu ya da ne olmadığını her daim sorgular. Doğru ve yanlış denklemini kurmakta zorlanırlar.

Bu tip çocuklar büyüyünce yakınlık ve sevgi konusunda bir kaynak oluştururlar. Sosyal çevrelerin arasında kendileri hep en başta göze batar. Bağımlılık şeklinde seyreden bağlanma, takdir ve onay ihtiyacıyla sonunda gözden çıkarılma veya reddetmeye ulaşılmış, çok hassas ve titiz bir kişiliğe bürünürler.

Bu tip, aynı zamanda şüphe denilen kaygı şeklini sürekli aktif tutarlar. İnsanların kötü ve olumsuz yanlarına daha çok odaklanırlar. Bu sebeple bencil ve benmerkezci bir karaktere dönüşürler. Zarar görme korkularını bastıramazlar. Çekingen ve uzaktan seyirci olmaları da çok muhtemeldir.

Yine bu bağlanmada görülen en belirgin özelliklerden biri de,  insanlarla samimi ilişkiler kurmayı beceremektir. Tabi bunu başaramayan birey içinde derin bir üzüntü yaşar. Sorumluluktan kaçma, kendini toplumun samimi ve yakın kanallarından ayırma gibi bir takım davranışlar gösterir. Tam bağımsız ve özgür bir yaşam hedefi koyarlar kendilerine. Aile kurmak ve çocuk fikrine alışmaları çok uzun zaman alır.

Bütün duygular, içlerinde yaşanılır. Eğer dışarısı ile paylaşılırsa, belli şekillere dönüşen objeler gibidirler. Bu nesnelleşen duygular, tanım ve muhteviyatını yitirmiştir artık. “Bi seviyorum bi sevmiyorum” git gel leri, bu tip bağlanma yaşayan bireyin içinde bir bunalım ve karmaşa sebebidir. Bazen de hiç yoktan yere ani ve hızlı bir isteğe sahip olur fakat bu seferde bu isteği kelimelere ve jestlere dökemezler.

Bu tip bağlanma görülen bireyler anne ve babalarından insani duygular yerine ihtiyaç fazlası obje ve sahip olma duygusuyla yetiştirilmişlerdir. Ebeveynler ya kendi dertlerine düştüklerinden ya da doğru yetiştirme yetisine sahip olamadıklarından bu tip bireyleri tatmin edememişlerdir.

Anne ve baba, akılları sıra çocuklarına kuralcı disiplinli ve mesafeli davranarak çocuklarının olgunlaşacağını sanırlar. Sonra ileride çocuk anne ve babasını eleştirdiğinde, ebeveynler de doğru olanı yapmaya çalıştıklarını söyleyerek çocuğu bastırmaya çalışırlar. E bu durumda da çocuk sokağa ve diğer insanlara yakınlaşıp onlara alışır. Bu tip’e örnek çocuk, ileride kimseden bir şey ummadan ve hep tek başına uğraşır problemleriyle. Ve gelecek bir yardıma, ya inanmaz ya da güvenmez.

İşte tüm bu bağlanma bozuklukları bireyleri hayatları bir çok açıdan kısıtlar. Evlilik, cinsellik, çoçuk yetiştirme gibi bir çok önemli sorumluktan kaçmasına neden olur. 

Tabi tüm problemler eğer kişi adını koyamadığı fakat sıkıntısını sürekli yaşadığı psikolojik rahatsızlığı tespit eder ve bu konuda başta bir psikologtan akabinde de en yakın olduğu insanlardan destek alabilirse, çözüme ulaşmak pek tabidir. Tabi ilk önce teşhis sonra da gayret şarttır.

Şimdi siz de bir bakın bakalım etrafınıza. Böyle insanlara denk gelecek misiniz? Kim bilir belki sizde bir “güvenli bağlanma sorunu” yaşıyorsunuzdur..

 

Bu çocuk 17 yaşında böyleyse, bir de geleceğini düşünün..

Bu çocuğun yaptığını yapmak cidden bir cesaret işi.Ülkenizde bir katliam yapılıyor. Ve bu katliamları yapanlar sizin dininizden değil farklı bir dine mensup savunmasız insanları vahşice öldürüyor. Siz de bunu sindiremiyorsunuz ve kendi ülkenizde kendi senatörünüzün kafasında yumurta kırıyorsunuz. Bu hareketiniz sebebiyle tokatlanıyorsunuz. Polisler sizi yere indiriyor. Olay sonu eriyor ve siz hiç bir şekilde özür dilemiyorsunuz..

Üstüne bir de katledilen insanların ailelerine gönderilmek üzere bir yardım hesabı açıyorsunuz. Kefaret ücreti dışındaki tüm parayı, o katledilen insanlara ulaştırıyorsunuz..

Nasıl ama?

Bu insani bir kahramanlık hikayesi değil de nedir?

Evet işte bu kahramanın adı Will Connoly..

Daha 17 yaşında ve bu eylemi tamamen kendi insanlığı duyarlılığı ile planlıyor.

Avustralyalı Senatör Fraser Anning’in kafasına geçirdiği o yumurta ve kendisi, dünya insanlık tarihine altın harflerle yazılıyor.

Connoly geçen akşam bir TV programına katılıyor. Ve olayı ilk defa anlatıyor. “Connoly : “Böyle bir vahşette, suçlu olanın değil de müslüman olan insanlar olduğunu iddia eden Aning’e çok sinirlendiğim için yaptım bu eylemi” diyor. Bu eylemin müslümanlarla kendileri arasında bir köprü oluşturduğunu ve ırkçı ve teröre meyilli insanlara karşı bir ders niteliği taşıdığını da söyleyen Connoly, toplanan yardım paralarının ihtiyaç sahiplerine dağıtıldığınıda eklemiş..

Ne diyelim Allah, böyle karakterli ve insani erdemlere sahip bir nesli bizim millete de daha fazla nasip etsin..

 

 

İnsan, köpeğe niye havlar?

Köpeklere havlamak. Yani köpek taklidi yapmak. Ne garip bir davranış, ne garip bir psikoloji..

Bir evi ya da bir fabrikayı korumakla görevlendirilmiş bir hayvanı kızdırmak, delirtmek için uğraşmak, ne aptalca bir iştir. Tabi hayvanın bağlı olması ya da arada bir engelleyici olmasından cesaret alarak yaptığımız çocukca bir davranış.

O köpeğe kızdırmak bizi nasıl mutlu ediyorsa artık, yakınlarda olan bir bekçi köpeğini uyuz etmeye devam ediyoruz. Ben bunu yapan bir yetişkinse, psikolojik bir takım problemlerine bağlıyorum. Ya da sosyal hayatında ki ezikliğine ya tırsaklığına bağlıyorum. Yani hakkını hukukunu koruyamayan, silik, ya da işyerinde veya evinde ezilen bir tip olmalı bu. Az bir ihtimalle de insanlarla etkin bir iletişimi olmayan kendini ifade edemeyen bir insan modeli olabilir. Bu davranış, insanın biriken stresini atmak için eğlence haline getirdiği psikolojik bir eziyetten başka bir şey değil..

Bir hayvanı kızdırmayı bir eğlence biçimine çevirmiş bir insanın hayatı,mutlaka irdelenmeli bence. Stresini boşaltmak için bir sürü yöntem varken, bir hayvanı delirtmenin bir açılımı mutlaka olmalı..

Bu yüzden köpeklere havlamayın, ve havlayanları uyarın..:)

Binali beyin youtube kanalı..

Seçimlerin eli kulağında artık. Adaylar da son kozlarını oynuyorlar vaatlerde. Binali Yıldırım da seçim haftası, renkli ve eğlenceli bir video ile kitleye sosyal medya üzerinden ulaşmayı başarmış. 14 dakikalık bu video, Yıldırım’ın yeni açtığı You tube kanalının ilk paylaşımı aynı zamanda.

Sosyal medyayı etkili kullanmak çok önemli bir mevzu günümüzde. Tv, bu tip tanıtımlarda internet ve youtube nin çok gerisinde kaldı malumunuz..

Reklam filmi tadında olan bu videoda, Yıldırım’a eşlik eden isimse çok değerli bir tarihçi ve aydın olan İlber Ortaylı hoca..

Yıldırım bu filmle kitleye, İstanbul’un kültürünü ve imarını en bilen isimle çalışıyoruz mesajı vermiş. İlber hoca’nın bilgi ve tecrübesinden faydalanmak kesinlikle doğru bir mantık. Üstelik puansal anlamda da ciddi bir atak reklamsal yaklaşımda..

Video, İlber Hoca’nın Yıldırım’a vakti evvelinde Mehmet Akif’le ilgili bir hikaye anlatmasıyla başlıyor. Devamında İstanbul’un tarihi mekanlarında gezerken geçen dialoglar var. Videonun tamamını izlediğinizde elbette çok derin olmasa da tarihi bir çok bilgiye İlber hoca sayesinde vakıf oluyorsunuz..

Videonun sonunda ise Yıldırım’ın İstanbul için yapmak istediklerini kısaca özetlediği bir bölüm var. Yıldırım hedeflerini anlattıktan hemen sonra “kanalıma üye olun” davetini yapmayı da ihmal etmemiş tabi..:)

İstanbul için kim daha iyisini yapabilecekse o kazansın diyeyim bende.

Bizdeki Çerofobi değil, adab-ı muaşeret kuralı gibi bir şey..

Hani dost meclisinde, bir komedi filminde, ya da gergin olduğumuz dönemlerde normalden fazla güldüğümüz anlar olur. İşte o an fazla gülme eylemi biterken şöyle deriz:  “Allah’ım çok güldüm, sen ağlatma” ya da bir başka şekli de şöyledir bu durumu anlatan. “Çok güldüm kesin başıma bir iş gelecek”

Bu iki cümle bizim millet için çok yerleşik iki cümledir. Ne bilimsel bir araştırma sonucudur. Ne din de bununla ilgili bir ayet vardır.

Fakat kainat efendimizin bir hadisi var bu konu ile ilgili. Hz. Peygamber şöyle der : “Benim gördüklerime şahit olsaydınız çok ağlar az gülerdiniz” tabi tavsiye mahiyetinde ki sözü, Mirac hadisesinden kaynaklı söylediği aşikar.

İşte yukarıdaki bu söz, peygamberden sonra ki kuşaklara bir ahlak ya da edeb-i muaşeret kuralı olarak yansımış olabilir. Yani toplum içinde çok gülen bir insandan rahatsız olabilecek başka insanlar olabilir.

İşte bilim insanları da bu konu hakkında artık nasıl deneyler ve gözlemler yaptılarsa, bu davranışa, yani başıma bir iş gelir gülmeyeyim” düşüncesine bir isim takmayı başarmışlar. Verilen isim de Çerofobi.

Çok fazla mutlu olan bir insanın, başına bir bela geleceğini düşünüp, mutluluğunu bastırma ya da eksiltme hali.

Fakat bu Çerofobi, bizim toplumumuzun düşüncesinden biraz daha farklı sanki. Çünkü biz de eğlence ve kahkahanın sonunda akla gelerek söylenir bu söz.

Avrupada ki şekli ise mutluluğu ve keyfi azaltan, ya da başlamadan bitiren bir davranış modeli.

Çerofobi’yi bilmem ama bizde yaşanılan durumu, dini bir ritüel’den doğmuş akabinde de bir edebi bir kuralın sonucu olarak, kişinin bir başkasından görerek öğrendiği bir esnetilmiş bir adab-ı muaşeret kuralı diye tanımıyorum ben..

Güzel bir otokontrol davranışıdır insan adına. Kendi denetimini ayakta ve dinç tutar diye de ekleyip bitireyim mevzuyu..

 

 

Cibran’ın Ermiş’ini okuyunuz..

Bu aralar çok feci ders çalıştığımdan olsa gerek, çok ciddi okuyorum. Bu okuma hali hem bir mecburiyet hem de bir keyif benim için. Çünkü okuduğum bölüm sosyoloji. Ve sosyoloji ve felsefe benim çok ilgi duyduğum birbirine neredeyse yapışık iki alan.

Sosyoloji okumak demek aslında bir çok bilimi de anlamak demek. Sosyoloji içine, edebiyatı, hukuk’u, tarihi, antroplojiyi, sanatı, coğrafyayı yani kısaca insanın dışarıda olduğu her yeri ve her ilişkiyi inceliyor ve irdeliyor. İşte Sosyoloji’nin içindekilere örnek verdiğim edebiyat da, aynı sosyoloji’nin bir alt dalı, psikolojonin de tüm içselliğini kendinde topluyor.

Edebiyat, leb-i Derya tabi. Ama var sanatsallığı ile bir insanın içine sığabilecek kadar, insana yakın..

Az önce şu geçenlerde size bahsettiğim Millet kıraathanesine geldim. Çok fazla bir değişiklik yok şuan için. Sadece burayı kullananların sayısında ciddi bir artış var.

Kitapların olduğu tarafa geldim. Şu 1-2 saatlik boşluğumu  doldurmak için, şöyle ince bir hikaye ya da deneme kitabı aradım. Gözüme ilk çarpan Halil Cibran’ın “ermiş’i” oldu. ( 75 sayfa ) Hemen kitaplığın yanindaki masaya oturdum ve kitabı okumaya başladım.

Yaklaşık 30 dakika da bitiverdi kitap. Yani bir solukta okumuşum. Ermiş,’in dili o kadar şiirsi ve o kadar özlü sözlerle dolu ki bayıldı. Ermiş, içinde ki 28 başlıkta, insanın hayatta sahip olduğu ya da olamadığı demirbaş duyguları, ve buna ilave olarak yaşam biçimimizin içinde kendine yer bulan insana ait nesnelleri de anlatıyor.Yani Ermiş, bu diliyle Halil Cibran’ın en önemli eserlerinden olmayı hakediyor.

Kitabın içeriğinde ise vakti zamanında yaşayan bir Ermiş’in, Orphalese ismindeki bir yerleşim yerindeki halk’ın kendisinden faydanlanmak için sordular ve bu sorulara Ermiş’in verdiği cevaplar yer alıyor.

Kitabın baş karakteri olan ermiş’in,

Sevgi..

Özgürlük..

İnanç..

.. ve Evlilik gibi bir çok tanımı, harika benzetme ve betimlemelerle anlatışından keyifalmamak mümkün değil..

Bence kitaplığınızda en üst sıralarda kendine yer açtıracak bir deneme türü bu.

Tavsiyemizdir. Okuyunuz inşallah..

Veysel’i anma yılında, uzun ince bir yol geliyor..

2019 yılı Nesimi ve Aşık Veysel yılı olarak belirlendi biliyorsunuzdur. Yani bu sene kültürel anlamda en yoğun tempo bu ikili üzerine tutulacak..
Aşık Veysel’in torunu Gündüz Şatıroğlu, yıl boyunca sürecek etkinlikler hakkında bilgi vermiş.Tabi çok ciddi projeler var. Fakat beni en çok etkileyen Veysel’in “uzun ince bir yoldayım” türküsün gerçeğe dönüşecek olması..
Şatıroğlu’ nun Sivrialan’da müze haline getirilen evi, kabri ve elleriyle diktiği elmalardan oluşturduğu bahçe arasında uzun ve ince bir yürüyüş yolu yapılacakmış, fikir güzel..
Zaten Veysel’e en yakışır anma şeklide bu olur. Allah bize Şatıroğlunu unutturmasın..(Allah rahmet etsin tabi yeri gelmişken rahmetlede anmış olalım )