Cibiliyet, mevcudu yaşatandır. Atılmaz, satılmaz ve eskimez!

Bu hikayeyi, hem içerik hem de kurgu olarak çok beğenmişimdir her daim..

Karakterin ve özün değişmezliğini bariz bir şekilde önümüze koyar çünkü. Üstünde ne kadar çalışılırsa çalışılsın değişmez. Biraz evrilse de zamanla, bu gelişimi sıfırlar vakti gelince..

Hikaye şudur efendim..

Padişah vezire sormuş:

Vezir!
-Eğitim mi önemli soy sop mu (Cibilliyet) ?
vezir düşünmeden cevap vermiş:

-Cibilliyet, padişahım.

… padişah memleketin her yerine tellallar çağırtmış.
-duyduk duymadık demeyin en iyi hayvan eğiticisine yüz kese altın en iyi hayvan eğiticisi padişahın huzuruna çıkarılmış. padişah hayvan eğiticisine sormuş:

-Bir kediye tepsiyle servis yapmayı ne kadar zamanda öğretebilirsin?
-Altı ayda öğretirim padişahım.
altı ay dolmuş, huzura alınmış.

padişah:
-Öğrettin mi?
-Öğrettim padişahım.

saray erkanı toplanmış, kedi elinde tepsi servis yapmaya başlamış, tam vezirin önüne gelmiş; padişah yine vezire sormuş:
Vezir! demiş.

-Eğitim mi önemlidir cibilliyet mi?
vezir padişahın sorusuna cevap vermeden önce cebinde hazır tuttuğu fareyi yere bırakmış.

kedi tepsiyi attığı gibi farenin peşinde koşmaya başlamış.
tabi altı aylık eğitimde boşa gitmiş.
Vezir cevap vermiş.

-Cibilliyet padişahım

Teşekkürler Jacinda Ardern.. Teşekkürler Maoriler..

Batı..

Bizim için batı, her türlü gelişimi, teknolojiyi, tekniği ve kültürü kendi vatandaşları için öngören, hristiyan olan tüm hemşehri devletleriyle bir arada duran, fakat kendisi gibi olmayan, kendisi gibi inanmayan, farklı olan millet ve ırklara mesafeli olan, hatta onları sömüren bir devletler topluluğun adıdır.

Bu tanım, İnsanlık tarihi boyunca bu şekilde geçerliliğini korumuştur. Özellikle Rönasans ve Reform devrimleriyle dünya’yı her anlamda tekeline alan batı, Ortadoğu ve Afrika’da milyonlarca insana zulmetmiş, sömürmüş, yerlerinden etmiş ve tüketmiş..

Batı’nın genlerinde, belki de atalarının geninden gelme bir, faşistlik, sömürü ve ezme yetisi var. Ele geçirmek ve köle etmek konusunda Amerikayla denk olan bir toplum. Aynı zamanda sinsilik ve ikiyüzlülük, bünyelerinde barındırdığı ekstra iki ahlâksız huy!

Fakat bu net tanımlama ve tespitlerin çok dışında kalmayı başarmış bir devletle tanıştık İki hafta önce.. Evet, Yeni Zelanda..

50 müslümanın katledildiği iki ayrı cami saldırında ( Hristiyan terörü! ) Dünya bir an da gözünü bu ülkeye çevirdi doğal olarak.

Yeni Zelanda, her ne kadar Avrupa kökenli olsa da ülkenin yerlileri olan Maoriler de ciddi bir nüfusa sahip. İşte bu özellik Yeni Zelanda’yı diğer Avrupa zihniyetinden uzak tutmayı başarıyor. Ülke de birbirinden farklı dil de konuşan ve farklı etnik azınlıkta olan vatandaşlarda gayet huzurlu ve sakin bir yaşam sürüyorlar.Fakat gelin görün ki, bu kalleşçe gerçekleştirilen katliam olayı, Yeni Zelanda’yı hiçte haketmediği bir kara lekeyle, tarihe keçirdi.

Olaydan hemen sonra, benim en başta tanımladığım Avrupa profili, yine ikiyüzlü bir tavırla samimiyetsiz bir biçimde kınadı. Kınamayanlar da çıktı tabi, şaşırtmadılar. Ancak Yeni Zelanda benim de içinde olduğum çoğulcu grubu, hayli şaşırttı ve hatta devamında takdirimizi kazandı. Bunu başaran isim ise, en başta Başbakan Jacinda Ardern ve ülkenin demokrasiye inanan ve kardeşlik ortamında yaşayan Yeni Zelanda halkı oldu.

Başbakan Jacinda Ardern, katliamdan hemen sonra yaptığı açıklamalar, faillerin yakalanması, sonrasında şehit ailelerini taziye’ye gitmesi ( ki saygısından başını örtmesi harika bir davranış )Katliamın ismini “isimsiz” olarak nitelemesi ve yine devamında, ülkede ki serbest silahlanma kanununu kaldıracağını açıklamasıyla, müslümanlara olan samimi ve duyarlı tutumunu gözler önüne serdi.

Ardern, son olarak Yeni Zelanda da yaşayan müslüman halka güven vermek, ve yanlarında olduklarını anlatmak için kendi parlemento meclisinde Kuran-ı Kerim dinletisi sundu.( tam alkışlamalık bir davranış ) Başbakan tüm bu takdirlik davranışlarıyla içimizde ki yerleşik “karakteri bozuk Avrupa” algısını törpüleyen isim oldu.

Yine, Zelanda halkının, Camilerde namaz  kılan müslümanların arkasında bir koruma saf’ı tutmaları ise kelimelerle tarif edilmesi zor bir insanı erdem olarak hafızama kazındı benim.

Bu arada Başbakan Jacinda’ya ayrı bir parantez açmak istiyorum. Jacinda, İşçi partisinden 2017 de Başbakan olarak şeçildi, malum biliyorsunuzdur. Yani Kominizm kokusu üzerinde gayet belirgin bir siyasi görüşe sahip. Aynı zamanda seküler bir anlayışla yaşayan bir kadın. İşte bu özellikler Başbakan’ı Kapitalizm’in yıkıcı ve sömüren oyunlarına karşı, sesini yükseltmesine neden oluyor. Bu yönüyle Başbakan, benim kendisine karşı, ayrı bir sempati duymama da neden oluyor. Bu arada Başbakan’ın 2018 in başında bir kız bebek sahibi olduğunu, belki de bu duyarlılığın etkisiyle ( Anne şefkati ) bölgede ki şehit ailelerine daha samimi ve insalcıl yaklaştığıda belirtmekte fayda var. ( bence yani )

Tüm bu yazdıklarımdan sonra şöyle bir mantık kurdum şimdi. Acaba Avrupa’nın kendine medeni, dünyaya faşist tutumunu, onların farklı dünya halklarıyla, bir arada tutulabileceği, kaynaştırılabileceği yeni bir dünya düzeninde mümkün olabilir mi?

Tabi Avrupa’nın kendini ve halklarını dünyadan izole etmesi ve elinde olanı kimseyle paylaşaması yüzünden bu zor. Fakat Yeni Zelanda ya bakınca bunun mümkün olma ihtimali, çok az bir umut dahi olsa sevindirici ..

Teşekkürler Başbakan..

Teşekkürler Yeni Zelanda halkı..

 

Etraf’ı bi dinleyin. Ama Yener Çevik’ten

Yener Çevik’i rap müzik severler yakinen tanırlar ve de severler. Yener Türk Rap tarihinin önemli ve istikrarlı isimlerindendir. Yener, Türk Rap’inin milletin diliyle konuşan, Türk müziğinin içinde önemli bir yer tutan, halk ve arabesk tabanlı eserlerle iç içe geçmiş bir tarzın da sahibi aynı zamanda. Onun için Rap’in ozanı denmesinin sebebi de bu.

Yener, günümüzün popüler kültürü ve küresel ve kapitalist sistemin etkileriyle dalga geçerken, bir yandan da bu sistemin aktörlerinin ve ikonlarının bir balon gibi, şişip şişip sönüşüne şahit tutuyor bizi.

Gerçi Rap’in felsefesinde bu var. Emek, değer, hak ve bireysel hakların savunuculuğunu doğuşundan beri sürdürmüştür Rap..

Yener’in hayat hikayesi, yaşam biçimi ve özel hayatında ki gösterişsiz duruşu, yaptığı müzikle birebir örtüşüyor.

Hemen hemen tüp parçalarına, fanlarınca hit olarak bakılması da yener’in aslında ne samimi ve işini iyi yapan bir adam olduğunun göstergesi..

Kısaca Yener Çevik tarifi bunlar benim için.Ve işte yener son şarkısını, bu hafta içinde piyasaya sürdü. Ben albüm bekliyordum ama gelen tek parçalık bir single oldu. Etraf isminde ki parça, klasik Yener izleri taşıyor. İlk dinlemede doğrudan bir hit kategorisine girecek bir parçaya benzemiyor Etraf. Ama dinledikçe kulağa oturuyor. Sözler ve tespitler ise yine bomba..

Etraf’ı mutlaka dinleyin derim. ( Etrafı dinlemek.. Aaa ne güzel bir tanımlama oldu bu cümle 🙂 Etrafta olan biten manasına geldi )

– ETRAF

Yok sayarsan yok olcaklar aslında

Benim adım geçmez beyazların bağsında

Konuşma benle ingilizlerin ağzıyla

Ben geziyom bir sultan abdal sazıyla

 

Gez göz arpacık

Filler tepişir çimen ezılir apaçık

Aç kaldıysan her şeyden ağlacık

Mada bu diyenlerde kaldı mağlacık

 

Gök kuşağında göreve gider renkler

Sevgili ayrılır aşıkları bekler

Ararsam seni dokun bana ses ver

Hırsıza cv tufacılara testler

 

Dünya böyle uzaydan minicik nokta

Balinalar karaya çıkınca toplan

Kürkçülere dükkan olcak toprak

Bunlar Pink Floyd değil pop lan

 

x2

Kaldır yak  bütün  etkileri

Sayısız  sis perdeleri  etraf

 

Seni benden seni senden sayın

Bizleri bizden ayıran şey sayı

Paralarınızı like larınızı sayın

Bu instagram kapansa çoğu kayıp

 

Dayak yiyen çocuğun dersleri zayıf

Gerçekleri dedi dediler ayıp

9 yaşında köşe başında dayı

demliyo kırmızı ışıklarda çayı

 

Avcı ava çıkmış kaçırmaz

Kendi evinde deplasman maçı var

esnaf kızların sapsarı olmuş saçı da

hasta olan çok slikonlu vücuda

 

Aga yürüyo da yantiri yampiri

Bütün dünya bugün bize kamp yeri

Kediler fare peşinde Tom Jerry

Benim yolum yokuş tatlım dön geri

Bosna kasabı, hakkı neyse onu almış..

Soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan 2016’da 40 yıl hapse mahkûm edilen Bosnalı Sırpların eski lideri Radovan Karadžić hakkında flaş bir gelişme yaşandı.

​Uluslararası Ceza Mahkemeleri Mekanizması Temyiz Konseyi, eski Sırp lider Radovan Karadžić’in 1995 yılının temmuz ayında Srebrenitsa’nın düşmesinden sonra işlenen cinayetlerden bilgisi olduğunu teyit etti. “Bosna Kasabı” olarak bilinen eski Sırp lider Radovan Karadžić, temyiz davasında müebbet hapse mahkûm edildi.

Jacinda Ardern’den “Selamun Aleyküm”

Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern, Chirstchurch kentinde 50 kişinin hayatını kaybettiği, iki camiye yönelik terör saldırısını düzenleyen kişinin adını asla anmayacağını belirtmiş, Parlamentoda Müslüman toplum liderleriyle de bir araya gelen Yeni Zelanda Başbakanı’nın, toplantıya katılanları “selamünaleyküm” diyerek selamlaması, islam aleminden övgü almış..

Della Miles müslüman oldu kurtuldu. Ya sen?

Dün sabah ajanslara düştü haber. Della Miles, Türkiye’de müslüman olmuş.Valla bu yaşıma kadar hiç duymamıştım adını. Meğer ünlü bir vokalmiş. Vakti zamanında Michael Jackson ve Whitney Houston’a vokallik yapmış.

Sonrasında Türkiye’ye de gelmiş konserleri için. Sonra ani bir kararla bizim Dalyan’a yerleşmiş. 700 metrekare bir arsa almış ve burada yaşamaya başlamış. 2018 yılı içinde İslam dini ile ilgili araştırma yapmaya başlamış. Ve en sonunda da müslüman olmaya karar vermiş. E o zaman aramıza hoşgelmiş..

Dikkat ediyorum, her sene böyle bir iki dünyaca tanınan oyuncu ya da şarkıcı müslüman oluyor ve haberlere konu oluyor. Biz pek şaşırmıyoruz da Avrupa gerçekten şok yaşıyor bu konuda.. Büyük bir ün’e paraya ve rahata sahip bir insan neden gider müslüman olur diye..

Peki müslüman olunca ne oluyor? Elbette doğru yolu buluyorlar. Hidayete eriyorlar. Hatta bir aksilik olmazsa doğrudan cennete girecekler diye bir iddia da var.

Peki bize ne faydası var?

Hiç.

Belki, belli fanlarını ya da hayranlarının müslüman olmasına vesile olacak o kadar..

Peki biz?

Doğuştan müslüman olma şansına sahip olup, müslüman gibi yaşamayan bizler neye sevinip huzur bulacağız?

Bence bizler kadar riskli durumda olan başka millet yok. İslamın en rahat yaşandığı bir toplum içinde islamın hakkını verememek, başlı başına bir vebal bence. Ben kendi adıma ne zaman sonradan müslüman olmuş birinin haberini görsem otomatik olarak bunu düşünüyorum. Üstelik bu insanlar islamı seçince hayatlarına ciddi anlamda çeki düzen verip, daha ölçülü ve daha insani bir yaşam sürüyorlar..

Bizse anadan babadan olma müslümanlığımızla övünüyor, nasılsa cennete gideceğiz diye yan gelip yatıyoruz.

Bence bu konuda biraz daha dikkatli olmak lazım. Çünkü bizi yaratan müslüman doğan müslüman ölür gibi bir kaide koymamış dünyada.

Önemli olan bu dine mensup olarak vefat etmekse, herkesin de sonunu iyi düşünmesi lazım. Dünyada yaşanılan hayatın genel toplamı, insanın müslüman ölüp ölmeyeceğinin bir göstergesi çünkü..

Mevzuyu Della’nın İslamiyeti seçmesinin ardından verdiği bir demeçle bağlayayım bari.. Della şöyle demiş : ‘Dünyanın bir çok yerinde İslamafobi bir hastalık gibi yayılıyor. Bunun en vahşi örneğini Yeni Zellanda’da gördük. Kanımız dondu… İçimiz parçalandı… Çağın vebası sevgisizlik, ve hoşgörü eksikliği. Bunun tam tersi İslamsa sevgi ve hoşgörü dini. Bir kedi incinmesin, uyanmasın diye kıyafetini kesen Hz. Muhammed’in inancını benimsemek beni çok mutlu ediyor. Verdiğim karardan dolayı son derece huzurluyum. Allah beni hayatımın en güzel günlerinde İslam’la ödüllendirdi..”

Kitabe-i Seng-i Mezar , Orhan Veli Kanık

I

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allah’ın adını,
Günahkar da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendiye

II

Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için;
Bir akşam uyudu;
Uyanmayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duyarlarsa olduğunu alacaklılar
Haklarını helal ederler elbet.
Alacağına gelince…
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.

III

Tüfeğini depoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matarasında dudaklarının izi;
Öyle bir rüzgar ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigar.
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yaz işiyle:
‘Ölüm Allah’ın emri,
‘Ayrılık olmasaydı

Yarınki Türkiye’nin kurucuları , Nurettin Topçu

(Okumanız şiddetle tavsiyedir)

Yarınki Türkiye’nin kurucuları, yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve azimli, lakin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan, ruh cephesinin maden işçileri olacaklardır. Bu ruh amelesinin ilk ve esaslı işi, insan yetiştirmektir. Hünerleri hep fedakarlık olan bu hizmet ehli gençler, hizmetlerinin mükafatını da hizmet ettikleri insanlardan beklemiyecekler, sonsuzluğa sundukları eserin sesinin akislerini yine sonsuzluktan dinleyeceklerdir. Yarınki Türkiye’nin kurucuları, millet ve cemaat uğrunda fedakarlıklar kabullenenlerin artık bulunmadığı cemiyetimizde, muhtelif simada insanları şahıslarında birleştireceklerdir. Onlarda Yunus Yavuz’la birleşecek; Sinan Akif’e uzanacak; Ebu Hanife Hüseyin Avni’yi tebrik edecektir. Ve onların eseri olan yarınki Türkiye, şu temellerin üstünde kurulacak: Anadolu’nun toprağından kaynayan bir kan, cemaat için harcanan emek, bin yıllık bir tarih, otoriteli bir devlet ve ebedi olduğuna inanmış bir ruh…

NURETTİN TOPÇU

En büyük çevreci izmaritlermiş..

Dünyanın içine edenler hep insanlarız malum. Bu durumda onarma görevi de bizden başkası değil doğal olarak.

Dünya kadar pisliği, atığı, kimyevi maddeyi gezegene salan, ondan sonra da nasıl toplarız diye, kara kara düşünen yine biziz..

Sigara.. Malumunuz sigara da, hiç bir halta faydası olmayan, hem sağlığa hem de bütçeye düşman en büyük felaket buluş! Zehir deposu. Ama bizler için bir dost, bir arkadaş gibi sanki.. Sevindin, kutlamak için.. Üzüldün, kahretmek için..

İctin sigaranı tamam, sonra izmaritini ne yapacan? Tabi ki onu da yere atacan. Nasıl olsa birileri toplar.. İşleri ne o temizlikçi arkadaşların di mi?!

Peki o izmaritler nereye gider?

Çöpe diyceksin.

Doğru!

Yani çevreye zarar veren bir atık daha geldi otomatikmen.. İzmarit!

Ama Allah’tan kafası çalışan bilim insanları, bu zehirden bir fayda üretmeye çalışıp başarmışlar.. Hatta bir kaç fayda desem daha doğru..

Bunlardan ilki, izmaritten kağıt üretmek.. Bir kaç aşamadan geçen izmaritler, sonunda bir kağıta dönüştürülmüş.. 25 izmarit, 1 sayfa kağıt yapmak için yeterli gelmiş.. Dünyada her yıl 6 trilyon izmarit çöpe atılıyormuş. Siz yapın şimdi hesabı..

Bir diğer fayda, izmaritten asfalt yapımı.. Bilim insanları, sigaranın içinde ki zehrin etkin malzemesinden güçlü bir kimyasal elde etmişler.. Asfaltın daha kuvvetli olmasına katkı sağlayacak kadar güçlü hem de..

Ve son olarakta, araç yakıtı. İzmaritleri bir takım kimyasallarla karıştıran bilim insanları, gerekli yanmayı sağlayacak maddenin izmaritin kağıdında olduğunu tespit etmişler..

Yaa. Bir de sigaraya faydası olmayan düşman diyorduk di mi? Meğer ne çok çevre dostuymuş sigara da haberimiz yokmuş..

O zaman napıyoruz? Dünyamızı kurtarmak için günde 2 paket içiyoruz! ( Şaka yaptım tamam, ciddiye almayınız) Umarım bu faydalar bir an önce hayata katılır da içen arkadaşların bir faydası olur dünyaya..

 

Bebek maması çalan baba, hırsız mıdır da, ne demek?

Sapla samanın birbirine karışması gibi doğru ile yanlışın birbirine karıştığı absürd bir zamanda yaşıyoruz. Birileri bu kavramları, kendi çıkarlarına göre doğal ve yerleşik tanımlamalarını saptırıp evrimleştiriyor tabiri caizse..

Şimdi size sorsam, ve desem ki hırsızlık kötü bir şey midir?

Hepiniz doğrudan ve hiç düşünmeden “evet” dersiniz. Çünkü hırsızlığın bir emek gaspı olduğunu bilirsiniz. İnandığınız din de bunu destekler… “kul hakkına girmektir” der. “Kolay yoldan insan sömürmektir” der. Hırsızlık her şekilde hak olmayanı haketmeden ele geçirmektir.

Buraya kadar tamam, sorun yok. Peki şimdi yeni soru bir soru daha soruyorum: “Bebek maması çalan baba hırsız mıdır?” Nasıl soru ama? İş biraz değişti di mi kafanızda..

Bir baba var. Ve bu baba çocuğuna bebek maması çalıyor. Şimdi zaten cümle içinde ki  “çalan” kelimesi sorunun cevabını zaten gayet veriyorken bu soruyu niye sordum?

Anlatayım..

Bugün Gel konuşalım’ı izliyorum Tv8 de. Malum Hakan Ural’ı ve bakış açısını doğru bulduğum ve sohbetini sevdiğim için. Neyse.. işte programı izlerken Nur Tuğba günün anket sorusu olarak, size yukarıda sorduğum soruyu sordu anket sorusu mahiyetinde.

Anket başladı sonuclar gelmeye başladı. %81 hayır cevabı %19 evet cevabı geldi. Tabi bende şok.. Nasıl bu kadar duygusal olabiliyoruz diye düşündüm. Hem ahlaki hem hem de inanç ritüellerine göre her ne olursa olsun hırsızlık doğru bir şey değildir. Neyse anket ilerliyor ama sonuçlar değişmiyor. Yani bu sonuçlara göre işin içine duygusal bir takım yaklaşımlar girince bizler her halükakarda doğru bildiğimiz her etiğin ve erdemin peşini bırakmaya hazırız hale gelmişiz diye düşündüm.Tabi içiniz de bana gaddar diyenler de çıkacak şimdi. Ama emin olun ben de en az sizin kafar duygusalım fakat aramızda ki fark şu :ben olaya duygularımı %100 de katarak bakmıyorum. Bir de enterasandır. Tv 8 in bu programında ki ankette soru net ve yoruma açık değil.

O zaman anket sonucuna göre şöyle düşüneceğiz.. Geçinemeyen baba gidip istediği marketten istediği mamayı, istediği kadar çalabilecek! Bunu gören tüm dar gelirli babalar, anneler artık çocukları için elbise, diş fırçası, bebek bezi, et, süt, yumurta çalabilecek! Ticaret erbabı dükkan sahipleri de göz yumacak öyle mi!

Bu sonuçların gideceği yer, hiç iyi bir yer değil. Bir kere o çalınan gasp edilen mal o çocuğun boğazından nasıl geçirilicek ebebeyn tarafından?

Bugünün Türkiyesinde evet, geçim çok zor. Alım gücümüz çok düşük seviyelerde. Ülke bin bir badire atlatıyor içeride ve dışarıda ki ekonomik dalgalanmalardan. Fakat tüm bu ağır şartlar, hırsızlık yapmak için bir dayanak değildir. Onurlu, gururlu ve inançlı hiç bir insan böyle bir şeye kalkışmaz. Bir kere rısk’ı veren de vermeyen de Allah’tır. İnsanlar yalnızca birer vesiledir bu işte.

E napsın adam?. Çocuğunun ölmesine göz mü yumsun?”  gibi anlamsız sorular soran arkadaşlar da çıkar şimdi içinizden. Kusura bakmayın ama, gerçekten saçma bir soru bu.

Bugün devlet, geçmişte ki eksikliklerini ve yetersizliklerini, her anlam da telafi etme gayretinde. Bu gayreti aş evleriyle, huzur evlerinde ki yeni yapılanmalarla, kadın sığınma evleri ile, uyuşturucu ile mücadele klinikleriyle, engelli vatandaşlara ve onların bakımını sağlayan ailelerine bağladığı aylıkla, çocuk bakan anneanne ve babaannelere verdiği bakım desteğiyle, muhtarlıklar aracığıyla yoksul ailelerin tespiti doğrultusunda yapılan gıda yardımlarıyla , belediye ve valiliklerle oluşturulan yardım ekipleriyle gayet net ortaya koyuyor.

Bu arada siyasi reklam yapma derdinde olmadığımın altını da şimdiden çizeyim. Bu destekler, Sosyal devlet olmanın gerekliliğidir zaten. Hangi iktidar ve hangi parti olursa olsun bunları yapmak zorundadır.

Neyse,, sonra aklıma “neden böyle bir anket sorusu soruldu” diye bir düşünce takıldı. Google’a girdim ve ” bebek maması çalan baba” yazdım. Çıkan sonuçların en tepesinde, onedio adlı sitenin haberi çıktı. Meğer olay, Diyarbakır’da bir marketten mama çalan bir adam’dan ve kasada yakalanmasından ibaretmiş.. Tabi bu adli olay basın tarafından duyulunca, mevzu ülkenin haline, daha doğrusu sosyal medyada “açız” ve “geçinemiyoruz” provakasyonlarına dönüştürülmüş. Milletçe duygusal olmamızdan yararlanan kesimler, bu haberi siyasi bir tartışma zeminine taşımaya çalışmış. Bu ülke ve bu millet, bu zamandan çok daha ağır yokluklarla mücadele etti ve hiç bir zaman hırsızlığa kalkışmadı. 1945-50 arası ekonomik krizi, 1960 darbesi yılları, 1980 darbesi ve yokluklukları, 1995 ve 1999 krizlerinde bile böyle bir şeye kalkışmadı. Ne talan ne de hırsızlık, bizim milletimizin kolay kolay yelteneceği bir şey değildir çünkü..

Günümüze dönelim tekrar. Aklıma şey geldi bu sefer haberi okuyunca, “acaba Diyarbakır’da, gerek belediye gerekse sivil toplum dernekleri, yoksul vatandaşlara karşı görevlerini tam yapıyorlar mı yoksa yapmıyorlar mı? diye bir bakayım dedim Google’a.

Karşıma çıkan haberler tatmin ediciydi. İlk haber, bu yılın başında açılan ” dileğim yoksullara yardım derneği” oldu. Diyarbakır’ın sivil toplum ve belediye destekli bir derneti bu..

Bir diğeri de hayır sever bir vatandaşın 35 yıldır yoksullara ettiğini anlatan bir haberdi bu. Bölgede “Derman baba” lakabıyla anılan Yılmaz Acu adlı vatandaşın bunca yıldır, belediye ve valilik destekli yardımlar yapmaya çalışması konu edilmiş haberde..o haberin bir ekran görüntüsünü paylaşayım aşağıda..

 

Tabi bunlarla da sınırlı değil, yardım faaliyetleri.. Aşağıda Diyarbakır’da hizmet veren yardım kuruluşlarını bulmak da hiç zor değil. Yine Google’a girin Diyarbakır’da yardım kurumları yazın ve maps’te aratın. Karşınıza hemen geliyor o bölgede ki kuruluşların yerleri. Söz konusu mamayı marketten çalmaya yeltenen baba için ”bu kadar yardım derneğinden faydalanmayı gururuna yediremediği için bu suçu işlemiştir” falan da demeyin sakın. Komik olur çünkü..

Ben bu babayı ne zaman haklı bulurum biliyor musunuz? Devlet, sosyal devlet görevini yerine getiremiyorsa, hiç bir yardım derneği yoksa, vakıflar yoksa, gönüllü ve zengin hayırseverler artık bu yardımı kesmişse yoksullardan.. İşte o zaman makul bulurum. Fakat bu yokluklar bile hırsızlık yapmış olmasını meşru kılmaz. Ancak, “Allah’ın rahmetine sığınıp yapmış” derim. Tabi bu baba değil, kimin başına gelirse gelsin aynı şeyi derim. Kendi başıma gelse bile…( Allah kimseyi çaresiz ve dermansız bırakmasın. Kimsenin eline baktırmasın )

Bu yüzden duyduğumuz her habere ve hadiseye, birilerinin yönlendirmeleriyle değil, kendi mantığımızla ve objektif bir gözle bakmak şart!

 

Millet kıraathasine yolum düştü bugün..

Millet Kıraathaneleri..

Hani şu muhafeletin, hem adıyla hem de ikramlık kek vermesini diline doladığı,alaya aldığı 24 saat açık okuma alanları..
7 den 70’e herkesin istifade edebileceği 7/24 saat açık kütüphaneler. Aslında bana göre buraların adı Halk evi olsa olmalıydı. Fakat Chp, bu ismi taaa yıllar önce tekeline alıp, sol kültüre ait sergiler, tiyatrolar ve edebi etkinlikler düzenlediği için, bu yeni oluşuma da aynı ismi vermek doğru olmazdı.
Millet kıraatheneleri bence Cumhurbaşkanımızın, okumayı seven herkesin faydalanması için yaptığı bir harika bir hizmet.
Hizmet vermeye başlayan bu Millet Kıraathenelerinin ( okuma salonları ) 24 saat hizmet vermesi, ikramlık olarak çay,kek ve hatta çorba ikramında bulunması, hemen her semt’e konumladırılacak olması, ücretsiz wifi imkanıyla, günlük ve aylık bir çok derginin bulunabilmesi, 15 günlük süre içinde 3 kitap alabilme imkanıyla, ( bu kural standart kütüphane kuralı. Fakat kıraathane’lerde de olması da güzel olmuş ) bence alkışanacak bir hizmet.
İşte bu akşam görüklede yeni açılan bir Millet Kıraathanesine denk geldim. Hemen içeri daldım. İçeriye girdiğimde daha tam hazır olmadığını fark ettim. İçeride toplam da 8-10 kişi anca vardı. Girişte sağ tarafta okuma evinin yetkilisi olarak gördüğüm bir beyfendi’nin yanına oturdum.Hayırlı olsun temennilerimi sunduktan sonra, biraz bilgi aldım.
Serdar ismindeki abimiz, okuma evinin daha 1 haftalık olduğunu söyledi. Ve sanırım resmi açılışın yapılmasına kadar 1-2 hafta geçecek. Devam edelim.. mekan toplam 150 ya da 200 metrekare civarı. 85 kişi kapasiteli ve iki kattan oluşuyor. Alt katta, tuvaletler ve mescit var. Şimdilik saat 10:00 dan gece 22:00 ye kadar hizmet veriyor. Tam kapasite çalışmaya başladığında, 24 saat hizmete geçecek. Yine çay ve kek ikramları çorbada ilave edilerek sürekli ikram edilecek. İnternet şu an da mevcut yani içeride istediğiniz gibi kullanabiliyorsunuz.
Ben mekanı beğendim. Rahat bir mekan sıkışık değil.Aydınlatmalar yeterli. Tabi şuan kitap sayısı da çok az. Yani en fazla 400-500 kitap var. Ama dediğim gibi tam kapasitede bu rakam 4-5 bin’i görür diye düşünüyorum.
Mekan, görükle’nin en işlek ana caddesine aşağı yukarı 200 metre mesafede..
Bu tip gelişme ve girişimler, beni gelecek adına ümitlendiriyor açıkcası.. Umarım bunların kat be kat üstünde hizmetleri görür bu millet..

Hakan Ural sanki aileden biri..

Acun Ilıcalı, gerek girişimciliği gerekse yayıncılık anlayışı ve sahibi olduğu TV8 le her zaman adından söz ettiren bir adam. Yaptığı işlerde sürekli tartışılıyor olması da gayet doğal..

Ilıcalı, kanalın raiting’ini düşünmek ve dikkat çekici izlenenilebilir programlar yapmak zorunda elbette. Fayda ve halkı bilinçlendirme gibi konulara hiç girmeden ( zaten diğer kanallarda yeterince var ) daha çok eğlence ağırlıklı bir yayıncılığı benimsiyor. Yarışma programlarını takip eden çok ciddi bir kitle var elinde. Ve bu kitle Ilıcalı’nın işini görüyor şimdilik. Avrupadan ithal yarışma formatlarına onun sayesinde alıştığımızda bir gerçek.

Fakat Ilıcalı belki  bilerek belki de bilmeden eğitici gayet doğal bir formata sahip gel konuşalım’ı yayına verdi. Program yol’a klasik bir magazin anlayışıyla yola çıkmıstı. Fakat zaman içinde Hakan Ural bu kurgunun dışına çıkardı programı. Bunu da tamamen kendine has doğal insan karakterini halka yansıtarak gerçekleştirdi. Halk, programı artık bir magazin programı olduğu için değil, Hakan Ural’ın insani ve samimi yorumlarını beğendiği için izlemeye başladı. Ve bana göre bu program Tv8 in bugüne kadar yayınladığı en samimi ve doğal seyreden programı oldu.

Acun’un Hakan’ı program için düşünmesi, hiç şüphesiz bu işi ne kadar iyi bildiğinin bir göstergesi..

3 Yıl önce Seda Akgül ile partner olarak başladığı program, sonradan Nur Tuğba Algül’ün eklenmesi ve Seda ile yollarını ayırmasından sonra raiting’ini en az ikiye katladı. Bunun nedeni, Seda Akgül’le Ural’ın aynı dili konuşamıyor oluşuydu. Seda hep baskın geliyor, Hakan ise daha geri plandan sesini duyuruyordu.Sedanın programın sahibi benim havası, Hakan’ı sürekli konuk yorumcu olarak lanse ediyordu. Acun’un bu sıkıntıyı farketmesi çok uzun sürmedi tabi. Hakan’a daha uyumlu bir partner gerekiyordu. Ve o partneri de hemen buldu. Ama şimdi o partnerin kim olduğuna geçmeden önce Hakan Ural profilini biraz daha irdeleyelim..

Öncelikle Hakan Ural, bu program sayesinde ne kadar beyfendi bir adam olduğunu, hak ve adalet kavramlarına olan saygısını, mütevazi bir adam olduğunu, vatansever ve doğal bir adam olduğunu topluma çok net göstermiş oldu. Bu program olmasaydı, çoğu insan Ural’ı sadece Sibel Can’ın eski kocası olarak bilecekti.

Bence Hakan Ural, bu çizgisini bozmadan devam edebilirse, bir sonraki seçim de bağımsız belediye başkanlığına adaylığını koyabilir. Ve yine bence, çok büyük ihtimalle de kazanır. Fakat Ural’ın böyle birşeye niyetlenebileceğini hiç sanmıyorum. Çünkü Ural, gözlemleyebildiğim kadarıyla, çok duygusal bir adam. Kolay yıpranır ve çok sıkıntı yaşar.

Peki Hakan Ural, neden bu kadar seviliyor diye baktığımda, en önce beyefendi ve mütevaziliği kişiliği ön plana çıkıyor şüphesiz. Sonrası da halkını, milletini ve devletini iyi tanıması geliyor. Yani Hakan Ural, hayatını yalnızca nişantaşın da, kadıköy’de bebek te geçirmediği çok açık. Ve bir de onda gayet üst seviyede olan empati yeteneğine değinmeden geçemeyeceğim. Bu konuda Hakan Ural, duyarlı ve anlayışlı bir Türk erkeği nasıl olur sorusunun, çok net bir cevabı niteliğinde..

Ve yüz ve ifadesi .. Ural’ın güven veren bir yüzü ve ses tonu var. Konuşurken tane tane konuşuyor. Konuyu ne çok uzatıyor ne de kısa kesiyor. Magazin bölümüne çok bulaşmıyor. Bir iki ortalama cümleyle geçiştiriyor. Ki bence doğru olanı yapıyor.

Bunun dışında, programa video gönderen seyircilerin özellikle Hakan Ural’a olan sevgilerini gösteriş biçimleri çok keyifli. Hakan Ural, bu sevgiyi ve ilgiyi sonuna kadar hakediyor bence de..

Burada Nur Tuğbaya’da biraz değinmek istiyorum. Tuğba, Ural için doğru partner. Ekrana yakışıyor ve sunuculuğu profesyonel. Bu becerisi haber spikerliği yaptığı dönemden kaynaklı kesinlikle.

Nur Tuğba ile ilgili biraz araştırma yaptığımda, geçmişte bir haber kanalında sicilinin biraz lekeli olduğunu gördüm. Belki hatırlayanlarınız çıkar, Nur Tuğba NTV de haber spikeriyken, bir şehit haberi sunduktan sonra, ekrana haberin görüntüleri geldiği sırada, şarkı mırıldanması ve bu mırıldanın arka planda duyuluyor olmasından dolayı, büyük tepki görmüş ve NTV ile olan ilişiği kesilmişti. İşte nasıl olduysa ve Ilıcalı, Nur Tuğba’yı nasıl bulduysa buluyor ve TV8 e transfer ediyordu. Nur Tuğba’nın yaptığı davranış, duyarlı vatansever bir insanın yapabileceği bir gaf değil kesinlikle. Bence bu haber spikerleri zaman içinde aynı haberleri suna suna, hissizleşiyor. O gün Tuğba Nur’da bunu yaşamış olabilir.

Tabi bu gaf’ı içinde linç etmeye gerek yok Nur Tuğba’yı. Zaten unutuldu gitti. Ve Hakan Ural sayesinde de bu olumsuz sicilini kimse önemsemiyor. ( Ya da bilmeyen de çoktur )

Sonuç olarak program, magazin kısmı hariç gayet keyifli ve hatta Ural sayesinde, eğitici ve sosyolik mesajlarla halk’ın bakış açısını geliştiriyor. Her kesimden izleyicisi olan bu kadar az program varken, gel konuşalım hepsinin üstünde olması da kaçınılmaz bir gerçek..

Namaz da nereden çıktı şimdi?

Hep zihnimi meşgul eden bir sorudur.

Çok büyük bir çoğunluğu müslüman olan bir ülkenin vatandaşları neden namaz kılmaz?

Üstelik “namaz dinin direğidir” sözünü defalarca duymuşken..

Namazdan kaçan bir millet olmamızın sebeplerine biraz kafa yormak lazım.

Namaz öncelikle bir borç. Yani insanın farz borcu ( yapılması zaruri öncelikli demek farz ) Olmazsa olmazlardan yani. Bir müslümanın diğer dinlere mensup dinlerden farkı. Namaz kılan bir insanın müslüman olduğuna dair en büyük ibadettir.

Yani Kurban kesmekten, hac’ca gitmekten, zekat vermekten ve oruç tutmaktan çok farklıdır namaz. Çünkü akli melekeleri yerinde olan her insanın yapabileceği bir ibadet şeklidir. Bedensel engelli olmak bile bir bahane değildir namaz ibadetinde..

Diğer ibadetler, sağlık ve ekonomik anlamda yapılamama ihtimali taşırken, namaz, bu tip yetersizlikleri bir bahane olarak kabul etmez.

Peki namaz neden ihmal edilir?

Siz de bir düşünün lütfen. Çekinmeyin..

Üşengeçlik mi?

Zor gelmesi mi?

Yoksa imani bir yetersizlik mi?

Ya da Allah, nasılsa affeder mi?

Bence tüm yukarıda saydıklarımın hepsi tek bir cevabı oluşturuyor. Yani manen zayıfız. Üstelik üşengeciz. Çok zor geliyor ve de ” kılamıyorum işte. Allah affetsin” diyerek topu Allah’a atıyoruz.

Peki inancımız gereği bir öte aleme inanıyorsak ( ki öyle ) Allah da topu tekrar bize atarsa ( ki atacak, hesap günü bizlere özel kurulacak ) o zaman nasıl bir cevap verebiliriz düşündük mü?

Ben söyliyim. O an da vereceğimiz hiç bir cevap mantıklı ve kabul edilir olmayacak. Zaten bu durum Kuran-ı Kerim’de çok net anlatılıyor.

O zaman çıkan sonuç şu : Biz Allah’tan hakkıyla korkmuyoruz. Ve kendimizi kandırıyoruz. Çünkü bir düşünsenize, sorumlu olduğumuz insanlara bile hesap verecemiz günler yaşarken, ( Patron, müdür, anne, baba, sevgili, vs ) bizi yaratan ve herşeyin sahibi olan Allah’a nasıl hesap vermeden cennetine girebiliriz?

Kazandığımız paranın nerden geldiğinden, boş zamanımızda neyle meşgul olduğumuza kadar herşeyin hesabını elbette soracaktır Allah. Çünkü dünyaya geliş amacımızın temelinde Allah’a kulluk etmek yatar.

İşte namaz burada devreye girer. Namaz insanın kendini kandırmasına engel olur. Ve sürekli yaratıcısını hatırlatır insana, kulluğunu ve acziyetini hatırlatır.

Eğer bizler Allah’ın huzuruna çıkmaya üşenirsek, iş ondan sağlık, huzur, para istemeye gelince ne yüzle isteyebileceğiz? Yoksa o kadar yüzsüzleşebildik mi gerçekten?

Namaz mühim, namaz çok şey demek..

Düşündünüz mü?

O zaman Allah hepimize nasip etsin inşallah..

 

TRT’nin Yabancı Müzikle tanışma yılları..

Galiba 8-9 yaşlarımdayım ve1980 lerin sonu.. Yaşıtlarımdan biraz farklıyım o zamanlar. A sosyal değilim ama içime dönük bir yaşayan bir çocuğum. Kulağımın iyi olacağı, o zamanlardaki müzik merakımdan belli. O yıllarda bugünkü gibi 100 lerce kanal, binlerce radyo yok. Kasetler var. Radyo olarak yalnızca TRT fm. Bir de dünya radyoları var radyo frekansını yavaş yavaş çevirirken denk geldiğimiz. Bu radyoların coğu arap radyoları, ve muhtemelen ingilizce olan ve müzik yayını yapmayıp, bunun yerine hep konuşmaların olduğu batıya ait 3-4’ü geçmeyen haber kanalları.

Dolayısıyla müzik dinleyebileceğiniz seçenekler de çok kısıtlı. TRT’nin Türk Sanat ve Halk müziği korolarının yayınlandığı saatlerse gece 22:00 civarı. Solistler geçidi adı verilen programda genel olarak 40 yaş üstü kadın ve erkek sanatçıların tiplerine bakıyorsunuz eserleri okurken.( o zamanlar klip icat edilmemişti memlekette) Zaten TRT de, saat en geç 00:00 da kapanıyordu İstiklal marşıyla..:)

Yabancı müzik dinlemekse mucize TRT de. Ve sonra birden bire ne olduysa artık, Sezen Cumhur Önal ismindeki kibar abi, sanki şiir okuyormuş hissi veren bir ses tonuyla, siyahi şarkıcıları sunarken de “çikolata renkli sanatçı” demesiyle dikkat çekiyordu. Müzik yelpazesi adında ki bu program tamamen yabancı şarkılara yer verilen bir programdı. Tabi yayınlanan şarkılar pop değildi. Frank Sinatra’lar, Donna Summer’ler, Not King Coll’lar, Gloria Gayner’lar, Dalia Moreno’lar falan..

Tabi bu Müzik Yelpazesi isimli program TRT açısından bir milat kabul edilebilir. Ejnebi müzik sonuçta..

Haftada bir gün yayınlanan program, ortalama 6-7 yabancı şarkıya yer verebilecek kadar sürüyordu. Ama beni tatmin etmeye yeterli geliyordu. Bir de enterasandır ben o zamanlarda yabancı müziğe meyilliyim. Ezberim kuvvetli, duyduğum şarkıları, orjinal ingilizcesine benzer uydurma bir ağızla söyleyebiliyorum.:) Şimdi bu merak nasıl başladı diye düşününce, İlkokul 1.ci sınıftan beri izlediğim alt yazılı yabancı filmlere bağlıyorum. O zamanlar seslendirme ve dublaj sanatçılığı diye bir şey de yok tabi. Bu yüzden seslendirme yapılan filmlerde sayılı..

Ve derken TRT den yabancı müzik yayını konusunda bir hamle daha geldi.

Yıl 1987.. İzzet Öz’ün sunduğu ” Pop dünyasından” programı, adından da anlaşılacağı üzere, pop müzik yayınlıyordu. İlk yabancı pop müzik programı olma münasebetiyle değerli programlar arasındadır Pop dünyasından..Programı sunan İzzet Öz, kalın camlı gözlükleri, enerjik vücut dili, düzgün şivesi ve sempatik yüzüyle iyi programcıydı gözümde.Ve o dönemin yıldızı yeni parlayan grupları, Madonna, Michael Jackson gibi müzik starları’nın kliplerini bu program sayesinde doya doya izliyorduk. Mesela Madonna’nın La isla Bonitası ve Michael Jackson’un Bad’i dünya müzik listelerinde fırtına gibi esiyordu.

TRT yabancı müzik konusunda atılım üstüne atılım yapıyordu. Ve atılımlara en sonuncu halka eklendi yine 1987 yılında. Pop saati isminde ki programı Erhan Konuk isminde bir arkadaş sunmaya başladı. Ve programda yabancı pop müzik klipleri yayınlıyordu. Hatta bu program sanırım halen devam ediyor.Bu programla ilgili en akılda kalan sey ise, programın açılış jeneriğinde çalan parça ve o parçaya eşlik eden görüntülerdi. Program yine digerleri gibi maksimum 30 dakika sürüyordu.

Ve ve ve.. İşte TRT en bilinir ve 90’ların gençliğine en çok hitap eden programı Number One, yayınlanmaya başladı.N umber One isimli bu program, TRT tarihinin belki de en avrupai tarzda yayın yapan müzik programı oluyordu. Ömer Karacan isminde genç bir arkadaş sunuyordu programı. Yabancı aksanlı bir Türkçe konuşan Karacan’da sempatik bir adamdı. Yalnız bu konuşma biçimi gerçekten çok dikkat çekiyordu. Yani sanki, Türkiye’de 4-5 senedir yaşayan ve Türkçeyi tam öğrenemeden kelimeleri vurgulu söyleyemeyen ve ağzını yaya yaya konuşan bir yabancı turist gibiydi Karacan..

Tabi abarttım biraz 🙂 Şaka bir yana Ömer Karacan’ın yurdışında kaldığı, Avrupada daha yeni patlayan elektronik pop müziğini iyi takip ettiği bariz belliydi. Program yine aynı Müzik yelpazesi ve Pop dünyasından gibi, haftada bir yayınlanıyordu. ( Sanırım Cumartesi günleriydi ) Ve o dönemin yıldızı yeni parlayan grupları, Madonna, Michael Jackson gibi müzik starları’nın kliplerini bu program sayesinde doya doya izliyorduk. Karacan’ı o dönemde, diğerlerinden farklı olan bir yanı vardı. O da dünyaca ünlü yıldızlarla yaptığı röportajlardı. Bir çok yıldızla yaptığı o söyleşiler Türk toplumunun yabancı yıldızları yakından tanımasını sağladı kesinlikle. Karacan bu programdan sonra müzikle ve yapımcıkla ilgili bir çok projeye ve ilk’e imza atmaya devam etti tabi takip ettiğim kadarıyla.

Yabancı müziğin Türkiye’nin TRT sinde ki başlangıç ve gelişim serüveni böyleydi işte. Çocukluğumun güzel hatıralarından.. Bu arada şimdi aklıma geldi. Number One’dan sonra TRT yabancı müzik programlarına veda etti eğer arada kaçırdıklarım yoksa. Yalnız TRT 2 de Pop saati yayınlanmaya devam etti ve ediyor bildiğim kadarıyla..