Çatı Arayan İlişkiler: Hoboseksüellik ve ahlâk girdapları

Çatı Arayan İlişkiler: Modern Dünyada  Hoboseksüellik ve Karakter Dengesi

​Son yıllarda Avrupa’da ve tabiki Amerika’da artan kira fiyatları ve hayat pahalılığı, ilişkilerin doğasını sessiz sedasız kabuk değiştiriyor. Artık romantizm değil, lojistik hesaplar ve barınma ihtiyacı ön plana çıkıyor.

​Aslında, bu durum Türkiye için tamamen yeni değil. Yıllardır belli çevrelerde, birlikte yaşama kavramı, sevgi ve saygı temelinde ortak bir evi paylaşma üzerine kuruluydu. Hatta bazen imam nikahı devreye girerek, resmi sorumluluklardan kaçınma ama yine de uzun vadeli bir birliktelik kurma çabası görülürdü.

​Bugünse, bu dinamikler daha belirginleşti ve çoğu zaman ahlaki ya da dini bir sorumluluk gözetilmeksizin sadece pratik faydaya dayalı hale geldi. Bu tür yaklaşımlar, sorumluluktan kaçtığı gibi, insanların genel duruşunu ve karakterini bozan davranışlar olarak öne çıkıyor. Temel motivasyon, karşısındaki insanı tanımaktan ziyade, onun sunduğu imkanlardan faydalanmak haline geldi. Sürekli çıkar ilişkisiyle bir arada olma alışkanlığı edinen biri, yarın evleneceği insanı da aynı şekilde görme ihtimalini artırıyor. Bu da evliliklerin ömürlerini kısaltırken, geride mağdur çocuklar bırakıyor. Geleceğe baktığımda bu durumun etik değerleri, sadakati, güveni, istikrarı bitirdiğini ve inancımızın uygun görmediği bir yaşam şekline dönüştüğünü çok net görüyorum.

​Umarım bu sayı Türkiye’de de çok artmadan, umarım ahlaki etik bir çizgiye oturturup, toplumsal hayatımız düzgün bir şekilde devam eder.

Diplomasi Arenasında Şortlu Beden Dili: Fetterman ve Netanyahu

​Siyasi liderlerin bir araya geldiği anlar, sadece söylenen sözlerle değil, beden dilleri ve giyim tarzlarıyla da büyük dikkat çekiyor. Fetterman’ın giydiği şort ve bacağını neredeyse havaya kadar kaldırarak sergilediği rahat oturuş biçimi, adeta tatil arasında gerçekleşen bir görüşmeyi andırıyor. Karşısındaki Netanyahu’nun mahcup duruşuyla tezat oluşturan bu görüntü, kamuoyunda ciddi eleştirilere yol açabilecek bir dengesizliği ve güçsüzlüğü gözler önüne seriyor. Netanyahu’nun içinden nasıl köpürdüğünü tahmin etmek zor değil; ancak karşısında Amerika olduğu için bu duruma sessiz kalmak zorunda kalmıştır. Eminim, Netanyahu’nun kendi halkı da onu bu konuda eleştirecektir. Zaten zayıf olan o ciddi, güçlü lider imajı bu görüntüden sonra iyice yerin dibine batmış durumda manzaraya bakınca!

Tanınan Yüzlerin Ardındaki Sessizlik: Eren Kaşıkçı’ya Veda

Tanınan bir yüzün kaybı, ardında derin bir sessizlik ve geniş bir yankı bırakıyor. Eren Kaşıkçı’nın genç yaşta aramızdan ayrılışı, sadece yemek dünyasını değil, onunla bir şekilde yolu kesişen herkesi derinden etkiledi. Acun Ilıcalı’nın “Var mısın Yok musun” ile başlayan ve bugüne dek süren tüm projelerini dönem dönem izlemişimdir. Ancak bu yapımları, kültür, bilgi veya insani açıdan bize bir şey vadetmediğini düşündüğüm için, keyifle veya kendi isteğimle takip etmemişimdir. Tamamen ailemde izleyenlerin etkisiyle veya onlarla otururken mecburen açık olan kanal sayesinde denk gelmişimdir. Ilıcalı’nın bu bu tip yarışmaları, belli bir kesim için sıradan insanların şöhrete giden yolu açsada, ünlülerin sönen yıldızlara daha fazla getiri sunmuştur. Aynı zamanda eski yıldızların tekrar parlatılması için bir fırsat sunulur bu yarışma konseptinde..

Neyse asıl mevzuya döndüğümüzde, ölümün hayatlarımıza dokunuşunun etkilerini hepimiz farklı açıdan değerlendiririz. Sıradan vatandaş olarak ölenler, ünlü olup ölenler, yakınlarımızdan ölenler bize hep farklı üzüntüler katar. Ve yine ilginçtir ki tanınmış ünlü bir ölümüne verilen tepkiler genelde daha sesli konuşulur gündemde. Ancak hep ailesi bilir, bu acının en dayanılmaz ağırlığını. Son olarak kaybettiğimiz Eren Kaşıkçı’nın annesi, eşi ve çocuğuna sabırlar diliyorum. Kaşıkçı’nın mekanı da cennet olsun inşallah.

Aynadaki Gerçeği Reddetmek Üzerine

Kendi Gölgesinden Kaçanlar: Aynadaki Gerçeği Reddetmek Üzerine

​Hayatın akışı içinde, bir yapbozun yanlış parçalarını zorla birleştirmeye çalıştığımız anlar olur. İlişkilerimizde, iş hayatımızda veya kişisel gelişimimizde bir şeyler ters gider, tıkanırız. Bu tıkanıklığı aşmak, çözüm üretmek ve daha sağlıklı bir noktaya varmak için dışarıdan bir müdahale, bir değişim çabası içine gireriz. Bazen bu çaba o kadar yoğunlaşır ki, karşımızdaki insanın bir dostun, bir partnerin, bir yöneticinin “yanlış” olanı görmesi ve “doğru” olana evrilmesi için adeta bir savaş veririz.

​Ancak, sosyal medyadaki o sarsıcı cümlede ifade edildiği gibi: “Kendi eylemlerinde sorun görmeyeni değiştiremezsin…”

​Bu, sadece bir gözlem değil; aynı zamanda bir sınır çizgisi, bir uyanış çağrısı ve belki de bir kabullenişin başlangıcıdır. Gelin bu derin ifadeyi, felsefi metaforların ışığında inceleyelim.

​1. Görünmezlik Pelerini ve İnkârın Kalkanı

​Değişim, kişinin kendi içindeki tutarsızlığı fark etmesiyle başlar. Ancak, insan zihni kendini korumak için inanılmaz mekanizmalara sahiptir. Bunlardan en güçlüsü ise inkârdır.

​Kendi eylemlerinde sorun görmeyen insan, aslında bir “Görünmezlik Pelerini” giymiştir. Bu pelerin, onun davranışlarının—öfkesinin, manipülasyonunun, bencilliğinin veya ihmalinin yarattığı yıkımı görmesini engeller. Pelerinin kumaşı, “Ben haklıyım”, “Onlar bana bunu yaptı”, “Durum bunu gerektirdi” gibi rasyonalizasyon ipliklerinden dokunmuştur.

​Siz, dışarıdan bir gözlemci olarak, o pelerinin altındaki çıplak ve yaralı veya yaralayan gerçeği görebilirsiniz. Pelerinin yırtıklarını, hataların yarattığı delikleri işaret edebilirsiniz. Ama nafile. Kişi, kendi zihinsel kalkanının arkasındayken, sizin gösterdiğiniz “sorun” dış dünyanın bir yansımasıdır, kendisinin değil.

​2. Tohumun Toprağa İhtiyacı: Değişim İçsel Bir Süreçtir

​Bir bahçıvanı düşünün. En kaliteli tohumları, en verimli gübreyi ve en modern sulama sistemini kullanıyor. Ancak bahçıvan, tohumları beton bir zemine örneğin bir otoparka ekmeye çalışıyor. Ne kadar çabalarsa çabalasın, o beton zeminden bir filiz çıkmayacaktır.

​Kendi eylemlerinde sorun görmeyen insan, değişimin tohumu için beton zemin gibidir. Değişim ister pişmanlık olsun, ister yeni bir bakış açısı kazanmak, isterse davranış kalıplarını kırmak olsun toprak ister. Bu toprak, öz-farkındalık ve sorumluluktur.

​Kişi, eylemlerinin sonuçlarını ve bu sonuçlardaki payını kabul etmedikçe (toprağı kazmadıkça), o beton zemine döktüğünüz değişim tohumları rüzgârla savrulup gidecektir. Tohumların yeşermesi için o zeminin çatlaması, kırılması ve kişinin “Burada bir sorun var, ve bu sorunun bir parçası da benim” demesi gerekir. Dışarıdan bir baskıyla ne kadar haklı ve iyi niyetli olursa olsun zemin kırılamaz, sadece daha fazla sertleşir.

​3. Yankı Odasında Kaybolmak

​Son bir metafor olarak, yankı odasını ele alalım. Herkes, kendi doğrularının ve inançlarının yankılandığı bir odada yaşar. Kendi eylemlerinde sorun görmeyen insan, bu odanın duvarlarını kendi haklılığıyla örmüştür.

​Siz o odaya girip, “Yaptığın şey yanlış” dediğinizde, bu ses onun için bir melodi değil, sadece bir “gürültüdür”. Duvarlar bu sesi geri yansıtır ve o, kendi sesini daha yüksek duyar: “Ben haklıyım!”

​Odanın kapısını içeriden kitlemiştir. Anahtar ise tevazu ve kabuldür. Ancak bu anahtarı, sadece odanın sahibi yani kişi kendisi içeriden çevirebilir. Dışarıdan zorla odaya girmeye çalışmak, içerideki duvarların daha da güçlenmesine, kişinin savunma mekanizmalarını daha da keskinleştirmesine neden olur. Yankı odası, bir hapishaneye dönüşür.

​Sonuç: Kabulün Özgürlüğü

​Bu sözün felsefi özü, bizi boşuna kürek çekmekten alıkoyar ve bize gerçekliği kabul etme gücü verir. Bir insanı değiştirmeye çalışmak, bir nehri tersine akıtmaya çalışmak gibidir. Nehrin kendi yatağını bulması, kendi iç dinamikleriyle—belki bir dağın aşınmasıyla, belki bir depremle gerçekleşir.

​Bu, çaresizlik demek değildir. Bilakis, büyük bir bilgeliktir. Birini değiştiremeyeceğinizi anladığınızda, kendinizi değiştirebilirsiniz: Onun beton zemininde bitki yetiştirme çabasından vazgeçer, ya oradan uzaklaşır ya da onunla olduğu haliyle sağlıklı bir mesafe kurmayı öğrenirsiniz.

​Kendi eylemlerinde sorun görmeyen insan, kendi karanlığından memnundur. Siz ona sadece ışığı tutabilirsiniz, ama gözlerini zorla açamazsınız. Gerçek değişim, kişinin kendi aynasında çatlağı görmesiyle ve o çatlağı korkmadan kabul etmesiyle başlar.

Güzelliğin Karanlık Yüzü: Öjeni Gerçeğiyle Yüzleşmek

​Bugüne kadar Avrupa toplumlarının ne kadar dengeli vücut hatlarına sahip olduğunu ve ne kadar doğal bir güzellik standardı taşıdıklarını düşündüm. Ancak işin derinine indiğimde, bu mükemmellik arzusunun arkasında yatan insanlık dışı bir vahşetle karşılaştım: Öjeni.

​Tarih sayfalarını karıştırdığımda, 20. yüzyılın başlarında Danimarka, Norveç, İsveç, İsviçre ve Amerika gibi ülkelerin daha “kusurlu” gördükleri insanları nasıl hedef aldıklarını dehşetle öğrendim.

Yazının görselinde gördüğünüz adam, 20. yüzyılın başlarında Amerika Birleşik Devletleri’ndeki öjeni (öjenik) hareketinin en önemli figürlerinden biri olan Harry H. Laughlin

​1910 yılında kurulan ve New York’ta bulunan Eugenics Record Office (Öjeni Kayıt Bürosu) kurumunun genel müdürlüğünü ve yürütücülüğünü yapmış. Laughlin, insan soyunu “iyileştirme” iddiasıyla hazırladığı zorunlu kısırlaştırma yasa tasarıları ve göçmen kısıtlamaları politikalarıyla Amerikan öjeni hareketine önderlik etmiştir. Yan yüzbinlerce masum insanının yokedilmesi ya da kısırlaştırılmasını sağlayan karaktersiz. İşte bu Laughlin gibi farklı ülkelerde öjeni katliamını yapan onlarca namussuz, Engelli, zihinsel olarak geride veya suçlu olarak etiketlenen binlerce insanı, sözde bir ırk ıslahı adına kısırlaştırıldı veya toplumdan tecrit edildi. Bu zulmün kralını ise Adolf Hitler yaptı; Nazi Almanyası döneminde 400.000’den fazla insan zorla kısırlaştırıldı. Bu ülkeler, kendi istedikleri elit nesli yaratmak uğruna nice hayatları hiçe saydılar.

​Ne yazık ki bu zulüm burada bitmedi. Bugün, yani 21. yüzyılda, bilim ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte öjeni kavramı yeni bir kılığa bürünerek tekrar karşımıza çıkıyor. Eski çağlardaki gibi fiziksel olarak insanları ortadan kaldıramayacaklarını bildiklerinden, şimdi mecburen bu yeni ve sinsi yolu deniyorlar. Genetik verilerimizin sigorta şirketleri tarafından kullanılarak poliçe fiyatlarının yükseltilmesi veya işe alım süreçlerinde ayrımcılığa maruz kalmanız, bu yeni öjeninin sosyoekonomik hakları nasıl tehdit ettiğini çok net gösteriyor.

​Bu yeni öjenik dalganın Avrupalıların başına geleceği bir gerçek. Dünyanın hiçbir yerinde masumane bir kılıf altında insanları kobay faresi gibi gören ve zalimliği meşrulaştıran bir zihniyet kabul edilemez. Tarihte yaşanan bu acı tecrübeleri unutmadan, Avrupa halkının bilimin tüm insanlığın hayrına kullanılması konusunda daha uyanık ve sorgulayıcı olması gerekiyor.

Yazının sonunda “hak ile batıl’ın savaşı bu dünya” cümlesi üzerinden sizi tekrar derin bir düşünceye davet etmek istiyorum bile isteye efendim..

Eril Haz, Medya ve Toplumsal Çürüme de, kadının kurban edilmesi

İnternette gezinirken Yazar ve Sunucu Zeynep Merdan’a denk geldim. Sosyal medyada karşıma çıkan özel bir röportajı, benim de uzun zamandır canımı sıkan, aslında yazmak istediğim bir konuya dokunmuştu.

​Medyanın toplumsal kalıplarını, kadını bir cinsel obje olarak sunma eylemini bir kere daha göstermiş oldu bu izlediğim röportaj. Özellikle spor programlarında neden daha olgun, yaşlı veya tombul insanlar değil de, hep genç ve çekici kadınların tercih edildiği üzerinde duruluyordu. Kadınların sadece zekalarıyla değil, bedenleriyle seks objesi algısıyla var olmaya zorlandığı bu düzeni sorgulamamız ve buna karşı durmamız gerekiyor diyordu Merdan, röportajın ana fikrinde..

​Burada beni en çok düşündüren nokta, toplumda isim yapmış, sanatçı, sporcu siyasetçi veya entelektüel alanda ilerlemiş, alanında saygın bir isim yaratmış kadınların ne yazık ki Zeynep Merdan’ın kadını hakkıyla koruma çabasına katılamaması. Bu eril hazzı destekleyen zihniyetten onlar da bir dönem içinden geçti, nemalandı. Belki bu yüzden şimdi bu konuda fikir beyan etmek ya da bu gidişata dur demekten çekinebiliyor olabilirler.

İşte tam bu noktada ne yazık ki bir devlet eli değmesi gerekiyor bu gidişata. Özellikle ana akım medyada ve sosyal medyada kadının metalaştırılması, cinsel obje olarak sunulmasını engelleyici birtakım sınırlandırmalar şart.

​Biri şimdi çıkıp bu yazıyı okuyup dediklerimi yanlış anlayıp ya da çarpıtıp “Vay anasını ya, sen kadınları kapatacak mısın, örtecek misin, kadınları eve mi kapatacaksın?” diyebilir. Ama derdim asla bu değil.

​Derdim: kadının artık bedeni güzelliğini  ve çekiciğiliğini bir meta olarak veya cinsel kimlik olarak ön planda olmadığı, tamamen saygınlık anlamında ilerleyebileceği bir ortama geçmemiz gerektiği. Çünkü bundan nemalanan insanlar bizim aile birliğimizin, etik anlayışımızın, dini inançlarımızın önündeki en büyük engel. Kadını kullanmaya ( seks objesi) devam ettikleri sürece, kadının bedenini kullanmaya, erîl haz sağladıkları ve sağlamaya devam ettikleri sürece bizim toplumumuzu, ailemizi düzeltme imkanımız yok.

Sessiz ve derinden ilerleyen manipülasyonlar (vulnerable/gizli)

İlişkilerde narsizmi düşündüğümde genelde aklımıza sürekli kendini öven, odakta olmak isteyen, açıkça kibirli ve buyurgan figürler gelir. Oysa en az onlarınki kadar yıkıcı, hatta kurnazlığı ve sinsi yapısıyla çok daha tehlikeli bir narsizm türü daha vardır: Örtülü (vulnerable/gizli) narsizm.

​Uzun süre fark etmesi o kadar zordur ki; çünkü bu kişiler ilk başta mağdur, anlaşılmamış, kırılgan, son derece duyarlı ve adeta dünyaya küsmüş birer melek gibi görünürler. Onlara acırsınız, yaralarını sarmak istersiniz. Fakat gerçeği fark ettiğinizde anladığınız o acı tablo değişmez: Örtülü narsist biriyle ilişki de sevdiğin değil; tükendiğin yerdir.

​Sessiz ve Derinden İşleyen Bir Manipülasyon

​Açık narsistler gücü ve üstünlüğü bağıra çağıra uygularken, örtülü narsistler bunu mağduriyet, suçluluk uyandırma ve pasif-agresif yöntemlerle yaparlar.

  • ​Size doğrudan emir vermezler ama öyle bir suçluluk duygusu yüklerler ki, kendi isteğinizle onların kölesi olursunuz.
  • ​Sevgi vermezler, sürekli bir fedakârlık ve onların kaprislerini çekme görevi yüklerler.
  • ​Sevgi sandığınız o his; aslında sürekli tetikte olmanızı, onların kırılgan egosunu korumanızı sağlayan bir yönetme bahanesidir.
​Sessiz Bir Karadelik ve Duygusal Vampirizm

​Bu durumu zihnimde somutlaştıran en net metafor sessiz bir kara deliktir:

  • ​İlk başta sizi içeri çeken bir şefkat alanı gibi görünür ancak zamanla ruhunuzdaki tüm enerjiyi, neşeyi ve yaşama sevincini yutup yok eder.
  • ​Bir duygusal vampir gibi sürekli sizin ilginizle, merhametinizle ve onayınızla beslenirler; fakat sıra size geldiğinde o kuyudan asla su çıkmaz.
​Bir Gölgeye Dönüşmek

​Örtülü narsistin yanında yaşamak, parmak ucunda yürümeye benzer; kimi kıracağım, kimi üzeceğim diye sürekli kendi benliğinizden ödün verirsiniz. Zamanla kendini tamamen kaybedersin. Hayallerin erir, kimliğin sessizce silinir…

Ortada ne bir tartışma ne de yüksek bir ses kalır; geriye sadece onun bitmek bilmeyen gizli ajandalarına, alınganlıklarına ve ihtiyaçlarına yetişmeye çalışan dilsiz bir gölge kalır.

​Unutmayın; bu bir birliktelik değil, yavaş yavaş ve sessizce yok olmaktır. Sevgi var etmektir, özgürleştirmektir; sessiz bir hücrede ömür tüketmek asla değil.

Anlamak” ile “Maruz Kalmak” Arasındaki İnce Çizgi

Geçtiğimiz son 10-20 yılda hayatımıza giren ve üzerine en çok konuştuğumuz kavramlardan biri kuşkusuz duygusal zekâ (EQ) oldu. Uzun süre boyunca insanları sadece “akıllı” veya “zeki” kılan şeyin IQ olduğunu sandık. Zannettik ki IQ’su yüksek olan o dâhi insanlar dünyayı kurtaracak, her sorunu kusursuzca çözecek. Oysa IQ dediğimiz kavram; daha çok pratik yaklaşabilme, analitik çözümler üretebilme veya olayları mantıksal süzgeçten geçirme becerisinden ibaret.

​Toplumsal hayatta yapılan araştırmalar da gösterdi ki; IQ’su yüksek bireyler sosyal alanlarda, eğlenmekte, ortak paylaşımlarda ve insan ilişkilerinde zaman zaman daha mesafeli kalabiliyor. Buna karşılık, işin içine kalp ve duygular girdiği zaman IQ yüksekliği inanın hiçbir şey ifade etmiyor. Bizi birbirimize bağlayan, toplumsal uyumu ve derin anlayışı getiren asıl güç duygusal zekâ.

​Peki, gelişmiş bir duygusal zekâ bize tam olarak ne vadediyor? Uzun süre “empati” kavramını yanlış yorumladık. Çoğumuz empatik olmayı, karşımızdaki insanın tüm yükünü omuzlamak, onun her derdine sonsuz bir kapı aralamak sandık. Oysa fark etmemiz gereken çok temel bir gerçek var: Gelişmiş bir duygusal zekâ, her şeyi anlamak ama her şeye açık olmamak demektir.

​Kalbimizin Seçici Geçirgen Zarı ve Fırtınadaki Deniz Feneri

​Bu durumu zihnimde oturturken iki metafor bana çok yardımcı oluyor: Biyolojide hücre zarı “seçici geçirgen” bir yapıya sahiptir; içeriye neyin girip neye izin verilmeyeceğini akıllıca seçer. Her şeyi dışarıda bırakıp hücreyi öldürmez ama zararlı olanı da içeri alıp yapıyı bozmaz. Ruhumuzun da böyle bir zara ihtiyacı var. Empati, dünyayı anlamamızı sağlayan harika bir geçirgenlikken; sınırlarımız bizi toksik olandan koruyan o bilinçli kaledir.

​Kendimizi bazen bir deniz feneri gibi hayal edebiliriz. Deniz feneri etrafındaki tüm karanlığı, fırtınaları ve hırçın dalgaları görür, anlar ve ışığıyla aydınlatır. Ama o dalgaların gelip kendisini yutmasına asla izin vermez; kayalıklarında sapsağlam durur. İnsanların acılarını ve süreçlerini anlamak, onlarla birlikte okyanusta boğulmayı gerektirmez.

​Filozofların Gözünden Denge ve Sınırlar

​Bu derin kavrayışı tarihteki büyük düşünürlerin sözleriyle de besleyebiliriz. Aristoteles, erdemin aşırılıklar arasındaki o zarif denge (Altın Oran) olduğunu söyler. Duygusal anlamda tamamen kapalı olmak bir duvar örüp hissizleşmektir; ama her şeye sonsuza kadar açık olmak da bir tükenmişliktir. Duygusal zekâ, bu iki uçurum arasındaki dengeyi kurabilme sanatıdır.

Spinoza ise insanın varlığını sürdürme çabasından (conatus) bahseder. Bir başkasına sınır koymak, araya duvar örmek değil; kendi ruhsal alanının egemenliğini ilan etmektir. Başkalarının dünyasına empatiyle misafir olabiliriz ama o misafirliğin sonunda kendi içimize, kendi evimize sağ salim dönmeyi bilmeliyiz.

​”Anlamak” ile “Maruz Kalmak” Arasındaki İnce Çizgi

​İşte en büyük yanılgımız burada başlıyor: Bir insanın travmalarını, acılarını, geçmişte ne yaşadığını arka planda çözebilmeniz ve “Ah yazık, cidden çok sıkıntı çekmiş” diyebilmeniz o acıya maruz kalmanız, onlarla beraber aynı acıyı çekmeniz anlamına gelmez.

​Bir insanı anlıyorsanız, yaptığı bir hatanın nedenini çözebiliyorsanız ve bu sizde bir acıma ya da yardım etme isteği uyandırıyorsa, bunun çok net bir sınırı olmalıdır. Kendi kendine “Ben olayı çözdüm, bu mağdur bir insan, o zaman ben bunu iyileştireyim” gibi kutsal bir kurtarıcı rolü üstlenmeye kalkmayın sakın. Çünkü bu görevi edindiğinizde, kendi ruhsal dengenizin bozulma ihtimali çok yüksektir. Senin böyle bir görevin yok!

​Özetle;

​Sınır çizmek sevgisizlik veya sertlik değil, düpedüz kendini koruyabilme becerisidir. Birilerinin hayatındaki yaraları bilmeniz, o yaraların kanına bulanmanız gerektiği anlamına gelmez.

​Ruhunuzun kapıları empatinin ışığına açık, ama sizi tüketen fırtınalara kapalı olsun.

Hyde Park’ta İngiliz provokatörün “Yassak hemşerim.” tripleri

Londra’daki Hyde Park’ta iki Müslümanın ibadetine müdahale eden ve kendini kanun uygulayıcı bir kolluk kuvveti gibi gösteren provokatörün, “Ben islamofobiğim, ırkçı değilim” sözlerini sosyal medyada gördüğümde aklıma ilk gelen şey, bu müdahalenin haklı olup olmadığıydı. O kadının tavırlarına baktığınızda, sanki oranın ahlak bekçisiymiş gibi Müslümanların önüne dikilip, hiçbir yetkisi olmadığı halde kendini kanun uygulayıcı bir kolluk kuvveti gibi göstermesi, hadsiz, yakışıksız, kibirli, üstenci ve tam bir salakça hareket. Modern hukuk sistemlerinde din ve vicdan özgürlüğü temel bir hakken, kamusal bir alanda barışçıl bir şekilde ibadet eden kişilere engel olmanın ahlaki ve hukuki hiçbir dayanağı yoktur.

Bu tür olaylar Türkiye’de de zaman zaman farklı gerilimler şeklinde yaşanabiliyor. Ancak ben, Türkiye’nin daha kucaklayıcı ve birleştirici bir güce sahip olduğuna inanıyorum. Avrupa’nın İslam’a karşı yüzyıllardır süregelen bir önyargısı varken, bunu değiştirecek olanlar yine Müslümanların kendileridir. Spor, sanat ve müzik gibi alanlarda kapsayıcı ve başarılı çalışmalarla bu duvarları yıkabilir, İslamofobiyi bertaraf edilebilir ya da minimum düzeye çekilebilir.

​Tüm bu tartışmalar ve temennilerle birlikte, eğer o kadının amacı Türkiye’de aynı şekilde provokatörler çıkması ve kaos ortamının yaratılmasıysa, umarım hiçbir zaman emeline ulaşamaz böyle tipler.

Ufuk Bir Ama Yol Farklı: Anlaşılmanın Bedeli

Anlaşılmak için çırpınmadığın yer evin olacak ama çırpındığın yer de sonun.

​İlişkilerde ne kadar alıyorsak o kadar vermemiz gerektiği, ancak almaya açık olup vermeye geldiğinde fedakarlık veya sorumluluktan kaçanların problemin kaynağı olduğunu gösterir.

​Çocukken zihnimiz boştur ve temel ihtiyaçlarımız için anlaşılmayı bekleriz. Büyüdükçe her şeyin karşılıklılık ilkesine dayandığını görüp önce anlamaya, sonra anlaşılmaya da ihtiyacımız olduğunu fark ederiz. Ancak bazı insanlar duygusal olgunluğu alamadıkları için sadece anlaşılmayı bekler ve anlamak istemezler. Bu durumda onları sevenler sürekli kendilerini anlatmaya ve ikna etmeye çalışır.

​Umarım anlamaktan kaçanlar, bir gün kendi duyarsızlıklarının vicdan azabında ya da gönül sızılarında çırpınarak gerçeği görürler.

Kuşlar, Uçmak, Konmak ve İnsan: Mola Nerede?

Uçmak, Konmak ve İnsan: Mola Nerede?

​Doğuştan gelen bir yetenek olan uçmak, sadece bir hareket değil, aynı zamanda ruhun aradığı sınırsız özgürlüğü ve keyfi içinde barındıran olmazsa olmaz bir yaşam biçimidir. Benzer şekilde, konmak da bedenin beslenmesi ve dinlenmesi için gerekli olan hayati bir sığınaktır.

​Asıl mola, bu hareketlerin kendisinde değil, aksine yetenekten gelen özgürlükten ve temel ihtiyaçlardan uzaklaşıldığında veya bu potansiyel yaşanmadığında ortaya çıkar. Burada devreye giren yaralar ve hastalıklar hem kuşun hem de insanın doğasındaki akışı sekteye uğratan birer zorunlu mola sebebidir. İnsan tek başına özgürlüğünü ararken vicdani, ahlaki ve kanuni kurallarla dengelenir. Sosyal çevreden alınan psikolojik yaralar ve travmalar da bu temel akışı zorlayarak insanı zayıflatabilir veya beklenmedik bir duraksama dönemine sokabilir. Ancak insanı burada bir adım öne taşıyan şey, hayal gücü ve içsel dünyasıdır. Kuş uçamadığında uçmayı hayal ederek mutlu olmaz ama insan en zorlu koşullarda bile zihninde özgürleşip, hayal ettiği vizyona odaklanarak içsel huzurunu ve gücünü yeniden kazanabilir.

Yıllar Sonra Gelen Aydınlanma: Yalnızlık Özgürlüğün İki Hırçın Kanadıdır.

Yıllar Sonra Gelen Aydınlanma: Yalnızlık Özgürlüğün İki Hırçın Kanadıdır.

​Gençlik yıllarımda ağırlıklı olarak ritmine kapıldığım bir şarkının, yıllar geçip tecrübe kazandıkça aslında ne büyük bir derinlik barındırdığını fark etmek gerçekten çarpıcı. Hande Yener’in yorumuyla zihnime kazınan o parçanın sözleri, hayatın süzgecinden geçtikçe bana bambaşka bir pencere açıyor.

​Mete Özgencil bu dizeleri yazarken acaba neler hissetti?

​Yalnızlık özgürlüğün iki hırçın kanadıdır. Biri kavuşmaya hasret, kendinden bile uçkun, diğeri kaderden ayna, mecburen çırpınmakta. Birinin aklı yerde ise, diğerinin aklında yer. Ne ortada şaşkın bir beden; kanat mı ben, ben mi kanadım? Biraz evvel alçak uçtum, çarpışsaydık anlardım. Korkmaya cesaretim yok, yer kandırmaz uçarım.

​Erich Fromm’un da işaret ettiği o anlam arayışı ve sevgiyle bütünleşen huzur, tam da bu olgunlaşma evresinde bulduğum o değerli dinginliktir. Artık boş kelimelerle vakit kaybetmek yerine, her cümlenin gerisindeki o hakikati ararım; tıpkı hayata bakışımın değiştiği gibi.

Dengeli ses ve vokallerin sıcaklığı için bu kulaklık alınır

Bugüne kadar müzik tutkum yüzünden belki de onlarca kablosuz kulaklık denemiş, her defasında bir şeyleri eksik bulup değiştirmek zorunda kalmıştım. Hayır yanlış anlaşılmasın odyofil değilim 🙂 Ancak müziğin dengeli ve kaliteli müziğin kulağımda yankılanmasına bayılırım. İşte bu yüzden aldığım her kulaklığı en geç  üç ay sonra sahibinden üzerinden satıp durdum. Huawei’den SoundPEATS’e, Samsung’dan QCY’ye, JBL, Taotronics, Anker, Nothing, Xiaomi, Sony ve Baseus gibi birçok popüler markayı test ettim satın aldım. Ama itiraf etmeliyim ki hiçbiri, uygun fiyatlı bu küçük devi geçemedi.Gerçi bunun bir sebebi de bütçe sınırına önem verişim fiyat performans yönünden bakınca bana göre bir kulaklık en fazla 5 bin olmalı. Yoksa odyofil giriş kulaklıklar 10 bin lira seviyesinden başlar inanın.

​Bu kulaklıkta en çok sevdiğim şey, yaklaşık 50 desibele varan güçlü gürültü engellemesi ve sesin o doğal, dengeli yapısı oldu. Vokaller hafif önde ama bass ve tizler hiç arkada kalmıyor. Titanyum diyaframlı sürücüler, tüm sesleri o kadar net ve doğru üretiyor ki, uzun zamandır alamadığım zevki aldım açıkcası.

​Ayrıca IP55 seviyesinde su ve toza dayanıklılık sertifikasıyla terleme ve yağmurlu hava koşullarına bile korkmadan kullanabilirim. Hele o detaylı equalizer ayarı yok mu, tam istediğim sesi yakalamamda en büyük yardımcı oldu.

​Bence bu kulaklığın tek eksiği, kulaktan çıkardığımda müziğin durmaması olsa da, şarj süresi ve suya karşı dayanıklılığı gibi diğer artıları bunu fazlasıyla telafi ediyor. Ekonomik olarak gerçekten çok iyi bir seçenek. İki bin bandında bence en dengeli ve ANC en zirve kulaklık bu. Tavsiye eder miyim? Kesınlıkle evet..

Not: Bahsettiğim marka ile ilgili herhangi bir ticari bağım yoktur. Yani reklam değil sadece memnuniyetimi içeren bir beğeni yazısıdır.

Güneşi Takip Eden Sarılarda Bilim ve Hikmet Buluşması: Günebakanlar Neden Hep Aynı Yöne Dönüyor?

Bu aralar siz de görüyorsunuzdur; insanlar özellikle Instagram’da, ayçiçeği tarlalarından ya da gündöndü çiçeklerinin arasından geçerken durup tarlaların ortasına girip çeşit çeşit pozlar verip en güzel açıyı bulmaya çalışıyorlar. “Aaaa ne güzellermiş” deyip oradaki sanatı görüp geçmek dışında, mevcut sebepleri, bu çiçeklerin aynı yöne bakmalarınının gayesini zerre düşünemiyorlar maalesef. Ben de bugün ayçiçekleriyle ilgili o hikmeti çok geç olsa da oturup düşündüm. Ve kücük bir araştırma yaptım. Evet bu çiceklerin hep güneşe döndüklerini hepimiz biliyoruz  ama neden?

​Aslında bütün bu hareketin arkasındaki asıl kahraman, bitkilerin hücrelerinde salgılanan oksin adında harika bir büyüme hormonu. Güneş doğudan yükselirken, batı tarafındaki hücreler doğudakilere göre gaza basıp çok daha hızlı büyüyor. Bu dengesiz büyüme, çiçeğin yüzünün gün boyunca doğudan batıya doğru dönmesini sağlıyor. Güneş batıp ortalık karardığında ise işler tamamen tersine dönüyor. Bitki, iç dengesini yenileyip bu kez doğu tarafındaki hücrelerin daha hızlı uzamasını sağlıyor. Böylece gövde yavaşça bükülüyor ve sabah yeniden doğan güneşi ilk onlar karşılıyor.

​Dahası, bu hareket sadece güneşin sıcaklığıyla açıklanamayacak kadar akıllıca. Ayçiçeklerinin tıpkı canlılar gibi bir iç saati, sirkadiyen ritmi var. Işığı algılayan özel sensörleri sayesinde günün hangi saatinde nerede olmaları gerektiğini çok iyi biliyorlar.

​Bütün bunları neden yaptıklarının iki harika sebebi var: arıları kendilerine çekmek ve güneş ışığından maksimum düzeyde yararlanıp fotosentez kapasitelerini zirveye çıkarmak. Üstelik bu koşturmaca sonsuza kadar sürmüyor. Yalnızca büyüme dönemlerinde bu dansı yapıyorlar. Tamamen olgunlaşıp ağırlaştıklarında bu esnekliklerini kaybediyorlar ve ömürlerinin geri kalanında kalıcı olarak doğuya bakan bir pozisyonda sabitlenip kalıyorlar.

​Sonuç olarak, bizim hepimizin gördüğü o sarı tarlalar, aslında bilimsel birçok emrin sonucunda görevini yerine getiren çiçeklerden oluşan bir ordu gibi. Bu da gerçekten bize tabiatın ve her şeyin yüce bir iradenin emrinde olduğunu çok açıkça gösteren bir örnek. Unutmayın, eğer bir gün doğdu tarlasına yolunuz düşerse, fotoğraf çekinirken bu bilimsel hikmetin de farkına varın mutlaka, bu farkındalığın bize manevi yatta çok özel değerler katacağına inanabilirsiniz.

Çizgi Filmlerin Gizli Sosyolojisi: Minyonlar’ın İtaati mi, Şirinler’in Demokrasisi mi?

 

Bugün kızımla beraber serinin son filmi olan “Minyonlar ve Canavarlar” filmine gittik. Film, her zamanki gibi iyiliğin kazandığı bir son ile bitti. Ama filmin temelini ve ama düşünceyi son beş filmi birden izlemiş biri olarak şunu fark ettim: Minyonlar kendi içlerinden sağlam, görünür, çok güçlü bir lider seçmek yerine bir yere ait olup, iyi bir lider seçip onun altında hizmet etmek istiyorlar.

​Bu lideri seçerken ne yazık ki özellikle gözü kara, cesaretli kendilerinden daha akıllı bir sahip arıyorlar. Ve doğrudan düzgün karakter olmasına özen iyi liderler bulmak yerine, aslında kötü diye tabir edebileceğimiz, ama sonrasındaki süreçte içlerindeki iyiliği görebildikleri liderleri seçiyorlar. ( Bu durum hep filmin ortasında ortaya çıkıyor. Benzer sosyolojik içerikli bir başka bir animasyon olan Şirinler’i düşündüğümde, onlar da ayrı bir düzen içinde yaşıyorlar, ama onların liderleri kendi içinden çıkan Şirin Baba.

​Şirin Baba, eninde sonunda onlara doğruyu öğretiyor, ama onlar da bazen Şirin Baba’ya eksik yönlerini görüp ögretici konumuna yüksel biliyorlar. Yani Şirin Baba’nın öz eleştiri becerisi de yüksek olduğundan hatalarını görüp ders çıkarabiliyor kendine.

​Minyonlar’ın karakterlerine baktığımızda ise, Şirinler’deki gibi her bir karakterin ayrı bir özelliği yok. İçlerinde zeka olarak, yetenek olarak çok az sayıda yönlendirici karakter var. Minyonlar’ın temelde saf, fedakar biraz korkak ama ortak düşünce ile bir araya geldiklerinde çok cesaretli olduklarını da belirteyim.

​Tam bu noktada itaat, toplum ve sadakat konusunda ünlü düşünürlerin de önemli görüşlerine yer vermem lazım. Mesela Konfüçyüs, “Eğer insanlar sadakat ve samimiyeti ilke edinir, kendilerine denk olmayanları dost seçmezlerse, ilerlerler” der.

​John Locke ise bireysel özgürlük ve toplum sözleşmesi üzerine fikirleriyle bu konuyu destekler. Thomas Hobbes toplumun düzeni için mutlak bir otoriteye itaatin şart olduğunu savunur.

​Velhasıl kelam, Minyonlar’ı izleyin, izlettirin çocuklarınıza. Hem keyifli vakit geçirin hem de bu dostluğun, birlikte bir opmanın, sadakatin ve masumiyetin ve lider kavramının değerini bir kez daha hatırlayın.

Evdeki Stripe’lar ve Dışarıdaki Gizmo’lar: Gizli Narsizmin Anatomisi

Geçenlerde internette şöyle bir nostalji sayfalarında geziniyim derken karşıma Gremlins çıktı. Küçükken bu filme bayılırdım; o sevimli, tüylü Gizmo‘ya hayran olmamak elde miydi? Ama son zamanlarda kafayı biraz gizli narsistlere takmış durumdayım, sürekli bu konuyla ilgili araştırmalar okuyor, makaleler karıştırıyorum. Nostalji sayfasına bakarken bir anda o iki kare yan yana geldi ve kafamda tuğlalar üst üste oturmaya başladı: Bu film ve o meşhur dönüşüm, gizli narsistlerin ruh halini resmen birebir anlatıyor!

​Şimdi durun da bir düşünün, dışarıdan baktığınızda o kadar tatlı, zararsız, mağdur ve hassas durur ki bu insanlar… Tıpkı o masum Gizmo gibi. Etrafındaki herkes “Aman ne kadar kibar, kendi halinde, kimseye zararı dokunmaz” diye düşünür. Dış dünyaya karşı o kusursuz, melek maskesini asla düşürmezler. Zaten işin en çıldırtıcı kısmı da bu; dışarıdaki herkes onları hayranlıkla izlerken, siz kalkıp “Bu adamda/kadında bir tuhaflık var” deseniz koca dünyada kimseyi inandıramazsınız.

​Ama mesele şu ki; eve kapıdan girdikleri anda, o kurallar bozulduğunda ya da ufak bir tetikleyiciyle birlikte o sevimli maske bir anda düşüyor. Tıpkı gece yarısından sonra beslenen o sevimli Mogwai’lerin kabuk değiştirip, tıpkı elebaşı Stripe gibi o korkunç, yıkıcı, kinci ve hırçın yaratıklara dönüşmesi gibi, içerideki o gerçek yüz ortaya çıkıveriyor.

​Açık narsist en azından dürüst, her yerde aynı; kibri de öfkesi de gözünün önünde, herkes ne olduğunu ilk andan anlıyor. Ama gizli narsistin o Stripe misali canavarleşen yönü sadece kapalı kapılar ardında, evde, en yakınlarına, aynı çatı altında yaşamak zorunda kalanlara saklanıyor. O yüzden en büyük yıkımı, en derin ruhsal yorgunluğu dışarıdakiler değil, hep evdekiler yaşıyor.

​Vallahi internette gezinirken gördüğüm o nostaljik fotoğraf bana insanın iki yüzlülüğünü bundan daha iyi anlatamazdı dedirtti. Siz de çevrenizde böyle Gizmo gibi görünüyormuş gibi yapıp aslında gece yarısı birer Stripe‘a dönüşenlerle karşılaştınız mı?

“Düşün düşün b*ktur işin” sözünün psikolojide bir adı var: Ruminasyon

Zaman zaman hepimizin başından geçer; çok stres altındayken, kaygıdayken ya da gün içinde yaşadığınız bir travmayı veya bir problemi kafanızda çok büyüttüyseniz, bunu çözmek için beyniniz bunu sürekli düşünür. Sabahlara kadar düşünür, akşamlara kadar düşünür, bir türlü kaçamazsınız bu düşünceden. Zihninizi dağıtacak şeyler ararsınız, bulursunuz da ama bir zaman sonra tekrar tekrar girince  o düşünce bi bakarsınız on dakikadır aynı şeyi düşünüyorsunuz yine

​İşte bu, beyninizi saran bu stres, kaygı düşüncelerine “ruminasyon” diyorlar. Ruminasyon, psikolojiden gelen bir terim ama bununla başa çıkmanın bir kaç yöntemini bulmuş bilim insanları. Bu yöntemlerden birincisi, beş duyuyu aktif olarak kullanmak. Etrafınızda gördüğünüz beş şeyi saymak, duyduğunuz dört sesi dinlemek, dokunduğunuz üç şeyi hissetmek gibi şeyler.

​İkinci bir teknik ise, endişelerinizi düşünmek için kendinize her gün kısa ve belirli bir zaman aralığı ayırmaktır. Bu saat dışında bu konuları düşünmemeye çalışmak, zihninize dinlenme alanı yaratacaktır.

​Erkekler için uzun yola çıkmak, trafikte araç kullanırken beyni birçok şeyi aynı anda yapmaya zorladığı için bir rahatlatma aracı olabilir. Evdeyseniz, bulaşıkları elde yıkamak da rahatlatıcı bir etken olabilir, çünkü yine tüm kontrol sizdedir ve temizleme hissi size rahatlık kazandırabilir. Ama bence takıp kulaklıkları açıp güzel bir şarkıya eşlik etmek en kolay yöntem.

Tabi ​bu tekniklerin hemen işe yarayacağını düşünmek yanıltıcı olabilir; başta zorlanmak çok normaldir, sonuçta bilim ve tavsiyeler önemlidir. Problemin asıl kaynağı çözülmeden bu düşünceler tamamen kafanızdan gitmez, ancak gün içinde sürekli beynimizi yormanın bir anlamı olmadığı için bu teknikleri denemekte her zaman fayda var.

Bak sen şu işe! Şimdi felaket bir cağrışım yaptı bu Ruminasyon tanımı. Rumi-nasyon 🙂

“Rüminasyon” dediğimiz o kafada sürekli aynı diski çevirip durma hali, meğer kelime oyunlarıyla tam da bizim Mevlana Celaleddin-i Rumi’ye bağlanmış!

​Hani şu “Rüminasyon” kelimesindeki ses benzerliğinden yola çıkarsak, durum tam olarak şöyle: Normalde zihnimiz bu kısır döngüye girip sabah akşam aynı dertleri çiğneyip durduğunda bizi deliye döndürür, değil mi? Ama olaya mizahi ve felsefi bir boyuttan, yani “Mevlana” kelimesi üzerinden bakarsak, bu zihinsel geviş getirme işi bir anda ruhani bir aydınlanmaya ya da “içsel bir ney dinletisine” dönüşüyor gibi.

​Yani, gün boyu kafada kurup durduğumuz o stresli düşünceler girdabından çıkamamak aslında zihnimizin kendi kendine attığı bir ney taksimiymiş de bizim haberimiz yokmuş! Zihnin o durmak bilmeyen çarkları arasında kaybolduğumuzda, “Rüminasyon” kelimesi kulağa artık bir kaygı bozukluğu gibi değil de, Mevlana’nın “Ne olursan ol gel, yine gel” felsefesine nazire yaparcasına, “Ey sürekli düşünen beyin, yine de gel, gel de şu dertleri biraz daha çiğneyelim” diyen neşeli bir ermiş fısıltısı gibi gelmeye başlıyor.

Neyse, aklıma gelmişken bunu da eklemiş oldum yazıya..

Aşkın Reyonu: Pembe Sepet Fenomeni

Finlandiya’da başlayıp dünyaya yayılması muhtemel o sosyal deneyi, yani bekarların flörte açık olduğunu gösteren pembe sepetler uygulamasını duydunuz mu bilmiyorum ama ben de az önce bir haber sitesinde gördüm.

​Düşünsenize, bu uygulama Türkiye’de olsa Migros veya Carrefour gibi devasa mağazalar tam bir aşk arenasına dönerdi. Ama BİM veya A101 gibi üç harflilerde o sıkışık reyon aralarında herhalde muazzam bir izdiham olurdu!

​Markette sadece üç tane kız olduğunu, yirmi tane erkeğinse elinde pembe sepetle dolaştığını gözünüzün önüne getirin bir hele. Aman Allah’ım! tam bir komedi 🙂

Ayrıca flört arayan herkes bir manken edasıyla süslenir, püslenir, havada parfüm kokuları uçuşur ve herkes bir tarza bürünüp market reyonlarında volta atardı.

​Sepete giriş ücreti koyan market ve yöneticilerinin sepet başına iki yüz lira aldığını düşünün. Neden? Çünkü içeri girenler sadece sohbet edip alışverişi unutmasınlar diye, bizim Türk aklı bu kârı, bu parayı mutlaka almaya çalışırdı!

Bir de bu sepetlerle tanışıp evlenen çiftlerin düğünlerine çelenk gönderilirdi; böylelikle firma sahipleri düğün salonunda marketlerinin de reklamını yapmış olurdu. Hatta evin oğlu/kızı flört etmek için giyinip annesine seslenip, “Anne, marketten bir şey lazım mı?” diye sorardı. Annesi de, “Yok oğlum/kızım,” deyince, “O zaman gideyim kendime bir çikolata alayım, sen de ister misin?” diye üstelemesi işin tuzu biberi olurdu!

İtiraf edelim, tam bir Türk aklıyla düşünülmüş bir pazarlama harikası olurdu bu iş! Bakarsınız ileride market koridorları gerçekten birer aşk arenasına dönüşür. Ve yine belki de çok yakında bu renkli sepetleri ellerinde taşıyan insanları sık sık görmeye başlarız marketlerde..

Sosyal Medyadaki Algı Oyunları ve Clickbait Tuzakları

Sosyal Medyadaki Algı Oyunları ve Clickbait Tuzakları

​Günümüzde sosyal medyada karşılaştığımız birçok haber başlığı aslında çok ciddi bir kandırmaca barındırıyor. Haberlerin içeriğini değiştirerek ya da deepfake gibi ileri teknolojiler kullanarak ünlü isimlerin veya devlet başkanlarının asla söylemedikleri şeyleri sanki söylemişler gibi yansıtıyorlar. Dikkat edin, bu tip sansasyonel haberler bilinen, güvenilir haber sitelerinde değil, daha çok tıklanmaya ihtiyacı olan, takipçisi az olan ve marjinal olarak adlandırılan platformlarda yayınlanıyor.

​Örneğin, daha on dakika önce Elon Musk’ın İslamiyet ve Müslümanlarla ilgili bir videosuna denk geldim. Videoda sanki kendi konuşuyor gibi görünüyordu ve Müslümanlara karşı olduğunu söylüyordu.Hatta tecavüz ve ahlâksızlık ile suçluyordu. Ancak Elon Musk’ı tanıyanlar bilir ki onun için öncelikli dinî daha çok para gibi durur ve ticari çıkarları herşeyin üstündedir 🙂 Eğer bu röportaj doğru olsa müslümanlara da bu kadar hakaret ettikten sonra onlarla iş yapmamayı veya ürün satamayacağını düşünmesi gerekirdi, ki bu da durumun bir kurgu olduğunu gösteriyor.

​Bu tür içeriklerle karşılaştığınızda iddialara hemen inanmamak ve mutlaka kaynağını araştırmak gerekiyor. Benzer yanıltmacalarla karşılaşmamak için internet okuryazarlığını geliştirmeli ve şüpheli durumlarda güvenilir fact-checking sitelerini kontrol etmemiz gerekiyor. Ayrıca yanlış veya yalan haberleri gördüğümüz platformlarda, yorum kısmına gerçekleri yazarak diğer insanları da uyandırmamız gerekiyor. Mesela diğer bir fake haber de yine başka bir haber sitesinde sözde Amerika’da bir yapay zeka şirketinin sunumundaki robotun aniden arızalanıp yere düştüğünü izliyorum. Sonra merak edip başka haber sitelerine girip bakıyorum. Robot Amerika değil de Rusya’da bozulan bir robot olarak karşıma çıkıyor.

Oltalar atılmış sazanlar bekleniyor durumu yani 🙂

Depresyon her yüzde somurtuk durmaz. Kimini de gülümsetir yalandan

Dışarıdan baksanıza, resmen bir enerji topu! Her sabah işe gidip pırıl pırıl gülümsüyorum, sosyal çevremde aranıyorum, kahkahalarım havada uçuşuyor. Hani “hayatını yaşıyor” dedikleri cinsten. 😎

​Gel gör ki, bazen çevremde öylesine kusursuz görünen dostlarım, tanıdıklarım var ki; o gülümseme şaheserinin arkasındaki gerçek durumun bambaşka olabileceğinden korkuyorum. Psikolojinin literatüründe buna “Gülümseyen Depresyon” diyorlar. Yani anlayacağınız, o pırıltılı gülümsemelerin altında devasa bir boşluk var ve onlar bu boşluğa baka baka sessizce profesyonel bir yalnızlık yaşıyorlar. 😔

​Bu durumdaki insanlar genellikle dışarıya karşı hep “güçlü” ve “mutlu” imajını çizen, hayatın yükünü omuzlayıp sorumluluklarını mükemmel yerine getiren profesyonel maskelilerdir. Ama yakından baktığınızda inceden ipuçları da yok değil:

​👉 Eskiden sevdikleri o neşeli hobilerden sessizce vazgeçerler.

​👉 Uyku düzenlerinde minik ama anlamlı değişimler olur.

​👉 Ve en önemlisi, o derin dalgınlık anlarında gözlerindeki o eski ışık bir anlığına söner. ✨

​İçten içe onlara sarılmak, “Yalnız değilsin” demek geliyor içimden. Çünkü bu sessiz döngüyü kırmanın ilk adımı fark edilmek, sonrasındaki en cesur adım ise profesyonel destek almaktır. 🤝

​Peki, benim gibi sizin de çevrenizde böyle sürekli “mükemmel” ve “mutlu” gördüğünüz insanlar var mı? Acaba bu insanlardan en az biri bu gülümseyen depresyona sahip olabilir mi? Bir an durup etrafımızdakilere gerçekten kalbimizle bakmanın tam zamanı.

​Depresyon her zaman somurtmaz. Arada gülümser de. 😉