Chiquitita’nın Fısıldadığı Umut

Az önce radyoda denk geldim ABBA’nın Chiquitita şarkısına, yıllardır dinlediğim o melodiye bugün başka türlü baktım. Meğer içinde büyük bir teselli ve umut barındırıyormuş.

Çocukluğumdan beri kulağıma gelen o sıcak tınıların, sözleriyle bu kadar uyumlu olduğunu fark etmek bana bambaşka bir huzur verdi. Bugünlerde sadece umuda ihtiyacım var; belirli bir kararlılıkla çıktığım bu yolda cesaretli olmam ve sonuçlarına katlanmam gerektiğini çok derinden hissettiğimi biliyorum.

Sanki bu şarkı, omuzlarımdan bir yükü alıp yerine bir umut ışığı yakıyor; bana her şeyin geçici olduğunu ve karanlık günlerin ardından aydınlık geleceğini fısıldıyor gibi.

Şarkının sözleri şöyle:

​”Chiquitita, ağlıyorsun ama bunu bilmene gerek yok. Kalbini kıran o şeyi biliyorum, bu konu hakkında konuşmak istemiyorsun. Görebiliyorum, gözlerinde o ışıltı kalmamış. Tıpkı eskisi gibi değilsin, çok sessizsin, ne oldu sana? Chiquitita, ne olur, içini dök, omuzlarımda ağla. İçinde ne varsa bırak çıksın, yarın yeni bir gün ve sen tekrar şarkı söyleyeceksin.”

​Bana inanmıyorsanız şarkıyı iki kere dinleyin moraliniz bozukken. Ve hatta nakaratını ezberleyin. Nakaratını ezberledikten sonra yüksek sesle eşlik ederek söyleyin, bana hak vereceksiniz.

Mantık Kalkanı ile Vicdani EMAR Arasında: İçimizdeki Hakem

​Merhaba. Evet, hayat böyle bir şey. Her an; içinde bir yandan her türlü riski, belirsizliği ve beklentiyi getirirken diğer yandan umudu, sevinci ve huzuru barındırabiliyor. Netlik dediğimiz kavram hiçbir zaman kalıcı olmuyor. Karşımıza çıkan durumlar, o an gördüğümüz manzaranın bütünlüğünü bazen tam bazen de flu olarak görmemize neden oluyor. Zaten hayatımızda yolunda gitmeyen şeylerin temelinde de bu flu veya silik olaylar var; ne yapacağımızı kestiremediğimiz, korku ve kaygılarla yoğun bir biçimde boğuştuğumuz dönemler işte tam burası. Bir yol haritası oluşturup çözüm için gerekli eylemleri o flulukta harekete geçirmemiz de çok zor oluyor. Sürecin devamı ise içimizde birikmeye başlayan çaresizlik ve yardım arama gereksinimlerimizi giderek arttırıyor.

​Beynimiz ve kalbimiz sorumluluk yerlerini ve sıralarını birbirine karıştırıp içimizde sert bir çatışma başlatıyor. Bir çeşit savaş meydanında hangi tarafa meyletmemiz gerektiğini bilemez hâle geliyoruz. Önce beynimiz; mantığımızı ve egomuzu koruma adına bizi bir çeşit koruma kalkanı içine alıyor, “Zararı gören sen olmamalısın,” diyor, işi bu çünkü. Fakat beynimiz, duygu, vicdan ve ahlak konularında kalp kadar uzmanlaşamadığı için her konuyu tam anlamıyla çözüme kavuşturamıyor. İşte tam bu noktada kalp devreye giriyor. Başta öz eleştiri, muhasebe ve empati gibi vicdandan türemiş güçlü argümanlarla bizi baştan aşağı duygusal bir EMAR’a yatırıyor. Bu EMAR taraması sonrası ortaya çıkan veriler, bizim meselelere daha yapıcı, kırıp dökmeden bakmamızı sağlar. Ancak meselenin çözümü adına net bir onarım garantisi vermez. Çünkü mesele, kendi içinde netliğe ulaşmak adına hem beyin hem kalpten gelecek tekliflere açık olabilir. Ve işte tam burada hakem olarak biz devreye gireriz. Aynı tasavvufta da geçtiği gibi “ene”, yani asıl benliğimiz… En saf ve ortada duran üçüncü ve asıl benliğimiz. Hangisini ne oranda kullanıp sonuç alacağımıza karar verecek, sonuçlara katlanması ve sorumluluk alması gereken en “ben” olan benliğimiz. Hesap vermesi gereken tek merkez “ben”.

​İşte “her an” diye bahsettiğimiz ve var olduğumuz zamanın ilerleyen her bir diliminde netlik arayışımızı ortaya koyan bu durum, bizim yaşamdaki duruşumuzu adeta mini dizi serilerine dönüştürür. Her an, bir dizide bambaşka fırsat ve tercihleri yakalayarak yolunu çizmeye çalışan insanın bitmeyen senaryosudur. Netlik yakalandığındaki huzur ise tüm gelip geçici mutluluklarımızdan daha kalıcı, daha onarıcı bir yaşam sürdürme imkânı sağlar bize.

İşte tam bu noktada geçmişte yasamış ve hayatı tüm detaylarına kadar sorgulamış üstadlardan da bu konu hakkında fikir alalım diyorum. Çünkü yüzyıllardır filozoflar ve psikologlar tam da bu sorunun peşinden koştu. İnsanın içindeki bu karmaşık mekanizmayı anlamak için harika metaforlar ürettiler. Gelin, tarihin en önemli isimleri bu meseleyi nasıl özetlemiş, hızlıca göz atalım.

Önce Platon: Platon ve “Kanatlı Araba”: Platon’a göre ruhumuz üç parçalı bir araba gibidir. Aklımız arabacıdır, kalbimiz asil attır, korku ve arzularımız ise asi attır. Huzur, arabacının bu iki atı uyum içinde zapt etmesiyle mümkündür.

Bir diğer metafor ise Blaise Pascal ve Kalbin Mantığı: Pascal, aklın soğuk hesaplarına karşı kalbin altını çizer ve “Kalbin öyle nedenleri vardır ki akıl hiçbir zaman bilemez” diyerek aklın erişemediği derin sezgilerin kalpte saklı olduğunu söyler. Freud’un göre ise ​İçimizdeki Üçlü: Freud’a göre içimizde sürekli çekişen üç karakter vardır: Kuralsız arzularımız (İd), vicdanımız (Süperego) ve bizi korumaya çalışan zavallı hakemimiz (Ego). Ego, bu iki dev arasında denge kurmaya çalışır.

​Son Söz: Hakem Koltuğunda Kim Oturuyor?

​İster Platon’un arabacısı deyin, ister Freud’un egosu… Günün sonunda o flu anlar dağıldığında, kararı verecek, sorumluluğu sırtlayacak tek bir merci var: Saf benliğimiz, yani “biz”.

​Beyin bizi korumak için mantık kalkanı kuşanır, kalp bizi vicdani bir taramadan geçirir; ancak dümeni tutacak olan yine kalbinin ve aklının sesini harmanlayabilen insanın kendisidir. Belirsizlik bitmez ama hayat, bu senaryoda hangi tarafa direksiyon kıracağımızı seçtiğimiz sürece anlam kazanır.

3 Kuruşa 5 Köfte: Saflık mı, Beklenti mi, Yoksa Fırsatçılığa Davetiye mi?

Yıllarca o malum lafı dillerden düşürmedik: “3 kuruşa 5 köfte.”

​Dönüp arkama bakıyorum da, bunu neden yaptık? Gerçekten içimizdeki o saf, karşılıksız verme arzusundan mı? Yoksa bizi yere göğe sığdıramayanların, o anki işini görmek için sırtımızı sıvazlamasından, yani o tatlı yağlamalarından mı beslendik? Ya da en acısı; belki de “kaz gelecek yerden tavuk esirgemezler” mantığıyla, ufak yatırım sandığımız şeylerin başımıza çorap öreceğini sezinleyemeyip verdiğimiz tavukları hiç önemsemememizden mi?

​Aslında bu metafor, insanoğlunun o asırlık ikiyüzlülüğünün ve bitmek bilmez kurnazlığının aynası. Biz ne zaman “hiç” sayılabilecek bir bedel karşılığında fazlasını sunmaya kalksak, karşı tarafın nefsine öyle bir alan açıyoruz ki… Adam, en ucuz yoldan en kârlı çıkmanın peşinde. Fırsatçılıkta üstümüze yok; yeter ki işimiz görülsün, yeter ki kârımız tatlı olsun. Karşıdaki insan elindekini, emeğini, ömrünü ucuza satmış; kimin umurunda?

​İşin özü şu: Nefsimiz o kadar kıymetli ki, başkasının fedakarlığını bir “hak” değil, yakalanmış bedava bir fırsat olarak görüyoruz. O yüzden yıllarca o beşinci köfteyi fazladan verdik durduk. Sonra da neye uğradığımızı şaşırdık. İnsan kendi eliyle fırsatçılığa zemin hazırlayınca, sonradan şikayet etmeye de pek hakkı kalmıyormuş galiba.

Bir Zamanlar El Üstünde Tuttuklarımız

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç,

​Sana şuan bu mektubu derin bir üzüntü aldatılmış olmanın kızgınlığı ile yazıyorum ve çok acı bir dert yanıyorum. İnsan, tam da bu yüzden hayattayken kıymet bilmenin ne kadar kıymetli olduğunu geç anlıyor. Bizimkisi de biraz o hesap; etrafımızda kalabalıklar var sanıyoruz ama iş gerçekten var olmaya, ruhumuzu ortaya koymaya gelince ortalıkta yaprak kımıldamıyor.

​Hatırlar mısın, yıllar önce Haluk Levent’le ilgili, o popüler olduğu zamanlar, bu Ahbap’ı ilk kurduğu zamanlarda, halkın müthiş ilgisiyle, güveniyle yükseldiği yıllarda ben de burada Kırk Evin Kedisi’nde onunla ilgili bir yazı yazmıştım. Ona o kadar yere göğe sığdıramıyorduk ki; abartıp Levent’in bu ülkeye cumhurbaşkanı olmasını bile isteyen insanlar çıkardık içimizden, ya da ne bileyim bakan…

​İşin daha da ilginç ve acı tarafı, sosyal medyadaki ideolojik ve marjinal yapılar neredeyse devleti zayıf göstermek için bu adama güvenmemiz gerektiğini söyledi. Bize bu adamı ve kurduğu bir derneği devletin gücüyle kıyaslatmayı başardılar!

​Yani insanları kullanması ne kadar acı bir şey ya! Yani kandırılmak, kim olursa olsun çok acı bir şey. Bakıyorsun, milyonlarca insanın duygusunu alıp bunu sırf keyfi, nefsi duyguları için harcamış bir adamdan bahsediyoruz. Tabii ben de pişman oluyorum geçmişte. Keşke bu kadar kimseye güvenmesek diyorum. Toplumca vicdani ve ahlaki her alanda gardımız düşğyor; yumuşacık olunca kalbimiz, sonsuz bir güven hissediyoruz karsımızdaki kim olursa olsun!

​İnşallah hiçbir ünlüye, hiçbir işin ehli dediğimiz insana tam anlamıyla bu kadar güvenmeyiz herhalde bundan sonra.

​Sevgili dostum, umarım öte âlemde huzurlusundur. Yattığın yer ferah olsun…

​Tevfik Sadi

Şarkı Değil, Sığınaktır Bazen Dinlediğimiz.

Sürekli aynı şarkıyı, sanki başka hiçbir şarkı kalmamış gibi günlerce, hatta haftalarca başa sarıp dinlediğiniz oldu mu hiç? Hani çevrenizdekiler “Yahu yine mi aynı parça, bıkmadın mı?” diye sorduğunda kafanızı sallayıp geçiştirirsiniz ama asıl sebebini kendinize bile doğru dürüst itiraf edemezsiniz.

​Bazen bir şarkıyı sırf çok beğendiğimiz için değil, ona tutunmamız gerektiği için tekrar tekrar açarız. Huzur bulmak için, bazen de içimizdeki o keskin acıya dayanabilmek, o hisse sığınabilmek için… Aynı melodi, aynı sözler, aynı başlangıç… Çünkü zihin, o şarkının bize ne hissettireceğini çok iyi bilir. Sürpriz yok, hayal kırıklığı yok, bilinmezlik yok.

​Asıl mesele de tam burada başlar: Zihnimiz o kalabalık gürültüyü susturmak, kendine küçük ama tanıdık bir güven alanı yaratmak ister. Öyle bir dünyadayız ki, bazen bildiğimiz ve adını koyabildiğimiz o tanıdık acı, ne getirileceği bilinmeyen o yabancı iyiden çok daha güvenli gelir insana.

​Beynimiz o tanıdıklığı bir ödül gibi algılar, anında dopamin salgılanır ve sen farkında olmadan aslında şarkının değil, o şarkının sana hissettirdiği duygunun peşinden koşarsın. O yüzden sakın kendinize kızmayın; belki de sadece ruhumuzun sığınacak, kendini güvende hissedecek küçük bir limana ihtiyacı vardır, hepsi bu.

Fedakarlık mı, Hesaplaşma mı? Yeni Evlilik Dinamikleri

Evlilikte gelir bağımsızlığının ilişkimizi nasıl etkilediğini, eski geleneksel rollerin yeni dünya düzeniyle nasıl çatıştığını fark ettiğimde anladım. Eskiden evin babası tek kontrol noktasıyken, şimdi her iki tarafın da kendi bütçesi ve özgürlüğü var. Bu durum bazen iki farklı dünyanın çatışmasına dönüşüyor ve evlilik kurumunu temelinden sarsabiliyor. Ortak bir denge bulmak her zamankinden daha zor hale gelirken, ne yazık ki bu özgürlük arayışı, ilişkilerdeki huzuru da tehdit edebiliyor. Evlilikteki bu rol esnekliği, bazen geleneksel iş bölümünü tamamen altüst edip yeni dengesizlikler yaratabiliyor. Özellikle ev işlerinde tam bir ortaklık sağlanamadığında, taraflardan biri kendini gereksiz yere her alanda mücadele ederken bulabiliyor. Bu da hem huzuru hem de o beklenen eşitliği zedeleyen bir durum haline geliyor. Çocuklarımızın babalarının her işi yaptığını görmesi ilk başta hoş bir destek gibi görünse de, zamanla yeni bir kat role dönüşüp üzerlerinde aşırı bir beklenti yaratabiliyor. Kadınların korunma ihtiyacının azaldığı, erkeklerin de ev ve iş yükünü paylaşmakta zorlandığı bu dönemde, iki tarafın da tüm rolleri kusursuzca üstlenmesini beklemek biraz hayal ürünü gibi kalıyor. Kapitalist sistemin emeğimizi sömüren yapısının kendiliğinden düzelmesini beklemek de gerçekten hayalci olurdu. Çözüm, yalnızca ekonomik düzenlemelerde değil, insanın çocukluktan itibaren kazandığı vicdani ve ahlaki değerlerde yatıyor. Saygı, sevgi ve empati olmadan bu çıkmazdan kurtulmak imkansız. Evdeki otorite dengelerinin değişmesi, babanın otoritesinin azalması ve annenin hem anne hem baba rolünü üstlenmek zorunda kalması, evde aslında iki farklı anne figürü yaratmış durumda. Bu yüzden ancak samimi bir anlayış ve temel değerler bizi bu karmaşadan çıkarabilir diye düşünmekten başka birşey gelmiyor elimden. .

Ayna Nöronlar Tatile Çıktı: Mesajlaşırken Neden Yanlış Anlaşılıyoruz?

Geçenlerde Instagram’da gezinirken bir psikoloğun hesabına denk geldim ve paylaştığı önerileri okuyunca “İşte bu, hayatımın özeti!” dedim. Meğer biz klavye kahramanları, kavgaları yazılı olarak çözmeye çalışarak resmen bilime meydan okuyormuşuz.

​Gelin görün ki, yüz yüze konuşma cesaretinden yoksun olan biz fani tayfa, işin kolayına kaçıp anında klavyeye sarılıyoruz. Neden mi? Çünkü kalp kırmanın parmak kontrolüyle yapılanı makbuldür!

​ Mesajı Tekrar Okuma Seansları

​Hele ki kavga ederken, o karşı tarafın döktürdüğü zehir zemberek cümleleri dönüp dönüp tekrar okumuyor muyuz? Okuyoruz. Beynimiz de sağ olsun, sanki o ağır sözleri her okuduğumuzda ilk kez duyuyormuş gibi tepki veriyor. Kavga bitti sanıyorsunuz ama nafile, mesaj geçmişinde kavgayı arşivden çıkarıp çıkarıp izleyen bir bünye haline geliyorsunuz.

​%7’lik İletişim Faciası

​Bilim insanları diyor ki, “Anlaşma becerisinin %55’i vücut dili, %38’i ses tonu ve sadece %7’si kelimelerdir.” Biz ne yapıyoruz? Yüz yüze gelip iki çift laf edip ses tonumuzla, mimiklerimizle meramımızı anlatmak yerine, koca konuyu sadece %7’lik kelime kapasitesiyle çözmeye çalışıyoruz. Sonuç mu? Tabii ki “Neden öyle dedin, ben onu mu kastettim” çıkmazı!

​Ayna Nöronların İsyanı

​Hani şu sevdiğimiz insana bakarken devreye giren “ayna nöronlar” var ya, mesajlaşırken tatile çıkıyorlar. Resmen kepenk kapatıyorlar! Ee, ayna nöronlar devre dışı kalınca, karşımızdakini anlamak, şefkat göstermek falan hak getire! Sonra bir bakmışsınız, klavye başında aslan kesilip asla kast etmediğiniz şeyler söylemiş ve ortalığı savaş alanına çevirmişsiniz.

​Sonuç: Klavyeyi Bırak, Gözlerinle Konuş!

​Demem o ki, yüz yüze konuşma becerisini kaybetmiş biz mesajlaşma müptelaları, kolaya kaçmayı bırakmalıyız. Bir dahaki sefere o öfke kabardığında parmaklarınızı ekranın üzerinden çekin ve yüz yüze gelmeyi bekleyin. Bırakın o anlık öfke patlamaları (amygdala kavgası) yerine, göz göze gelip gerçekten önemli konuları konuştuğunuz beyinsel tartışmalar yapalım. Klavyeniz değil, kalbiniz ve ses tonunuz konuşsun!

Bellingham ve Mbappé Rüzgarı: Unutulmaz Bir Maçın Anatomisi

Futbolseverler yakın zamanda unutulmayacak, tam 10 golün atıldığı olağanüstü bir maç izledi. İngiltere ile Fransa arasında gerçekleşen bu nefes kesici mücadele, taktiksel savaşların ve bireysel performansların tavan yaptığı anlara sahne oldu.

Karşılaşmanın en dikkat çekici hikayelerinden biri şüphesiz Bukayo Saka’ya aitti. Turnuva boyunca daha çok asistleriyle ön plana çıkan ve gol yollarında sessiz kalan genç yıldız, bu kritik maçta sahneye çıkarak hat-trick yaptı. Saka’nın beklenmedik gol patlaması İngiltere’yi ayakta tuttu ve Fransa’nın galibiyet umutlarını suya düşürdü; zira bu performans olmasaydı Fransa maçı çok daha rahat kazanabilirdi.

İngiltere adına Jude Bellingham da muhteşem oyunu ve harika golüyle takımını sırtlayan isim olurken, Harry Kane’in yokluğu da hücum hattında ilginç bir dinamik oluşturdu. Fransa cephesinde ise işler pek istendiği gibi gitmedi. Özellikle ilk yarıda sahada varlık gösteremeyen ve daha sonra oyundan alınan oyuncuların performansları hayal kırıklığı yarattı. İlerleyen dakikalarda Kylian Mbappé’nin önderliğinde gelen müthiş geri dönüş çabaları ve yarattığı tehlikeler maça heyecan katmaya yetse de, Michael Olise ve Ousmane Dembélé’nin kaçırdığı net fırsatlar Fransa’ya pahalıya patladı.

Bu heyecan dolu maç, izleyenlere futbolun tüm güzelliklerini ve dramını bir arada yaşattı. Şimdi tüm gözler rekorların kırıldığı turnuvanın sonraki aşamalarında. Son olarak bi dua edeyim. Messi inşallah Mbappé’nin rekorunu kıramaz. Amin 🙂

Bir Şarkı Nasıl Efsaneleşir? Rocky ve Survivor’ın Başarı Öyküsü

Sinema tarihinin en ikonik anlarından birini düşünün; Rocky Balboa antrenman yapıyor, atmosfer gergin ve o meşhur ritim başlıyor: Tan-tan-tan, ta-ta-tan! Evet, “Eye of the Tiger”dan bahsediyorum. Ama bu efsanevi şarkının aslında Rocky serisinin ilk iki filminde olmadığını, hatta neredeyse hiç var olmayacağını biliyor muydunuz?

​Geçtiğimiz günlerde karşıma çıkan bir bilgi beni oldukça şaşırttı ve sizinle paylaşmak istedim.

​”Another One Bites the Dust” Yerine…

​Sylvester Stallone, Rocky III filminin o unutulmaz açılış sahnesi için aslında bambaşka bir şarkı hayal etmiş. İlk tercihi, Queen’in o dönem listeleri altüst eden “Another One Bites the Dust” parçasıymış. Ancak şarkının kullanım hakları konusunda bir anlaşmazlık yaşanınca, Stallone arayışa geçmiş.

​İşte tam bu noktada, arkadaşı olan Survivor grubuna gitmiş ve onlardan film için “özel bir şeyler” yapmalarını istemiş.

​Birkaç Günde Gelen Başarı

​Survivor grubu, filmin kaba kurgusunu izledikten sonra öyle bir odaklanmış ki, “Eye of the Tiger”ı sadece birkaç gün içinde bestelemişler. Stallone demoyu dinlediği anda büyülenmiş; o kadar beğenmiş ki, şarkının final stüdyo kaydı bile bitmeden filmin kurgusunda kullanmaya başlamış.

​Sonuç mu? Şarkı Billboard Hot 100 listesinde 6 hafta boyunca zirvede kaldı, dünya çapında bir marşa dönüştü ve Survivor grubunun kariyerindeki en büyük başarı oldu.

​Neden İlk Filmlerde Yoktu?

​Birçok kişi “Eye of the Tiger”ı tüm Rocky serisiyle özdeşleştirse de, aslında şarkı sadece üçüncü filmle hayatımıza girdi. Rocky (1976) ve Rocky II (1979) filmlerinde antrenman sahnelerinin ruhu tamamen başkaydı; o dönemde akıllarımıza kazınan parça, Bill Conti imzalı “Gonna Fly Now” idi.

​Sinemanın müzikle nasıl bu kadar güçlü bir bağ kurabildiğine her zaman hayran kalmışımdır. Sizin Rocky denince aklınıza gelen ilk parça hangisi? “Gonna Fly Now” mı, yoksa “Eye of the Tiger” mı? Yorumlarda buluşalım!

Adioz, Mauro Emanuel İcardi Rivero

Mauro Icardi’nin Galatasaray’dan ayrılışı, gerçekten bir dönemin sonu oldu. Hagi gibi büyük bir yıldızın ardından ben de Icardi’nin son on yılda popüler yıldızlardan biri olarak tarihe geçtiğine inanıyorum. Kulübün paylaştığı veda metninde belirtildiği üzere, o artık sadece kulüp tarihine adını altın harflerle yazdıran değil, aynı zamanda kulübün unutulmaz efsaneleri arasında sonsuza dek yaşayacak bir değere dönüştü. Ufak kızıma hediye ettiğim Icardi’li forma, bizde senden kalan bir hatıra kalacak artık.

Aslında İcardi’ninOsimhen gibi bir yıldızın varlığı sebebiyle ayrılacağı zaten belliydi ve tahminler, bundan sonra nereye gideceğinin Avrupa’nın orta kalite takımları, Arabistan veya kendi ülkesindeki köklü kulüpler üzerinde yoğunlaştığı yönünde. Icardi, son dört yılda Galatasaray’da üst üste Süper Lig şampiyonlukları yaşadı, Türkiye Kupası ve Süper Kupa zaferlerine ortak oldu ve gol krallığı sevinci yaşayarak takımına çok önemli katkılar sağladı. Gerçekten Icardi, sen büyük bir yıldızsın kardeşim. Türkiye’de birçok çocuğun Galatasaraylı olmasına büyük katkın var. Gerek gollerin, gerek gol sevincin, imajın, sosyal medyadaki paylaşımların, Galatasaray’a olan aidiyetini kimse unutamaz. Belki önümüzdeki otuz-kırk yıl içinde Galatasaraylı olacak bir sürü taraftarı, tek başına sen kazandırdın. Umarım yolun açık olur, Galatasaray’ı hiç unutmazsın, inan Galatasaray seni hiç unutmayacak.

Sanatın ve Sanatçının “Arifane” Duruşu

Sanat; insanın duygu, düşünce ve hayallerini somut veya soyut malzemeler kullanarak, yaratıcı gücüyle ve kişiyi etkileyecek biçimde ifade etmesidir.

​Sanatçının dünyaya karşı duyarlılığı; yaşanmış tüm deneyimlerden, sanat pratiğinden, manevi konumundan, estetik tercihlerinden, duygusal derinliğinden, ilgi alanlarından, beğeni ve ideallerinden, kısacası yaratışından gerçeklik kazanan her şeyden kaynaklanır. Sanat eserine o eşsiz özgünlüğü veren de kesinlikle bunlardır. (Ziss, 1984: 93)

​Her sanatçı, içinde yaşadığı toplumun yaşam biçiminin, gelenek ve göreneklerinin, inanç sisteminin, siyasal ve ekonomik düzenin, teknolojik gelişmelerin ve doğal çevrenin etkisi altındadır. Sanatçı; toplumsal ve doğal olaylardan duygularını ve düş gücünü besleyen unsurları kavrar, bunlara dair tepkisini eseriyle yansıtır.

​Sonuç olarak sanatçı; toplumun tökezlediği, kabalaştığı, çirkinleştiği ve sıradanlaştığı dönemlerde güzeli savunmak için ortaya çıkan; estetik ile uyumu bir arada sunan; karamsarlığı ve ayrışmayı sonlandırıp ortak estetik zevki topluma kazandırmaya çalışan kişidir.

​Sanatçı, içinde bulunduğu toplumun sosyal meselelerini irdeleyen, dünyayı gözlemleyen ve çözüm arayışımızda bize destek olan bir rehberdir. Sanatçıdan beklenen, her zaman doğrunun ve güzelin yanında durmasıdır.

​Sanatçılar en güçlü mesajlarını, çoğu zaman ortaya koydukları eserlerle verirler.

Havalar Nasıl Olursa Olsun: Bir “Squall Line” Panik Hikayesi

Çocukluğumun TRT ekranlarını hatırlıyorum; tek kanallı o güzel yıllar. Hava durumu bültenlerinde, Türkiye haritasının önünde duran, hiç abartıya kaçmadan, sakin bir ses tonuyla bilgi veren sunucularımız olurdu. Her bölgeden 3-4 ilin sıcaklık değeri ekrana yansır ve bülten biterdi. Kimse ekran başında “Eyvah, sıcaklar geliyor, yandık, bittik, biz!” diye feryat etmezdi. Hatta o meşhur haber spikeri Esra Uğur’un sesi kulaklarımda: “Havalar nasıl olursa olsun, sizin havanız yerinde olsun!”

​Ah, ne güzel günlerdi… Sonra yıllar geçti; nüfus arttı, trafik yoğunlaştı, hayat konforumuz değiştikçe, haber bültenlerinin de “kimyası” değişiverdi. Artık her şeyde bir mübalağa, her şeyde bir sululuk var. Bugün haber bültenleri artık çok kısa, sunucuya bile gerek duymuyorlar. Lakin hava biraz fazla sıcak mı oldu ya da aniden soğudu mu? İşte o zaman şenlik başlıyor! Ana haber bültenlerinde, muhabirlerin vatandaşla yaptığı o meşhur “sıcağı/soğuğu nasıl buldunuz?” röportajlarını izliyoruz. İnsanlara adeta panik gazı vermek, izleyicinin tansiyonunu yükseltmek ana görev haline gelmiş.

​Hele o yeni trend yok mu? Her fırtınaya, her sıcak dalgasına yabancı isimler takmak… Eskiden benim aklımda kalan tek sıcak hava ismi “El Nino” idi; gerisini hatırlayan beri gelsin. Şimdi ise bir hava durumu haberi çıkıyor, “4-5 derece düşecek, 2-3 gün sağanak sürecek” diyorlar. Olay bundan ibaret! Ama durun, bir de isim verelim: “Squall Line”. E hayırlı olsun, artık bizim de bir Squall Line’ımız var! Haydi, şimdi hep beraber panik yapalım, let’s go!

​Peki, neden bu hale geldik? Dijitalleşmeyle birlikte haber siteleri ve kanallar, tıklanma uğruna insanların korku ve panik duygusunu beslemeyi “profesyonellik” sanır oldu. “Sıcaklık 5 derece düşecek” dendiğinde kimse heyecanlanmıyor ama “Kavurucu sıcaklar geliyor, hayat felç olacak!” dendiğinde parmaklar hemen “tık” diye o linke gidiyor. Bu yapay felaket senaryoları, ne yazık ki halkın haberciliğe olan güvenini de törpülüyor. Artık gerçekten önemli bir olay yaşansa bile, insanlar “Yine mi mübalağa ediyorlar acaba?” diye geçip gidiyor.

​Sonuç olarak; medya bize sürekli bir yerlerde bir felaket yaşanacakmış gibi hissettirerek tetikte tutmaya çalışsa da, biz o eski günlerin dinginliğini özlüyoruz. Medyanın pompaladığı bu suni “Squall Line” paniğine inat, kendi havamızı, kendi huzurumuzu korumak galiba en doğrusu. Ne demişler; dışarıdaki fırtına ne kadar şiddetli olursa olsun, içerideki havanız yerinde olsun!

Yeryüzüne İnince Kanadı Kırılanlar ve Kendi Dünyasına Çekilenler

Sevgili Lev Nikolayeviç Tolstoy,

​Senin o derin insan anlayışın ve doğaya olan tutkun, bugün hayatımın en olağanüstü anlarından birinde bana rehberlik etti. Sık sık kaleme aldığım bu satırlarda, sana dünyanın karmaşasından ve kendi iç dünyamdan bahsederken, bugün yaşanan bir mucizeyi paylaşmak istedim.

​Bugün çalışmıyordum ama iş yerime uğradığımda karşılaştığım o manzara, günümü tamamen değiştirdi. İş yerindeki arkadaşların yol kenarında bulup getirdikleri o küçük misafir, bir anda içimdeki tüm koruyucu hisleri harekete geçirdi. Ancak bu misafir, sıradan bir kuş değildi; o, gökyüzüne ait bir varlıktı ve insan başını kaldırsa bile göremeyeceği kadar uzaklarda yaşayan bir türdü. İşte bu yüzden, bir serçe veya kırlangıç bulduğumda hissedeceğim sorumluluktan çok daha fazlasını, o Ebabil yavrusu için hissettim.

​Bu sorumluluk duygusuyla, zaman kaybetmeden veterinerin yolunu tuttum. Ancak orada karşılaştığım tutum, beni bir kez daha şaşırttı; sadece kedi ve köpekle ilgilenen bir yaklaşımla karşılaştım. Neyse ki, veteriner hekimin gelmesiyle durum değişti; onun bir Ebabil yavrusu olduğunu ve özel bir bakıma ihtiyacı olduğunu anladım. Onların yönlendirmesiyle Doğal Yaşam Koruma yetkilileriyle temasa geçtim. O anları beklemek, hatların kopup durması nedeniyle büyük bir sabır gerektiriyordu. Sonunda yetkililere ulaşıp durumu netleştirdiğimde ve o değerli canlının emin ellere teslim edilmesini sağladığımda, içimde garip bir boşluk hissettiğimi fark ettim. Gökyüzünde süzülen ve ancak orada nefes alabilen o yaşam, benim de hayatı başka bir gözle görmemi sağladı.

​İşte o anlarda, insanın günlük hayatta artık giderek kötüleşen dünyada, ahlakın ve etiğin çok farklı erozyonlara uğradığı bu dönemde, senin basit ve doğal yaşama olan çağrını bir kez daha düşündüm. İnsanların ellisinden sonra insanlardan uzak, yalnız yaşama isteği belirir ya, öyle bir istek hissettiğini fark ettim. Şehir hayatının karmaşasından ve o samimiyetsizlikten uzaklaşıp, Ege’nin sakin bir deniz kıyısında veya uzak bir tatil köyünde huzur arama isteği duymaya başladın.

​Her insan ellisinden sonra biraz Ebabil olmak istiyor sanırım; insanlara uzaktan bakan ama kendi iç dünyasında huzurla yaşamayı bekleyen, ölene kadar o gökyüzü özlemini içinde taşıyan birer varlık.

​Senin öğretilerinin ışığında, bugün doğanın o narin dengesine küçük bir katkı sunabildiğin için huzurluyum. Seninle bu satırlar aracılığıyla dertleşmek, ruhuma her zaman iyi geliyor.

​Saygı ve sevgiyle. Umarım o dünyada her şey istediğin gibidir.

Osman Erim

​”Sigara Paketinde Neyi Gizliyorlar?”

Sigara paketlerinin üzerine neden o korkutucu resimlerin konulduğunu hepimiz biliyoruz. Sağlık otoriteleri, bu görsellerle bizi sigaradan soğutmaya, en azından vicdan azabı çektirmeye çalışıyor. Peki, yıllardır o fotoğrafları görüyoruz da ne oluyor? Hiç. İnsan bir süre sonra o resimleri görmezden gelmeyi öğreniyor, paketi ters çevirip cebine atıyor ve hayatına devam ediyor.

​Ama asıl mesele başka; neden bu paketlerde sigaranın içinde tam olarak ne olduğu yazmıyor?

​Yıllar önce paketlerin üzerinde nikotin ve katran oranları yazardı. “Hafif” veya “light” diyerek kendimizi kandırırdık. Sonra “Düz Paket” uygulaması geldi ve o rakamlar da tamamen silindi. Gerekçe olarak, tüketicinin “daha az zararlı” algısına kapılmaması gerektiği söylendi. Yani, “Rakamları gizleyelim ki içen kişi bunun daha az zararlı olduğunu sanmasın, korksun ve bıraksın.”

​Peki, bu gerçekten bir çözüm mü? Ben buna inanmıyorum.

​Bizim “ne içtiğimizi” bilme hakkımız yok mu? Bugün marketten aldığımız en basit bisküvinin arkasında bile içindekiler kısmı, kalorisi, yağı, tuzu detaylıca yazar. Söz konusu tütün ürünü olduğunda neden “içerik şeffaflığı” bir anda rafa kalkıyor?

​Benim önerim çok net: “Light” veya “medium” gibi pazarlama yalanlarını yazmasınlar, amenna. Ama o paketin bir tarafına, sigaranın içine konulan ve yanma sonucu açığa çıkan o 70 tane kanserojen maddenin listesini yazsınlar. Formaldehit mi var? Yazsınlar. Arsenik mi var? Yazsınlar. İnsanlar, paketin üzerinde “Sigara öldürür” yazısını okuduğunda değil; içinde “Fare zehri, aseton, amonyak” gibi maddelerin isimlerini tek tek gördüğünde sarsılır.

​Şu an uygulanan “korkutma” stratejisi artık işlevini yitirdi. İnsan beyni korkuya alışır ama gerçeklere, rakamlara ve somut verilere karşı daha savunmasızdır. Bir tüketicinin karşısına “Bu ürün sizi öldürür” diye genel bir sloganla çıkmak yerine, ürünün içine gizlenmiş o kimyasal çorbayı dökerseniz, o zaman gerçek bir şeffaflıktan bahsedebiliriz.

​Bizi “daha az zararlı” sanıp kendimizi kandırmakla suçlayan mantık, aslında bizi kendi ürünümüzün içeriğinden mahrum bırakarak koruduğunu sanıyor. Oysa biz, sadece ne içtiğimizi bilmek istiyoruz.Buradan sağlık bakanlığına nacizane tavsiyem farklı paketlerin arkasına her bir zararlı kimyasalın acıklamasını yazma mecburiyeti getirsin sigara şirketlerine. Ya da aslında en güzeli şu yazı: Biz sizin sağlığınızı değil bu işten maksimum kazanacağımız parayı önemsiyoruz” ( Yazının altına da sigara şirketinin adı yazacak tabi)

​Gerçeği doğrudan vermek daha etkili sonuçlar doğurmaz mı sizce de?

Haziran Yalancı Yaz, Temmuz ise Çark Dönümü

Hayatın değişmez kurallarından biri benim için nettir: Haziran ayı, takvim yapraklarında yazın başlangıcı gibi görünse de aslında “yalancı yaz”dır. Haziran’da asla tam anlamıyla yazlık kıyafetlere geçmem, özellikle akşam saatlerinde rüzgarlığımdan vazgeçmem. Çünkü bu ayın aldatıcı ılıklığına kanıp ince giyinmek, ayın ortasında mutlaka bir nezle vakasıyla sonuçlanır.

​Sonra Temmuz gelir; akşamları hava 20 derecelerin üzerine çıkar, tişörtle uyumanın o ferahlığı başlar. Ancak bu sene Temmuz ayı, elli yıllık ömrümde hiç yaşamadığım bir hava olayına sahne oldu. Gündüzü ayrı, gecesi ayrı, şiddetiyle adeta kapı baca dağıtan fırtınalar… Rüzgarın hiddeti öyle bir seviyedeydi ki, evdeki tüm kapı ve pencereler, sanki görünmez bir el tarafından öfkeyle kapatılıyormuşçasına büyük bir gürültüyle çarpıyordu.

​Merak bu ya, başladım araştırmaya. Meğer yaşadığım bu doğa olayı, her sene Temmuz ayında rutin olarak gerçekleşen bir döngüymüş. Öğrendim ki Temmuz’da aslında iki farklı rüzgar karakteri yaşanıyormuş.

​İlki, ayın sonlarına doğru etkili olan, güneyden esen, sıcak ve kuru “Sam Yeli” ya da diğer adıyla “Keşişleme”. Bu rüzgar, değdiği yeri fırın gibi kavuran o meşhur rüzgardır; adını tam koyamasam da aslında aşina olduğum bir isimmiş.

​İkincisi ise, tam 10-12 Temmuz civarında ortaya çıkan, denizcilerin ve halkın yakından tanıdığı “Çark Dönümü Fırtınası”. Halk arasında “Bezirgan Fırtınası” olarak da anılan bu doğa olayı, tam da bu günlerde pencerelerimizi zorlayan o hırçın rüzgarın ta kendisiymiş.

​Özetle, havanın sıcak ve sert esişi Sam Yeli’nin işi; o meşhur, kapı pencere çarptıran fırtınalı dönem ise Çark Dönümü’nün habercisi.

​Ezcümle; hayat dediğimiz şey, sürekli bir öğrenme süreci. İnsan elli yaşına da gelse, doğanın dilini çözmeye devam ediyor. Hoş geldin Bezirgan başı fırtınası, bu sene sayende bir şey daha öğrendik.

“Kuzeyin Soğuk Kralı : Haaland”

Dün geceki maçın atmosferi gerçekten fenaydı. Brezilya taraftarı müthişti. Norveçliler de galibiyete inanıyordu ama Brezilya’ya bir şekilde kaybedeceklerini düşündükleri için yenilseler bile çok üzülmezlerdi, “Brezilya’yı yeniyoruz ya, sıradan bir takıma yenilmiyoruz” derlerdi. Bu da her zaman taraftara teselli veren bir açıklamadır diğer takımlar için.

​Şimdi öncelikle bi kere, atanınız Haaland, kaleciniz Örjan Nyland’sa ve muhteşem iki kurtarış yaparak takımı ayakta tutarsa galip gelmeniz çok doğal bir hâle geliyor. Özellikle o yüksekten gelen topu parmak ucuyla dışarı çeldiği toptan bahsediyorum. Bir diğer konuda Ancelotti. Kendisi bugüne kadar istediği her kupayı gittiği her takımlarda almış bir adam. İlk defa bir milli takımın başına geliyor ve o geldiği senede Brezilya eleniyor. Brezilya eleniyo ve herkes şokta. İşin bir diğer acı tarafı Neymar’ın Milli takıma veda edeceği son kupada eleniyor Brezilya.

​Bundan sonra benim gönlüm Norveç’ten yana! Bakalım Norveç nereye kadar girebilecek kupada.”