Merhaba. Evet, hayat böyle bir şey. Her an; içinde bir yandan her türlü riski, belirsizliği ve beklentiyi getirirken diğer yandan umudu, sevinci ve huzuru barındırabiliyor. Netlik dediğimiz kavram hiçbir zaman kalıcı olmuyor. Karşımıza çıkan durumlar, o an gördüğümüz manzaranın bütünlüğünü bazen tam bazen de flu olarak görmemize neden oluyor. Zaten hayatımızda yolunda gitmeyen şeylerin temelinde de bu flu veya silik olaylar var; ne yapacağımızı kestiremediğimiz, korku ve kaygılarla yoğun bir biçimde boğuştuğumuz dönemler işte tam burası. Bir yol haritası oluşturup çözüm için gerekli eylemleri o flulukta harekete geçirmemiz de çok zor oluyor. Sürecin devamı ise içimizde birikmeye başlayan çaresizlik ve yardım arama gereksinimlerimizi giderek arttırıyor.
Beynimiz ve kalbimiz sorumluluk yerlerini ve sıralarını birbirine karıştırıp içimizde sert bir çatışma başlatıyor. Bir çeşit savaş meydanında hangi tarafa meyletmemiz gerektiğini bilemez hâle geliyoruz. Önce beynimiz; mantığımızı ve egomuzu koruma adına bizi bir çeşit koruma kalkanı içine alıyor, “Zararı gören sen olmamalısın,” diyor, işi bu çünkü. Fakat beynimiz, duygu, vicdan ve ahlak konularında kalp kadar uzmanlaşamadığı için her konuyu tam anlamıyla çözüme kavuşturamıyor. İşte tam bu noktada kalp devreye giriyor. Başta öz eleştiri, muhasebe ve empati gibi vicdandan türemiş güçlü argümanlarla bizi baştan aşağı duygusal bir EMAR’a yatırıyor. Bu EMAR taraması sonrası ortaya çıkan veriler, bizim meselelere daha yapıcı, kırıp dökmeden bakmamızı sağlar. Ancak meselenin çözümü adına net bir onarım garantisi vermez. Çünkü mesele, kendi içinde netliğe ulaşmak adına hem beyin hem kalpten gelecek tekliflere açık olabilir. Ve işte tam burada hakem olarak biz devreye gireriz. Aynı tasavvufta da geçtiği gibi “ene”, yani asıl benliğimiz… En saf ve ortada duran üçüncü ve asıl benliğimiz. Hangisini ne oranda kullanıp sonuç alacağımıza karar verecek, sonuçlara katlanması ve sorumluluk alması gereken en “ben” olan benliğimiz. Hesap vermesi gereken tek merkez “ben”.
İşte “her an” diye bahsettiğimiz ve var olduğumuz zamanın ilerleyen her bir diliminde netlik arayışımızı ortaya koyan bu durum, bizim yaşamdaki duruşumuzu adeta mini dizi serilerine dönüştürür. Her an, bir dizide bambaşka fırsat ve tercihleri yakalayarak yolunu çizmeye çalışan insanın bitmeyen senaryosudur. Netlik yakalandığındaki huzur ise tüm gelip geçici mutluluklarımızdan daha kalıcı, daha onarıcı bir yaşam sürdürme imkânı sağlar bize.
İşte tam bu noktada geçmişte yasamış ve hayatı tüm detaylarına kadar sorgulamış üstadlardan da bu konu hakkında fikir alalım diyorum. Çünkü yüzyıllardır filozoflar ve psikologlar tam da bu sorunun peşinden koştu. İnsanın içindeki bu karmaşık mekanizmayı anlamak için harika metaforlar ürettiler. Gelin, tarihin en önemli isimleri bu meseleyi nasıl özetlemiş, hızlıca göz atalım.
Önce Platon: Platon ve “Kanatlı Araba”: Platon’a göre ruhumuz üç parçalı bir araba gibidir. Aklımız arabacıdır, kalbimiz asil attır, korku ve arzularımız ise asi attır. Huzur, arabacının bu iki atı uyum içinde zapt etmesiyle mümkündür.
Bir diğer metafor ise Blaise Pascal ve Kalbin Mantığı: Pascal, aklın soğuk hesaplarına karşı kalbin altını çizer ve “Kalbin öyle nedenleri vardır ki akıl hiçbir zaman bilemez” diyerek aklın erişemediği derin sezgilerin kalpte saklı olduğunu söyler. Freud’un göre ise İçimizdeki Üçlü: Freud’a göre içimizde sürekli çekişen üç karakter vardır: Kuralsız arzularımız (İd), vicdanımız (Süperego) ve bizi korumaya çalışan zavallı hakemimiz (Ego). Ego, bu iki dev arasında denge kurmaya çalışır.
Son Söz: Hakem Koltuğunda Kim Oturuyor?
İster Platon’un arabacısı deyin, ister Freud’un egosu… Günün sonunda o flu anlar dağıldığında, kararı verecek, sorumluluğu sırtlayacak tek bir merci var: Saf benliğimiz, yani “biz”.
Beyin bizi korumak için mantık kalkanı kuşanır, kalp bizi vicdani bir taramadan geçirir; ancak dümeni tutacak olan yine kalbinin ve aklının sesini harmanlayabilen insanın kendisidir. Belirsizlik bitmez ama hayat, bu senaryoda hangi tarafa direksiyon kıracağımızı seçtiğimiz sürece anlam kazanır.
Görüntülenme: 9