İmkansız, hiç bir şey / Muhammed Ali

“İmkânsız” sadece, kendilerine verilen dünyanın içinde yaşamayı, dünyayı değiştirmek için kendilerinde mevcut olan gücü keşfetmekten daha kolay bulan küçük insanların ortaya attığı büyük bir sözcüktür. İmkânsız bir gerçeklik değil. Bir fikir. İmkânsız bir tebliğ değil. Bir cüret. İmkânsız bir potansiyel.İmkânsız geçici.İmkânsız hiçbir şey.”

 

~Muhammed Ali

Aşk üzerine / Alain de Botton

” We fall in love because we long to escape from ourselves with someone as beautiful, intelligent, and witty as we are ugly, stupid, and dull. But what if such a perfect being should one day turn around and decide they will love us back? We can only be somewhat shocked-how can they be as wonderful as we had hoped when they have the bad taste to approve of someone like us?”

Alain de Botton, On Love / Aşk üzerine

“Ne kadar çirkin, aptal ve sıkıcıysak, en az o kadar güzel, zeki ve esprili birine kendimizden kaçmak için âşık oluruz. Ama böylesi mükemmel bir yaratık kalkıp bir gün bizi severse ne olacak? Şaşkına dönebiliriz – bizim gibi birini sevebilecek kadar zevkten yoksunsa, nasıl umduğumuz kadar harika olabilir? Âşık olmak için sevgilinin bizi bir şekilde aştığına inanmamız gerekiyorsa, o zaman o aşka karşılık vermeleri durumunda zorlu bir ikilem ortaya çıkmış olmuyor mu? Şöyle bir soru sormak durumunda kalıyoruz; eğer o kadar harika bir insansa, nasıl oluyor da benim gibi birine âşık olabiliyor?

Marx’ın bir esprisi vardır, kendisinin üyelik talebini onaylayan kulübe girmeye tenezzül etmediğini söyleyerek gülerdi…Aşkta da bu böyledir; Sevdiği kişi ona tesadüfen iyi davranırsa Marksist’in ilk dürtüsü, hoşuna gitmediğinden değil, hak etmediğini düşündüğü için bu güzelliği yok etmektir. Sevdiği kişi karşılık veriyorsa, bir serseriyi sevdiği için değerini yitirir.

Çoğu ilişkide, Marksist bir durum gelir dayanır kapıya mutlaka (genelde aşkın karşılıklı olduğu anlaşıldığı anda) ve nasıl sonuçlanacağı, insanın kendi kendine duyduğu sevgi ile nefret arasındaki dengeye bağlı Kendine duyulan nefret ağır basıyorsa, aşkına karşılık bulan taraf -şu ya da bu nedenle ötekinin kendine layık olmadığını söyleyecektir. Ama kendine duyulan sevgi ağır basarsa, her iki taraf da aşklarına karşılık bulmanın karşısındakini alçalttığını düşünmeden, karşısındakinin gerçekten sevilesi olduğunu kabullenebilir.

Neden acı çekiyorum? / Alejandro Jodorowsky

Kainat değişiyor, kainat genişliyor. Her şey sürekli değişiyor. Hal bu iken, bir insan değişmeden kaldığında, bir taş gibi, hayatı boyunca olduğu kimliğe tutunduğunda, bu bir trajedi…İnsan akışkan olmalı, değişken, genişleyen, gelişen…ve sürekli kendine sormalı :

“Neden acı çekiyorum? Bu niye canımı sıkıyor ? Neden birşeylerin arayışındayım ? Niye ondan bundan nefret ediyorum ? Neden affedemiyor ve kendimi özgürleştiremiyorum ?”

Bütün işim, yavaş ama sürekli genişleyen, kendini gerçekleştiren ve daha yüksek bir ruhanî seviyeye ulaşan bir karakter geliştirmektir. Karakterlerim bilgelik kazanıyor. Böylesi bir bilgeliğe varmak, yaşam aşkına varmaktır.

Çünkü Avrupalı tilkidir,biz Aslanız. / Cemil Meriç

Avrupa’nın bize göre üstünlüğü de fikre, ilme verdiği değerden ileri gelmektedir. Avrupalı neden bahsettiğini biliyor, nasıl bahsettiğini biliyor, bizi nasıl istismar edeceğini biliyor. İnsanları tanıyor ve tarihi tanıyor. Bütün samimiyetiyle tanımıyor tabiî. Çünkü Avrupalı tilkidir, biz aslanız. Tilki aslanı tanımaz. Tarihimiz boyunca bu tezadı yaşadık. Aynı cinsten insanlar birbirlerini tanır. Biz vefayı, feragati, kahramanlığı temsil ettik. O hileyi, soğuk düşünceyi, soğuk kanlı düşünceyi tanıdı. Onun iştigal sahası, onun bildiği şeyler bizi esir etmek için kâfidir. Fakat bizim de esir olmamamız için mutlaka aynı bilgilerle mücehhez olmamız gerekir. Bu itibarla onların yaptığını, kendi ölçülerimiz içersinde biz de yapmak mecburiyetindeyiz.

Cemil Meriç – Türk Edebiyatı Vakfı – Çarşamba Sohbetleri

İnadım inatdır *ıçım iki kanattır

İnatta ısrar etmek diye bir şey vardır; insanın lüzumsuzca sürdürmeye ısrar ettiği eylemler zinciridir bu. İşin sonunda olumsuz bir sonuçla karşılaşacağı aşikâr olduğu hâlde, insan adeta zifiri karanlıkta fener tutmadan ilerlercesine devam eder. Belki bir şeyleri kaybetme korkusu, belki de doyumsuz bir uçurum gibi beliren “hep daha fazlası” arzusu yüzünden çırpınır durur.

​Bu eylem, “Sonunu düşünen kahraman olamaz” felsefesiyle karıştırılmamalıdır. Çünkü buradaki insan, yolun sonunu değil; yalnızca arzularının dikte ettiği o nihai sonucu elde etmek için körü körüne mücadele eder. Bu ısrarı sürdürürken çevresinden onlarca nasihat ve uyarı alsa da hiçbirine kulak asmaz. Aynen fırtınaya karşı mum yakmaya çalışan yaramaz bir çocuk gibi sadece kendi bildiğini okur. Bu bir nevi zihinsel sarhoşluk, bir çeşit deliliktir; deneme-yanılma yolunun sınırlarını aşan kör bir inat…

​İşte “İnadım inat, kıçım iki kanat!” sözü, bu kafa yapısındaki insanların gayriresmî sloganıdır. Kıçının iki kanat olduğunu sanıp havaya kalkışabileceğini düşünen insan, boş inadın ve sahte hayallerin bedelini eninde sonunda hüsranla tecrübe etmeye mahkûmdur.

Bir sevgi ve bir hayranlık / Cemil Meriç

BİR SEVGİ VE BİR HAYRANLIK

Hayır, severek evlenmedim. Hayatımı bir zebani ile birleştirecek kadar yalnızdım. Yalnız ve yabancı. Bir kadın ilk defa olarak adımı taşımaya razı oluyordu. Bir kurtuluştu bu, paryalıktan kurtuluş, cehennemden kurtuluş. Ve bilmediğimiz ülkelere yelken açan bir gemiye atlar gibi elele hayata atladık. Ben seni tanıd xtan sonra yaşamaya başladım. Korkuyorum. Bunları söylemekten korkuyorum. Yirmi iki sene gelişen, kökleşen bir sevgi bu. Bir sevgi ve bir hayranlık. Hayat, hayatımız daima güzel miydi? Hayır. Ama mevsimleri vardı, mevsimleri var. Vatanımsın benim. Kokladığım havasını, içtiğim su. Ben şımarık ve yaramaz bir çocuk oldum zaman zaman. Sen hep aynı kalmasını bildin.

Flaubert’in sevdiğim altı sözü

“İnsan, hiçbir şeye karşı ilgisi,

hiçbir şeyden umudu kalmayınca,

hayatın her gün değişmeyen

tekrarı altında ezilir.”

 

***

“Asıl acınacak şey dedi; lüzumsuz bir ömrü sürüklemektir.”

 

***

 

“Şu dünyadaki sevgilerin bayalığı ve kalbin daima gömülü kaldığı ebedi yalnızlık.”

 

***

“Umut olmayınca insan artık bu tekdüze yaşamdan utanç duyardı.”

 

***

 

“Bana sorarsanız, insanlara neyi neden yaptıklarını, neyi neden yazdıklarını sormak kadar aptalca bir şey zor bulunur.”

 

***

 

“Sevdiklerimizi çekiştirmey başladık mı onlardan kopmaya başladık demektir.”

 

 

 

 

 

İnsanlığın dirilişi / Sezai Karakoç

Put diken, puta tapmayı hortlatan puta tapan asrdir bu asır.

İnsanın en büyük yanılgısı, ortak sevgi ve saygı alanında oldu çağımızda insan, kalbinin bağını Tanrıdan kopararak eşyaya, güçlü görülen insanlara, düşüncelere ve sistemlere bağlıyor. Bu bağlanış, şöyle veya böyle ölçülü bir bağlanış sanmayın. Bu, aklın veya sağduyunun kabul edeceği veya mazur göreceği bir ilgi değil irasyonel bir bağlanış, adeta bir tapıştır. İnsan, çağımızda gönül tarlasına durmadan put dikiyor. Kendi tükettiği eşyaya, kendi kurduğu sisteme veya kendinin yücelttiği insana tapmak yoluyla kendine tapmaya çalışmakta belki de. Kendini dolaylı yoldan putlaştırmanın boş deneyinde…

Aslında insanın kendini veya başkasını putlaştırmasi, sonuç olarak aynı yere çıkar: şifası güç bir aşağılık duygusu saplantısına.

Tarihi bir aşağılık duygusunun pençesinde kıvranmakta insanlık… Bu kompleks nasıl oluştu? Tarihçilerin ve tarih düşünürlerinin üzerinde şiddetle durması gereken önemli nokta, insanlığın çağdaş trajedisine sebep olan put dikicili gğinin temeli burada yatıyor.

Batı, Hz. İsa’nın “ilah” olduğuna inanmıyor gerçekte. Ondan kurtulmakta ama İslam’ın Tanrı kavramına ‘mutlak’ kavramına ulaşamıyor bir türlü. Hz. İsa yerine bir takım çağdaş kişiler tanrılaştırılmak isteniyor. Şahıs kültü, temelde değişmiyor.

Ekonomi putları, politika putları, devrim, ideoloji, müzik. spor, sinema putları… İrili ve ufaklı putlarıyla Batı ve Doğu, Hz. İbrahim’in hakikatin şimşeği olan baltasına muhtaç… Adeta onu bekliyor.

Sezai Karakoç, İnsanlığın Dirilişi, Diriliş Yayınları

“Yığın”, ” toplum” değildir” Niccolo Machiavelli

İnsan yığınları büyük hırsıza kızmaz; özlemi odur. İnsan yığınları yalancıya kızmaz; kendisi de yalancıdır da ondan. İnsan yığınları yoksula kızar, “Aptallığından” der.

​“Yığın”, “toplum” değildir.

​Yığın, otoriteye itaat ederek hareket eder; toplum ise bireylerden oluşur, sorgular, örgütlenir. Kitlenize bakın, anlarsınız: Yığın mıdır, toplum mudur?

Yolda / Jack Kerouac

“…Benim ilgimi çeken insanlar deli olanlardır; yaşamak için deli olan, konuşmak için deli olan, kurtarılmak için deli olan, her şeye aynı anda ihtiras duyan, hiçbir zaman esnemeyen ya da sıradan bir şey söylemeyen ama gece boyunca maytaplar gibi yanan, yanan, yanan…”

Yakında herşey yakında ölüm / Heinrich Böll

Yakında… Yakında… Yakında, ama ne zaman? Dehşet verici bir sözdür yakında. Yakında bir saniye içinde olabilir, yakında bir yıl sonra olabilirdi. Yakında dehşet veren bir söz. Bu yakında, geleceği sıkıştırıp eziyor, onu küçültüyor, kesin bir şey yok, hiçbir şey yok kesin olan, tam bir güvensizlik. Hem hiçbir şey değil, hem de her şey yakında. Yakında her şey, yakında ölüm…

Münacaat / İsmet Özel

Bu yaşa erdirdin beni,gençtim almadın canımı
ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylak
büklümlerinin içten ve dışardan
sarmaladığı günlerde
bir zamandı
heves ettim gölgemi enginde yatan
o berrak sayfada gezindirsem diye
ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.
Vakti vardıysa aşkın, onu beklemeliydi
genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için
halbuki aşk, başka ne olsundu hayatın mazereti
demedim dilimin ucuna gelen her ne ise
vay ki gençtim
ölümle paslanmış buldum sesimi.

Hata yapmak
fırsatını Adem’e veren sendin
bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana
gençtim ve ben neden hata payı yok diyordum hayatımda
gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi
haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne
bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak
bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini
tanıdım Ademoğlu kimin nesiymiş
ter döküp soru sormak nereye sürüklermiş kişiyi.

Çeşme var, kurnası murdar
yazgım kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.

Gençtim ya, ne farkeder deyip geçerdim
nehrin uğultusu da olur, dalların hışırtısı da
gözyaşı,çiğ tanesi, gizli dert veya verem
ne fark eder demişim
bilmeden farkı istemişim.
Vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine
arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!
Yola madem
çöllerdeki satrabı yalvartmak için çıkmıştım
hava bozar, yüzüm eğik giderdim yine
yaza doğru en kuduzuyla sürüngenlerin sabahlar
yola devam ederdim.

Gençtim işte şehrin o yatık raksından incinen yine bendim
gelip bana çatardı o ruh tutuşturucu yalgın
onunla ben
hep sevişecek gibi baktık birbirimize.
bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık.

Oysa bu sürgün yeri, bu pıtraklı diyar
ne kadar korkulu yankı bulagelmiş gizlerimizde
hani yok burda yanlışı yoklayacak hiç aralık
bütün vadilere indik bir kez öpüşmek için
kalmadı hiç bir tepe çıkılmadık
eriyeydik nesteren köklerine sindiğimizce
alıcı kuş pençesiyle uçarak arınaydık
ah, bir olaydı diyorduk vakar da yoksanaydı
doğruydu böyle kan telef olmasın diye çabalamamız
ama kendi çeperlerimizi böyle kana buladık
gönendi dünya bundan istifade
dünya bayındırladı:
Bir yakış, bir yanış tasarımı beride
öte yakada bir benî adem
her gün küsülü kaldık.

Bunca yıl bu gücenik macera beni tutuklu kılan
artık bu yaşa erdirdin beni, anladım
gençken almadın canımı, bilmedim
demek gökten ağsa bile tohum yürekten düşecekmiş
çünkü hataya bağışık büyük hatadan beri nezaret yer
çiğ tanesi sanmak ne cüret,gözyaşıymış
insanın insana raptolduğu cevher.

Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerde?

Genç bir şaire öğütler / Rainer Maria Rilke

Kalbinde çözülmeden kalan her şey için sabırlı ol.

Cevapları şimdi arama.

Şu anda cevaplar sana verilmez, çünkü sen henüz onlarla yaşayamazsın.

Bu her şeyi o an yaşama meselesidir.

Şu anda soruyu yaşaman gerekiyor. Belki daha ilerde farkına bile varmadan, günün birinde kendini cevabını yaşarken bulacaksın…

Genç bir şaire öğütler, RİLKE