“Türk-Yunan dostluğu, eskiden bizim için Zülfü Livaneli’den ibarettir gibi bir teorem vardı. Ne olduysa birden kesildi. Gerçekte dostluk mu yoktu, yoksa bu dostluk Zülfü Livaneli-Yunan dostluğundan mı ibaretti, bilememekteyim.”
Hayat, dolduramamaktan mı ibarettir?
Çıkış yollarının doğruluğu
İnsan,bıkılmayan bir pişmanlıktan yapılmıştır.
İnanç çelişkilerimiz.
Yılbaşı ağacıyla poz vermek..
Plastik ve süslenmiş bir çam ağacının önünde poz vermenin anlamı; ağacın size bir değer katması mı, yoksa sizin o plastik yığınına “varlığınızla” lütufta bulunmanız mı?
Henüz çözemedim… Gerçi, bir ucunda “doğayı taklit etmeye çalışan plastik bir nesne”, diğer ucunda ise “bu nesneyi anlamlı kılmaya çalışan modern insan” varken, hangimiz daha yapayız, o da ayrı bir tartışma konusu tabii.
Kalsam / A. Cahit Zarifoğlu
Kalsam,
Sığdıramam
Bu deli maviyi ihanet kokan soluğuna
Metropollerin.
Üşür gözlerimde yediveren tomurcuk,
Yedi göğün yıldızları.
Yüreğimde bir maral ağlar,
Hangi suya eğilsem.
Ellerimin
Dikiş tutmazlığı
Ellerine teyellenmişken,
Bağlıydım hayata
Ama şimdi
Çözüldüm her anlamda.
Tırnaklarım etimden ayrıldı çünkü.
Çünkü beklenenden tez düştü ak’lar çocuk sakallarıma .
Çünkü kırıldım saç uçlarıma kadar!
Ve.
Haziran gibiydi çocuklar, yakmayan sıcaklıklarıyla
Yüzlerinde yüzlerce iklim,
Alabildiğine savunmasız, ürkek ve masum .
Ve böyle temizken hayat ne büyük günah işledik büyümekle.
Hani diyorum ya ; umuda gülümse hep,
Aç gözlerini, yosun tutmuşsa da zaman, aldırma!
Sen, çoktan kapamışsın gözlerini,
Yüzünde buruk bir gülümseyişi hediye bırakarak.
Artık çıkarım bulanık köpüklü dalgalardan.
Ağlamam bu sefer inan,
Yıkıldığında kumdan şatolarım.
Hem artık güneş çizmeyi öğrendim.
Gözlerime hükmetmeyi, susmayı, tırnağımı daha derinden koparıp,
Hıçkırıklarımı tam sol yanımda yok etmeyi.
Gizlemeyi ama bi yağmurda geçmiyor söz işte,
Yüreğime.
O ağlıyor ben damlıyorum .
Bakma büyümüş gibi yapıyorum.
Görev / Ezra Pound
gidin, şarkılarım, yalnıza ve tatminsize,
asabı bozulana, sözleşmeyle köleleşenlere,
küçümsemelerimi götürün zulmedenlere.
serin bir suyun dalgası olarak gidin,
zalimlere nefretimi iletin.
konuşun şuursuz baskıya karşı,
hayalgücü kıt olanın gaddarlığına,
kayıtlara karşı konuşun.
can sıkıntısından ölmekte olan burjuvaziye,
varoşlardaki kadınlara gidin.
tiksinerek evlenenlere gidin,
başarısızlığı örtülenlere,
talihsizce eşleşenlere gidin.
satınalınmış zevceye,
miras kalmış kadına gidin.
şehveti zarif olanlara gidin,
zarif arzuları bastırılanlara,
dünyanın ruhsuzluğu üstüne samyeli gibi esin;
duyarlı gidin,
güçlendirin ince bağları,
ruhun yosun ve dokunuşlarına güven verin.
dostça bir havayla gidin,
samimi bir lisanla.
yeni günahlar ve yeni sevaplar bulmaya istekli gidin.
karşı çıkın zulmün her biçimine.
orta yaşın kabalaştırdıklarına gidin.
kazandığını kaybedenlere.
ailede boğulan delikanlıya gidin-
ah ne iğrençtir o
bir evin üç neslini bir araya toplanmış görmek!
filiz vermiş yaşlı bir ağaç gibi,
ve kimi dalları çürümüş ve dökülen.
çıkın dışarı ve önyargıya meydan okuyun,
karşı koyun kanın bu yeşil köleliğine.
ve karşı koyun ruhun her çeşit köleliğine.
Yaşadım artık bitti / Ziya Osman Saba
Yaşadım aranızda, artık bitti, insanlar!
Fenaları tanıdım ve sevdim iyileri.
Kavgamız sona erdi, tükendi bütün günler.
İnsanlar! sıranızdan çıkan insanın biri.
Ben de taşıdım, akşam, bir eve bir ekmeği,
Yaşadım bir kenarda, habersiz Hintten, Çinden’
Ömrümün bilmiyorum her an neresindeyim!
Fakat sesler geliyor gelecekler içinden.
Beni hep kucağına alıyor büyükbabam.
Karyolam ın başında masal söylüyor dadım,
İlk defa tutuyorum sevgilimin elini.
Geçip gittiniz işte.. Ah, nedir ki hayatım!
Yarabbim! o günleri yaşamak istiyorum.
Bak içerim kanıyor o günleri anınca.
Tamamladım ömrümü dünyanızda, insanlar!
Nereyi göreceğim gözlerim kapanınca?
Üçüncü şahsın şiiri / Attila İlhan
gözlerin gözlerime değince
felâketim olurdu ağlardım
beni sevmiyordun bilirdim
bir sevdiğin vardı duyardım
çöp gibi bir oğlan ipince
hayırsızın biriydi fikrimce
ne vakit karşımda görsem
öldüreceğimden korkardım
felâketim olurdu ağlardım
ne vakit maçka’dan geçsem
limanda hep gemiler olurdu
ağaçlar kuş gibi gülerdi
bir rüzgâr aklımı alırdı
sessizce bir cıgara yakardın
parmaklarımın ucunu yakardın
kirpiklerini eğerdin bakardın
üşürdüm içim ürperirdi
felâketim olurdu ağlardım
akşamlar bir roman gibi biterdi
jezabel kan içinde yatardı
limandan bir gemi giderdi
sen kalkıp ona giderdin
benzin mum gibi giderdin
sabaha kadar kalırdın
hayırsızın biriydi fikrimce
güldü mü cenazeye benzerdi
hele seni kollarına aldı mı
felâketim olurdu ağlardım
Üstaddan Sakarya Türküsü..
İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bi yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!..
Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.
Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!
İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya; sâf çocuğu, mâsum Anadolu’nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya..
Yara izinin ibretlik nasihatliği..
Siz “keklik gibi” türküsünü Mosso’dan dinlediniz mi hiç?
Son dönemde radyoda tesadüfen denk geldiğim bir yorum, zihnime yerleşti ve uzun süre çıkmadı. Melek Mosso’nun “Keklik” türküsünü seslendirdiği o kayıt, sanatçının kariyeri ve potansiyeli hakkında bana yepyeni bir kapı araladı.
Açıkçası, bugüne kadar Mosso’yu sadece popüler müzik cover’ları üzerinden takip eden biri olarak, onu daha ziyade modern tınılar içinde konumlandırıyordum. Vursalar Ölemem, Arzular Arsız veya Dilek Taşı gibi şarkılardaki performansları şüphesiz oldukça başarılıydı; ancak “Keklik” türküsüyle sergilediği performans, bambaşka bir derinliğe işaret ediyor.
Bu türkü yorumunu dinlerken fark ettim ki Melek Mosso, sadece belirli bir türün şarkıcısı değil; her tarzı içine sindirebilecek kadar güçlü ve esnek bir sese sahip. İşin en etkileyici yanı ise türkünün içine kattığı dokunuşlarda gizli. Mosso, yorumunda adeta bir Bedia Akartürk ruhunu yaşatıyor. “Biraz” diyorum, çünkü bu bir taklitten ibaret değil; o kadar kıvamında ve dozunda bir nağme kullanımı var ki, ortaya çıkan sonuç adeta Melek Mosso ile Bedia Akartürk’ün hayali bir düeti gibi tınlıyor.
Türküye kattığı duygu o kadar yoğun ve gerçekçi ki, kendinizi o melodiye kaptırmamak elde değil. Sesindeki bu zenginlik, sadece teknik bir başarı değil, aynı zamanda müziğin ruhuna dokunabilme yeteneği.
Bu performansı dinledikten sonra, kendi içimde bir dilek tuttum: Umarım Melek Mosso, bundan sonraki kariyerinde sadece popüler cover’larla sınırlı kalmaz. Kendi özgün kimliğiyle, bu tür derinliği olan eserlerde daha fazla boy gösterir ve adından çok daha büyük başarılara imza atarak söz ettirir. “Keklik” yorumu, bu potansiyelin sadece küçük bir göstergesi olabilir.
Hâlen dinlemediyseniz, bu türkü yorumuna mutlaka kulak vermenizi şiddetle tavsiye ediyorum; kulağınızın pasının silineceğine eminim.


Isırılmış Elmanın İroniği: İştahın Sınırları
Apple’ın pürüzsüz, kusursuz ve teknolojik bir mükemmellik simgesi olan o meşhur logosu… İkonik bir ısırık. Ancak bu ısırık, sadece tasarım estetiğini temsil etmiyor; aynı zamanda tüketim toplumunun en büyük paradoksunu gözler önüne seriyor.
Isırılmış Elma: Kimin Açlığı, Kimin Tokluğu?
O logo, aslında insanlık tarihinin en ironik metaforlarından biri. Bir tarafta, teknolojinin zirvesini simgeleyen “kusursuzca ısırılmış” elma duruyor. Bu ısırık, bizim “sahip olma” iştahımızı temsil ediyor. En yeniye, en parlağa, en hızlıya duyduğumuz o doymak bilmez arzu…
Fakat madalyonun diğer yüzünde, o logonun parlak yüzeyinin yansıtamadığı bir gerçeklik var:
- Küresel Eşitsizlik: Bizim bir “ısırık” alıp köşesine bıraktığımız o teknolojik konfor, dünyadaki pek çok kişi için ulaşılmaz bir lüks.
- Tüketim Fetişizmi: Elmanın ısırılmış olması, artık bir “tamamlanmışlık” değil, bir “tüketim eyleminin” kanıtı. Tükettiğimiz her ürünle, mazlumun dünyadan aldığı payı daha da küçültüyor, kendi iştahımızı ise dijital ekranların parlaklığıyla kamufle ediyoruz.
- Modern Dünyanın Doyumsuzluğu: Mazlumun bir ömür boyu hayalini kurduğu bir dilim ekmek, bizim dünyamızda bir marka logosunun üzerindeki stilize bir illüstrasyona indirgeniyor. Biz ısırığı bir “statü” olarak görüyoruz; onlar ise o ısırığı bile bulamamanın sessizliğini yaşıyor.
Tişörtteki Mesaj: Sessiz Bir Çığlık
Tişörtün üzerindeki o logo, aslında bir ayna.
Kendi üzerimize giydiğimiz o marka, aslında dünyadaki yoksulluğun ve açlığın tam merkezinde duruyor. O ısırık, sadece bir meyvenin değil; vicdanın, emeğin ve adaletin ısırılmış halidir. Biz o tişörtü giyerken sadece bir markayı taşımıyoruz; aynı zamanda o ısırığın yarattığı boşluğun bedelini de temsil ediyoruz.
Modern dünyanın “ısırılmış elması”, aslında kendi kendini tüketen bir sistemin en şık, en estetik ve en ironik yansımasıdır. Bir tarafta kusursuz tasarım, diğer tarafta kusurlu bir dünya düzeni… Ve biz, o logonun altında, hangisini gerçekten beslediğimizi sorgulamak zorundayız.
Fesleğenler de sinekleri kovamıyor artık..
Doğru ve yanlışın ayrımını artık vicdanların değil, kârların ve kazançların belirlediği bir dünyanın çocuklarıyız biz.
Dünya ve yeryüzünün artık bambaşka şeyler olduğu, fakat herkesin yeryüzünde yaşadığı farklı dünyalarında yalnızca öğrenmenin ve öğrenebilmenin hevesindeki çocuklarız biz.
İçimizdeki çocuk bizimle büyürken, bu gerçeği kabullenemeyenler de istemeyerek de olsa giderek çocuklaşırken, “Çocuk aslında neydi?” sorusuna cevap arayan çocuklarız biz.
Savaşlarımız, barışlarımızdan kıymetliydi. Çoğu barış ise sahteydi. Barış diyen her dilin yaptığı, kendine benzemeyeni kışkışlamaktı. Umut hep yalan yere aranıyordu. Gerçek ise yapayalnızdı ve o gerçek insanı arıyordu. İşte o gerçekle tanışan talihlileriz biz.
Sahi bu arada, “insan” neydi?
Dünya’ya atılmış olan mı?
Yoksa belli amaçlar için gönderilmiş olan mı?
İşte bu noktada “Gönderilmiştir” diyenlerin, mükafatını verecek olanın kim olduğunu, kendi adının ne olduğunu bilenler kadar emin kullarız biz.
Ve son olarak;
Bizler her daim “Biz kimiz?” sorusunu soranlarız.
”Biz kimiz?” sorusunu kırmızı çizgisi ilan edenleriz.
Merhaba, Osman Erim.













