Nurettin Topçu – Var olmak

Âlem, üç şeyin mecmuundan ibarettir: Varlık, düşünce ve hareket.

Bunların hepsini kendinde toplayan insan, üç şeyin peşinde olmak için yaratılmıştır: Hakikatın, hayrın ve güzelliğin.

İnsan ruhunda bu üç şeye götüren üç yeti vardır: Zeka, duygu ve irade.

Zeka üç yerde kullanılır: Kazanmada, hilede, ilimde.

Duygunun üç dünyası vardır: Sanat, rüya ve sevda.

İrade, üç âleme sığınma kudretidir: Hemcinsine, kendi samimiyetine ve Allah’a.

Bu üç yetinin birlikte ve ahenkli olarak barındığı kalp, üç şeyin mahfazasıdır: Aşkın, ümidin ve imanın.

Üç şeyi sevmeyen ruh, ölü odaları gibi karanlıktır: Çocuğu, tabiatı ve zalimle kavîden başkasına itaati.

Üç kişiye acıyınız: Zenginlikten sonra fakir düşene, şerefli iken zelîl olana, cahiller arasında kalan âlime.

Üç nesneden her yerde kaçmalıyız: Yersiz şiddetten, açlık bırakmayan tatminden, kendimize çevrilmeyen tehditten.

Üç kişiden korkunuz: Merhametsizden, müraîden, mürtekipten.

Üç musibetten uzaklaşınız: Zulümden, zelzeleden, ‘bilirim’ iddiasında olan cahilden.

Üç kişiye el uzatınız: Hastaya, garibe, muhitinde anlaşılmayan bedbahta (bu yüzden kalabalığın arasında yalnız yaşayana.)

Üç türlü davranış kaba ve sahtedir: Kendini belli eden sanat, nümayişçi ahlak, kendine güvenen dindarlık.

Nurettin Topçu: Üç şey saadetin sırrıdır: Tevazu, kanaat ve ölümün eşiğinde sık sık dinlenme zevki.

Dünya üç şeyle Cennet olur: Elden, dilden ve gönülden vermekle; Allah’ın kullarını ta’n etmeyip affetmekle; zalime zulmetmeyip hidayet yolunu göstermekle.

Üç kişi karanlıkta kalmıştır: Aşkından çok talâkatını kullanan, imanını iddia yapan, aklın meyvasından lezzet almayan.

Üç hâkimin hükmünde hata aranmaz: Kalbin, kaderin, ölümün.

Üç yerde insan kendini tanır: Tövbede, zalimin kahrı altında, son nefesinde.

Hayatın manası üç yerde hakkıyla anlaşılır: Aşk ile birleşen ümidde, vecd ile yapılan ibadette, yeri yurdu unutturan seyahatte.

Gözyaşının üç yerde lezzetine doyulmaz: Vuslatta, mağfirette, merhamette.

Üç yerde insan Allah ile sohbettedir: Kalabalıktan incinmeyen yalnızlıkta, bir ümidsizin yüzünü ümidle güldürdüğü yerde, zalimin zulmü kendinden şükür taşırdığı anda.

İnsanlar içinde kendini bilenler şu üç kişidir: Rüzgârı bile incitmeyenler, kendi adlarını söylemekten utananlar, Allah’ın emaneti olan insanlara katı katı gözlerle bakmayanlar.

Üç türlü insan Allah’tan uzaktır: Rahatlarını hesaplayarak hizmetten kaçanlar (hizmet ehli olmayanlar), duygulu olduklarını ileri sürüp de sefalet sahnelerinden uzak duranlar, sefil ruhlarda feyz arayanlar.

Üç türlü insan Allah’ı göreceğinden müjdelenmiştir: Saf kalpler, gecenin karanlığında güneşi bulanlar, ölümü, hayatta iken, bütün hareketleriyle birleştirmiş olanlar.

Üç şeyin hududunda durmasını bilmelidir: İsteklerin, aklın, hayatın.

Üç şeyden ayrılınca diğer üç şeye geçmede acele etmelidir: İnsanlardan ayrılınca ibadete, hareketten çıkınca huzura, dünyaya vedalaşınca uhraya.

Aynı arabaya binen insanlar, yolun sonunda farklı yerlere varabilirler. Yani mecazi olarak / Malcolm X

Farzediniz ki bazı insanlar bir arabaya binmişler ve kafalarına koydukları bir hedefe doğru basıp gidiyorlar, ve siz bu insanların yanlış yolda olduklarını biliyorsunuz. Fakat onlar kendilerinin doğru yolda olduklarından asla kuşku duymamaktadırlar. Bu durumda sizde onlarla birlikte aynı arabaya binersiniz ve konuşa konuşa gidersiniz. Sonunda bu insanlar gittikleri yolun yanlış olduğunu, varmak istedikleri hedefe bu yoldan gidilemeyeceğini görüp anlarlar ve sonra sizde onlara hedefe varmak için hangi yolu izlemek gerektiğini anlatırsınız, sizi ancak o zaman dinlerler.

Amerikayı kim havaya uçurdu? / Amir Baraka / Şiir

Biri Amerika’yı Havaya Uçurdu

Birkaç terörist diyorlar

İbnenin teki belki

Afganistan’ı peki

A tabii bizim Amerikalı teröristlerimiz değildi

Klan ya da dazlak kafalar da değildi

Siyahları havaya uçuran

Kiliseleri, ölüm hücresinde bizi yeniden dirilten
Trent Lott da değildi.

David Duke ya da Giuliani de
Schundler, hayır, Helms zaten emekli

Kostüm giymiş

Belsoğukluğu değildi

Siyahları katleden

Beyaz çarşaf hastalıkları
İnsanlığın çoğu hoşnut oldukça

Akıl ve akıl sağlığı terörize oldu

Onlar diyor ki (kim diyor?)
Kime söylüyorlar

Paralarını kim ödüyor

Yalanları kim söylüyor
Kim tebdilî

Kimin köleleri var

Starbakstan dolarları kim topluyor
Çiftliklerin yağını kim çıkartıyor
Kim kuruttu Kızılderililerin soyunu
Siyah ulusunu kim telef etmeye çalıştı

Kim yaşıyor Wall Street’te
O taşaklarını kesen

Anana tecavüz eden

Babanı linç eden ilk çiftlik

Zift kimde, tüyleri kim aldı
Kibrit kimde, kim ateşe verdi
Kim öldürdü kim kiraladı

Kim Tanrı olduğunu söyledi

Kim Şeytan hâlâ

Kim en büyük

Kim en iyi
Kim benziyor İsa’ya

Her şeyi kim yarattı

En akıllı kim

En büyük kim
En zengin kim
Kim senin çirkin kendisinin en yakışıklı olduğunu söyleyen

Sanatı kim tanımlıyor
Bilimi kim tanımlıyor

Bombaları kim yapıyor
Silâhları kim

Köleleri alıp satan kim

İsimlerini sana veren kim

Dahmer’ın (seri katil) deli olmadığını söyleyen kim

Kim? Kim? Kim?

Porto Riko’yu kim soydu
Yerlileri, Filipinliler’i, Manhattan,

Avustralya ve Hebrid Adaları’nı
Çinlilere afyonu kim dayattı

Binalar kimin

Para kimde
Kim düşünüyor

Senin komik olduğunu

Seni kim kilitledi
Gazeteler kimin

Köle gemisinin sahibi kim

Ordu kimin elinde

Sahte başkan kim
Yönetici kim

Bankacı kim

Kim? Kim? Kim?

Madenler kimin
Aklını kim karıştırdı
Ekmek kimde

Kim barışa muhtaç
Kimin savaşa ihtiyaç duyduğunu düşünüyorsun

Petrol kimde

Kim tek damla ter dökmüyor
Toprak kimde
Kim siyah değil
O kadar iri görünüp aslında büyük olmayan kim

Şehir kimde

Hava kimin
Suyun sahibi kim

Kulüben kimin
Kim çalıyor, çırpıyor, kandırıyor ve katlediyor
Bir de hakikati yalana kim çeviriyor
Kim sana görgüsüz diyor

En büyük evde yaşayan
En büyük suçu işleyen
Her vakit tatile çıkan kim

En fazla siyahı kim öldürdü
Yahudileri
İtalyanları
İrlandalıları

Afrikalıları
Japonları
Latinleri kim öldürdü

Kim? Kim? Kim?

Okyanusun sahibi kim
Uçaklar kimin
AVM’ler

Televizyon

Radyo kimin

Birine ait olduğu bilinmeyenler kimin

Gerçek sahip olmayanların sahibi kim

Gecekondular kimin
Şehirler kimin

Kanunları kim yapıyor

Bush’u kim başkan yaptı
Konfederasyon bayrağının dalgalanması gerektiğine

Kim inanıyor
Demokrasiden bahsedip yalan söyleyen kim

Vahiyler’deki Hayvan kim
Kim şu 666
Kim biliyor

İsa’nın çarmıha gerilmesine karar vereni

Şeytan kimin safında
Ermeni soykırımından kim zengin oldu

En büyük terörist kim
İncil’i kim değiştirdi
İnsanları kim öldürdü
En kötü kim
Hayatta kalmak gibi derdi olmayan kim

Kimin sömürgeleri var
Ülkeleri soyan kim

Dünyaya kim hükmediyor
İyi olduklarını söyleyip sadece kötülük yapan kim
En büyük cellât kim

Kim? Kim? Kim?

Petrol kimde
Daha fazla petrol isteyen kim
Yalanı anlayınca

Sana ne düşünmen gerektiğini kim söylüyor

Kim? Kim? Kim?

Bin Laden’i kim buldu, belki de şeytan
CIA’in parasını kim veriyor
Bombanın patlayacağını kim biliyordu
Florida, San Diego’ya teröristlerin uçmayı öğrendiğini

Kim biliyordu

Beş İsrailli’nin patlamayı neden filme aldıklarını

Kim biliyor

Kendi saflarını bir anlayışa dönüştüren

Güneş hiçbir yere gitmezken

Kim muhtaç fosil yakıta

Kredi kartlarını kim yapıyor
En büyük vergi kesintisi kimin lehine
Irkçılık karşıtı konferanstan

Kim çıkıp gidiyor
Malcolm’ı, Kennedy ve kardeşini kim öldürdü
Dr. King’i kim öldürdü

Kim istedi böyle bir şeyi
Katiller Lincoln’ın katiliyle bağlantılı mıydı?

Kim işgal etti Grenada’yı
Irk ayrımcılığından kim para kazandı
İrlanda’yı kim sömürge yaptı
Şili ve Nikaragua’yı kim devirdi sonra

David Sibeko, Chris Hani’yi kim öldürdü,
Biko, Cabral, Neruda, Allende,

Che Guevara, Sandino’yu öldürenler

Kabila’yı kim öldürdü, Lumumba, Mondlane,
Betty Shabazz, Die, Princess Di, Ralph Featherstone,
Küçük Bobby’yi katledenler

Mandela, Dhoruba, Geronimo,
Assata, Mumia, Garvey, Dashiell Hammett,

Alphaeus Hutton’ı kim hapse attı

Huey Newton, Fred Hampton,
Medgar Evers, Mikey Smith,

Walter Rodney’yi kim öldürdü,
Fidel’i zehirlemeye çalışanlar mı
Vietnamlıları zulüm altında tutmaya kim çalıştı

Lenin’in başına kim ödül koydu

Yahudileri fırınlara koyan kim
Bunu yapanlara kim yardım etti
Kim “Önce Amerika” dedi
Ve o sarı yıldızlara tamam diyen kim

Rosa Luxembourg’u, Liebneckt’i kim öldürdü
Rosenberg’leri kim katletti
ve tüm iyi insanları buza, falakaya

Toprağa sokan ve kaybeden kim

Cezayir, Libya, Haiti,
İran, Irak, Suudi Arabistan, Kuveyt, Lübnan,
Suriye, Mısır, Ürdün ve Filistin’den zengin olan kim

Kongo’da insanların ellerini kim kesti
AIDS’i kim icat etti
Kızılderililerin battaniyelerinin içine

Kim koydu o mikropları
Kızılderililere dönük etnik temizliği

“Gözyaşlarının İzi”ni kim düşündü

Maine’i kim havaya uçurdu
İspanya-Amerika Savaşı’nı kim başlattı
Sharon’ı kim iktidara yeniden getirdi
Batista, Hitler, Bilbo,
Çang kay Şek’i kim destekledi

Pozitif Ayrımcılığın sürmesi gerektiğine karar veren kim
Yeniden İnşa, Yeni Akit,

Yeni Cephe, Büyük Toplum kimin

Tom’un kıçını temizlemek kimin işi
Kim çıkıyor kalın bağırsağın ağzından
Condoliza’nın ne biçim bir sürtük olduğunu

Kim biliyor

Connelly’ye tahtadan bir zenci olması için

Para veren kim

Dahiler Ödülü’nü kim verdi mekân insanına

O alçalıp duran yere

Nkrumah’ı, Bishop’ı kim devirdi
Kim zehirledi Robeson’ı,
DuBois’i kim hapse atmaya kalktı
Rap Cemil Emin’e, Rosenberg’lere kim komplo kurdu
Garvey’ye,
The Scottsboro Boys’a,
Hollywood Ten’e

Reichstag Yangını’nı kim çıkardı

Dünya Ticaret Merkezi’nin bombalanacağını

Kim söyledi
İkiz Kuleler’deki 4.000 İsrailli çalışana

O gün evde kalmalarını kim söyledi
Sharon neden uzak durdu?

Kim? Kim? Kim?

Gazete diyor ki baykuş patladı
Şeytanın yüzünde okunuyor cd

Savaştan kim para kazandı
Korku ve yalan kimin arpalığı
Dünyanın böyle olmasını kim istiyor
Dünyayı emperyalizmin ve ulusal baskının,

Terör ve şiddetin, açlık ve sefaletin

Hükmü altında olmasını kim istiyor

Cehennemin idaresi kimde?
Kim en güçlü

Hiç gördün mü Tanrı’yı

Ama herkes gördü

Şeytan’ı

Tıpkı patlayan bir baykuş gibi

Hayatında, beyninde, içinde

Şeytan’ı bilen bir baykuş gibi
Tüm gece, tüm gün baykuş gibi dinleyip
Patlıyorsun ateşte. Sorulan soruları duyuyoruz
Deli bir köpeğin ıslığı gibi o korkunç alevin içinde

Cehennem ateşinin asitli kusmuğu gibi bu soru
Kim, kim, kim, kim
Kiiiiim ve gene kiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiim!

Amiri Baraka

Muallim İsmail Hakkı Bey kimdi?

Muallim İsmail Hakkı Bey(1865-1927) İsmail Hakkı Bey 1865’de İstanbul’un Balat semtinde dünyaya geldi. Babası “İdare-i Hususiye”memurlarından hanende Reşid Efendi’dir. İlk okulu tamamladıktan sonra onu ailesi Mercan’da bir örücünün yanına çırak olarak verdi.

İsmail Hakkı Bey, Mahallesinde ve işyerine yakın camilerde okuduğu ezanlarla sesinin güzelliği dikkatleri çekiyordu. Bir çok musıkişinasımızın hayatında olduğu gibi, bu güzel sesi duyan yüksek dereceli bir saray görevlisi, ki bu kimsenin bir saray müezzini olduğu söylenir, Mızıka-i Humayun’a alınmasına aracı oldu. O zamanlar henüz Enderun kapatılmadığı için, geleneksel öğretim ölçüleri içinde Suyolcu Latif Ağa’dan musıki öğrenerek birçok fasıl geçti. Bir taraftan da Mızıka-i Humayun hocalarından Batı Musıkisi ve Batı notası öğreniyordu.

O zamanki Enderun musıkişinaslarının hemen hemen hepsi Hamparsum notası bildiğinden bu notayı da öğrendi. Yorulmak bilmez bir çalışma ve öğrenme gayreti içinde sanatını geliştirerek kısa zamanda “Sersazende”liğe terfi ettirildi. Daha sonra “Kolağası” rütbesi ile müezzinbaşı oldu.

1908 yılında Meşrutiyet’in ilanından sonra, önce “Musıki-i Osmani” topluluğunu daha sonra aynı ismi taşıyan “Mekteb”i kurdu. Her iki şekliyle de hem düzenli bir sistem içinde öğrenci yetiştirdi, hem de musıki sever İstanbul’lulara iyi icra örnekleri sundu. Darülelhan ismi altında açılan, sonra İstanbul Belediye Konservatuvarı adını alan öğretim kurumunda “Tertip ve Tasnif Heyeti” üyeliği ve “Fasıl Şefliği” yaptı. Çok güçlü nota bilgisi olduğu için ayrıca “Solfej Muallimliği” görevini de üstlenmişti. Musıki hayatına atıldıktan sonra durup dinlenmeden çalışarak hayli eseri notaya aldı. Daha sonra sözünü edeceğimiz yayınları yaptı. Sayısız sanatkarın yetişmesinde etken olmuştur. Bütün bunlar göz önüne alınacak olursa, nasıl zaman buldu da bu kadar besteyi yapabildi diye hayrete düşülebilir. Ruşen Ferid Kam, ders verirken hem konuştuğunu, hem de bir yandan beste yaptığını ve çok kolay eser bestelediğini söylerdi.

“Soyadı Kanunu”ndan sonra “Aksoy” adını alan İsmail Hakkı Bey Konservatuvar’dan Bebek’teki evine tramvayla dönerken 30. Aralık. 1927 yılında hayatını kaybetti. Ertesi gün Eğrikapı mezarlığına defnedildi. Bir kez evlenmiş, beş çocuğu dünyaya gelmiştir. Vefat ettikten sonra nota kolleksiyonu, nota defterleri, kitap ve evrakı radyo idaresince satın alınmıştır. Bütün bunlar TRT Müzik Dairesi arşivinde yer almaktadır. Elde bulunan eserleri bir ömür içine sığmayacak niteliktedir. İsmail Hakkı Bey’in musıkimize hizmetlerini şu şekilde özetleyebiliriz: Hoca olarak Enderun’da sersazendelikten başlayarak, Darülelhan ve İstanbul Konservatuvarı’nda, Musıki-i Osmani’de, özel derslerinde, diğer musıki okulları ve cemiyetlerinde durup dinlenmeden çalıştı. Öyle ki, o dönemlerden yetişmiş sanatkarlar arasında İsmail Hakkı Bey’den ders almayan yok gibidir. Bu bakımdan “Muallim” sıfatını almıştır.

Onun zamanında İstanbul’da halka açık yerlerde musıki dinlenebilecek birkaç “Kıraathane” vardı ve bunlar da piyasa sanatkarlarının elindeydi.

Buralarda yıllardan beri toplamı yedi-sekizi geçmeyen belli makamlar arasında dolaşılır, bu makamlardan eserler çalınır, söylenirdi. Bunu yakından gören İsmail Hakkı Bey, sınırları genişletmek için başka makamları ve bu makamların fasıllarını tanıtmağa karar verdi. Önce Şehnaz ve Buselik makamlarından başlayarak sırası ile Hisar, Nişaburek, Mahur, Yegah, Acem Kürdi, Ferahfeza, Neveser, Evcara, Tarz-ı Nevin gibi makamları tanıttı. Bu makamlardan bilinen eserleri topluyor, saz ve söz eserlerinden eksik olanlarını besteleyerek tamamlıyordu. Bunlara göre nisbeten daha az kullanılan Muhayyer Sünbüle, Pençgah, Kürdi, Gerdaniye, Rahatülervah, Zavil, Nikriz, Acem gibi makamlardan da örnekler vermeyi ihmal etmiyordu. Bu arada hiç icra edilmeyen, önemsiz gibi gözüken makamları da tanıtmaya çalışıyordu.

Eskiden musıkişinaslar eserleri “diz döverek” kulaktan öğrendikleri için notaya önem verilmez, eserler ezbere çalınır, söylenir ve notaya bakılarak icra edilmesi hoş karşılanmazdı. Hiç şüphesiz nota herşey demek değildi;ancak değeri de inkar edilemezdi. Nitekim bu alışkanlık ve notaya önem vermeme durumu nedeni ile pek çok musıki eseri, saklı olduğu hafızalarla birlikte unutulup gitmiştir. İsmail Hakkı Bey bu geleneği de yıktı. Çok titiz ve notanın önemini bilen bir sanatkar olarak, her nerede musıki icra edilecekse, notalar ve sehpalar önceden oraya gönderilir, sahneye yerleştirilir, sanatkarlar bundan sonra yerini alırdı.

Yine o dönemlerde “İncesaz”takımlarında çalan ve söyleyenlerin sayısı pek fazla olmazdı. Bu alışkanlığın da dışına çıkarak otuz-kırk kişilik saz ve ses topluluğu ile konser vermenin ilk örneğini de İsmail Hakkı Bey verdi. Sanatkarlar aynı tip elbise giyer, ses sanatkarları ayakta durur, dinleyiciler üzerinde iyi bir etki bırakırdı. Program düzenleme ile ilgili kuralları bir yönetmeliğe bağladı. Fakat , bu tür konserlerde şimdiki gibi bir yöntem uygulanmaz, ses ve saz sanatkarlarını yarım daire şeklinde dizer, heyetin tam ortasına elinde def’i olduğu halde kendisi oturur, toplu programlardaki geleneksel icra şeklini uygular ve her iki tarafı kontrol altında tutardı. Münir Mazhar Kamsoy’un verdiği bilgilere göre , Ziya Bey Darülelhan’da bugünkü gibi fasıl yönettiği halde, İsmail Hakkı Bey’in bu şekilde fasıl yönetmesine izin verilmişti.
Gerçekten de “Muallim” di. Bildiğini kendisine saklayan sanatkarlardan değildi. Bazı sanatkarların elinden bir eseri alabilmek bir sorun olduğu halde, o bildiğini öğretmekten ve yaymaktan zevk duyardı. Bunun içindir ki, bildiğini her isteyene öğreterek bu kadar öğrenci yetiştirdi, eline geçen her eseri bu sanatla uğtaşanların istifadesine sunmağa çalıştı.

Çok eser yayınlaması bu düşünceden kaynaklanır. Çok verimli bir bestekar olan İsmail hakkı Bey her formda bin’e yakın eser vermiştir. Bu rakamı ikibin’e çıkartan kaynaklar da vardır. Bunların içinde sayısı otuz’u bulan Marş, Operet ve dini eserleri de dahildir. Bestelediği operetlerde alışılmışlığın dışına çıkarak orkestra yerine “incesaz” takımı kullanarak kısa sürede şeklin yaygınlaşmasına sebep olmuş, Suphi Ezgi bile bunu örnek alarak “Lale Devri” operetini bestelemiştir. Türk Musıkisi’nin dışına çıkarak yahudilerin vermiş olduğu İbranice güfteler üzerine, Sinagog ve Havra’larda okunması için dini eserler bestelemiştir.

İsmail Hakkı Bey’in bilinen eserleri:

1-Nazari Eserleri:Solfej veya Nota Dersleri, Usulat, Solfej, Makamat ve ilaveli Nota Dersleri, Mahzen-i Esrar-ı Musıki yahut Teganniyat-ı Osmani.

2-Musıki Eserleri:6 operet, 15 peşrev, 21 saz semaisi, 5 Kar, 1 Kar-ı Natık, 1 Methal, 10 Dini Eser, 8 oyun havası, 17 Zeybek, 2 longa, 30 Beste, 26 Ağır Semai ve Aksak semai, 3 sengin semai, 36 yürük semai, 320 şarkı.

-alıntı

Siyah Gözlerine Beni de Götür / Nurullah Genç

Daha dokunmadan kurudu irem
çöllere bir türlü yağamıyorum
yeni bir koşunun başlangıcında
biraz deprem sonrası
biraz şehir hülyası
bir kalp yangınından geriye kalan
siyah gözlerine beni de götür
artık bu yerlere sığamıyorum.

Pembe uçurtmalar yolladığından beri
sarardı tiryaki menekşeleri
sonbaharın tozlu kafeslerinde
sevgi turnaları yakalıyorum
turnalar gidiyor; ben kalıyorum
avareyim,asudeyim,yorgunum
bilmiyorum neden sana vurgunum
Erzurum garında banklar üstünde
uyku tutmuyor karanlıkları
yitik düşlerimi kovalıyorum
gölgeler gidiyor; ben kalıyorum.

Binbir türlü kokuyorsa yaylalar
siyah gözlerine beni de götür
baharın koynundan koparıp sana
ipek bir mendile sardığım yüreğimle
şehzade gülleri gönderiyorum
umutlar kalıyor; ben gidiyorum.

Bütün yelkenlileri,deniz fenerlerini
kaptanları sorgulayan
yanından geçen küheylanların
korku tufanına yakalandığı
siyah gözlerine beni de götür
güneş ülkesinden gelen yiğitler
benzeri olmayan bir dünya kursun
cellat,ayrılığın boynunu vursun.

Usul usul intizarı çürüten
bu hercai diken,bu çılgın arzu
sürüklüyor imkansız muştuların
eşiğine gönül vadilerini
bir ağaçtan düşen yapraklar gibi
düşüyorum tanyerine
ya topla yaralı kırlangıçları
ya da bu vefasız şarkıyı bitir
özgürlüğe giden tutsaklar gibi
siyah gözlerine beni de götür.

Hayati İnanç’ı tanıyınız..

 

Hayati hoca, Denizli’li ve 1961 doğumlu. İstanbul Hukuk 1984 mezunu. Mesleği Avukatlık fakat yayıncılık, yöneticilik, denetçilik, öğretmenlik ve sunuculuk gibi bir sürü işte de eli var. “En değerli iş insana yatırım” felsefesine Gençlerle tecrübelerini paylaşmayı hayat tarzı edinmiş  “Can Veren Pervaneler” programını hazırlayıp sunmuş Trt de bir dönem. Aynı isimle 5 kitap yazmış iyi de etmiş.

Ben Hoca’yı severek okuduğum Cins isimli dergiyle tanıdım bir kaç sene önce. Esprili, zeki ve soyadı gibi çok inanclı bir abimiz. Sosyal Medya’da videoları bol miktarda dolanıyor.

İnanç hoca “her Türk erkeği günde usta işi bir gazel okumalıdır ve her Türk erkeğinin ezberinde 10 beyt yer almalıdır” derken çok samimi. Zaten kendine ait sayfasında da bol miktarda gazele ve şiire denk gelirsiniz.

Hoca’nın “Can veren Pervaneler” serisinden en güzel alıntıları aşağıda paylaşıyorum bir göz atın bence.

Kavuşmanın nasıl olduğunu sor.

” Kime sorayım?”

“Ayrılık acısına düçar olana.”

 

“Umarsan bir nevâziş açdığı bin zahm için ammâ
Bu insâniyyet ey dil gamze-i cânâneden gelmez”

“Sinende açtığı bin türlü yarayı bir günde pansuman eder diye ümit edersin ama heyhât! O insanlık, sevgilinin gamzesinden gelmez.”

 

Elinizi vermeye alıştırın, bir gün can vereceksiniz”

Allahü Teâlâ hakiki yârdır. Aşk, Allahü Teâlâ içindir. Aşkta kavuşma olmaz, aşk sonsuzdur.

 

Sen ne diye feryat edip duruyorsun? Burası dünya, Cennet değil ki.

 

Aşkta üç kahraman vardır daima başrolde olan: âşık, mâşuk, rakip. Gül, bülbül, diken yani. Ferhat, Şirin, Hüsrev.
… 
Hep vuslat rakibe, hasret âşığa düşer.

 

Su uyur, düşman uyur, hasret-i hicrân uyumaz…

 

“Geçti gün ferdâyı ko sâat bu saat dem bu dem” ( Dün geçti, yarın gelir mi gelmez mi belli değil; sâat bu sâattir, an bu an.)

Mümin üç şeyden hâli olmaz: illet (hastalık), kıllet (fakirlik), zillet (itibarsızlık). Kırk gün üçüne de uğramayan korkmalıdır. Behaeddin-i Buhari’nin sözü malûm: “İhtiyaçsızlık azgınlığa sebep olur.”
“Derd ü belâ kemend-i mahbûbdur.”
(Allah sevdiklerini dert ve bela kemendiyle çeker.)

“Kalem kec-dil, mürekkeb rû-siyeh, kağıt dü-rû bilmem, 
Kimi etsem o şûha arz-ı hâlim yazmada mahrem?” 

Kalem eğri dilli, mürekkep siyah yüzlü, kağıt iki yüzlü! Şimdi kalkıp arzuhalimi yazmaya kimi mahrem kılayım?

 

Yerin altında en çok ne var diye sordu Behlül Dânâ, Harun Reşid’e; Herhalde ölüler” deyince, “yok, ölülerin pişmanlıkları dedi Behlül Dânâ..

 

Fatih İstanbul’u feth etmesydi, hatta padişah olmasaydı biz onu yine anacaktık burada. Şairliği ile hatırlayacaktık, ehemmiyeti azalmayacaktı bir mânâda.
Fatih, çok yazmayanlardan ama iyi yazanlardan.
Bana sorsalar; Avni mi? Fatih mi?
Full time Avni, part time Fatih.
Nefes aldığı her an şair ama icap ettiğinde sultan.

 

Arabi,
Farisi,
Türki.
Bu üç lisan; eş yumurta kardeşidir.
Bir araya o kadar güzel gelmiş ve öyle de güzel geçinmişler ki. Biz araya girmesek yine geçinip gideceklerdi. Yaa nesini ayırıyorsun? 
Fuzuli bir beyt yazıyor. Daha başlangıcındaki üç kelimeye bakıyorsun biri Farsça biri Arabça üçü de Türkçe amma…

 

“Aklı fikri midesinde olanın kıymeti, bağırsaklarından çıkan kadardır.”
İmam Şafii

 

Göz öyle yaratılmış ki her şeyi görüyor kendini göremiyor. Kişinin kendini bilmesi, kendi kusurlarını görebilmesi üçüncü gözü gerekli kılıyor; kalp gözünüOkumaya devam et

Kısaca Jorge Luis Borges kimdir?

Jorge Francisco Isidoro Luis Borges Acevedo (Arjantinliler uzun isim koymada ilk üçe girerler), yani kısa adıyla Jorge Luis Borges; Arjantin’in bağrından çıkmış öykü ve deneme yazarı, şair ve çevirmendir. Yani kendisi büyük yazarlardandır. “Büyülü gerçekçilik” akımına ciddi katkı sağlamış isimlerdendir. Genelde gerçeküstücülük konusunda yazdığı eserleri de muazzamdır.

Merhaba Bahri / Süleyman Çelebi

MERHABA BAHRİ

Yaradılmış cümle oldu şadüman 
Gam gidip alem yeniden buldu can

Cümle zerrat-i cihan edip seda
Çağrışuben dediler kim merhaba

Merhaba ey âl-i sultan merhaba
Merhaba ey kan-i irfan merhaba

Merhaba ey sırr-ı fürkan merhaba
Merhaba ey derde dermân merhaba

Merhaba ey bülbül-i bağ-ı Cemâl
Merhaba ey derde derman merhaba

Merhaba ey mah-ü hürşid-i Hüda
Merhaba ey Hakk’dan olmayan cüdâ

Merhaba ey asi ümmet melcei
Merhaba ey çaresizler eşfai

Merhaba ey can-ı bâki merhaba
Merhaba uşşaka saki merhaba

Merhaba ey kudreti ayn-ı Halil
Merhaba ey has-ı mahbub-u Celil

Merhaba ey rahmeten lil’alemin
Merhaba sensiz şefia’l müznibin

Merhaba ey Padişah-ı dû cihân
Senin için oldu kavnile mekan

Ey cemali gün yüzü bedr-i münir
Ey kamû düşmüşlere sen dest-gir

Dest-girisin kamu üftadenin
Hem penahı bende-vü azadenin

Ey gönüller derdinin dermanı sen
Ey yaradılmışların sultanı sen

Sensin ol sultan-ı cümle enbiya
Nur-i çeşm-i evliya vü asfiya

Ey risalet tahtının sen hatimi
Ey nübüvvet mührünün sen hatemi

Çünkü nurun ruşen etdi alemi
Gül cemalin gülşen etdi alemi

Oldu zail zulmet-i cehl-ü dalâl
Buldu bâğ-ı marifet ayn-i kemal

Ya Habiballah bize imdad kıl
Son nefes didarın ile şad kıl

Ger dilersiz, bulasız od-dan necât
Aşk ile, derd ile edin es-salat

Çünkü ol mahbub-i Rahman ü Rahim
Kıldı dünyayı cemalinden naim

Birbirine muştalayıp her melek
Raksa girdi şevk ü şadından felek

İşbu heybetten Amine hub rû 
Bir zaman aklı gidüp geldi  gerû

Gördü gitmiş huriler hiç kimse yok
Görmedi oğlun tazarru kıldı çok

Huriler aldı tasavvur kıldı ol
Hayret içre çok tefekkür kıldı ol

Çevre yanın isteyü kıldı nazar
Gördü kimbir köşede hayrü’l-beşer

Şöyle Beytullaha karşı ol Resul
Yüz yere vurmuş ve secde kılmış  ol

Secdede başı dili tahmid eder
Hem kaldırmış parmağın tehvid eder

Debrenür dudakları söyler kelâm
Anlayamazdım ne derdi ol hümam

Kulağım ağzına verdim dinledim
Söylediği sözü ol dem anladım

Der ki ey Mevlâ yüzüm tuttum sanâ
Ya İlahi ümmetim ver- gil banâ

Ümmetim dedi sanâ çün Mustafa
Ver salavat sen de anâ bul safa

Bence Ernest Hemingway..

Ernest Miller Hemingway, Amerikalı romancı, hikâye yazarı ve gazetecidir.Amerika’dan çıkmasına üzüldüğüm bir yazardır. Sade yazma tekniği ve basit üslubuyla 20. yüzyıl kurgu romancılığını etkileyen isim olmuştur. Nobel ve Pulitzer Ödülü sahibi bir yazardır. Amerika bu yazarıyla pek övünür..

“Çün Sana Gönlüm Müptela düştü” / Niyasi Mısri

Çün sana gönlüm mübtelâ düşdü
Derd ü gam bana âşinâ düşdü
 
Hakk’a âşık olanlar, bin türlü derd ve belâya mübtelâ olurlar. Bunun için “Kurb-i sultân âteş-i sûzân denilmişdir”. Âşıklar bu derdlerden şikâyet etmezler zîrâ bu derd aslında onların dermânı ve devâsıdır…
 
Zühd ü takvâya yâr idim evvel
Aşk ile benden hep cüdâ düşdü
 
Âbidler ve zâhidler çokça ibâdet eder ve helal-haram husûslarında kılı kırk yararlar belki ama bunu cehennem korkusu ve cennet arzusu ile yaparlar. Sôfiyye katında ise böyle ibâdet makbûle değildir. Aşka mübtelâ olanlar ne cennete rağbet eder, ne cehennemden korkar, onların tek derdi sevdiklerine kavuşmakdır.
 
Vâiz ider gel aşkı terk eyle
Nideyim sabrım bî‐vefâ düşdü
 
Âşıkların bu hâlini bilmeyen zâhir ehli onları kınarlar. Bu gibiler Allah’a âşık olunamayacağını iddiâ eder, akılları sıra dervîşleri irşâd etmeye çalışırlar.
 
Nice terk etsin aşkı şol âşık
Ana karşı sen mehlikâ düşdü
 
Âşık olunan zât Allah sübhânehû ve teâla olunca âşıklar hiç aşklarından vaz geçer mi? 
 
Vechini görsem dağılır aklım
Zülfün ona çün muktedâ düşdü
 
Hakk’ın tecelliyâtı âşığın aklını başından alır, onu mest ü hayrân eder. Bu tecelliyât da zikrullah ile olur. Zikrullah Hakk’ın isimlerini zikretmek şeklinde olabileceği gibi O’nun eşyâ üzerindeki tecellîyâtını müşâhede şeklinde de olur. 
 
Kim seni buldu kendi yok oldu
Vaslına ey dost cân bahâ düşdü
 
Allah’a vâsıl olmak için yok olmak gerekir. Buna fenâ makâmı denir. İnsan her şeyinden geçmedikçe Hakk’a vuslat edemez.
 
Aşka uşşâkın da’vet etmişsin
Cân kulağına ol sadâ düşdü
 
Âşıkların aşkına sebeb Cenâb-ı Hakk’ın sevdikleri kullarını kendisine da’vet etmesidir ki bu da’veti ancak cân kulağı duyabilir. 
 
Bu Niyâzî’nin hiç vücûdunda
Zerre komadı hep bekâ düşdü
 
Aşka mübtelâ olup, Hakk’a vâsıl olanlar, katrenin ummâna erişmesi gibi, kendileri yok olur yani fenâ mertebesine ererler. Bununla da kalmaz, Hakk’la berâber olur, bekâbillah mertebesine erişirler…
 
Niyâzî Mısrî 
Kuddise Sırruh

Gedik Ahmet Paşa’ya Gazel / Yahya Kemal Beyatlı

bâd hükmün sürüp enfâs-ı mesîhâ’ya kadar
bâdbân açtı zafer sâhil-i a’dâya kadar

çıktı otranto’ya pür-velvele ahmed pâşâ
tûğlar varsa gerektir kızılelmâ’ya kadar

ra’d-ı tekbîr kopup gitmelidir bank-i ezan
dâr-ı küffârda meşhûr kenîsâya kadar

gark-ı nûr olmalı îmân-ı muhammed’le firenk
bu sefer rim-papa’dan hazret-i îsâ’ya kadar

olsun ilhâm edenin rûhuna bir tuhfe kemâl
şehper açsun bu gazel cennet-i âlâ’ya kadar

Suskun ve kederli / İsmet Özel

Uzak nedir? Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için gidecek yer ne kadar uzak olabilir? Başım açık, saçlarımı ortadan ikiye ayırdım.

Kimin ülkesinden geçsem şakaklarımda dövmeler beni ele verecek
Cesur ve onurlu diyecekler
Halbuki suskun ve kederliyim…

-İsmet ÖZEL