Kapitalizmin yerel değerler sızımları..

Kültür endüstrisinin en büyük silahı,yerelde yerleşik olanla farklı bir kapitalist kültürü yanyana bütünleşik olarak sunabilmesidir. Toplumlar kendi kültürlerinin etkisinde ısrarcı olduğu sürece bu böyle devam eder. Coca Cola’yı düşünün meselâ.. Yerleştiği her ülkenin milli ve dini değerleri ile bir bağdaşma içine girer. Ramazan ayında verdiği reklamlarda iftar için bir araya gelen ailenin sofrasında,her zaman tam ortadadır. Doğuşu Hristiyan geleneklerinden kaynaklı yılbaşı ağacı, ülkemizde yılbaşı ağacı olarak lanse edilirken dünyanın dört bir yanında bu ağaca “Noel ağacı”denir. Fakat bizim toplumumuz için bu ağaç hep yılbaşı ağacı olarak kabul edilir. Biz buna bir çeşit “kendimizi kandırma” deriz. Bir örf’ün veya geleneğin tüm dünyada rağbet görmesi imkansızdır. Tabi Kapitalist küresel dayatmalar için geçerli değildir bu imkansızlık..

Kapitalizm, bulaşıcı bir hastalık hücresini zamanla ölümcül bir amansız hastalığa çevirir. Bu hastalığın adı Küreselleşmedir. Küreyelleşme ise çok kültürlülüğü değil, küresel ve yerelden melez yeni bir şeyin gelmesine verilen isimdir.

Küreyelleşmeye bir örnek mi istiyorsunuz? O zaman vereyim. İtalya’da bir Çin restoranında, Çin yemekleri yapan bir Türk aşçının ürünlerini tanıtmaya gelen Arap müşteriler,buna en güzel örnek olarak verilebilir.

Bir çam ağacını bir hindi’yi ve kırmızı kıyafetleri ile ortada dolaşan tombik bir ihtiyarı sahiplenmekte hiç bir sıkıntı görmeyen bir toplum için,milli kültür ve yerel değerlerin yozlaşması,normal bir sonuç değil midir son tahlilde?

En yalnızın şiiri..

Bir gidişin söylediği tüm sözler, en yalnızın dilinde saf şiir olur.

​Umulmayan sonların akıbetiyle aynıdır tüm yollar.

​En yalnız bilir ancak aynı gidişleri.

​O gidişlerin dönüşlerinde hep aynı insan yüzlerine hasrettir yine.

​En yalnızın ömrü tuttuğu ellerin sayısı kadardır: Kısa…

​— Osman Erim

Üç köpük, İbrahim Tenekeci

”efendime vermek için
yirmi yedimden gül aldım
yirmi yetimden gül

bir bilseniz efendim
için için ateşe verdim içimdeki beni
ah beni
hangi vadiler istedi de gitmedim
kıskandım da ne oldu, hayattan kendimi.

ah efendim, sorar durur can;
nasıl bir sondur bu,
kaçtıkça yakınlaşan
kaçtıkça yakınlaşan…

derdimi anlattım efendim
derdimi anlattım, sözü yormadan
oturup dua ettim, yalvardım;
akıl git başımdan.

İki dağ / Osman Erim

Birbirine kavuşamayan iki karlı dağız biz.

Birer  küçük bulut bulup, aramızı koymuşuz inanıp.

Küçük tepeleri dost bilmişiz gölgelerimize bakmadan.

Bulutun gölgesinde türlü nasipler aramış karlı iki dağız biz.. 

Ne gelene gelme, ne gidene dur demişiz 

 

-Osman Erim

Kör düğüme parmak sallamak.. / Osman Erim

İnceden bir korku alır mı sizi de,
ümitsizliğiniz şekilsiz bir şekle bürünüp,
uğradığında zamansız gecelerinize?
Sanki en kör düğüme kafa tutacakmış gibi samimiyetsiz kararlılığınızla, düğüme parmak sallayarak,
kalem tutmaya yabancılaşan parmaklarınızla;
yazamamanın keyifsizliğinde boy verirken defalarca?
Tek bir satırla bile seslenemediğinizde, burnunuzun dibindeki dünyaya.
Takatsiz bir yüzle,çıkabilir misiniz yalnızlığınızın er meydanına tüm cesaretinizle?
Geceden sıyrılmış şu gün’e,bile bir merhaba diyemezken,güneşe şarkılar söylemek de ne?

Ben’ler ile irtibat halleri..

Yalnız zamanın diliyle konuşabilenler birbirleriyle gerçek manâda anlaşabilir. Zamanın dilinin sesi yoktur. Bir tek anlamayı tercih edenler bu dili konuşabilir. Dinlemeyi ve önemsemeyi gerekli bulmayanlarsa, kurdukları cümleler içine yerleştirdikleri “ben”lerle irtibat halindedirler.

-Kırk evin kedisi

Unutursanız mahfolursunuz / Jean Jacques rousseou

Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip “ Burası benimdir ” diyen ve buna inanacak kadar saf olan insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun ilk kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp, çitleri söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da insanlara “ Sakın dinlemeyin bu sahtekarı. Meyveler herkesindir. Toprak hiç kimsenin değildir. Ve bunu unutursanız mahvolursunuz ” diye haykırsaydı, işte o adam, insan türünü, nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden kurtaracaktı.

Jean – Jacques Rousseau

Günümüz Leyla’ları..

Kokunu özledim diyerek özlemle karışık bir sitem etti Mecnun,leylasına yaklaşarak:

-Leyla da cevaben:

“Kokumda boğul Mecnun” dedi.

Bu temenninin bir beddua mı, yoksa sevgi mahiyetinde bir söz olup olmadığını hiç düşünmeden cevap verdi Mecnun :

İnşallah..

Leylası için ölümü göze alan ve tüm zamanların en en efsane aşığı Mecnun için, Leyla’nın kokusunda ya da bokunda boğulmak arasında hiç bir fark yoktu. Çünkü Leyla herşeye değerdi. Bu iki anlayışta Mecnun için, tam teslimiyetle yerine getirebilecek isteklerdi.

Sonra Mecnun da Leyla’ya :

 Sende benim kokumda boğul” dedi.

Bu cümleyi duyan Leyla’nın yüzü düştü. Kaşlarını çatarak yüksek bir tondan:

Ne demek kokumda boğul? Bokumda boğul der gibi!”

Mecnun şaşırmıştı Leyla’nın tepkisine. Daha iki dakika önce Leyla’da kendisine aynı cümleyi kurmuş,fakat kendisi bu söze hiç bozulmamıştı.

Mecnun,Leyla’ya dönerek:

Canım kusura bakma. Sen beni yanlış anladın. Ben,senin bana söylediğin o güzel dileğin aynısını senin için tekrarlamıştım dedi. Leyla yüzünde ki o kızgın bir ifadeyle birlikte mecnun’a dönüp şöyle cevap karşılık :

Hayır efendim, sen bikere aynı yumuşak tonda söylemedin benim gibi”

dedi ve devam etti :

Siz erkekler her zaman kaba ve küstahsınız. Hepiniz aynısınız işte!

Mecnun şoktaydı. Demediği, üstelik aklının ucundan bile hiç geçirmediği bir ifadeyi sanki kullanmışcasına suçlanıyordu. Tekrar söze girmeye çalıştı Mecnun ve dedi ki:

Özür dilerim Leyla..

Leyla o an da kesti sözünü Mecnun’un :

Sus! bir de haklı çıkmaya çalışıyorsun. Zaten senin aşkına inanan da suç! Kadınları hep ezmek istiyorsunuz ve bunu her defasında başarıyorsunuz. Senin gibi bir adamı sevdiğim için bin pişmanım.

Mecnun,duyduğu bu cümleler karşısında yıkılmıştı. Leyla yanlış anladığı bu lafı kıçından anlaması ve lüzumsuz alınganlığı yüzünden, ( ki en başta kendisi kurmuştu ) gereksiz bir savunma içine girmişti.

Ve işte artık Mecnun da kızmaya başlıyordu. Çünkü Leyla’nın bu aptalca alınganlığından doğan ve kendisine hakaret olarak dönen cümleleri hiç haketmediğini düşünmüş,ve patlama noktasına gelmişti Mecnun..

Ve patladı da..

Lan gerizekalı! Ben sana hakeret mi ettimde bana böyle yükleniyorsun? Bi sus! Bi sus! 

Bu ağır hakaret cümlesini duyan Leyla, olduğu yerde kalakalmıştı. Sevdiği adam kendisine hem “Lan” hem de “gerizekalı” demişti. Gözünden bir yaş damladı o an Leyla’nın. Aşkını her şeyin üstünde tuttuğu mecnun, Leyla’nın gözünde Mecnun o an, iğrenç kaba bir tacizciye dönüşmüştü. Beraber yaşadıkları o büyük aşk,atlattıkları onca zorluk ve imkansızlıklar, bir “kokumda boğul” cümlesi ile tepetaklak olmuş,tüm değerini yitirmişti. Halbu ki Mecnun, hem kokusunda hem de bokunda boğulacak kadar çok seviyordu Leylasını. Leyla, anlamsız bir gerizekalılıkla ( ki mecnun doğru dedi ) efsane bir aşkın sonunu hazırlıyordu. Mecnunsa, bu çıkışıyla büyük bir öfkeyle boşalttığı içiyle rahatlamış, fakat Leyla’nın kendisine ölü gibi bitik bakan gözlerini görünce, dediklerinden çok dehşetli bir utanca bürünmüştü.

-Leyla” dedi. Dinle beni!

Leyla ise tepkisiz bir şekilde Mecnun’un gözlerine bakmaya devam ediyordu. Ve sonra dudukları hafiften kıpırdamaya başladı Leyla’nın. Yumruklarını sıktı ve tüm gücüyle bağırdı :

-Kendi bokunda boğul Mecnun! Geber pislik!

Mecnun kulaklarına inanamıyordu. Sevdiği kadın kendisine, başka kimsenin demeye yeltenemeyeceği ağır bi hakaret edip sırtını dönüp çekip gitmişti. Mecnun o an aydınlandı içinde.

–  Evet dedi.

-Tüm kadınlar özünde aynı. Dünya’nın en alıngan en kaprisli ve karmaşık canlıları bunlar. Biz erkek cinsi gibi net,objektif ve düz değiller. Çatışmadan ve içsel birikimlerden besleniyorlar.

Son olarak bir kez daha baktı Leyla’nın arkasından özlemle. Fakat o an bugüne kadar hiç farketmediği bir şey gözüne çarptı. Leyla’nın bacakları bariz çarpıkdı. Ve yine bugüne kadar hiç dikkatli bakmadığı o bacaklar, şimdi ona çok komik gelmişti.

-Allah’ım dedi.

-Bu aşk denilen melanet çarpık bacakları bile sütun gibi gösterir adama.

Gerçekten de Leyla’nın bacakları eski Skoda kamyonetler gibiydi. Tekerleklerin biri anya’ya diğeri konya’ya bakar gibi duruyordu. Güldü hafif bir tebessümle Mecnun :

Yolun açık olsun çarpık bacaklı Leyla.. dedi.

-Yolun açık olsun..

Muhtaçlık tercümeleri

  • MUHTAÇLIK, ÜSTE GİYİLEN TEK PARÇA BİR ELBİSEDİR.

Muhtaçlık, üste giyilen tek parça bir elbisedir ve gündüzden bazen de geceden giyilir. Kimine dar gelir kimine bol…Gündüz gözüyle sergilenir fakat hiç bir zevke hitap etmez.

Muhtaçlığımız değişmeyen tek cv mizdir çok yere dağıttığımız. Doğrudur ve her terminoloji de anlamı aynıdır. Muhtaç, her yokun bizdeki her yokluğun genel ihtiyaç halidir. Çoğu zaman olumculdurdur. Birçok zaman ele el açtıran. Namerde düşme korkusunun,dualara konu olmasıdır. İnsan olan yaşar muhtaçlığı.Yaşayanlar  kaybetmez insanlığını. Gururun katili egonun belâlısıdır.

Bir gecedir muhtaçlık.Muhtaçlığımız kutsallığımızdır. Fakr-u zaruretimizdir. Ellerle paylaşmaya korktuğumuz fakat Rab’be doğru giden bir tür imdat, sohbet vesilesi. Her realitenin üstündedir muhtaçlık, ölüm hariç. Ölümse artık muhtaç olmamaktır dünyaya. Dünya demişken,Dünya da bize muhtaçtır. Neyimize mi dediniz?
İnsanlığımıza! insanlığımıza!

Çelişme,reddiye ve algı üzerine / İsmet Özel

Çelişkisiz kalmaya özen gösterenler, aynı zamanda bulundukları yerde durmaya çabalayanlardır. Hayatın kendisi bir zıtlaşma, çatışma ve savaştır. Yapısında hiç bir zıtlık, çatışma ve savaş barındırmayan bir tek gerçek, gerçeklik ve doğru biliyoruz: Ölüm.

Yaşayan insan, yaşayan toplum çelişkileriyle mesafe kateder. Hayatiyete sahip düşüncenin de içinde zıtlıklar, çelişkiler, çalışmalar ve üstelik iç çatışmalar vardır. Biz bu çatışmaları aşma çabasıyla kendimiz için iyi olana ulaşmaya gayret ederiz. Miguel de Unamuno’nun bir sözünü hatırlıyorum: “Eğer bir insan” diyor İspanyol düşünürü. “Kendisiyle asla çelişmiyorsa, bunun sebebi onun hakikatte hiçbir şey söylemediği olsa gerektir.” Şimdi bu sözü duyduk diye kendimizi bütün tutarlı davranışlardan uzaklaştırıp, gönüllü olarak çelişkiler içine mi salacağız? O zaman tıpkı çelişkiden kaçarak kendimizi kötürüm kıldığımız gibi, çelişkiler gerçektir deyip aynı ataleti ters yönden davet etmiş oluruz. Yapacağımız şey gerek tek insan olarak kendi küçük dünyamızda, gerekse bütün toplumun hayatında yüz yüze geldiğimiz olayların tek anlamlı, tek boyutlu, tek yönlü olmadığını fark etmekten ibaret. Başımıza neler geldiğini ancak bu kapsayıcı anlayış içinde kavrayabiliriz.

| İsmet ÖZEL

Şahsiyetiyle öten eşya; Düdüklü tencere

Düdüklü tencere..

Karakteristik bir imaja sahip,fonksiyonel, faydacı ve disiplinel manâda en çok saygı duyduğum mutfak eşyası. İcat edildiği tarihten bu yana kadınların mutfakta en saygı duyduğu dost.

Onu özel kılan en büyük özelliği ise zamandan ettiği tasarruf. Modernizmin insana sağladığı en büyük avantaj ise hep dert yanılan zamansızlık kavramını minimize etmesi. Bu avantaj sayesinde ortaya çıkan artı zaman, kadının en azından mutfak dışında farklı işlere girişebilmesi ni ya da bir keyif kahvesi içebilmesine olanak tanır.

Yalnız enterasandır biz bu çok şahsiyetli eşyaya “düdüklü tencere” adını vermişiz. İngilizcesi pressure cooker yani basınçlı tencere. Ortada olmayan bir düdüğü bu eşya ile birleştirip ona isim koymamıza ise içinde çok yüklü miktarda basınç biriktiren tencerenin (120 derece falan sanırsam) fazla basınç sebebiyle patlama ihtimalini bertaraf etmek için küçük delikli bir aparat sayesinde işini sorunsuz yapması karşısında bizim ona verdiğimiz isim düdüklü tencere olmuş. Basınç tahliyesi sırasında çıkan fısss ve buna sesi duyan o dönemin kadınları,bu harika alete düdüklü tencere deyip çıkmışlar işin içinden. Halbuki işin büyük kısmını yapan kilitlenen kapak..

Kilitli tencere yerine düdüklü denmesinin sebebi şu meşhur algıda seçicilik özelliğimiz olsa gerek. İşin şov kısmını yapan o basınç tahliye deliğinin, sanki tüm işi yapanın kendisiymiş manası taşıyan fıslama sesi, bizim aslında gerçek ustayı tanımamıza engel olmuş.

Yemeği pişirenin düdük olmadığını mantıken bildiğimiz halde,yine de düdüğü kahramanlaştırmamızın nedeni kesinlikle düdüğün kendini harika pazarlamasından başka bir şey değil. Bir düşünsenize yakın bir dönemde düdüklü tencere dediğimiz eşyanın geliştirildiğini ve bu fıslama ya da ötme sesinin ortadan kaldırıldığını. Acaba o gün yurdum kadını ona düdüklü tencere demeye devam eder mi? Düdüğün değil kilitlenen kapağın usta olduğuna saygı duyup düdüklü yerine artık kilitli tencere der mi?

Bence o gunde demez. Kesin başka bir yurdum ev hanımı çıkıp alakasız bir isim bulur. Meselâ havalı tencere diyebilir. Yemeği hızlı pişirmesinden kaynaklı tez pişiren tencere gibi çok uzun fakat manâ olarak çok uygun yerel bir isim verebilir.

Düdüksüz tencerelerin erken emekli olmasının bir numaralı müsebbibi olup,basınçlı tencereyi dünya kadınlarının hizmetine sunan Denis Papin’i de yadetmeden geçmek olmaz şimdi..

 

1682 İngilteresinde bir Nisan akşamı bir evde soylular sosyetesinden bir kesim yemek yiyeceklerdir. Yemekleri popüler bir Fransız mucit olan 35 yaşlarındaki Deniş Papin yapar. Yalnız yemekleri normal tencerede değil son buluşu olan, her tarafı kapalı, üzerinde emniyet vanası olan bir tencerede pişirir. Papin, gazlarla ilgili ana kanunları formüle eden İrlandalı fizikçi Robert Boyle’nin asistanıdır ve kabın içindeki buhar basıncını arttırarak, yemeğin sıvı kısmının kaynama noktasını yükselten bu buluşunu 1679′da gerçekleştirir. Tabi tencereye yaptığı  yemek çok beğenilir ve ünü tüm ülkeye yayılır. Her icadın ilkinde olduğu gibi, bunda da bazı aksamalar olmuş, emniyet valfı sık sık tutukluk yapmış, güzel bir akşam yemeği yemeye hazırlananlar, tencere patlayınca büyük bir facianın eşiğinden dönmüşler. İşte bu kaza düdüklü tencerenin neredeyse 150 yıl unutulmasına yol açmıştır.

150 yıl  aradan sonra bizim meşhur Napoleon Bonaparte, ‘’Bir ordu midesi üzerinde hareket eder’’ sözü çerçevesine  bağlı gelişen para ödüllü bir sağlıklı yemek yapma yarışması düzenler. Yarışmaya katılan Fransız şef Nicholas Appert, Papin’in buluşunu geliştirerek günümüzdekine benzer pratik bir düdüklü tencere yapar ve yarışmayı kazanır. İşte o basınçlı tencere ( biz de düdüklü ) o günden beri hayatımızdan çıkmaz.

 

 

Batılı teorisyenlere.. / Paul Feyerabend

Batılı teorisyenlerin önerdikleri şeylerin er geç Batı sanayi devletleri ve resmi kurumlar tarafından kabul edileceği,oradan da ilk önce eğitime sonra da gelişme sürecinin sıkacağı umudundadırlar. Tıpkı ataları sömürge memurları gibi,düşüncelerinin iktidar gücüyle yürürlüğe sokmasından hiç vicdan azabı duymazlar. Fakat onlardan farklı olarak iktidar gücünü bizzat işletmezler; hatta tersine akılcılıktan, nesnellikten, hoşgörüden dem vururlar. Demem o ki sadece saygısız dünyadan bir haber ve sığ değil,aynı zamanda oldukça namussuz insanlardır bunlar(…) Batı düşünsel imalatlarının gerisinde yatan dev yanlışları ve gizli varsayımları saptamak zorundayız.

Yaşarken / Ahmet Muhip Dıranas

YAŞARKEN

Ağaçların daha bu bahçelerde
Bütün yemişleri dalda sarkıyor,
Umutların mola verdiği yerde
Geceler bir nehir gibi akıyor.

Baksan bir uzaklık var hangi yana,
Hangi eşyaya dönsen boş bir ayna;
Varmak istediğim uzak limana
Gemiler beni almadan kalkıyor.

Gelmedi gün daha çalmadı saat,
Daha uçurmuyor beni bu kanat;
Sabırsızlanma, ey kapımdaki at!
Güneş daha gözlerimi yakıyor.

AHMET MUHİP DIRANAS