Gelmiş bulundum, Edip Cansever

Ben mişim -neymiş- su sesiymiş
Oymuş -cam kırıkları gibi gövdemi yakan-
Yanağında sardunya kokusuyla yazdan
Kimmiş o gelen ya giden kimmiş
Bir yabancı mı, yoksa bir ermiş
Değilmiş, bir çağrı bile yokmuş uzaktan.

Güneş mi batarmış bir özel ismi bitirir gibi
Yanmış bir ağacın yaprakları mıymış kımıldayan
Ne kalmış bir önceden ya da bir sonradan
Kim koparmış dalından bu yabani incirleri
Ya kimmiş kıyıya çeken hayalet gemileri
Ne yazılmış nereye bu garip kargaşadan.

Yıldızlar, büyülü ülke adımı unutturan
Bir kaya, bir ot, bir akarsu
Hangi yaz şarkıcılarının ürpertili korosu
Ki bütün ölüleri sığa çıkaran
Ve kenti bir ölüm derinliğine salan
Yani bir gül solarken bir gülün açma korkusu.

Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Elimde bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.

Güvenmek aldanmaktır. Abdurrahim Karakoç

Güvenmek aldanmaktır.. ölçü-tartı izafî
Mert-namert, güzel-çirkin, eksi-artı izafî
Çoğunun cebindeki kimlik kartı izafî
Kim kimdir? Kim kim değil?
Anlamak ve bilmek zor
Oynanan komediye gül diyorlar, gülmek zor.
Figüran heykeller var kül tablası boyunda
Beş yüz göbek atarlar dakikalık oyunda
İşlenen her günaha kurt da ortak, koyun da…
Kalmışım ara yerde, tozdayım, dumandayım
Kirli bir mekândayım, iğrenç bir zamandayım.

-Abdurrahim Karakoç

Anadilim, Abdullah Tukay

Ey ana dilim, ey güzel dil, anamın, babamın dili!
Senin sayendedir, dünyada öğrendiğim her şey
Bu dil ile evvelâ, annem ninni söylemiş,
Sonraları, geceler boyu ninem masal anlatmış.
Ey anadilimi Her zaman yardımınla senin,
Küçüklükten beri hissederim sevincimi, kederimi.
Ey anadilim! Seninleydi ettiğim ilk duam:
Affet demiştim, beni, annemi ve babamı Tanrı’m.

İstemem eksik olsun! Edmond Rostand

İstemem Eksik Olsun / Edmond Rostand

Ya ne yapmak lâzımmış?
Sağlam bir dayı bulup çatmak sırnaşık gibi,
Bir ağaç gövdesini tıpkı sarmaşık gibi,
Yerden etekleyerek velinimet sanmak mı?
Kudretle davranmayıp hileyle tırmanmak mı?
İstemem eksik olsun! Herkes gibi, koşarak,
Yabanın zenginine methiyeler mi yazmak
Yoksa nâzırın yüzü gülecek diye bir an
Karşısında takla mı atmak lâzım her zaman?
İstemem eksik olsun! Ricaya mı gitmeli?
Kapı kapı dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
Yoksa nasır mı tutsun sürünmekten dizlerim?
Yahut eğilmekten mi ağrısın ötem berim?
İstemem eksik olsun! Tazıya tut, tavşana
Kaç mı demeli? Belki kaz gelir diye bana
Tavuk mu göndermeli? Yoksa bir fino gibi
Susta durmak mıdır ki, acep en münasibi?
İstemem eksik olsun! Bir kibar salonunda
Kucak kucak dolaşıp boy atmak ve sonunda,
Marifet şi’re koyup kameri, yıldızları,
Aşka getirmek midir, evde kalmış kızları?
İstemem eksik olsun! Yahut şan olsun diye,
Meşhur bir kitapçıya giderek, veresiye
Şiir mecmuası mı bastırmalı? İstemem
Eksik olsun! Acaba bulup bir alay sersem
Meyhane köşesinde dâhi olmak mı hüner?
İstemem eksik olsun! Bir tek şiirle yer yer
Dolaşıp ta herkesten alkış mı dilenmeli?
İstemem eksik olsun! Yoksa bir sürü keli
Sırma saçlı diyerek göğe mi çıkarmalı?
Yoksa ödüm mü kopsun bir Allahın aptalı
Gazeteye bir tenkid yazacak diye her gün?
Yahut sayıklamak mı lâzım: “Adım görünsün
Aman!” diye şu meşhur Mercure ceridesinde
İstemem eksik olsun! Ve tâ son nefesinde
Bile çekinmek, korkmak, benzi sararmak, bitmek,
Şiir yazacak yerde ziyaretlere gitmek,
Karşısında zoraki sırıtmak her abusun.
Eksik olsun istemem, istemem eksik olsun!
Fakat, şarkı söylemek, gülmek, dalmak hülyaya,
Yapayalnız, ama hür, seyahat etmek aya,
Gören gözü, çınlayan sesi olmak ve canı
İsteyince şapkayı ters giymek, karışanı
Olmamak. Bir hiç için ya kılıcına veya
Kalemine sarılmak ve ancak duya duya
Yazmak, sonra da gayet tevazula kendine:
Çocuğum! Demek, bütün bunları hoş gör yine,
Hoş gör bu çiçekleri, hattâ bu kuru dalı,
Bunlar yabanın değil kendi bahçenin malı!
Varsın küçücük olsun fütuhatın, fakat bil,
Onu fetheden sensin, yoksa başkası değil.
Ara hakkını hattâ kendi nefsinden bile.
Velhasıl bir tufeylî zilletiyle
Tırmanma! Varsın boyun olmazın söğüt kadar,
Bulutlara çıkmazsa yaprakların ne zarar?
Kavaklar sıra sıra dikilse de karşına
Boy ver, dayanmaksızın, yalnız ve tek başına!

Edmond Rostand
Cyrano de Bergerac, Edmond Rostand, Çeviren: Sabri Esat Siyavuşgil MEB Yayınları, 1989

Dersimiz aşk çünkü, söylemiştim , Ergin Günçe

Dersimiz Aşk, konular Haydutluk ve Sarışınlık
Şimdi şurdan koşsam Akdeniz’e çıkarım
Yörükler ve Develer arasından geçerim
Üzüm incir ve tütün, üzüm incir ve tütün
Dersimiz Aşk çünkü, söylemiştim
Oturur bir Güneşle sigaramı yakarım

Bir Horoz adamıştım onsekizimde
Nedense kesmeye üşeniyor insan
Şu günlerde ömrüm de bir hayli kısalıyor

Dersimiz Aşk, konular Barut ve Av Tüfeği
Annemiz bizi de elbet bir Gül’de biriktirdi
Okullar bitti, Askere gittik ve hemen evlendik
Bahçeye bir Sığırcık bir de Köpek alıştırdık
Serentiler üstünde Biber ve Kırmızı Tarhana
Dersimiz Aşk çünkü, söylemiştim
Oturduk son gece Balkonda Vişne yedik ve gülüştük

Süt gibi Gökyüzünden biriki Turna geçiyor
Öksürerek yürüyorum bir İkindi yolunda
İzliyor beni Gölgem, Çubuğum ve Keçilerim

————————
Ergin GÜNÇE (1979)
Yazı Dergisi Sayı: 6-7
Yazı Dergisi Sayı: 6-7

EVET Mümkündür, Rainer Maria Rilke

bilinmemiş, söylenmemiş olsun? Mümkün müdür, görmek, düşünmek ve yazmakla binlerce yıl geçmiş bulunsun ve binlerce yıl, tereyağlı bir dilim ekmekle bir elma yenen bir okul teneffüsü gibi kaybedilmiş olsun?

Evet, mümkündür.

Mümkün müdür, icatlara, ilerlemelere rağmen, kültüre, dine, felsefeye rağmen hayatın yüzeyinde kalınsın? Mümkün müdür, bilinmesi yine de bir kazanç olan bu yüzey bile; yaz tatillerinde salon mobilyaları gibi, aklın alamayacağı kadar yavan bir kılıfla kaplansın?

Evet, mümkündür.

Mümkün müdür, bütün dünya tarihi yanlış anlaşılmış olsun? Mümkün müdür, ölen ölen yabancıdan bahsedecek yerde, etrafına üşüşen kalabalığı anlatır gibi, daima yığınların lafı edildiği için, geçmiş yanlış olsun?

Evet, mümkündür.

Mümkün müdür, insanlar doğmadan önce geçen şeyleri tekrar yaşamak zorunda olduklarını sansınlar? Mümkün müdür, her birine, kendinden önceki insanlardan geldiğini hatırlatmak gereksin ve herkes bunu bilsin de başka türlü söyleyenlerin dediklerine kanmasın?

Evet, mümkündür.

Mümkün müdür, bütün bu insanlar, asla var olmamış bir geçmişi tamamen bilsinler? Mümkün müdür, bütün hakikatler, onlar için bir şey olmasın? Mümkün müdür, hayatları, boş odalardaki saat gibi her şeyden kesilmiş, geçsin?

Evet, mümkündür.

Mümkün müdür, yaşayan kızlar bilinmesin? Mümkün müdür, “kadınlar” densin, “çocuklar” densin ve bu kelimelerin çoktandır çoğulları yoktur, sayısız tekilleri vardır, farkına varılmasın (tekmil okumuşluğa rağmen farkına varılmasın)?

Evet, mümkündür.

Mümkün müdür, “Tanrı” diyen ve Tanrı’nın ortak bir şey olduğunu sanan insanlar bulunsun? Okul çağında iki çocuk düşünelim: Biri bir çakı satın alsın, arkadaşı da aynı günde, bu çakıya tıpatıp benzeyen bir başka çakı satın alsın. Aradan bir hafta geçsin, iki öğrenci, çakılarını birbirlerine göstersinler; şimdi ancak pek uzak bir benzerlik vardır arasında — başka başka ellerde çakılar ne kadar değişmiştir. (Çocuklardan birinin annesi şöyle der hatta: Sizin elinizde zaten ne sağlam kalır ki…) Evet, evet: İnsanın bir Tanrı’sı olsun da kullanmasın, mümkün müdür?

Evet, mümkündür.

“Bütün bunlar, mümkün olduğu, hiç değilse bir imkân zerresi taşıdıkları takdirde, ne pahasına olursa olsun, bir şey yapmalı. Herhangi birisi, yani insanı tedirgin eden bu şeyleri ilk düşünen birisi, ihmal edilmiş işleri telâfiye başlamalıdır; hatta rasgele birisi olsun, bu işin tam ehli olmasın: bu işi yapacak başka kimse yok ki. Bu genç, âciz yabancı, Brigge, beşinci katta oturup yazacaktır; gece gündüz: Evet, yazmalıdır; bunun sonu bu olacak.”

RILKE

Benim üstadım Don Kişot’tur. / Roger Garaudy

Benim üstadım Don Kişot’tur. Yirmi yaşından itibaren kendime rehber edindim onu. İdealin gerçekten daha doğru olduğuna inanan Don Kişot’u. Hiçbir fırtınanın baş eğdiremediği o kahramanı…

Haklı bir davaya inanmışsanız bedeli ne olursa olsun, onun uğrunda sonuna kadar mücadele etmelisiniz. Bu arada her eyleminizin karşınıza çıkardığı her yeni durumu da göğüsleyebilmelisiniz. Öylesi durumlarda ne cesaretsizliğe yer vardır artık, ne de mesele üzerinde yeniden düşünmeye.

Benim açımdan dünyanın en büyük günahı, umutsuzluğa kapılmaktır. İman sahibi olma ise, fırtına ve kasırgalara rağmen sabaha ereceğinize ve günle buluşacağınıza inanmak demektir.

Gerçi, itiraf edeyim, şu an her şey aleyhimize işliyor. Yine de mücadeleyi sürdürmek lâzım. Kaliteli sadece onlarca adam bulsam, bu beni, yüz binlerce (tabirimi mazur görün) ahmağın etrafımda toplanmasından çok daha fazla teselli eder.

Zaman olur, insan bütün haz ve zevklerini, gücünü ve daha nelerini kaybeder. İşte o zaman kollarını bir kurtarıcıya açar, yani mistik bir hayata yönelir. Ama ben bu kucak açışın, bu yönelişin mistik bir hayatın içinde insanı pasifleştireceğine ve kaybolup gitmesine yol açacağına inanmadım.

Nitekim 19. yüzyılın en büyük adamı, şeksiz şüphesiz Emir Abdülkadir’dir*. Kendisi İbn Arabî’nin yolunda giden büyük bir mutasavvıftı. Aynı zamanda da büyük bir eylem adamıydı. Yüce gönüllü, oldukça misafirperver bir zâttı. Esir aldığı Fransız subayları evine davet edip onları ağırladığı olurdu.

Bu subaylar onun bütün geceyi ibadetle geçirmesine, ertesi günse gerçek bir general olarak orduları yönetmesine hayran kalmışlardı.

O hâlde sûfî hayat, eylemi dışlayan bir hayat değildir. Bence tasavvuf kendisini asıl eylemle gösterir. Mistik hayatın dışavurumu, eylemdir.

Kanaatim şudur: Eylemsiz bir mistisizm veya tasavvufî hayat, kupkuru bir kişisel tapınma içinde kaybolur gider; tasavvufsuz eylemse, hayvanca ve gaddarca bir eyleme dönüşür.

O yüzden benim hayatımın gayesi, işte bu mistik anlayışla eylemi birleştirmek olmuştur.

***

Don Kişot, o Ermiş Şövalye, paranın yeni bir hükümranlığının doğuşuna kucak açan bir asrın bütün kurumlarıyla, cesaretini ve umudunu kaybetmeksizin habire çarpışır. Öylesi bir asırda, korku ve ayıplanma nedir bilmeden yapılacak böylesi bir âlicenaplıksa, elbette artık sadece alaya alınmayla ve başarısızlıkla sonuçlanabilirdi.

 

[“Giriş” yazısı, Yaşanmış Şiir: Don Kişot, Roger Garaudy, çev. Cemal Aydın, Türk Edebiyatı Vakfı Y., 13-14 s., 2012].

Gelmeyeceksin, Mahmud Derviş

Gelmedin.
dedim, gelmeyeceksin de.
o zaman akşam düzenini hayal kırıklığıma ve yokluğuna yakışır şekilde düzenleyeceğim.
mumlarını söndürdüm.
lambaları yaktım.
şarabından bir bardak içtim ve bardağı kırdım.
fonda çalan hızlı keman müziğini farsça bir şarkıyla değiştirdim.
dedim, gelmeyeceksin.
kıravatımı söküp attım.
böyle rahat ederim çok.
lacivert picamalarımı giyerim. istersem yalınayak yürürüm. koltuğuna bağdaş kurar oturur, onu unuturum.
yokluğunun bütün eşyalarını unuturum.
kutlamamızda kullanmak için çıkarttığım bütün o şeyleri çekmelere geri koydum.
pencereleri ve perdeleri açtım. gecenin karşısında saklayacak bir sırrım yok!
sadece bekleyişim ve yenilgim.
onun için edindiğim temiz hava çılgınlığımla dalga geçtim.
orkide çiçeğinin saksının yerini sağdan sola değiştireceğim, cezalandırmak için. unutuşun üzerine….
duvardaki aynanın üzerine mantomu astım, resimin yansımasını görmeyeyim diye.
ve pişman oldum.
dedim, onun için alıntıladğım eski şiirleri unutacağım.
çalıntı da olsa şiirleri haketmiyor.
ve onu unuttum.
akşam yemeğimi ayaküstü yedim.
uzak yıldızlarımızı anlatan okul kitabımı okudum.
onun bu kötülüğünü unutayım diye yazdım.
bu şiiri.

Her şeyi kaybetmemiz bir virgülle başladı. / Alex Kanevsky

Bir gün insan “virgül”ü kaybetti, o zaman zor ve uzun cümlelerden
korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı. Cümleleri
basitleşince, düşünceleri de basitleşti.

Bir başka gün ise “ünlem” işaretini kaybetti. Alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı.
Artık ne bir şeye kızıyor, ne de bir şeye seviniyordu. Hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu.

Bir
süre sonra da “soru işaretini” kaybetti ve artık soru sormaz oldu.
Hiçbir şey ama hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Ne kâinat, ne dünya ne
kendisi umurundaydı.

Birkaç sene sonra “iki nokta üst üste” işaretini kaybetti ve davranış nedenlerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.

Ömrünün
sonuna doğru elinde yalnız “tırnak işaretleri” kalmıştı. Kendine has
tek düşüncesi yoktu. Yalnız başkalarının düşüncelerini tekrarlıyordu.

Sıra “nokta”ya geldiğinde düşünmeyi ve okumayı unutmuş vaziyetteydi.

ALEX KANEVSKY

Cibran’ın Ermiş’ini okuyunuz..

Bu aralar çok feci ders çalıştığımdan olsa gerek, çok ciddi okuyorum. Bu okuma hali hem bir mecburiyet hem de bir keyif benim için. Çünkü okuduğum bölüm sosyoloji. Ve sosyoloji ve felsefe benim çok ilgi duyduğum birbirine neredeyse yapışık iki alan.

Sosyoloji okumak demek aslında bir çok bilimi de anlamak demek. Sosyoloji içine, edebiyatı, hukuk’u, tarihi, antroplojiyi, sanatı, coğrafyayı yani kısaca insanın dışarıda olduğu her yeri ve her ilişkiyi inceliyor ve irdeliyor. İşte Sosyoloji’nin içindekilere örnek verdiğim edebiyat da, aynı sosyoloji’nin bir alt dalı, psikolojonin de tüm içselliğini kendinde topluyor.

Edebiyat, leb-i Derya tabi. Ama var sanatsallığı ile bir insanın içine sığabilecek kadar, insana yakın..

Az önce şu geçenlerde size bahsettiğim Millet kıraathanesine geldim. Çok fazla bir değişiklik yok şuan için. Sadece burayı kullananların sayısında ciddi bir artış var.

Kitapların olduğu tarafa geldim. Şu 1-2 saatlik boşluğumu  doldurmak için, şöyle ince bir hikaye ya da deneme kitabı aradım. Gözüme ilk çarpan Halil Cibran’ın “ermiş’i” oldu. ( 75 sayfa ) Hemen kitaplığın yanindaki masaya oturdum ve kitabı okumaya başladım.

Yaklaşık 30 dakika da bitiverdi kitap. Yani bir solukta okumuşum. Ermiş,’in dili o kadar şiirsi ve o kadar özlü sözlerle dolu ki bayıldı. Ermiş, içinde ki 28 başlıkta, insanın hayatta sahip olduğu ya da olamadığı demirbaş duyguları, ve buna ilave olarak yaşam biçimimizin içinde kendine yer bulan insana ait nesnelleri de anlatıyor.Yani Ermiş, bu diliyle Halil Cibran’ın en önemli eserlerinden olmayı hakediyor.

Kitabın içeriğinde ise vakti zamanında yaşayan bir Ermiş’in, Orphalese ismindeki bir yerleşim yerindeki halk’ın kendisinden faydanlanmak için sordular ve bu sorulara Ermiş’in verdiği cevaplar yer alıyor.

Kitabın baş karakteri olan ermiş’in,

Sevgi..

Özgürlük..

İnanç..

.. ve Evlilik gibi bir çok tanımı, harika benzetme ve betimlemelerle anlatışından keyifalmamak mümkün değil..

Bence kitaplığınızda en üst sıralarda kendine yer açtıracak bir deneme türü bu.

Tavsiyemizdir. Okuyunuz inşallah..