Ağlarım Ağlatamam / Mehmet Akif Ersoy

Bana sor sevgili kâri’, sana ben söyleyeyim,
Ne hüviyyette şu karşında duran eş’ârım:
Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri;
Ne tasannu’ bilirim, çünkü, ne san’atkârım.
Şi’r için “gözyaşı” derler; onu bilmem, yalnız,
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım!
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.
Hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim,
İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim

Deniz Mezarlığı / Paul Valery

Üstünde güvercinler gezen şu rahat damın
Kalbi atar ardında birkaç mezarla çamın
Şaşmaz öğle zamanı ateşlerle yaratır
Denizi, denizi, hep yeni baştan denizi
Tanrıların sükunu çeker gözlerimizi
Bir düşünceden sonra, ah o ne mükafattır.
…
Rüzgar çıkıyor… Yaşamaya dadanmak gerekir!
Sonsuz meltem kitabımın sayfalarını çeviriyor.
Toz toz kayalardan fışkırıp durur sular;
Uçun, hadi uçun, göz kamaştıran sayfalar;
Yıkın dalgalar; şenlikli sularınızı akıtın.
Yelkenlerin yemliği şu rahat çatıyı yıkın

Paul Eluard / Ölmemekten ölmek

Gözkapaklarımın üzerinde ayakta duruyor. Ve saçları saçlarımın içinde. Biçimi ellerimin biçiminde.Gözlerinin rengi gözlerimin renginde. Gölgemde yitip gidiyor. Tıpkı bir taş gibi gökyüzünde. Gözleri var her zaman açık.Ve bir an olsun uyutmaz beni. Düşeri var apaydınlık.Güneşler buharlaştıran.Güldürür, ağlatır beni ve güldürür.Konuşturur beni söyletmeksizin tek bir söz.

Paul Eluard

Beni bir gün unutacaksan / Oğuz Atay

Beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen, boşuna yorma derdi; boş yere mağaramdan çıkarma beni. Alışkanlıklarımı, özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna. Tedirgin etme beni. Bu sefer geride bir şey bırakmadım. Tasımı tarağımı topladım geldim. Neyim var neyim yoksa ortaya döktüm. Beni bırakırsan sudan çıkmış balığa dönerim.”

Susam ve Zambaklar / John Ruskin

“Bulunmak istediğiniz yer yerine “kendinize uygun yer” ifadesinin kullanılması daha doğru olabilir. Çünkü geçmişteki bu saray günümüzde yaşayan soylu topluluktan bazı yönlerden ayrılır: Kişi başka bir şeyle değil,sadece emek ve değeriyle burada kendini gösterebilir.Cennet kapılarının bekçilerini hiçbir zenginlik çeldiremez. Hiçbir isim karşısında korkudan boyun eğmezler ve hiçbir hile onları kandıramaz.

 John Ruskin/ Susam ve Zambaklar

Tanrım beni yavaşlat.. / Bir Hitit duası

Tanrım, beni yavaşlat
Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir

Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele

Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükunetini ver

Sinirlerim ve kaşlarımdaki gerginliği,
belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.

Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol.

Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret; bir çiceğe bakmak için yavaşlamayı,
güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı,
güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı,
balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi öğret.

Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat.

Hatırlat ki yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini yaşamda hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim.

Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla.

Bakıp göreyim ki onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır.

Beni yavaşlat tanrım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et.

Yardım et ki kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlıklı olarak yükseleyim.

Ve hepsinden önemlisi tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret,
değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için sabır,
ikisi arasındaki farkı bilmek için akıl ve
beni aşkın körlüğünden, yalanlarından koruyacak dostlar ver.

-Hitit duası

Acı / Cesar Vallejo

Bu acıyı Cesar Vallejo olarak çekmiyorum. Şu anda ne sanatçı, ne bir insan, hatta ne de bir canlı varlık olarak acı çekmiyorum. Bu acıyı bir Katolik, bir Muhammedî yahut dinsiz olarak çekmiyorum.

Yalnızca acı çekiyorum bugün. Adım Cesar Vallejo olmasaydı da çekecektim bu acıyı. Sanatçı olmasaydım, aynı acıyı duyacaktım yine. İnsan da olmasaydım, hatta canlı varlıkta, böylesine çekecektim bu acıyı. Katolik de olmasam, Tanrı-tanımaz da olmasam, Muhammedî de olmasam yine acı içinde olacaktım. Bugün en dipten başlayarak acı çekiyorum. Yalnızca acı çekiyorum bugün.

Açıklamasız bir acı içindeyim şu anda. Öyle derin ki acım bir sebebe bağlanamaz, bir sebebe de bağlanamaz. Sebep ne olsun ki? Ona sebep olabilecek önemdeki şey nerede? Hiçbir şey sebebi değil, hiçbir şey ona sebep olacak güçte değil. Bu acıdan doğan şey ne işe yarar.

Benim acım bir tuhaf kuşların kuzey ve güney rüzgârlarından döllenip saldıkları tarafsız yumurtalardandır. Sevdiğim kız ölseydi, acım çektiğim acı olmakta devam ederdi. Boynumu kesselerdi usturayla, ben yine şimdi duyduğum acıyı duyardım. Bu hayatta değil bir başka hayatta olsaydım çekeceğim bundan başka bir acı olmazdı. Bugün en yücelerden başlayarak acı çekiyorum. Yalnızca acı çekiyorum bugün.

Açların acısına bakıyorum da benimkinden nasıl da uzakta görüyorum onu. Açlıktan ölecek olsam, bir ot olsun biterdi mezarımda. Aynı şey âşıklar için de öyledir. Âşığın kanı, hangi kaynaktan ve ne yöne aktığı belli olmayan benim kanım yanında nedir ki?

Şimdiye dek evrendeki her şeyin kaçınılmaz olarak baba-oğul bağlantısı içinde olduğunu düşünürdüm. Oysa bugün işte bakın ne babadır benim acım ne oğul. Batan gün olmaya tümseği yok, fazlasıyla sinesi var doğan gün olmak için ve loş bir yere konacak olsa hiç ışık salmayacak, aydınlık bir yere koysan gölgesi olmaz. Bugün acı çekiyorum, olsun ne olacaksa. Bugün acı çekiyorum yalnızca.

Tövbeler olsun / Abdurrahim Karakoç

Tövbeler Olsun

Boğdu yıllarımı aşkın ırmağı
Bir daha geçmek mi, tövbeler olsun!
Görünürde zemzem, gerçekte ağı
Bir daha içmek mi, tövbeler olsun!

Tarifsiz duygular sardı içimi
Kimi yerde gezdim, havada kimi
Düştüm tepetaklak, aldım dersimi
Bir daha uçmak mı, tövbeler olsun!

Aynalara baktım onu gösterdi
Sırtımda gram yük tonu gösterdi
Boyumun ölçüsü sonu gösterdi
Bir daha ölçmek mi, tövbeler olsun!

Bazen bir kasırga, bazen bir “hiç”tim
İflas etti aklım, ben benden geçtim
Kendime ateşten elbise biçtim
Bir daha biçmek mi, tövbeler olsun!

Bazen kuyulara indirdi beni
Bazen zirvelere kondurdu beni
Göçtüm yayla diye, dondurdu beni
Bir daha göçmek mi, tövbeler olsun!

Susuz bir çöl idim, suya muhtaçtım
Hoşgörüye hasret, ilgiye açtım
“Buldum-buldum!” diye yanına kaçtım
Bir daha kaçmak mı, tövbeler olsun!

Aldırmadan kınamaya, yergiye
Tarla yaptım bir gramlık sevgiye
Saçtım tohumunu yeşersin diye
Bir daha saçmak mı, tövbeler olsun!

Terk eyledim “sevda” adlı yapıyı
Fırlattım ruhsatı, yırttım tapuyu
Kilitledim gönül denen kapıyı
Bir daha açmak mı, tövbeler olsun!

Abdurrahim Karakoç

Karadenizli kız / Ülkü Tamer

Öğretmenliğe başladığımda, bir de baktım, ufak tefek armağanlar beliriyor. takvim, dolma kalem, not defteri.. Hiçbirini almadım. “sakın bana bir şey getirmeye kalkmayın.” dedim. Bunun lafta kalmadığı, ne kadar kararlı olduğum anlaşılınca armağan verme “teşebbüs”leri kesildi.

Bu ilkemi sadece bir kere bozdum.
Karadenizli bir kız vardı sınıfta. Andersen’in kibritçi kız’ı. yoksullar arasında en yoksulu. Ama inanılmaz derecede onurluydu. Kimseye göstermek istemezdi yoksulluğunu. Hüzünlü, acılı yüzüne her bakışımda yüreğimin ortasına incecik bir bıçak saplanırdı.

Bir kış günü ders arasında sınıftan çıkmadım. Pencereye gidip dışarıyı seyretmeye koyuldum. yağmur çiseliyor. Kapının önünde bir simitçiyle bir tatlıcı çene çalıyor. Karadenizli kızı gördüm birden. koşarak simitçiye gitti, bir simit aldı, yine koşarak okula döndü. Koridorlarda oynayan öteki öğrencilerin yanına.
O güne kadar bir kerecik bile simit görmemiştim elinde.
Kapı vuruldu. açıldı. döndüm. Karadenizli kız. simiti uzattı.
“al, öğretmenim.” dedi.
“biliyorsun” dedim, “ben..”
sözümü kesti.
“yiyeceksin!” diye bağırdı. “sana aldım! Sen bizim için neler yapıyorsun!”
Simiti elime tutuşturdu. Koşarak çıktı.
O simiti yedim. dünyanın en acı; ama en lezzetli simitiydi.
İyi ki ders arasındaydık. İyi ki çocuklar koridordaydı. İyi ki hiçbiri onu nasıl boğazım düğümlenerek yediğimi görmüyordu.