Sözsüz cümleler topluluğu

Sizi var ettiğim bu yoklukta, adımı ‘yalnızlık’ koydum. Üstelik hiç korkmadım o sessiz hiçlikten. Artık adınız, benim adımdan çok uzak, sözsüz bir cümleler topluluğu; telaffuz edilmeyen bir hatıra, duyulmayan bir fısıltı.”

Kendine belâ okumak..

İnsan kendine bela okuyorsa cidden bıkmıştır. Bu aslında tam bir pes ediştir; kişinin kendi içindeki fırtınaya teslim bayrağını çekmesi, ruhunun ıssız bir limanda kendi gemisini ateşe vermesidir. Kendine karşı bir kaybediş hali, kendi kalesinin surlarını kendi elleriyle yıkmak gibidir.”

Rutin sabır taşlarının adı: otobüs durakları

Otobüs durakları, insanoğlunun günlük rutin içindeki küçük sabır taşlarıdır; aynı zamanda vaktin akışına direnen sessiz iskeleler ve yabancıların kaderlerinin birkaç dakikalığına kesiştiği geçici adacıklardır.

​Bu beton sığınaklar, şehir hayatının koşturmacasında durup soluklanmayı zorunlu kılan, herkesin kendi iç dünyasına çekildiği ama aynı zamanda ortak bir beklentide birleştiği birer terbiye sahası gibidir. Bazen bir hatayı bekler gibi, bazen de bir mucizenin gelmesini umar gibi dikiliriz orada; durak, hayatın hızından kopup, kendi zamanımızı yeniden keşfettiğimiz o küçük zaman boşluklarıdır

Eşini çok düşünen adamlar,erken ölür

Bence karısını en çok düşünen, “iyi adamlar” erken ölür; sanki eşleri bu ağır hayat yükünü daha az taşısın, onlar göçüp gittikten sonra geride kalanlar daha huzurlu bir bahar görsün diye. Bir siper misali, hayatın tüm fırtınalarını göğüsleyip kendi limanlarında sönmeyi seçerler.

​Fakat eşinden önce giden kadınlar, bilmeden de olsa kocalarına hayatlarının en büyük kötülüğünü yaparlar. İnsan, ömrünü paylaştığı o gölgeden mahrum kaldığında, aslında bir boşluğun içinde savrulmaya başlar. Yalnız kalan koca, artık sadece nefes alıp veren, ancak ruhu o büyük kopuşla çoktan küle dönmüş yaşayan bir ölüdür; kalbi, geride kalan bir harabenin tek başına bekçiliğini yapmaya mahkûm edilmiştir.

Hakiki deri ibaresi,günümüzde tüm hükmünü yitirmiştir.

Hakiki deri” ibaresini vitrine taşıyarak müşteri çekme dönemi artık geride kalmıştır. Günümüzde tüketiciler, geleneksel malzeme kalitesinden ziyade, statü ve tasarımın simgesi haline gelen ulaşılabilir lüksü aramaktadır. Ünlü bir markanın birebir imitasyonuna sahip olmak, artık markanın kendisine sahip olmaktan daha büyük bir prestij ve tercih sebebi haline gelmiş durumdadır.

​Bu değişimin temelinde, tüketim kültürünün geçirdiği köklü bir evrim yatmaktadır. Artık “gerçek” olanın sunduğu dayanıklılık ve kalite arayışı, yerini hızla değişen trendlere ayak uydurma zorunluluğuna ve sosyal kimliğini estetik kodlarla inşa etme arzusuna bırakmıştır. Tüketiciler, devasa fiyat etiketlerine sahip orijinal parçalar yerine, görsel olarak aynı etkiyi yaratan ancak çok daha erişilebilir olan imitasyon tasarımları tercih ederek, hem finansal özgürlüklerini korumayı hem de trendleri yakından takip etmeyi bir yaşam biçimi haline getirmiştir.

Çıkış yollarının doğruluğu

“Kendine bir çıkış yolu bulduysan sevin. Ama yol seni istediğin yere götürmediyse de sıkıntı yapma ve üzülme. Çünkü çıkış yolları, insana sadece yeni bir umut olur. O umudun doğru olup olmayacağını, seni mutlu edip etmeyeceğini yalnız sen değil, kaderin de belirler.”

İnanç çelişkilerimiz.

Kendimizi kötülemeye ne kadar da meraklıyız!  Bir yandan “dünyada müslümanlığın en rahat yaşandığı yer Türkiye” diyoruz. Diğer yandan da sonradan müslüman olmuş ünlü birini duyunca ” “kesin bizden görüp olmamıştır” diyoruz. Kendi içimizde bu denli çelişkilerle yaşamaya nasıl da bayılıyoruz..

Yılbaşı ağacıyla poz vermek..

Plastik ve süslenmiş bir çam ağacının önünde poz vermenin anlamı; ağacın size bir değer katması mı, yoksa sizin o plastik yığınına “varlığınızla” lütufta bulunmanız mı?

​Henüz çözemedim… Gerçi, bir ucunda “doğayı taklit etmeye çalışan plastik bir nesne”, diğer ucunda ise “bu nesneyi anlamlı kılmaya çalışan modern insan” varken, hangimiz daha yapayız, o da ayrı bir tartışma konusu tabii.

Kalsam / A. Cahit Zarifoğlu

Kalsam,
Sığdıramam
Bu deli maviyi ihanet kokan soluğuna
Metropollerin.

Üşür gözlerimde yediveren tomurcuk,
Yedi göğün yıldızları.
Yüreğimde bir maral ağlar,
Hangi suya eğilsem.

Ellerimin
Dikiş tutmazlığı
Ellerine teyellenmişken,
Bağlıydım hayata
Ama şimdi
Çözüldüm her anlamda.
Tırnaklarım etimden ayrıldı çünkü.
Çünkü beklenenden tez düştü ak’lar çocuk sakallarıma .
Çünkü kırıldım saç uçlarıma kadar!

Ve.
Haziran gibiydi çocuklar, yakmayan sıcaklıklarıyla
Yüzlerinde yüzlerce iklim,
Alabildiğine savunmasız, ürkek ve masum .
Ve böyle temizken hayat ne büyük günah işledik büyümekle.
Hani diyorum ya ; umuda gülümse hep,
Aç gözlerini, yosun tutmuşsa da zaman, aldırma!
Sen, çoktan kapamışsın gözlerini,
Yüzünde buruk bir gülümseyişi hediye bırakarak.

Artık çıkarım bulanık köpüklü dalgalardan.

Ağlamam bu sefer inan,
Yıkıldığında kumdan şatolarım.
Hem artık güneş çizmeyi öğrendim.
Gözlerime hükmetmeyi, susmayı, tırnağımı daha derinden koparıp,
Hıçkırıklarımı tam sol yanımda yok etmeyi.
Gizlemeyi ama bi yağmurda geçmiyor söz işte,
Yüreğime.
O ağlıyor ben damlıyorum .
Bakma büyümüş gibi yapıyorum.

Görev / Ezra Pound

gidin, şarkılarım, yalnıza ve tatminsize,
asabı bozulana, sözleşmeyle köleleşenlere,
küçümsemelerimi götürün zulmedenlere.
serin bir suyun dalgası olarak gidin,
zalimlere nefretimi iletin.

konuşun şuursuz baskıya karşı,
hayalgücü kıt olanın gaddarlığına,
kayıtlara karşı konuşun.
can sıkıntısından ölmekte olan burjuvaziye,
varoşlardaki kadınlara gidin.
tiksinerek evlenenlere gidin,
başarısızlığı örtülenlere,
talihsizce eşleşenlere gidin.
satınalınmış zevceye,
miras kalmış kadına gidin.

şehveti zarif olanlara gidin,
zarif arzuları bastırılanlara,
dünyanın ruhsuzluğu üstüne samyeli gibi esin;
duyarlı gidin,
güçlendirin ince bağları,
ruhun yosun ve dokunuşlarına güven verin.

dostça bir havayla gidin,
samimi bir lisanla.
yeni günahlar ve yeni sevaplar bulmaya istekli gidin.
karşı çıkın zulmün her biçimine.
orta yaşın kabalaştırdıklarına gidin.
kazandığını kaybedenlere.

ailede boğulan delikanlıya gidin-
ah ne iğrençtir o
bir evin üç neslini bir araya toplanmış görmek!
filiz vermiş yaşlı bir ağaç gibi,
ve kimi dalları çürümüş ve dökülen.

çıkın dışarı ve önyargıya meydan okuyun,
karşı koyun kanın bu yeşil köleliğine.
ve karşı koyun ruhun her çeşit köleliğine.

Yaşadım artık bitti / Ziya Osman Saba

Yaşadım aranızda, artık bitti, insanlar!
Fenaları tanıdım ve sevdim iyileri.
Kavgamız sona erdi, tükendi bütün günler.
İnsanlar! sıranızdan çıkan insanın biri.

Ben de taşıdım, akşam, bir eve bir ekmeği,
Yaşadım bir kenarda, habersiz Hintten, Çinden’
Ömrümün bilmiyorum her an neresindeyim!
Fakat sesler geliyor gelecekler içinden.

Beni hep kucağına alıyor büyükbabam.
Karyolam ın başında masal söylüyor dadım,
İlk defa tutuyorum sevgilimin elini.
Geçip gittiniz işte.. Ah, nedir ki hayatım!

Yarabbim! o günleri yaşamak istiyorum.
Bak içerim kanıyor o günleri anınca.
Tamamladım ömrümü dünyanızda, insanlar!
Nereyi göreceğim gözlerim kapanınca?

Üçüncü şahsın şiiri / Attila İlhan

gözlerin gözlerime değince
felâketim olurdu ağlardım
beni sevmiyordun bilirdim
bir sevdiğin vardı duyardım
çöp gibi bir oğlan ipince
hayırsızın biriydi fikrimce
ne vakit karşımda görsem
öldüreceğimden korkardım
felâketim olurdu ağlardım

ne vakit maçka’dan geçsem
limanda hep gemiler olurdu
ağaçlar kuş gibi gülerdi
bir rüzgâr aklımı alırdı
sessizce bir cıgara yakardın
parmaklarımın ucunu yakardın
kirpiklerini eğerdin bakardın
üşürdüm içim ürperirdi
felâketim olurdu ağlardım

akşamlar bir roman gibi biterdi
jezabel kan içinde yatardı
limandan bir gemi giderdi
sen kalkıp ona giderdin
benzin mum gibi giderdin
sabaha kadar kalırdın
hayırsızın biriydi fikrimce
güldü mü cenazeye benzerdi
hele seni kollarına aldı mı
felâketim olurdu ağlardım