Eğer her kederlendiğimizde ağlayarak kurtulma imkanımız olsaydı, teşhissiz hastalıklar ve şiir ortadan kalkardı.
EMIL M. CIORAN | ÇÜRÜMENİN KİTABI
“Şair yazar Nurettin Durman berberlik yapıyordu Beylerbeyi’nde. Dedemlerin evi de Küplüce tarafında, Beylerbeyi’ndeydi. Biz hafta sonu babamla gidiyorduk. Dört kardeş girip, tıraş olmamız gerekirse tıraşımızı yapardı Nurettin amca. Babamla da sohbet eder, o dönemdeki mevzuları konuşurlardı. Ben de sessiz sakin, orada masadaki kitap ve dergilerle ilgilenirmişim. Nurettin amca babama, ‘Cahit Bey, maşallah Ahmet çok uslu, efendi. Çok az konuşuyor.’ demiş. Babam da ‘Benim oğlum öyledir. Çok konuşmaz, düşünür.’ demiş.”
Hedda; ikiyüzlülüğe, yalancılığa ve haksızlığa doğrultur babasından kalma tabancasını. Kimseye değmez mermileri, ayaklarının yanından sekip korkutur sadece ve onlara alaycı bir dans ettirir. Hedda boş laf sevmez, eylem bekler. İradesiyle, samimiyetle kararlar verebilen ve onları hayata geçirebilen insanlar ister ama çevresindekiler tutkularına, bir yarış olarak gördükleri bu hayatta maddesel saygınlığa köledir. O yüzden Hedda, onların değer verdiği şeylerle gözlerini boyar, sonra onlar bu büyünün etkisindeyken ateş eder. Böylece dilin yalancı kivirışları biter ve ayakların dansı başlar, en azından bu bir atılım, bir eylemdir. Hedda, gücünü yalnızlığından alır, kimseye tabi değildir ve sözcükleri kendi çıkarları için bükmez. Hedda pek sevilmez çünkü o özgür bir orman kuşudur ve kimsenin kafesine sığmaz.
Fotoğraf: Maggie Smith, Hedda Gabler rolünde, Cambridge Tiyatrosu, 1970.
Az önce Iyeoka’nın “Simply Falling” şarkısını dinledim YouTube’da. Vatandaşın biri sağ olsun, Türkçe altyazılı hâle getirmiş klibi. Şu yaşa geldik, hâlâ bilmiyorum İngilizceyi… Yazık.
Bunu yalnız İngilizce için söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın; kendi dilim dışında ikinci herhangi bir dili öğrenememiş olmamdan bahsediyorum. İnsanın ikinci bir dili öğrenmesi, en başta ufkunun gelişmesi, yabancı toplumların kültür yaşamlarını da öğrenmesi demektir bir çeşit. Dil başlı başına bir zenginliktir.
Neyse…
Konumuz da bu değil zaten. Anlatmak istediğim, yabancı dilde olan (İngilizce) birçok slow aşk şarkısının içindeki söz ve anlam zenginliği. Adamlar aşk kavramını o kadar sade ve basit anlatıyor ki hayran olmamak imkânsız. Öyle süslü püslü ifadelere sığınmadan tamamen gönüllerinden geldiği gibi yazıyor ve söylüyorlar. “Aşkım”, “canım”, “bitanem” yok o hikayelerde. Takılıp kalmıyorlar kalıplara. Karşı tarafı öven ve yalvaran kelime ve cümlelere de hiç bulaşmıyorlar.
Bizdeyse durum, birkaç iyi söz yazarının güdümünde ve bu yazarların taklitleri ile iletilmeye çalışılıyor. Toplasan 10 cümleden oluşan, arasına da belki en az 7-8 tekrarlı nakaratı ekleyince al sana aşk şarkısı! Tamam, haydi hareketli şarkılar kaldırır bol nakaratı. Ki ülkemde tempolu şarkılar zaten %80 nakarattan oluşur 🙂 Nakaratı kulağa hoş gelen şarkı tutunur kulaklarda. Ama slow parçalarda 3-4 tekrardan sonra bayar, kabak tadı verir. Tabii sorun şimdi vatandaşa, “Tevfik Sadi böyle düşünüyor.” deyin; verecekleri cevap: “Saçmalamasın!” olur. Çünkü nakarat zehirlenmesine maruz kalmışlardır onlarca yıl.
Nakaratı az söylenen şarkılarda doğru sözcük ve cümlelerle gayet de güzel anlatabilir derdini. Ercan Saatçi’nin “Sayenizde” şarkısı bu bahse örnektir. Şarkı toplasan 2 dakika sürmez, nakaratta da cimri davranmıştır Saatçi. Ama aslında budur doğru olan…
Uzun nakarata örnek, Yıldız’ın “Delikanlım” şarkısıdır. Herhâlde Yıldız, “Kalbim duraksız” cümlesi ile başlayan nakaratı en az bir 7-8 kere yineler. Dinleyici de bıkmaz hiç…
Yine, bir Sibel Can şarkısı vardır: “Ölürüm”. 4 buçuk dakikalık şarkının 3 dakikası “Ölürüm!” ile geçer. :/
Ama buraya bakın bir şimdi. Iyeoka’nın “Simply Falling” şarkısının Türkçe çevirisini paylaşacağım sizlerle:
Iyeoka – Simply Falling
There goes my heart again
All of this time I thought we were pretending
Nothing looks the same when your eyes are open
Now you’re playing these games to keep my heartbeat spinning
You show me love, you show me love
You show me everything my heart is capable of
You reshape me like butterfly origami
You have broken into my heart
This time I feel the blues have departed
Nothing can keep me away from this feeling
I know I am simply falling for you
I’m taking time to envision where your heart is
And justify why you’re gone for the moment
I tumble sometimes, looking for sunshine
And you know this is right when you look into my eyes
You show me love, you show me love
You show me everything my heart is capable of
And now I can’t break away from this fire that we started
There my heart goes again
In your arms I’m falling deeper
And there’s nothing to break me away from this
Sadece Tutuluyorum
İşte gidiyor kalbim yine,
Tüm bu zaman boyunca “-mış gibiyiz” sandım
Gözlerin açıkken aynı değil hiçbir şey
Şimdiyse kalbim atsın diye yapıyorsun bu oyunları
Göster bana aşkı, göster aşkı
Göster bana kalbimin kabil olduğu her şeyi
Şekilden şekle sokuyorsun beni kağıttan bir kelebek gibi
Kalbime zorla girdin
Bu kez hüznün yola çıktığını seziyorum
Hiçbir şey alıkoyamaz beni bu duygudan;
Biliyorum, ben sadece sana tutuluyorum
Kalbinin yerini düşlemek için zamanımı harcıyorum
Bir de gidişine haklı bir neden bulmak için
Tökezliyorum bazen, günışığını arıyorum
Bunu sen de biliyorsun bakınca gözlerimin içine
Göster bana aşkı, göster aşkı
Göster bana kalbimin kabil olduğu her şeyi
Şimdiyse kurtulamam başlattığımız bu ateşten
İşte gidiyor kalbim yine
Kollarında düşüyorum daha derine
Hiçbir şey yok ki beni bundan ayırsın
Kadın o kadar saf ve sıradan anlatıyor ki, sözleri okuduğunuzda sanki bir mektup tadı alıyorsunuz. Bizim arabesk-fantezi miraslı tarzımız (bunun içine Türk sanat müziğini de ekleyin) bu tip sözlerle yazılmış şarkıları kaldırmaya hiç müsait değil. Allah’tan halk müziği ve eski sanat müziği hitlerimiz var da güzel sözlere denk geliyoruz, yoksa iş pop’a, rap’e kalsa film kopar.
Onlarda ortalama 3,5 dakikaya sığdırıyor sözleri, biz de… Onlarda sevgiden bahsediyor, biz de. Gelin görün ki adamlar ortalama 100-120 farklı kelime ile anlatıyor dertlerini, biz ise yarısı kadar… Anca yarısı kadar!
Tabii burada tarzın ve bestenin şeklinin durumu mühim. Bunları yazarken hiç düzgün ve uzun sözlere sahip şarkımız yok diye etmiyorum; elbette ki var. Mesela şimdi aklıma geldi, Candan Erçetin’in “Bahar” şarkısı ve yine “Git” şarkısı çok güzel iki örnek…
Git
Madem ki benli hayat sana kafes kadar dar
Uzaklaş ellerimden uçabildiğin kadar
Hadi git benden sana dilediğince izin
Öyle bir uzaklaş ki karda kalmasın izin
Git iş işten geçmeden git
Çok geç olmadan vakit
Günahıma girmeden
Katilim olmadan git
Günahıma girmeden
Katilim olmadan git
Sanırlar ki sen beni biricik yar saymıştın
Oysaki hep yedekte, hep elde var saymıştın
Hadi git ne bir adres, ne bir hatıra bırak
Zannetme ki pişmanlık mutluluk kadar ırak
Git iş işten geçmeden git
Çok geç olmadan vakit
Günahıma girmeden
Katilim olmadan git
Günahıma girmeden
Katilim olmadan git
Ne vedaya gerek var, ne de mektuba hacet
Git de Allah aşkına bir selama muhtaç et
Güllere de aşk olsun gene sen kokacaksan
Fallara da aşk olsun gene sen çıkacaksan
Git iş işten geçmeden git
Çok geç olmadan vakit
Günahıma girmeden
Katilim olmadan git
Günahıma girmeden
Katilim olmadan git
Kopsun nereden inceyse artık bu bağ bu düğüm
Her gece daha berbat, daha vahim gördüğüm
Korkulu düşlerimi yormaktan kaçıyorum
Sırf sana üzülüyor, sırf sana acıyorum
Git iş işten geçmeden git
Çok geç olmadan vakit
Günahıma girmeden
Katilim olmadan git
Günahıma girmeden
Katilim olmadan git
Git
Bahar
Sen bana müjde misin, umut musun sevgili?
Kim demiş geçti mevsim, ufukta göründü kar?
Bu kaçıncı bahar sakın sorma sevgilim
Benim yorgun gönlümde aşkının telaşı var
Bu kaçıncı bahar sakın sorma sevgili
Benim olgun gönlümde aşkının telaşı var
Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum
Yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar?
Ayrıca bunun seninle ne ilgisi var?
Tabii ki ben böyle olduğum için bahar
Çünkü sana değdiğinden beri ellerim
Bütün kış dallarında tomurcuklar var
Sen bana vaat misin, lütuf musun sevgili?
Kim ne derse desin al beni sinene sar
Yaşanmış baharları unut gitsin sevgili
Benim gönül ülkemde bir tek senin aşkın var
Yaşanmış baharları unut gitsin sevgili
Benim yorgun gönlümde bir tek senin aşkın var
Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum
Yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar?
Ayrıca bunun seninle ne ilgisi var?
Tabii ki ben böyle olduğum için bahar
Çünkü sana değdiğinden beri ellerim
Bütün kış dallarında tomurcuklar var
Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum
Yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar?
Ayrıca bunun seninle ne ilgisi var?
Tabii ki ben böyle olduğum için bahar
Çünkü sana değdiğinden beri ellerim
Bütün kış dallarında tomurcuklar var
Çünkü sana değdiğinden beri ellerim
Bütün kış dallarında tomurcuklar var
Bütün kış dallarında tomurcuklar var
Bütün kış dallarında tomurcuklar var
Sanırım ne demek istediğimi anladınız… Şimdi açın “Simply Falling”i Iyeoka’dan bir dinleyin.
Sevgili Lev Nikolayeviç,
Bu sefer gerçekten çok uzun bir zaman geçti sana yazmayalı. Üzgünüm…
Öncelikle umarım keyifle yatışa devam ediyorsundur. Ben genel manada iyiyim. Şu salgın muhabbeti de bitiyor gibi görünüyor, bakalım, hayırlısı…
Şimdi geleyim bu mektubu yazma sebebime. Mevzu küsmek… Hani şu sevdiklerimizle aramıza belirsiz süreli bir mesafe koyuşumuza verdiğimiz isim olan küsmekten bahsediyorum. Küsme konusunda tarihte ismi ön plana çıkan birkaç düşünürden biri de sensin, biliyorum. Küsmenin kitabını kim yazabilir diye sorsalar, herhâlde ilk akla gelen de sen olurdun. Senin küsüşlerin malûm, tamamen insanlığa! Zaman denilen şeyin içinde kendini kaybetmiş, maksatsız ve sorgulamadan yaşadığını sanan herkese küsmüştün sen.
Ve bu küskünlüğün seni tamamen yalnızlaştırmış ve oldukça da yormuştu. Ama sen bu hâlinde kendine küsmedin hiç. Yaşamı, dünyayı, ahlâkı, sevgiyi ve doğruluğu tüm insanlığın üstünde tutarak büyüttün içinde. İnsanlık boş işlerle vaktini çarçur ederken sen hiç yılmadan anlatmaya devam ettin ölümlü dünyayı ve insanın ne ile yaşaması gerektiğini.
Yoksa günümüz insanlığının yaşadığı aptalca küskünlüklerini senin irdelediğin küsme ile kimse kıyaslayamaz.
Fakat bir de işin kendine küsme ve yabancılaşma boyutu var, hocam. Çağımızın insanı, kendine yabancılaşmanın en büyük şovunu sergiliyor desem yanlış olmaz. Kendine yabancılaşan insan, ilk önce ruhuna küsüyor aslında hiç fark etmeden. Kendi kendine anlamsızca uzaklaşıyor, akabinde de kendi dışında ruhu olan her şeye ve herkese…
İmkânlar, kolaylıklar ve arzularla tıka basa dolu olan insan, gerçekten ne büyük zararda! Fakat yine fark etmiyor… Fark etmiyor.
”Kendine küsme nedir?” diye sorsalar bana, “Aslını inkâr etmektir.” derdim. Öyle ya… İnsan bu dünyaya çok sağlam bir gaye ile gönderilip sonra bomboş, ziyan olmuş bir hayatla dönmüyor mu yurduna?
Ben, meselâ, bu inkârın ne kadar yanlış olduğunu bildiğim hâlde yine çoğu zaman karışıyor ve sapıtıyorum bu yolda. Allah’tan sonra toparlanıyorum. Ya peki gerçekle yüzleşmeye korkanlar? “Sonunu düşünen kahraman olamaz.” sözüne tam biat edercesine hesapsız ve kitapsız yaşayanlar ne zaman uyanır?
Ya da hiçbir kere uyanabilecek midir?
Aslında şimdi şu muhabbeti seninle karşılıklı yapabilseydik kim bilir ne teşhisler, ne çözümlemeler yapardın sazı eline alıp…
Ben kendine küsmeyenler sınıfında yaşamaya çalışıyorum her zaman. En azından niyetim hep halis. Ameller zayıf olsa da niyetim temiz ve bir şekilde ayakta kalmaya çalışıyor.
Umarım her şeyi gören Rabbimiz benim bu niyetimin karşılığını üstüne rahmetini ekleyerek verir. Çünkü sadece “Hakkımı ver.” desem, biliyorum ki yüzümü yerden kaldırıp Allah’ın yüzüne bakmaya cesaret edemem. Rabbim bizi bizle yalnız bırakmasın inşallah.
Benden bu kadar bu mektupla. Rahatın bol olsun, nurun tepende pırıl pırıl parlasın aziz dostum.
Görüşmek üzere…
Bazen hiç olmadık bir şeyler kafanıza takılır. Sokakta birini görürsünüz, tanımıyorsunuzdur ama tanıdık gelir. Belki de gerçekten tanımıyorsunuzdur fakat çok yakın tanıdığınız birini çağrıştırmıştır; siz de “Bulacağım!” diye ölürsünüz. Ya da bir sanatçının muhabbeti geçecektir arkadaşınızla otururken. Adı dilinizin ucundadır ama gelmez bir türlü. Çıldırmanıza ramak kalır da yine de söyleyemezsiniz, ta ki birkaç gün geçer ve bulursunuz; ya araştırıp ya da bir anda…
İşte benim aklıma takıldı bir oyuncu bu akşam. Star TV, çoğu zaman yaptığı gibi John Wick filmini vermişti, birinci bölümünü verir en çoğu da. Neyse, işte o filmde kötü rolde oynayan bir oyuncu vardır: Mikael Nyqvist. İşte onu izlerken bu oyuncunun bizim Türk oyunculardan birine benzediğini fark ettim. Bizim oyuncunun yüzü aklımda fakat ne adını biliyorum ne de oynadığı dizileri. Sen Google’a gir sonra, ara Türk dizileri kötü adam rolleri oyuncuları…
Ara ara yok, ara ara yok arkadaş! Sonra birden aklıma TRT’de eski dönemlerde yayımlanmış bir dizi geldi; Bir Yusuf Masalı‘ydı dizinin adı. Dedim, kesin orada oynayan bir adamdı. Girdim baktım dizi oyuncularına, İsmail Hakkı Ürün çıktı karşıma. Evet, Mikael Nyqvist’e az bir benzerliği vardı ama değildi Mikael’in benzediğini düşündüğüm oyuncu.
Allah’ım, çıldıracağım! “Kim bu? Kim bu?” derken gözümün önüne Diriliş Ertuğrul dizisi geliverdi. Dedim, bir şansımı deneyeyim. Girdim ve başladım bu sefer de Google’da Ertuğrul dizisi kötü rol oyuncularını aramaya. Allah’ım, herkes çıktı, aradığım çıkmıyor; sıyırmak üzereyim artık! Ama “Yılmayacağım be!” diyerek aramaya devam ettim. Son 3 sezonunu çok sıkı takip ettiğim dizide böyle bir oyuncu yoktu, eminim. Bu sefer de yine Google’da Ertuğrul dizisi birinci ve ikinci sezon cast diye aramaya başladım.
Yine yok. Yani liste var fakat fotoğrafları olmadığı için bulamıyorum. Sonra dedim, görsellere bakayım. İşte görsel aramalarına bakarken Korkut Bey rolündeki Hüseyin Özay’ı gördüm. “Aha!” dedim, “Evet, işte aradığım oyuncu bu Korkut Bey’e yakın olan bir adamdı.” Hatırlıyordum. Bu sefer de çok saçma olsa da şöyle bir arama yaptım arama motorunda: “Korkut Bey’in adamı”.
Evet, komik bir arama ifadesiydi ama o an aklıma geldi. Saçma olsa da tüm bulma ihtimallerini denemeliydim. Ve işte o an… Google görsellerde karşımda duruyordu aradığım oyuncu: Dizide Gümüştekin Gazi rolünü canlandıran Mehmet Polat!
Allah’ım, o an nasıl bir mutluluk… Nasıl bir rahatlama… Nasıl bir gurur, anlatamam! Üstümden tonlarca yük kalktı sanki. Elin adamlarını birbirine benzetip sonra da onları eşleştirmek için Google’da 1 saat arama yapmak ne büyük bir zaman kaybıdır oysa! “Sana ne! Kim kime benziyorsa benziyor.” diyeceksiniz ama inanın hiç öyle değil, bunu yaşayan bilir.
Şimdi bu hikayeden sonra bana şunu söyleyin bir zahmet: Birebir benzemiyor mu Polat ve Nyqvist?
Benzemiyor diyen, MHRS’den göz doktorundan randevu alsın bence. Polat, Nyqvist’in Türkiye versiyonu be! (Mehmet Polat bir on yıl sonra daha çok benzer görün.)
Neyse… Bitti çok şükür mevzu.
Bu adam Mehmet Polat




Bu aşağıda ki adamsa meşhur Mikael Nyqvist..



