Tarkan’ın doğa sevgisine hayran olmamak imkânsız; ancak gelin görün ki Tarkan da bazen sapla samanı birbirine karıştırıyor. Öyle ki Rize’de Lojistik Merkez ve Liman projesinin inşa edileceği deniz üzerindeki alanın dolgusu için 16 milyon tona yakın taş alınması kararlaştırılan İkizdere ilçesi Cevizlik köyündeki taş ocağına tepki olarak Instagram’dan tepkili bir paylaşım yapmış. Valla ne yalan söyleyeyim, ben Tarkan’ın memleketteki iyi şeyleri görmekte zorlanıp bir filtreleme kullandığını, fakat olumsuz algılanan her olayın avukatlığına soyunduğunu görüyorum son 20 senedir.

​Mustafa Balbay’ın beyefendiliğini ve kibarlığını seviyorum. Fakat katıldığı tartışma programlarında konuya giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinde birbirinden farklı sonuçlar ortaya koymasını ve konuşmasının sonuç toplamında hiçbir şeyi net olarak ortaya koymamasını daha çok seviyorum. 🙂 Ki bu akşam Habertürk’te de yine birçok şey söyledi ama ortada bir şey yok yine. Tabii her programda yaptığı gibi Mustafa Kemal Atatürk’ü övgüyle anması dışında…

​Malum, kadın vokaller hem sesleri hem de fiziksel avantajları ile erkek rakiplerinin hep bir adım önündeler. Son dönemde de erkek vokallerin sesleri ve tarzları aynı tip olunca geride kalmaları da çok doğal oluyor. Ancak ben geçen günlerde bir sese denk geldim: O isim Turgut Çıngı. Çok doğal ve güçlü bir sese sahip olan Çıngı, müzikal anlamda piyasa müziğinin çok üstünde işler yapıyor. Radyolarda “Gidemem” şarkısıyla sesini duyuran Çıngı’yı dinleyin bence.

​Valla bu yaşa geldim, Edip Akbayram’ın bir kızı olduğunu yeni öğrendim. Türkü Akbayram’dır bu kızın adı. Geçen gün Volkan Konak’ın programındaydı. Bu zamana kadar bu kız bu harika sesiyle nerede saklanıyordu bilmiyorum. Ancak biraz araştırınca, 2018 yılında “Hiçbiri” adında bir albüm çıkardığını öğrendim. Akbayram’ın akustik performanslarını dinleyince YouTube’da valla kulaklarımın pası silindi. Çok yumuşak ama bir o kadar da güçlü bir sese sahip kesinlikle. “Mavi Liman” ve “Yiğidim Aslanım” performanslarını dinleyin, bana hak vereceksiniz.

​Ve işte her sene 24 Nisan’da “Acaba Amerika bu sene, sözde Ermeni soykırımını tanıyıp ‘soykırım’ diyecek mi yoksa demeyecek mi?” merakımız bu sene sona erdi. Amerika’nın aslında güzel bir huzurevinde yaşıtlarıyla gençlik sohbetleri yapması gereken başkanı, bize “soykırımcı” dedi. E peki ne oldu? Biz şimdi soykırım mı yapmış olduk? Tabii ki hayır. Amerika yalnızca son üç yıldır bizi istediği çizgiye çekmediği için aklınca bu abuk yalanı kabul etti. Yalnız bu iftirayı atarken bizim eski Türkiye olmadığımızı da gördü. Belki bu soykırım kelimesini bundan 15 yıl önce kullansaydı biz de haklılığımızı ispatlamak için yırtınıp dururduk. Ama şimdi durumlar farklı. Bence sakin kalıp akıllı bir yol izlemek lazım. Belki biz de ekstra bir misilleme olarak dünyanın en büyük soykırımcısı Amerika’nın geçmişte yaptığı katliamları tanıyabiliriz, o kadar…

​Bu arada akşamüstü ülkece tam kapanma olayına girdiğimizi duydum. Beklenen bir karar mıydı? Valla ben beklemiyordum; çünkü aşılama programının hızına güveniyordum. Ancak aşı stokunun yetersizliği ve sağ olsun milletimin COVID tedbirlerine harfiyen uyan (!) vatandaşları yüzünden kapanma kararı kaçınılmaz oldu. Şimdi 17 gün evdeyiz. Bekleyip göreceğiz bakalım yasaklar sonrasında vaka sayımız kaça düşecek. Bu arada benim aklıma şöyle bir şey geldi: Devletimiz bu süre içinde yaş aralığı gözetmeden çalışma zorunluluğu olan bazı meslek grubu çalışanlarını da aşılasa daha iyi olmaz mı? Böyle olursa bu insanların evlerine virüs taşıma ihtimalini de düşürürüz.

Tavsiye Edilen Yazılar