Pelvik Kaslar Maslar Derken Ataları Hatırlamak

Sosyal medyada sağlıklı yaşam tavsiyeleri arasında gezinirken, yeni bir buluş gibi sunulan o “mucize” hareketi görünce kahkahayı bastım. Karşımızda duran şey, bildiğimiz eski usul alaturka tuvalet oturuşu! Modern hayatın konforuna alışıp unuttuğumuz, ama aslında bedenimizin fıtratına en uygun pozisyonu, şimdi pilates hareketi diye yutturuyorlar.

​Eskiden evlerin başköşesinde yer alan o alaturka tuvaletler, meğer sağlığımızın gizli kahramanıymış. Şimdi alafranga rahatlığına alıştık, dizlerimiz bükülmesin, yorulmayalım diye en doğal ihtiyacımızı bile şekilden şekle girerek yapmaya çalışıyoruz. Tabi yaşlılarımızı ve sağlık durumu elvermeyenleri ayrı tutuyorum, ama sağlıklı bir bünye için o duruş şart.

​Hatta Japonlar konuyu aşmış; hem alaturka rahatlığını sunan hem de klozet konforunu koruyan harika bir tasarım geliştirmişler. Vücudu tam doğru açıyla eğen bu tasarım Türkiye’ye gelse kapışılır, ama eli kulağında görünmüyor. Gelirse de Japon mühendisliği bu, ucuz olmayacağı kesin!

​Sonuçta Amerika’yı tekrar keşfetmeye gerek yok; geçmişteki atalarımız ne yaptıysa %90 doğruymuş!

Frekansın Ötesinde Bir Dokunuş: İyi ki Varsın Doğancan

Sabah rutinimde Süper FM’de Doğan Can’la Doğan Canlı Yayında programının yeri çok ayrı. Sabah işe giderken trafikte keyifle dinlerim. Tabii Alem FM’de Fatih Yıldırım ve Umut Bezgin’le “Kafa Açan Uzman” programı ile reklam aralarında dönüşümlü olarak da dinlerim. Eğlenceli tavrı ve zekice esprileriyle güne başlamamı sağlayan Doğan Can, sadece bir şovmen değil, aynı zamanda kalbi çok güzel bir insandır. Yaşının çok üstünde bir duygusal zekaya sahiptir. Program formatı eğlenceye dayalı olsa da toplumsal meselelere olan duyarlılığını her fırsatta hissettirir Doğan Can.

​Neyse…

​Bugün yayında yaşananlar ise ona olan sevgimi bir kat daha artırdı. Sıkıntılı ve hayatın ağırlığı altında ezilen bir dinleyici yayına bağlandığında, Doğan Can her zamanki kayıtsızlığıyla geçiştirmedi. Aksine, derdini derinden hissetti ve canlı yayını riske atma pahasına, “İstersen reklama girelim, numaranı alayım, yayın arkasında ayrıca konuşalım.” diyerek ona el uzattı.

​Bir radyocudan kolay kolay beklenmeyecek kadar insani, samimi ve şefkatli bir yaklaşımdı bu. Belki de o an maddi ya da manevi çok zor bir durumdaydı o vatandaş, bunu bilemeyiz. Ancak Doğan Can, kaliteli programcılığının ötesinde insan hayatına değer veren yardımsever kimliğini bir kez daha ortaya koydu. Umarım arayan vatandaşa elinden geldiğince destek olabilir, onu bir psikoloğa ya da doğru mercilere yönlendirerek hayatına dokunabilir.

​İşte tam da bu yüzden, insani kalitesi ve yardımseverliği için tebrik ediyorum ve samimi bir şekilde söylüyorum: Aferin Doğan Can!

Geçmişin İncisi, Bugünü İnşa Etmek: Sankofa ve Özüne Dönüş Yolculuğu

Hayat bazen bize hep önümüze bakmamızı, arkamıza asla takılı kalmamamızı söyler değil mi? “Geçmiş geçmişte kaldı, önüne bak!” ezberiyle büyürüz. Oysa Gana’nın Twi dilinde öyle bir kelime var ki, bu ezberi nazikçe ama derinden sarsıyor: Sankofa.

​Görselde de görebileceğiniz gibi Sankofa, başını geriye çevirmiş, sırtındaki yumurtayı gagasıyla alan zarif bir kuş figürüyle temsil edilir. Kelime anlamı olarak da “Geri dön, ara, bul ve al” demektir. Bu, geçmişe takılıp kalmak ya da orada hapsolmak değil; aksine geçmişin omuzlarımızda bıraktığı tozlu raflardan, bugüne ve yarınımıza lazım olacak cevherleri toparlayıp yola devam etmektir.

​Düşünsenize, elinizde çok kıymetli bir yumurta var. O yumurta, geçmişte yaşadığınız acı-tatlı tecrübeleriniz, hatalarınız, başarılarınız ve öğrendikleriniz… Hani bazen “Keşke o hatayı hiç yapmasaydım” deriz ya, işte o hata bile aslında bugünkü bilgeliğimizin yumurtası. Günlük koşturmacalar içinde hepimiz bir şeyleri arkamızda bıraktığımızı zannederiz. Üniversitede yaptığınız o büyük sunum heyecanını hatırlayın; ilk başta ne kadar korkunç gelmişti değil mi? Ya da kalbinizin ilk kez kırıldığı o anı… O zamanlar dünya başına yıkılmış gibi hissedersin ama zamanla o acının seni nasıl da dönüştürdüğünü, bugünkü güçlü duruşuna ne kadar harç koyduğunu fark edersin. İşte Sankofa kuşu tam da bunu yapar: Başını eskiye çevirir, o tecrübeyi oradan nazikçe alır ve bugünkü yuvasına taşır.

​Geçmişi bir nehir gibi düşünebiliriz. Nehir sürekli akar gider, aynı suda iki kez yıkanılmaz. Fakat nehrin getirdiği tortular, kıyıda bıraktığı izler vardır. Eğer kıyıya vurmuş o sedefli taşları toplamazsak, ellerimiz bomboş yürürüz. Sankofa, bize zamanın tek yönlü akıp gitmesine rağmen bilincimizin çift yönlü çalışabileceğini fısıldar. Bazen durup arkaya bakmak bir zayıflık değil, yola daha sağlam basmak için bir “es” vermektir. Tıpkı mutfakta eski bir tarifi hatırlamak gibi; nerede hata yaptığını bilirsen, bu seferki kek kabartma tozunu tam kıvamında koyarsın. Hayat da böyle değil mi?

​Sankofa’nın o geriye dönüp bakan narin duruşu, insana istemsizce tasavvuftaki derin kavramları hatırlatıyor. Tasavvufta da insanın kemâle erme yolculuğu hep bir “özüne dönme” hikayesidir. Mesela “Nefsini bilen Rabbini bilir” düsturu tam da böyledir. İnsan dışarıda, gelecekte ya da sürekli koştuğu yarınlarda bir şey ararken kaybolur. Oysa tasavvufi bakışta “geri dönmek”, kişinin kendi içindeki âleme seyahat etmesidir. Tıpkı Sankofa kuşunun sırtındaki yumurtayı gagalaması gibi, derviş de kendi iç dünyasının katmanlarını aralar; geçmişteki hatalarını, nefsani oyunlarını ve yaşanmışlıklarını gözden geçirerek oradaki bilgeliğe ulaşır.

​Bir diğer derin öğreti ise “Elest Bezmi” ve vuslat anlayışıdır. Tasavvufta ruhlar, “Elestü bi-Rabbiküm?” (Ben sizin Rabbiniz değilim?) sorusuna “Belâ” (Evet, Rabbimizsin) diyerek cevap verdikleri o ezelî ahit anını unutmamakla yükümlüdür. Dünya gürültüsü içinde bu ahit unutulur gibi olur ama insan ömrü boyunca aslında hep o kökene, o aslî vatanına geri dönmeye çalışır. Sankofa’nın “Geri dön, ara, bul ve al” çağrısı, tasavvuttaki bu aslına rücu etme (özüne dönme) haliyle ne kadar da güzel örtüşüyor. Hani Yunus Emre “Bir ben vardır bende, benden içeri” der ya; işte sırtımızda taşıdığımız o geçmiş tecrübeleri toplamak, o içerdeki “benden içeri” olan hazineyi fark etmektir.

​Bugün, bu yazıyı okurken kendi hayatına şöyle bir başını çevirip bakmanı dilerim Sankofa gibi. Sırtında taşıdığın, belki de unuttuğunu sandığın hangi tecrübe seni bugünkü sen yaptı? Belki yıllar önce kaybettiğin bir iş, belki vazgeçtiğin toksik bir ilişki, belki de sabretmeyi öğrendiğin zorlu bir dönem… Geçmişten korkmayın, ondan kaçmayın. Onu küçümsemeyin de. Başınızı hafifçe geriye çevirin, oradaki kıymetli yumurtayı alın ve bugünün sepetine koyun. Nereye gidersen git, hangi yoldan yürürsen yürü; ne geçmişini unut ne de aslından kop. Çünkü yarın yola devam etmek için o tecrübeye, dünden çok daha fazla ihtiyacımız var.

Yapayalnız Yükseliş: Japonya’nın Hafta Sonu Evlilikleriyle Çöküşü

Ah Japonya! Ne alâ memleket değil mi? Ama aslında Japonya’nın bir görünen yüzü, bir de o meşhur “mucize”sinin arkasında saklanan o karanlık gerçek var. Bizler teknolojiye hayranlıkla bakarken, onlar insani olarak çökmek üzereler. Giderek artan intihar sayıları hepinizin malumudur.

Acaba diyorum Mustafa Kemal  Atatürk’ün bize hitaben söylediği ” Tek bir şeye ihtiyacımız var: o da çalişmak ” sözünü bunlar kendilerine mi rehber edindiler?

​İnsanı bakımdan bir uçurumun kenarında dolaşan bu özü sözü bir insanlar nasıl bu hale geldiler! Bu kötü gidişatın en somut kanıtı da, o meşhur hafta sonu evlilikleri. Adamlar çalışma manyağı oldukları için, insanlıklarını unutmamak ve sosyalleşmek adına kendilerine iki günlük evlilikler yaratmışlar. Haftanın beş günü full mesai, kalan iki gün ise evlilik adı altında fiziksel ihtiyaçları giderme ve sözde sosyal olma süreci. Üstelik bu modelde çocuk falan düşünen yok; zaten doğum oranları bitme noktasında, yaşlı nüfus çığ gibi büyüyor.

​Japonya’nın süper sistemli, disiplinli olduğu bir masaldan ibaret. Orada yaşamak artık bir çılgınlık. Eskiden herkes Japonya’ya gitmek isterdi, şimdi ise bu çalışma hırsının onları sistematik olarak bitirdiğini herkes görüyor. Sadece kendileri farkında değil; İkinci Dünya Savaşı’ndan beri süren o başarının sonsuza kadar devam edeceğini sanıyorlar.

​Hele ki bir de gençlik kısmı var ki, tam bir facia. Ana babaları sürekli çalıştığı için sosyal bağ kuramayan bu nesil, ileride daha da korkunç bir insanlık senaryosu yazacak. Sözün özü; Japonlar ibretlik bir sona doğru koşuyor ve biz bu çöküşü sadece izlemekle kalmayıp, ders çıkarmak zorunda kalacağız çok yakında..

Tabakhaneye Yetişenler Kulübüne Hoş Geldiniz

Yıllardır kullandığım ama hikayesini yeni öğrendiğim o meşhur deyim: “Tabakhaneye bok yetiştirmek!” Meğer bu işin geçmişi, ta Osmanlı’nın son dönemlerine dayanıyormuş. Eskiden derileri yumuşatmak için köpek dışkısı kullanılırmış ve bu işlem şehrin ta dışındaki tabakhanelerde yapılırmış.Dolayısıyla o koku ve telaşla okyanusları aşmak gerekiyormuş, işte bu deyim, günümüzdeki o gereksiz aceleciliğimize cuk diye oturuyor! Neyse ki 1920’lerde bu yöntem bitmiş de, biz sadece lafını taşımaya devam ediyoruz. Aceleci milletimin ürettiği bu güzide deyim’e eminim daha çok uzun yıllar sahip çıkmaya devam devam edelim.

Yüzü Kızaranların Dünyası: Utanç, Pusula ve Dönüş Yolu

Geçenlerde ekranımda öyle bir cümle belirdi ki, durup uzun uzun bakakaldım. Görselde aynen şöyle yazıyordu:

​“Dünyayı utanç kurtaracak. Yüzü kızarabilen insan, dönüş yolunu hâlâ biliyor demektir.”

Bugünlerde etrafa baktığımızda utancın adeta buharlaşıp uçtuğunu, yerine gürültülü bir pişkinliğin, “ne var bunda?”cı bir özgüven zehirlenmesinin geçtiğini görüyoruz. Oysa utanç, insanı insan yapan en zarif, en derin reflekslerden biri değil midir?

​Tarih kitapları sadece zaferlerin, taht kavgalarının ve yıkımların değil; aynı zamanda yüzü kızaranların, hatasını anladığında içindeki o sızıyı, o utancı onurlu bir dönüş biletine çevirenlerin hikayeleriyle doludur. Hatırla, antik Roma dönemini, felsefenin o köşe taşlarını ya da köklü medeniyetlerin inanç miraslarını…

Örneğin İslam kültüründe utanç kavramı, yani “haya”, imanın en temel özlerinden biri olarak kabul edilir. Peygamber efendimiz (s.a.v.), “Haya imandandır” buyurmuş mesela. Çünkü haya, insanın içindeki o manevi alarm sistemidir. Bir insan hata yaptığında, kul hakkına girdiğinde ya da Rabbine karşı kusur işlediğinde eğer kalbi sızlamıyor, yüzü kızarmıyorsa; orada manevi bir duyarsızlık, bir çölleşme başlamış demektir.

​İslam tarihinden ve tasavvuf geleneğinden baktığımızda da Hz. Adem’in hatasını anladığında duyduğu o derin mahcubiyet ve pişkinlikten uzak tövbesi, insanlığa bırakılmış en büyük dönüş yoludur. Hz. Ömer gibi adaletiyle tanınan bir halifenin bile halkın arasında eleştirildiğinde ya da bir yanlış yaptığını düşündüğünde yüzünün kızarması, o büyük gücün kibirden değil, incelikten beslendiğini gösterir. Tasavvufta nefis terbiyesinin en önemli basamaklarından biri de insanın kendi kusurlarını görüp utanç duyabilmesi, yani “nefsini ittiham edebilmesidir.” Yüzü kızaran insan, henüz vicdanının sesini susturmamıştır; ruhunun telleri hâlâ dışarıdan gelen rüzgarla titreşebiliyordur.

​Bugün ise ne yazık ki utancın unutturulduğu, hatta “ayıplandığı” tuhaf bir çağda yaşıyoruz. Sosyal medyada herkes haklı, herkes kusursuz, kimsenin eli ayağı titremiyor, kimsenin yanakları al al olmuyor. Hatalar bile birer PR malzemesine dönüştürülmüş durumda. Oysa yüzünün kızarması, insanın kendi içindeki o merhametli hakime karşı duyduğu mahcubiyettir.

​Eğer dünyayı bir gün bir şey kurtaracaksa, bu daha büyük teknolojiler, daha keskin kılıçlar ya da gürültülü sloganlar olmayacak. Dünyayı; yanlış yaptığında içi cız eden, bir başkasının hakkına girdiğinde ya da doğaya zarar verdiğinde yanakları utançtan al al olan o hassas insanlar kurtaracak.

​Çünkü yüzü kızarabilen insan, kaybolduğu ormanda eve giden patiği, yitirdiği pusulayı hâlâ biliyor demektir. O yüzden utancınızı ve hayânızı kaybetmeyin; o, insan kalabilmenin en güzel kanıtı.

Utanmak iyidir bu bakımdan. Hakkıyla utanan bir vicdan diliyorum hepimize.