Geçenlerde ekranımda öyle bir cümle belirdi ki, durup uzun uzun bakakaldım. Görselde aynen şöyle yazıyordu:
“Dünyayı utanç kurtaracak. Yüzü kızarabilen insan, dönüş yolunu hâlâ biliyor demektir.”
Bugünlerde etrafa baktığımızda utancın adeta buharlaşıp uçtuğunu, yerine gürültülü bir pişkinliğin, “ne var bunda?”cı bir özgüven zehirlenmesinin geçtiğini görüyoruz. Oysa utanç, insanı insan yapan en zarif, en derin reflekslerden biri değil midir?
Tarih kitapları sadece zaferlerin, taht kavgalarının ve yıkımların değil; aynı zamanda yüzü kızaranların, hatasını anladığında içindeki o sızıyı, o utancı onurlu bir dönüş biletine çevirenlerin hikayeleriyle doludur. Hatırla, antik Roma dönemini, felsefenin o köşe taşlarını ya da köklü medeniyetlerin inanç miraslarını…
Örneğin İslam kültüründe utanç kavramı, yani “haya”, imanın en temel özlerinden biri olarak kabul edilir. Peygamber efendimiz (s.a.v.), “Haya imandandır” buyurmuş mesela. Çünkü haya, insanın içindeki o manevi alarm sistemidir. Bir insan hata yaptığında, kul hakkına girdiğinde ya da Rabbine karşı kusur işlediğinde eğer kalbi sızlamıyor, yüzü kızarmıyorsa; orada manevi bir duyarsızlık, bir çölleşme başlamış demektir.
İslam tarihinden ve tasavvuf geleneğinden baktığımızda da Hz. Adem’in hatasını anladığında duyduğu o derin mahcubiyet ve pişkinlikten uzak tövbesi, insanlığa bırakılmış en büyük dönüş yoludur. Hz. Ömer gibi adaletiyle tanınan bir halifenin bile halkın arasında eleştirildiğinde ya da bir yanlış yaptığını düşündüğünde yüzünün kızarması, o büyük gücün kibirden değil, incelikten beslendiğini gösterir. Tasavvufta nefis terbiyesinin en önemli basamaklarından biri de insanın kendi kusurlarını görüp utanç duyabilmesi, yani “nefsini ittiham edebilmesidir.” Yüzü kızaran insan, henüz vicdanının sesini susturmamıştır; ruhunun telleri hâlâ dışarıdan gelen rüzgarla titreşebiliyordur.
Bugün ise ne yazık ki utancın unutturulduğu, hatta “ayıplandığı” tuhaf bir çağda yaşıyoruz. Sosyal medyada herkes haklı, herkes kusursuz, kimsenin eli ayağı titremiyor, kimsenin yanakları al al olmuyor. Hatalar bile birer PR malzemesine dönüştürülmüş durumda. Oysa yüzünün kızarması, insanın kendi içindeki o merhametli hakime karşı duyduğu mahcubiyettir.
Eğer dünyayı bir gün bir şey kurtaracaksa, bu daha büyük teknolojiler, daha keskin kılıçlar ya da gürültülü sloganlar olmayacak. Dünyayı; yanlış yaptığında içi cız eden, bir başkasının hakkına girdiğinde ya da doğaya zarar verdiğinde yanakları utançtan al al olan o hassas insanlar kurtaracak.
Çünkü yüzü kızarabilen insan, kaybolduğu ormanda eve giden patiği, yitirdiği pusulayı hâlâ biliyor demektir. O yüzden utancınızı ve hayânızı kaybetmeyin; o, insan kalabilmenin en güzel kanıtı.
Utanmak iyidir bu bakımdan. Hakkıyla utanan bir vicdan diliyorum hepimize.

