Feci halde kork ey vatandaş. Eyyam-ı Bahur geliyormuş :)

Herkes birbirini; haber bültenlerinden duyduğu “sıcak hava dalgası geliyor” haberleriyle uyarıyor. Yine herkeste bir panik! Sanki bu sıcağı ilk defa yaşayacakmışız gibi bir algıyla, ciddi bir kaygı ve endişe içinde sıcağın geleceği tarihi bekliyoruz hep beraber…

​Geçen hafta yaşadığımız hava sıcaktı, evet; ama haberlerde ve sosyal medyada oluşturulan algı kadar güçlü değildi çok şükür.

​Bu sıcağı yaşadık, bitti derken şimdi de haberlerde yeni bir sıcak hava dalgası uyarısı gelmeye başladı. Üstelik bu sıcağın çok afili bir adı da var: “Eyyam-ı Bahur”.

​Aslında Eyyam-ı Bahur, her sene temmuz bitişi ile ağustosun ilk haftası arasında gerçekleşen sıcağa verilen isimdir. Yani rutin ve istikrarlı bir hava olayıdır. Ama isminin Arapça kökenli olmasından mütevellit, yaşanacak sıcağın üzerinde psikolojik bir algı oluşturarak toplumu ürküteceği kesin 🙂 Felaket tellallığını “haber” adı altında sunmayı iyi başaran haber kanalları için bu ürkütme hiç zor olmasa gerek.

​Bakalım haber kanalları Eyyam-ı Bahur’u nasıl abarta abarta anlatacak, göreceğiz. Zaten kanallar için hava durumu haberleri, halkta kaygı ve endişe oluşturmak amacıyla bir kenarda tuttukları klasik bir haber kültürüdür.

Markette kibrit gördüm. Ciddiyim!

Çok uzun zamandır kibrit satıldığını görmüyordum ne bir bir tekel bayi de ne de bir markette. Geçenlerde Özdilek markette gördüm. “Görmemen çok normal,kibrit mi kaldı diyeceksin sen” şimdi. Doğru diyorsun güzel kardeşim. Çakmak kibritin yerini alalı ve onu tarihe en az 10 yıl oldu evet. Ancak ben yinede mutlu oldum. Çünkü kibrit dediğimiz yanıcı çöp’ün çocukluğumdaki yeri başkadır.

Benim çocukluğumda şimdiki gibi yüzlerce farklı oyuncak ve tabiki cep telefonu yoktu. O sebeple elimize geçen ne varsa onunla bir oyun kurmayı pekâlâ becerirdik. Bazen bir taş, bazen bir sopa bile oyun kurmak için yeterlidir meselâ..

İşte kibrit dediğimiz çöp,benim ondan en az 4-5 farklı oyun çıkarabileceğim bir oyuncaktı.

Çıkardığım ilk oyun. Bir çöpü yaktıktan hemen sonra hemen ağzıma sokup onu söndürme oyunuydu. Allahım ne gereksiz ve tehlikeli oyunmuş şimdi düşününce.. Ya ağzımı dilimi yakmaktan, sönünce çıkan zehirli dumanı soluyarak zehirlenmeye kadar bir sürü risk alıyormuşum çocuk kafasıyla!

Diğer uydurduğum oyun ise kibriti tek el ile yakıp herhangi bir yöne doğru fırlatmaktı. Kibrit kutusunu elinizde tutarken bir yandan da tek bir çöpünü kutunun yakmak için kullanılan bölümüne yatırıp, baş parmağınızla hızlı bir şekilde ileri doğru sürtüp hem çöpü ateşliyor hem de ileri doğru fırlatabiliyordunuz. Ekseriyetle gece oynadığım bu oyun, iki üç arkadaş bir araya geldiğimizde birbimizi yakmaya çalıştığımız anlamsız bir psikopatlığa dönüşüveriyordu. ( İyi ki o zaman sosyal medya ve tiktok falan yokmuş! Şimdiki çocuklar bize kıyasla melek 🙂 )

Bunların dışında kibrit çöpünden ev, kule yapmak. Bir çöpü yaktıktan sonra dik tutup, ikincisini de yakıp ilk yaktığımız çöpün tepesine değdirip birleşmelerini izlemek. Kısa uzun oyunu oynamak. En kısa çöpü çeken kaybeder mantığıyla, bilirsiniz..

Yetişkinler ise kibriti kendi kullanım amacı dışında yan amaç olarak kürdan olarak kullanırlardı. O zaman kürdan dediğimiz şey bırakın markette, çoğu lokantada bile bulunmayan bir temizlik çöpü.

Son olarak şimdi aklıma gelen bir oyun daha uydururdum kibritle. Fakat bu sefer çöpleri ile değil kutusuyla. Evet kibrit kutusunu alır içindeki çöpleri boşaltır sonra o boş kutuyu eşek arısı yakalamak için kullanırdım. Şaka değil o kutuyla eşek arısı yakalamaktan bahsediyorum. Bugünkü aklımla bir metreden fazla yanaşmayacağım o hayvana, o günlerde dibine kadar girip konduğu bir çiçeğin üstündeyken, kutunun açık kısmını yavaşca arının üstüne kapatıp hızlıca kapağı kaydırıp yakalamak… Allahım! O koca eşek arısını sadece bir kibrit kutusu ile yakalamanın mutluluğu tarif edilmezdi 🙂

Sonra heyecanla arkadaşların yanına koşup, kendime övgüde bulunacak arkadaş gurubuna şöyle derdim: Bu kutunun içinde sizce ne var? Tabi o arada kutudaki vızıldama sesi, kutuda ne olduğunun cevabınıda verirdi hemen. Sonrası mı? Sonrası arının özgürlüğü ile biten mutlu bir hikaye..

İşte böyle..

Kibrit dediğimiz şey var olduğu yıllarda, kendi kullanım amacı dışında,kendinde  barındırdığı bir çok yan amaca hizmet eden muhteşem bir araçtı. İyi ki kibritin muhteşem bir tekel olduğu yıllarda doğmuşum. O günleri görmek, deneyimlemek, 2000 sonrası doğanların hiç bir zaman yaşayamacakları anılara ve heyecanlara sahip olmak demektir..

 

Başmüfettiş Dreyfus’da hiç pes etmezdi!

Kazanamayanların kaybetmediği bir zamandayız artık. Hâlbuki eskiden (yaklaşık on yıl önce) her yarışın bir kazananı, bir de kaybedeni olurdu. Gerçi hâlâ birçok kulvardaki seçim ve yarışlarda durum böyle.

​Ancak iş siyasi rekabete gelince kaybeden kalmadı!

​Mevzu, kimilerine göre “izafi” kavramının bile katbekat üstünde değerlendiriliyor. Sayısal veriler arasındaki fark, son on yıldır kazananı ve kaybedeni belirleyemiyor. “Peki, kazanan varsa kaybeden kim?” diye soruyoruz. Cevap “Kaybeden yok” olarak karşımızda duruyor. İşte o an beynimizin bir yerlerinden dumanlar ve yanık kokuları geliyor.

​Hayretle izliyoruz demeçleri! Fakat elle tutulur hiçbir yanı olmayan bu cümleleri kuran zat-ı muhteremin kendinden emin duruşu karşısında, zihnimiz tam bir “ambale” döngüsünde oradan oraya savruluyor.

​Kazananı belli ama kaybedeni olmayan bu seçimde, “Ne diye gidip pusulaya mühür basıyoruz?” diye düşünüyorum o zaman ben de.

​Neden dünya kadar paralar harcanıyor bir sürü kuruma, partiye ve ajansa?

​Kazananın adı hep belliyken, kaybedenin yerinde neden hiçbir isim yok?

​Son on yılda nice yenilen pehlivanlar bile güreşe doymuşken, yalnız memur zihniyetine sahip bir lider doymuyor zincirleme yenilgilere!

​Peki, o zaman şu soru geliyor aklıma: Yenilgiye “kazanamamak” gibi yeni bir mânâ kazandırmaya çalışan bu muhterem insanı, kaç bin ya da milyon insan gerçekten destekliyor?

​Valla bana kalırsa mevzu koltuk sevdasından bile büyük! “Nedir peki öyleyse mevzu?” diyenlere doğrudan Pembe Panter filmindeki Başmüfettiş Charles Dreyfus’un, Dedektif Clouseau’ya duyduğu o manyak derecedeki takıntıyı örnek gösterebilirim. Clouseau’nun sürekli ayağını kaydırma girişimlerinde bulunan Dreyfus, bu işi beceremeyince sinirden nasıl eli ayağı birbirine dolanırsa; işte aynen öyle, Bay Muhterem de aynı baskı altında kendini kaybediyor. Dolayısıyla başarısızlığını kendince örtmeye çalışıyor.

​İşte kaybetme kelimesini lügatından çıkarmış bu pek muhterem de, Başmüfettiş Dreyfus ile aynı kaderi paylaştığı su götürmez bir gerçeğe dönüşüyor.

​Tamam, “Dün dündür, bugün de bugün” diye sürekli geleceğe bakmamızın gerekliliğine işaret eden güzel bir söz var; evet! Ama işin suyunu da çıkartmamak lazım, değil mi?

​Başmüfettiş Dreyfus yapamadı, bari sen yap be Bay Muhterem. “Kaybettik” de, bitsin bu işkence. Hem sana hem bize 😉

Küçük sorulara büyük, yeni ve afili cevaplar..

Sevgili Lev Nikolayeviç,

​Bugün yine boş boş oturduğum bir anda, insanlığın kendini boş beleş meşguliyetlere adamış olduğu kanaatimi iyice pekiştirdim. Sonrasında bu yazıyı, tek oturuşta döküverdim. Büyük sorulara ne zaman geçeceğimizi pek düşünmüyoruz insan nesli olarak. Çünkü büyük sorular sormak için büyük cevapları arayıp bulmak gerekir; hâlbuki bize o çok zor gelir. İnsan, bu yüzden cevabı çoktandır bilinen yerleşik küçük soruları sorar kendine ve çevresine. Alacağı küçük cevapların sağlamasını yapar durur. İki kere ikinin sonucunun dört çıkmasını olumlar. Ancak dört, sonuç olarak çok tatmin edici gelmez; evveliyatında türlü defalar bu cevabı bulunmuş, sabit, stabil, kesin bir sonucu ifade eder.

​Sebep-sonuç ilişkileri üzerine çok ciddi efor sarf eden beyin, kalbin kendisine acımasızca tahakküm kurmasıyla, küçük sorulara çok gereksiz büyük cevaplar üretmeye çalışır. Şöyle der kalp: “İki kere ikinin cevabı artık dört olmamalı ya!”

​Oysa asıl mevzu, insanın objektif düşünselliğinin yoğunluğu sebebiyle mantığın işini duygulara yaptırmaya çalışmasıdır. Duygular; sistematik ve belirli bir disiplini olmayan yönetici ya da yönlendiricilerdir. Olayların her bir anına ayrı ve farklı tepkiler verirler. Beynin savunma stratejisinden ziyade duygular, kaotizmi bol senaryolar kurarlar. Ve yine her bir duygumuz, kendini ortaya koymak ve göstermek için sıraya girer. Öfke, mutluluk, korku, tiksinme, şaşkınlık ve üzüntü gibi temel altı duygumuz, mevzunun içinde kendine sürekli yer kapma telaşı içindedir. İnsanın duygularını kontrol edemeyişinin temel sebebi, mantığının ona bir heyecan katamamasıdır.

​Çayı şekerli içmeyi 30 yıldır seven bir insanın, şeker bulamadığı için şekersiz bir bardak çayı içmekte zorlanışını hayal edin. Burada temel istek çay içmektir. Mantık, çayın içilmesini öngörür çünkü bu istek zaman içinde hem bir alışkanlık hem de bir zaruret halini almıştır. Fakat duygular genelde hazdan beslendiği için şekeri, çaya görünmez bir pranga ile bağlamıştır. Yani aslında başrolde olan aktör çay, ikinci roldeymiş gibi görünen şekerle aynı eşdeğere sahiptir. Ortada bir başrol vardır, o da şekerli çaydır. O gün çay içememek insanda çok büyük bir stres yaratmaz, sadece bir eksiklik ve memnuniyetsizlik durumu hissedilir. Fakat şekersiz bir bardak çay tam bir işkencedir. Çayı şekersiz içmeye çalışmak, insanın klasik bir çay içme rutini kazanmak için şekersizliğin tüm keyif kaçırıcılığına katlanması demektir.

​Mesela evlilik kurumuyla ilgili de bir örnekleme yapalım şimdi…

​Evliliğin temel sebebi, iki ayrı cinsin bir arada yaşama isteği ile partnerlerin birbirine resmi olarak söz vermesidir. Akabinde üreme ve geçim konularında ortak sorumluluk almak gelir. Yani mantık budur. Fakat hiçbir evlilik (mantık temelli olanlar hariç), duygu içermeden sağlıklı sürdürülemez. Evlilikleri güzel yapan şey, mantığın üstüne inşa edilen duygu üretimi ve aktarımıdır. Olumlu duygular gücünü bol paradan, zenginlikten ya da sorumluluklardan almaz. Olumlu duygu ancak çiftlerin birbirlerine karşı gösterdikleri ilgiden doğar ve yenilenir. Fakat olumsuz duygular çok büyük oranda maddi yoksunluklar ve az eşyaya sahip olmakla hortlar; yani mantığın da desteğini alarak çok daha güçlenir. İşte size, küçük sorulara verilen küçük cevapları beğenmediğimiz o kısır döngünün asıl varoluş sebebi!

​İnsan bu döngüdeyken, asıl büyük soruları sormayı nasıl akıl edebilir? İnsan nedir, varlığın sebebi, sağlam bir dava sahibi olmanın önemi, sevginin ve yaratıcının bizler üzerindeki hükmünün gücü ve buna benzer birçok felsefi paradigmayı nasıl günceline alabilir? Üstelik bu sorulara verilecek cevapların tüm doğru ve yanlış yaklaşımların üstünde olması gerektiğine hiç girmiyorum bile!

​Ezcümle; büyük sorulara geçemeyen insanlık, küçük sorulara daha afili, yeni cevaplar bulmak için kendini kandırır durur. Aklıma Yunus’un sözü geldi. Ne demişti Yunus: “Mal da yalan mülk de yalan, var biraz da sen oyalan.” E o zaman ilk büyük sorunu sor kendine, hiç cevap aramadan…

​Selâmetle, Lev Nikolayeviç.

Onu tek bir kelimeyle anlatın desem?

Onu tek bir kelimeyle anlatın desem, çoğunuz “deli” derdi herhâlde. Hem de her yaşında deli yaşamayı başarabilen bir müzisyen… MFÖ grubunun içinde sesi en çok duyulan, yerinde bir saniye bile kıpırdamadan duramayan o sevimli adam…

​Üstelik onun bu çılgın, coşkulu hâli, rol aldığı onlarca film ve dizide de canlandırdığı karakteri belirliyordu. İnsanları güldürmek, eğlendirmek ve sürekli aynı pozitif enerjiyi seyirciye yansıtmak çok zor bir iştir. Ama Özkan abi, bunu hiç zorlanmadan yapan ender sanatçılardan biriydi. Rüştünü hem müzikte hem de oyunculukta ispatladı Özkan abi.

​Ben onu erken tanıyan şanslı insanlardan biriyim. MFÖ’nün doğuşu, benim sekiz yaşlarıma denk gelir. “Ele Güne Karşı” albümü, TRT 1’deki klipleri, yılbaşında yine TRT’ye özel seslendirdikleri şarkılar; hepsi çocukluğumdan aklımda kaldı. Eurovision’a katıldıkları günü bile hatırlıyorum. Çünkü Eurovision Şarkı Yarışması, o yıllarda ülkenin en mühim millî meselelerindendi. Yine ortaokul ve lise yıllarımda da MFÖ benim vazgeçilmezimdi. Hemen her albümünü ve şarkılarını ezbere bilirdi benim jenerasyonum.

​Bazı sanatçılar var ki onlar gerçekten yaptıkları sanatla et ile tırnak gibidirler. Hiçbir lekeye bulaşmazlar, herkesçe sevilirler ve yine enteresandır ki bize göre erken bir yaşta mekân ve boyut değiştirirler.

​Dikkatimden kaçmayan bir mevzu vardır: Büyük sanatçılar içlerinde çok yoğun duygusallıklar barındırırlar ancak belli etmezler. Aklıma bu konuda ilk gelen isim Kemal Sunal. Milyonları güldüren adam, kendi içinde ne kadar dertli ve gerçekçidir oysa…

​Yine Zeki Alasya… O da birçok filmdeki komedi rolleriyle milyonları kırıp geçirirdi. Ancak içinde her şeye ağlayan bir çocuk taşıyan adamdı.

​İşte bence Özkan abi de böyleydi. Bu adamın bir kere bile negatif ve ciddi olduğunu görmemişsinizdir, eminim. Ancak son dönem, o ölümcül hastalıkla boğuşurken sadece vücut yorgunluğunu görmüşsünüzdür. Ama orada bile hep tebessüm etmeye gayret edişine şahit olursunuz.

​Ve şimdi Özkan abi de ayrıldı şu fani dünyadan. Milyonları çok üzdü. Cenaze töreninde eminim kabri için milyonlar orada, hemen yanındaydı. Gidemeyenler TV’den kendilerince çok temiz, samimi dualar ettiler.

​Mekânın cennet olsun Özkan Uğur abi.