3 Kuruşa 5 Köfte: Saflık mı, Beklenti mi, Yoksa Fırsatçılığa Davetiye mi?

Yıllarca o malum lafı dillerden düşürmedik: “3 kuruşa 5 köfte.”

​Dönüp arkama bakıyorum da, bunu neden yaptık? Gerçekten içimizdeki o saf, karşılıksız verme arzusundan mı? Yoksa bizi yere göğe sığdıramayanların, o anki işini görmek için sırtımızı sıvazlamasından, yani o tatlı yağlamalarından mı beslendik? Ya da en acısı; belki de “kaz gelecek yerden tavuk esirgemezler” mantığıyla, ufak yatırım sandığımız şeylerin başımıza çorap öreceğini sezinleyemeyip verdiğimiz tavukları hiç önemsemememizden mi?

​Aslında bu metafor, insanoğlunun o asırlık ikiyüzlülüğünün ve bitmek bilmez kurnazlığının aynası. Biz ne zaman “hiç” sayılabilecek bir bedel karşılığında fazlasını sunmaya kalksak, karşı tarafın nefsine öyle bir alan açıyoruz ki… Adam, en ucuz yoldan en kârlı çıkmanın peşinde. Fırsatçılıkta üstümüze yok; yeter ki işimiz görülsün, yeter ki kârımız tatlı olsun. Karşıdaki insan elindekini, emeğini, ömrünü ucuza satmış; kimin umurunda?

​İşin özü şu: Nefsimiz o kadar kıymetli ki, başkasının fedakarlığını bir “hak” değil, yakalanmış bedava bir fırsat olarak görüyoruz. O yüzden yıllarca o beşinci köfteyi fazladan verdik durduk. Sonra da neye uğradığımızı şaşırdık. İnsan kendi eliyle fırsatçılığa zemin hazırlayınca, sonradan şikayet etmeye de pek hakkı kalmıyormuş galiba.

Bir Zamanlar El Üstünde Tuttuklarımız

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç,

​Sana şuan bu mektubu derin bir üzüntü aldatılmış olmanın kızgınlığı ile yazıyorum ve çok acı bir dert yanıyorum. İnsan, tam da bu yüzden hayattayken kıymet bilmenin ne kadar kıymetli olduğunu geç anlıyor. Bizimkisi de biraz o hesap; etrafımızda kalabalıklar var sanıyoruz ama iş gerçekten var olmaya, ruhumuzu ortaya koymaya gelince ortalıkta yaprak kımıldamıyor.

​Hatırlar mısın, yıllar önce Haluk Levent’le ilgili, o popüler olduğu zamanlar, bu Ahbap’ı ilk kurduğu zamanlarda, halkın müthiş ilgisiyle, güveniyle yükseldiği yıllarda ben de burada Kırk Evin Kedisi’nde onunla ilgili bir yazı yazmıştım. Ona o kadar yere göğe sığdıramıyorduk ki; abartıp Levent’in bu ülkeye cumhurbaşkanı olmasını bile isteyen insanlar çıkardık içimizden, ya da ne bileyim bakan…

​İşin daha da ilginç ve acı tarafı, sosyal medyadaki ideolojik ve marjinal yapılar neredeyse devleti zayıf göstermek için bu adama güvenmemiz gerektiğini söyledi. Bize bu adamı ve kurduğu bir derneği devletin gücüyle kıyaslatmayı başardılar!

​Yani insanları kullanması ne kadar acı bir şey ya! Yani kandırılmak, kim olursa olsun çok acı bir şey. Bakıyorsun, milyonlarca insanın duygusunu alıp bunu sırf keyfi, nefsi duyguları için harcamış bir adamdan bahsediyoruz. Tabii ben de pişman oluyorum geçmişte. Keşke bu kadar kimseye güvenmesek diyorum. Toplumca vicdani ve ahlaki her alanda gardımız düşğyor; yumuşacık olunca kalbimiz, sonsuz bir güven hissediyoruz karsımızdaki kim olursa olsun!

​İnşallah hiçbir ünlüye, hiçbir işin ehli dediğimiz insana tam anlamıyla bu kadar güvenmeyiz herhalde bundan sonra.

​Sevgili dostum, umarım öte âlemde huzurlusundur. Yattığın yer ferah olsun…

​Tevfik Sadi

Şarkı Değil, Sığınaktır Bazen Dinlediğimiz.

Sürekli aynı şarkıyı, sanki başka hiçbir şarkı kalmamış gibi günlerce, hatta haftalarca başa sarıp dinlediğiniz oldu mu hiç? Hani çevrenizdekiler “Yahu yine mi aynı parça, bıkmadın mı?” diye sorduğunda kafanızı sallayıp geçiştirirsiniz ama asıl sebebini kendinize bile doğru dürüst itiraf edemezsiniz.

​Bazen bir şarkıyı sırf çok beğendiğimiz için değil, ona tutunmamız gerektiği için tekrar tekrar açarız. Huzur bulmak için, bazen de içimizdeki o keskin acıya dayanabilmek, o hisse sığınabilmek için… Aynı melodi, aynı sözler, aynı başlangıç… Çünkü zihin, o şarkının bize ne hissettireceğini çok iyi bilir. Sürpriz yok, hayal kırıklığı yok, bilinmezlik yok.

​Asıl mesele de tam burada başlar: Zihnimiz o kalabalık gürültüyü susturmak, kendine küçük ama tanıdık bir güven alanı yaratmak ister. Öyle bir dünyadayız ki, bazen bildiğimiz ve adını koyabildiğimiz o tanıdık acı, ne getirileceği bilinmeyen o yabancı iyiden çok daha güvenli gelir insana.

​Beynimiz o tanıdıklığı bir ödül gibi algılar, anında dopamin salgılanır ve sen farkında olmadan aslında şarkının değil, o şarkının sana hissettirdiği duygunun peşinden koşarsın. O yüzden sakın kendinize kızmayın; belki de sadece ruhumuzun sığınacak, kendini güvende hissedecek küçük bir limana ihtiyacı vardır, hepsi bu.

Fedakarlık mı, Hesaplaşma mı? Yeni Evlilik Dinamikleri

Evlilikte gelir bağımsızlığının ilişkimizi nasıl etkilediğini, eski geleneksel rollerin yeni dünya düzeniyle nasıl çatıştığını fark ettiğimde anladım. Eskiden evin babası tek kontrol noktasıyken, şimdi her iki tarafın da kendi bütçesi ve özgürlüğü var. Bu durum bazen iki farklı dünyanın çatışmasına dönüşüyor ve evlilik kurumunu temelinden sarsabiliyor. Ortak bir denge bulmak her zamankinden daha zor hale gelirken, ne yazık ki bu özgürlük arayışı, ilişkilerdeki huzuru da tehdit edebiliyor. Evlilikteki bu rol esnekliği, bazen geleneksel iş bölümünü tamamen altüst edip yeni dengesizlikler yaratabiliyor. Özellikle ev işlerinde tam bir ortaklık sağlanamadığında, taraflardan biri kendini gereksiz yere her alanda mücadele ederken bulabiliyor. Bu da hem huzuru hem de o beklenen eşitliği zedeleyen bir durum haline geliyor. Çocuklarımızın babalarının her işi yaptığını görmesi ilk başta hoş bir destek gibi görünse de, zamanla yeni bir kat role dönüşüp üzerlerinde aşırı bir beklenti yaratabiliyor. Kadınların korunma ihtiyacının azaldığı, erkeklerin de ev ve iş yükünü paylaşmakta zorlandığı bu dönemde, iki tarafın da tüm rolleri kusursuzca üstlenmesini beklemek biraz hayal ürünü gibi kalıyor. Kapitalist sistemin emeğimizi sömüren yapısının kendiliğinden düzelmesini beklemek de gerçekten hayalci olurdu. Çözüm, yalnızca ekonomik düzenlemelerde değil, insanın çocukluktan itibaren kazandığı vicdani ve ahlaki değerlerde yatıyor. Saygı, sevgi ve empati olmadan bu çıkmazdan kurtulmak imkansız. Evdeki otorite dengelerinin değişmesi, babanın otoritesinin azalması ve annenin hem anne hem baba rolünü üstlenmek zorunda kalması, evde aslında iki farklı anne figürü yaratmış durumda. Bu yüzden ancak samimi bir anlayış ve temel değerler bizi bu karmaşadan çıkarabilir diye düşünmekten başka birşey gelmiyor elimden. .