Bir sevgi ve bir hayranlık / Cemil Meriç

BİR SEVGİ VE BİR HAYRANLIK

Hayır, severek evlenmedim. Hayatımı bir zebani ile birleştirecek kadar yalnızdım. Yalnız ve yabancı. Bir kadın ilk defa olarak adımı taşımaya razı oluyordu. Bir kurtuluştu bu, paryalıktan kurtuluş, cehennemden kurtuluş. Ve bilmediğimiz ülkelere yelken açan bir gemiye atlar gibi elele hayata atladık. Ben seni tanıd xtan sonra yaşamaya başladım. Korkuyorum. Bunları söylemekten korkuyorum. Yirmi iki sene gelişen, kökleşen bir sevgi bu. Bir sevgi ve bir hayranlık. Hayat, hayatımız daima güzel miydi? Hayır. Ama mevsimleri vardı, mevsimleri var. Vatanımsın benim. Kokladığım havasını, içtiğim su. Ben şımarık ve yaramaz bir çocuk oldum zaman zaman. Sen hep aynı kalmasını bildin.

Orhan Çoban hep garsonu oynardı. Bir gün bile oynamam diyemeden…

Yeşilçam filmlerinde başrol oyuncuları dışında yan rollerde ve figüran pozisyonunda görev alan oyuncular vardır. Sima olarak hemen hemen hepsini tanırız; ancak isimlerini bilmeyiz ve hiç merak etmeyiz. Oysa bu emekçiler verdikleri emekle, onlarca başrol oyuncusundan daha çok alın teri dökmüştür. Gelin görün ki bu emeklerinin karşılığını alan çok azdır.

​Bu emekçilerden biri de Orhan Çoban’dır. Çoban, 1960 ile 1990 arasında yaklaşık 20 sene hep garson rollerinde oynamış. 1000’i aşkın filmde hep aynı rolü oynamak bir dünya rekoru sayılabilir. 🙂 Garson lazım olan her filmde Orhan Çoban neredeyse alternatifsizdir. Peki, neden hep garson rolü oynar bir insan? Tipi mi müsaittir? Yoksa o yıllarda garsonluk yapan insanların tipi birbirine benzediği için Çoban’ın tipi de bu prototipe cuk oturduğu mudur; bunu kimse bilmez. Ayrıca hiçbir yönetmen, Çoban’ın kamera önü tecrübesini baz alarak onu farklı bir rolde oynatmaz. Çoban belki farklı rollerde oynatılsaydı karakter rollerinde aranan bir oyuncu da olabilirdi. Kim bilir?

​Oyunculuk anlayışı o yıllarda 4 kadın, 5-6 erkek başrol oyuncusu üzerine oturtulmuştu. Yan rollerde ise yaklaşık 30 oyuncu kadrolaşmıştı. Bunların başını Hulusi Kentmen, Cevat Kurtuluş, Adile Naşit, Münir Özkul, Erol Taş ve Nubar Terziyan gibi değerli oyuncular çekiyordu. Bunların bir alt kadrosu ise Orhan Çoban gibi isimlerin olduğu gruptu. En alt kadro ise kavga ve dövüş sahnelerinin başını Yadigar Ejder gibi isimlerin çektiği, 15 kişilik bir oyuncu kadrosundan oluşuyordu.

​Yeşilçam dönemi yerini kayıp yıllara bırakınca; yani 10-15 yıllık erotik filmler döneminden bahsediyorum, işte Çoban ve diğer figüran oyuncular sektörün içinden dağılıp gitti. Hepsi kendi hâlinde, emeklerinin karşılığını alamadan küstü sinemaya. Doksanlı yıllarda yeniden toparlanan yeni Türk sineması ise sahiplenmedi onları. Oysa yeni başlangıçta bu kadar çok kamera tecrübesi olan insana çok ihtiyaç vardı ama olmadı. O dönemin yıldızları da sahip çıkmayınca bu insanlara (çok büyük bir bölümü yardımcı olmadı), haber bültenlerinde yalnız ve sefalet içinde yaşanmışlıkların finalindeki ölüm haberleri ile hatırladık onları tekrar. Ancak hep böyle olmuyor muydu? Her şeyin kıymeti kaybedilince anlaşılmıyor muydu?

​Allah, Çoban gibi kenarda köşede unutulan onlarca oyuncunun yardımcısı olsun. Vefat edenlere Allah rahmet eylesin. Kültür Bakanlığı umarım bu insanların çocuklarına ve torunlarına (sefalet içinde olanlara) sahip çıkar.

 

 

Flaubert’in sevdiğim altı sözü

“İnsan, hiçbir şeye karşı ilgisi,

hiçbir şeyden umudu kalmayınca,

hayatın her gün değişmeyen

tekrarı altında ezilir.”

 

***

“Asıl acınacak şey dedi; lüzumsuz bir ömrü sürüklemektir.”

 

***

 

“Şu dünyadaki sevgilerin bayalığı ve kalbin daima gömülü kaldığı ebedi yalnızlık.”

 

***

“Umut olmayınca insan artık bu tekdüze yaşamdan utanç duyardı.”

 

***

 

“Bana sorarsanız, insanlara neyi neden yaptıklarını, neyi neden yazdıklarını sormak kadar aptalca bir şey zor bulunur.”

 

***

 

“Sevdiklerimizi çekiştirmey başladık mı onlardan kopmaya başladık demektir.”

 

 

 

 

 

İnsanlığın dirilişi / Sezai Karakoç

Put diken, puta tapmayı hortlatan puta tapan asrdir bu asır.

İnsanın en büyük yanılgısı, ortak sevgi ve saygı alanında oldu çağımızda insan, kalbinin bağını Tanrıdan kopararak eşyaya, güçlü görülen insanlara, düşüncelere ve sistemlere bağlıyor. Bu bağlanış, şöyle veya böyle ölçülü bir bağlanış sanmayın. Bu, aklın veya sağduyunun kabul edeceği veya mazur göreceği bir ilgi değil irasyonel bir bağlanış, adeta bir tapıştır. İnsan, çağımızda gönül tarlasına durmadan put dikiyor. Kendi tükettiği eşyaya, kendi kurduğu sisteme veya kendinin yücelttiği insana tapmak yoluyla kendine tapmaya çalışmakta belki de. Kendini dolaylı yoldan putlaştırmanın boş deneyinde…

Aslında insanın kendini veya başkasını putlaştırmasi, sonuç olarak aynı yere çıkar: şifası güç bir aşağılık duygusu saplantısına.

Tarihi bir aşağılık duygusunun pençesinde kıvranmakta insanlık… Bu kompleks nasıl oluştu? Tarihçilerin ve tarih düşünürlerinin üzerinde şiddetle durması gereken önemli nokta, insanlığın çağdaş trajedisine sebep olan put dikicili gğinin temeli burada yatıyor.

Batı, Hz. İsa’nın “ilah” olduğuna inanmıyor gerçekte. Ondan kurtulmakta ama İslam’ın Tanrı kavramına ‘mutlak’ kavramına ulaşamıyor bir türlü. Hz. İsa yerine bir takım çağdaş kişiler tanrılaştırılmak isteniyor. Şahıs kültü, temelde değişmiyor.

Ekonomi putları, politika putları, devrim, ideoloji, müzik. spor, sinema putları… İrili ve ufaklı putlarıyla Batı ve Doğu, Hz. İbrahim’in hakikatin şimşeği olan baltasına muhtaç… Adeta onu bekliyor.

Sezai Karakoç, İnsanlığın Dirilişi, Diriliş Yayınları

Tamam, devir değişti de…

Çelik’in çok uzun zamandır beklediğim albümü, en sonunda dijital medyada yayımlandı. Sanatçının en bilinen hitlerinin farklı sanatçılarca, kendi yorumlarını ve tarzlarını katarak seslendirildiği bu albüm, Çelik hayranlarını açıkçası ikiye böldü. Bunun sebebi, sanatçı ve şarkı seçimlerinin iyi eşleştirilmediğinin düşünülmesi.

​Ben de bu fikre katılıyorum. Bazı sanatçıların şarkılarını okumak zordur; okusalar bile o ruhu katmak daha da zordur. Albümde en çok dört yorumcuyu beğendim: Bunlardan ilki Emre Aydın ve “Hercai”, diğeri Pamela ve “Benimle Kal”. Bir diğeri, İskender Paydaş düzenlemesi olan “Veda Etmem Ben Bu Aşka”; düet yapılan şarkıda kadın ve erkek vokallerin uyumu harika (vokallerin adını henüz öğrenemedim). Sonuncusu da “İçin İçin Yanıyor” ile Can Gox.

​Rubato’nun yorumu ise Çelik’le birebir örtüşüyor. Zaten bu şarkıyla biraz oynasalar tadı kaçardı; “Dilberim” ve Rubato uyumu başarılı.

​Bunların dışında Fatih Erkoç ve Cem Adrian yorumları da güzel fakat enerjileri düşük. Umut Kuzey’in “Kızımız Olacaktı” performansı da güzel; fakat bu şarkının hem Çelik hem de İzel tarafından akıllarda kalan kalıcılığı, Kuzey’i biraz zayıf göstermiş. “Yaman Sevda” şarkısını okuyan Gülçin Ergül, üstün ses rengine ve gücüne rağmen ortalama bir performans sergilemiş; keşke Çelik’in düzenlemesinin üstüne okusaydı. Ve son olarak Halil Sezai… Albümdeki en kötü performans. Bunun iki sebebi var: Birincisi, “Bu Şehirde” şarkısı rock-pop temeli olan, enerjisi bol ve güçlü tondan okunması gereken bir şarkı. İkincisi, Halil Sezai’nin “modern arabesk ağızlı” şarkı tarzının, şarkının slow’a döndürülmesi dolayısıyla iyice çaptan düşmüş olması. Sezai en azından şarkıyı okurken bazı kelimelerin sonundaki harfleri bari yemeseydi! Türkçenin katli bu! Fikrim o ki; Sezai bu tarzla gittiği sürece kitlesini genişletemez. İlk albümden sonra hem müzikalite hem de özel yaşamıyla negatif enerji veren Sezai’ye birinin gerçekleri açıkça söylemesi lazım. “Ateşteyim” performansı için Oğuzhan Uğur’a yorum yapmaya gerek yok; kısaca şarkının enerjisini dinleyiciye geçirmiş desek kâfi. Zaten yoruma ve tarza ihtiyaç duyulmadan okunabilecek bir şarkı “Ateşteyim” (Uğur bozulmasın aman!).

​Valla albüm Çelik’in içine çok sindi mi, bilmiyorum. Tamam, albümün adı gibi “Devir Değişti”; artık yeni sesler, yeni tarzlar var. Fakat Çelik bence mevcut hitleriyle her zamanın tarzı. Gönlümden geçen şuydu aslında: Keşke bu hitleri okuyacak yorumcular 90’ların popüler isimleri olsaydı; Sertab Erener, Bendeniz, Hakan Peker, Jale, Mustafa Sandal, Kenan Doğulu, Göksel, Zeynep vb. Böyle olsaydı hem şarkıların ruhu bugüne aynı haliyle taşınırdı hem de 90’ların seslerinin, bugünün “kendine şarkıcı” diyen yüzlerce isminden daha iyi olduğu görülürdü. Neyse, artık albüm piyasada; daha fazla yoruma gerek yok. Umarım Çelik bu albümle yeterince onore edilir; çünkü Çelik sağlam ve kaliteli bir müzik adamı. Müzik yaşamıyla bunu sonuna kadar hak etti.