“Bir şey yapabilmeden önce ilk olarak ” birşey” olmalısın. En istediğin bir şeyi yapabilmeden önce, bunu yapabilecek insana dönüşmelisin”
”Meşhur zafer işaretinin nasıl doğduğunu merak edip araştırdım. Yaygın inanışa göre bu işaret, İngilizcede ‘zafer’ anlamına gelen victory kelimesinin baş harfi olan ‘V’den geliyormuş.
Ancak V-işaretinin kökeni hakkında kesinleşmiş tek bir bilgi bulunmamaktadır. Kökeniyle ilgili en yaygın efsane, 1415 yılındaki Agincourt Savaşı’na dayanır. Bu anlatıya göre; Fransızlar, yakaladıkları İngiliz ve İskoç okçuların bir daha ok kullanamamaları için işaret ve orta parmaklarını kesiyorlardı. İngiliz okçular ise bu parmaklarını havaya kaldırarak düşmanlarına meydan okuyor ve ‘parmaklarım hala sağlam, hala ok atabiliyorum’ mesajı veriyorlardı. Ancak tarihçiler, bu anlatıyı destekleyecek güvenilir bir kanıt bulunmadığını, dönem kaynaklarının bu olayı doğrulamadığını belirtmektedir.
Sonuç olarak, pek çok kültürel öğede olduğu gibi, bu sembolün kökenine dair hikayeler de tarihsel gerçeklikten ziyade toplumsal birer ‘şehir efsanesi’ olma niteliği taşımaktadır. Batı merkezli kültürel yayılımın, sembollerin evrenselleşmesindeki etkisi ise yadsınamaz bir gerçektir.”
”Çinekop’un anası sarıkanat, onun da anası lüfer balığıdır. Bunu birçok balıksever bilir. Benim aklıma takılan, ‘Lüfer balığının büyüğü hangisidir?’ sorusu oldu. İnternetten baktım, verilen bilgi şöyle efendim:
25 santimden sonrası ‘gerçek lüfer’ olarak adlandırılırken, bu cins balık 350 grama kadar büyüyebilirmiş. 35 santimden sonrasına ‘kofana’ ismi verilirken artık denizlerimizde bu cinse pek rastlanmıyormuş. En büyük boyu olan ‘sırtıkara’ ise 50 santimden daha büyük balıklarmış ama 20 yıldır denizlerimizde görülmüyormuş. Yani artık olmadığı için ona bir isim vermeye lüzum görmemişler ya da belki o zamanlar bir ismi vardı, ancak artık lüzumsuz bir bilgi…
Not: Bu arada, çinekopun küçüğüne de ‘defne yaprağı’ deniyormuş efendim.”

90’lı yıllar… Her ay “mantar gibi” türeyen popçuların, televizyon başında saatlerce beklediğimiz Top 20 listelerinin ve kliplerde boy gösteren o ikonik yüzlerin altın çağıydı. Bugünün dijital dünyasında her gün onlarca yeni popçu veya rapçi hayatımıza girip çıkıyor; ancak o zamanlar durum çok başkaydı. Müzik dünyasına girmek, televizyonun o büyülü ekranında “var olmak” demekti.
O yıllarda her ünlü olma hevesindeki şarkıcının değişmez bir formülü vardı: Klibinde oynatmak için ya Miss Turkey ya da Best Model of Turkey yarışmasında ilk üçe giren adaylardan birini bulmak ve sonrasında liste savaşlarına girmek.
Bu furyanın en büyük yıldızlarından biri, “Bebeto” lakabıyla genç ergenlerin yeni idolü olan Burak Kut‘tu. Benimle Oynama klibiyle fırtınalar estiren Kut, klibinde mutlaka etkileyici bir isim oynatma modasının öncülerindendi. Ardından gelen o unutulmaz hit Bebeğimdin ile zirveyi perçinledi.
Bu klibi hatırlayanlar, Kut’un genç yaşta kaybettiği sevgilisini canlandıran o “dünyalar güzeli” kızı da hatırlar: Sinem Üretmen.
Daha çok yakın bir zamanda 51 yaşında aramızdan ayrılan Sinem Üretmen, 90’lı yılların estetik algısının en temiz yüzlerinden biriydi. O dönemde kliplerin vazgeçilmez ismi olmasının yanı sıra birçok dizide de oyunculuk yapmıştı.
Ancak Üretmen’in bugünkü şöhret anlayışından ayrılan çok keskin bir yönü vardı: Sessizlik.
Hiçbir sansasyonel habere karışmadı, kimseyle flört dedikodularıyla gündem olmadı. Kendi duruşunu bozmadan, sektörü yine sessiz sedasız terk etti. Evlendi, huzurlu ve güzel bir aile kurdu. Hayatın karmaşasına kapılmadan, mütevazı bir yaşamı tercih etti.
Sinem Üretmen’in aramızdan ayrılışı, sadece bir ismi değil, 90’ların o kendine has “masumiyetini” de beraberinde götürdü. Bugünün şöhret dünyası, her an her yerde olmayı ve “tıklanma” uğruna her şeyi yapmayı şart koşarken; Üretmen’in kendi çizgisini koruyan o onurlu duruşu, genç nesillere bir ders niteliğinde.
Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun.
İç dünyamıza dürüstçe bakmalı, derinlerimizden daha çok bilgi toplamalıyız. Bu bilgiler eşliğinde kendimizi gerçekleştirebileceğimiz çevreyi oluşturmak için çabalamalıyız. Bizi ketleyen ilişkilerden kurtulmalı, kendimizi dürüstçe ifade edebileceğimiz yeni ilişkilere alan açmalıyız. Bu serüvenin uzun bir süreç olduğunu, bazen geri adım atmamız gerektiğini kabul etmeliyiz.
Ve en önemlisi, çevremizde haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik yaşanırken, sinirlenmemenin, kızmamanın, öfkelenmemenin insanlık dışı olduğunu unutmamalıyız.
Bir kelimenin veya öbeğin çok sık tekrarlanması sonucunda, o kelimenin anlamını bir anlığına yitirmiş gibi algılanmasıdır. Bu durum, beyindeki ilgili nöral yolların sürekli uyarılması sonucu geçici bir “sinaptik yorgunluk” yaşamasıyla açıklanır. Bir süre sonra beyin, o uyarıcıyı işlemeyi geçici olarak durdurur.
Bir odadan başka bir odaya geçtiğinizde o an ne yapacağınızı unuttuğunuzu fark ettiniz mi? Araştırmalar, beynin “odaları” farklı “olay dosyaları” (event boundaries) olarak kodladığını gösteriyor. Yeni bir ortama girdiğinizde, beyin önceki ortamdaki bilgileri arka plana atıp yeni ortama odaklandığı için eski niyetiniz “kapı eşiğinde” silinmiş olur.
Bireyin kendi hata, görünüş veya davranışlarına başkalarının, gerçekte olduğundan çok daha fazla dikkat ettiğini sanmasıdır. Bu durum genellikle bir “sosyal kaygı” biçimidir; insanlar aslında kendi gündemleriyle çok meşgul oldukları için çevresindekilerin küçük detaylarını çoğu zaman fark etmezler.
Tamamlanmamış, kesintiye uğramış veya yarım bırakılmış işlerin, tamamlanmış olanlara kıyasla zihinde daha canlı ve kolay hatırlanmasıdır. Zihnimiz “açık” kalan dosyaları kapatmak üzere programlanmıştır; bu yüzden yarım kalan işler veya sonuca ulaşmayan ilişkiler zihnimizi meşgul etmeye devam eder.
Sünger Bob’u her yaşımda severek izlemişimdir. Şimdi, minik kızımla da beraber keyifle izliyoruz. Animasyondaki karakterlerin birbirine bu denli zıt oluşundan mıdır, yoksa Bob’un her daim saf ve iyi niyetli bir kahraman oluşundan mıdır bilmem; bu sevginin kaynağını tam olarak tanımlayamıyorum.
Geçen gün yine kızımla izlerken, Plankton isimli karakter daha önce hiç fark etmediğim şekilde dikkatimi çekti. Plankton’un gerçekte de denizde yaşayan ufak bir canlı olduğunu biliyordum elbette; fakat bu detay aklıma takıldı.
Hemen Google’da ufak bir arama yaptım. Sonuçlar şöyle:
Plankton; suda bulunan ve hareket yeteneği akıntıya bağımlı olan canlılara verilen genel bir isimdir. Genellikle mikroskobik boyutta ve tek hücreli oldukları varsayılsa da denizanaları veya kopmuş yosunlar da okyanus bilimciler tarafından “plankton” olarak tanımlanır. Bu canlılar göllerde, denizlerde, akarsularda ve hatta belirli şartlar altında buzullarda bulunabilirler. Dünyadaki fotosentez ile üretilen oksijenin büyük bir kısmını bitkiler değil, aslında bu planktonlar üretir.
Planktona yakından bakınca muazzam, ciddi ve faydalı işler yapan bir canlı olduğunu görüyoruz. Ancak animasyonda bu denli hırslı ve “kötü” bir karakter olarak yansıtılması çok ilginç geldi bana. Belki de karakteri yaratan yönetmen, çocukların yakından görebileceği veya aşina olduğu daha büyük bir deniz canlısını “kötü” olarak konumlandırmak istememiştir; bu bir ihtimal. Tabii siz şimdi diyeceksiniz ki: “E, o zaman Sünger Bob neden bir sünger?” Buna verebilecek bir cevabım yok açıkçası. 🙂
Ancak şunu eklemek gerekir ki; Sünger Bob’un yaratıcısı Stephen Hillenburg, aslında profesyonel bir deniz biyoloğuydu. Bu yüzden karakter tasarımlarındaki bu “zıtlık” aslında sadece bir tesadüf değil, bilinçli bir seçimdi:
Simone de Beauvoir, Jean-Paul Sartre’ın cenazesi için şöyle demiş:
”Varolmaktan bahsederken yanında kimse yoktu. Yok olunca herkes yanında oldu.”
Ne acı değil mi? İnsan, tam da bu yüzden hayattayken kıymet bilmenin ne kadar kıymetli olduğunu geç anlıyor. Bizimkisi de biraz o hesap; etrafımızda kalabalıklar var sanıyoruz ama iş gerçekten var olmaya, ruhumuzu ortaya koymaya gelince ortalıkta yaprak kımıldamıyor. Gidince de arkasından ahkam kesen kesene…