
Hindistan’da, bir telefon tartışması yüzünden bir gencin ve ardından anne babasının da uçurumdan atladığı o akıl almaz haberi gördüğümde, içimdeki derin üzüntü ve isyanı tarif etmek çok güç. Dünyadaki hiçbir şey, tek bir can için bile feda edilemezken, üç hayatın böylesine anlık bir cinnetle yok olması kalbimi sızlatıyor.
Bu trajedi; marka takıntısının, lüks tüketim arzusunun ve “sahip olma” hırsının gençlerin zihnini nasıl bir çıkmaza sürüklediğini acı bir şekilde gözler önüne seriyor. Aslında sahip olmak dediğimiz şey koca bir illüzyon. Bir şeye sahip olduğumuz zannıyla ömrümüzden, maddi gücümüzden ve psikolojimizden o kadar çok şeyi tüketiyoruz ki… Oysa hayat, bir nesneye sahip olmaktan çok, anı yaşamak ve huzurlu hissetmekle ilgili.
Peki bu girdaptan gençliği nasıl koruyacağız? Aileler ne kadar çabalarsa çabalasın, sosyal medya ve çevre baskısı karşısında tek başlarına yetersiz kalabiliyorlar. Tam da bu noktada devletin güçlü adımlar atması şart. Müfredata erken yaşta dijital okuryazarlık ve medya bilinci dersleri eklenmeli, sosyal medyadaki “mükemmel hayat” illüzyonunun gerçekliği gençlere öğretilmeli. Çocukların değerini sahip oldukları markalarla değil; sanat, spor ve bilimle ölçebilmeleri için ücretsiz sosyal alanlar ile yetenek atölyeleri yaygınlaştırılmalı. Ayrıca okullarda ve gençlik merkezlerinde ruh sağlığı rehberliği güçlendirilerek anlık krizlerin felakete dönüşmesi engellenmeli.
Maddi nesneler gelip geçer, ama giden canlar geri gelmez. Gençlerimize “var olmanın” bir şeylere “sahip olmaktan” çok daha değerli olduğunu öğretmek zorundayız.



