Giray Altınok’un yükselişi PRENS’le sürüyor..

“Var Bunlar” dizisinin üzerinden çok geçmeden Giray Altınok, yeni ve harika bir diziyle geri döndü. Fakat bu sefer farklı bir platformda. BluTV’de ilk sezonu ve 8 bölümüyle çok ses getirecek bu dizinin adı: Prens.

​Mükemmel bir kadro, harika bir senaryo ve dönemin ruhunu birebir yansıtan muhteşem kostümler; hepsi “Prens” dizisinde bir araya gelmiş. Dizinin konusu; doğduğunda isim bile verilmeye gerek duyulmayan bir prensin ve onun krallık çevresiyle olan entrika dolu hikâyesini anlatıyor. Başrolde ise elbette Giray Altınok var.

​Ben Altınok’u Güldür Güldür performansından tanımıştım fakat onun oyunculuğunun asıl kalitesini “Var Bunlar” dizisinde fark ettim. Giray o yapımdaki rolünde; gayet üçkâğıtçı, yalancı ve bencil bir karakteri canlandırmıştı. Bu roldeki becerisi, komedi oyunculuğu anlamında müthiş uyumluydu. Ben “Var Bunlar” dizisinin ikinci sezonunun çekilmesini beklerken Altınok, o projeden iki gömlek üstte bir iş ile geri döndü. Altınok, bence bu diziyle artık ustalık dönemine giriyor. “Prens” dizisi ise senaryosunun başarısı bu şekilde devam ederse, en az üç sezon çekilir diye düşünüyorum.

​Bu arada söylemeden geçemeyeceğim; “Prens” dizisi bence Game of Thrones’un harika bir komedi uyarlaması.

​Tüm oyuncuların performansı gayet iyi tabii. Fakat öne çıkan en iyi üç oyunculuk; başta Altınok, sonrasında Kaleş rolüyle Serdar Orçin ve Prens’in abisi rolünde Çağdaş Onur Öztürk’e ait.

​Öztürk’ü ilk izlediğim dizi Diriliş Ertuğrul’du ve oradaki performansı da oldukça başarılıydı. Serdar Orçin’i çok eskiden beri tanıyorum; oynadığı komedi rollerini bilirim. Fakat Orçin’e asıl ününü ve tanınırlığı getiren roller festival filmleri oldu. “Yazgı” ve “Ceviz Ağacı” filmlerinin, festival filmi hayranları için mühim yapımlar olduğunu düşünüyorum.

​Ayrıca burada Derya Pınar Ak isimli genç oyuncudan da bahsetmem lazım. Ak’ı tanıdığım tek yapım, hani şu Yeşilay’ın sigara karşıtlığı için birkaç yıl önce çekilen reklam filmiydi. Bu film dışında eminim birkaç dizi ve filmde oynamıştır ancak izlemediğim için bir şey diyemiyorum. Fakat bu dizinin, Ak’ın kariyerinde önemli bir basamak olacağı kesin.

​Bunların dışında duayen usta Yılmaz Gruda ve Kurtlar Vadisi’nden beri tanınırlığını hiç kaybetmeyen Hüseyin Avni Danyal’dan bahsetmesem olmaz. Yeni jenerasyonun rol aldığı her yapımda, kaliteyi korumak adına böyle değerli isimlerin mutlaka olması gerekiyor.

​”Prens” dizisi 16 Haziran günü BluTV’de yayımlandığı anda oturup sekiz bölümü birden izledim. Aksiyonu ve komedisi bol olan bu dizinin ciddi bir kitle oluşturacağını umuyorum. Yapımcısından yönetmenine, oyuncularından tüm çekim ekibine herkesi kutluyorum. Dizide sanal gerçeklik teknolojisinin kullanıldığını ve senaryonun Altınok’a ait olduğunu dipnot olarak ekliyor; tüm Altınok hayranlarına iyi seyirler diliyorum.

Şu yorgun mermi tanımı aklıma takıldı.

Son dönemde haber bültenlerinde “yorgun mermi” ifadesine sıkça denk geliyorum. Silahı bir güç gösterisi sanan, sırf gösteriş olsun diye ulu orta etrafa ateş eden eğitimsiz güruhun sorumsuzluğu yüzünden hayatını kaybeden binlerce insanın acı haberini izliyoruz. Hele ki kurbanlar çocuklar olunca, insanın içi daha çok yanıyor. O çocukların anne ve babalarının yaşadığı yıkımı siz varın düşünün…

​Magandaların çoğu silahı havaya doğru ateşliyor. Ancak merminin namludan çıkış hızı ve katettiği yol muazzam. Yani kısacası, o artık kontrolsüz bir “kör kurşun”. Nereye gideceği belli olmayan bu kurşun; belki yüz metre ileride balkonda oturan bir teyzeye, belki de bir parkta oynayan bir çocuğun başına saplanabiliyor. Rabbim, çoluk çocuğumuzu bu bilinçsiz silah tutkunlarından muhafaza etsin!

​Gelelim yorgun mermi olayına…

​İşin fiziği bizim düz mantığımızın ötesinde: Mermi çekirdeği namludan çıktıktan sonra hızı 350 m/sn’ye kadar çıkar. Daha sonra bu hız hava direnciyle düşse de yer çekimi etkisiyle tekrar ivme kazanarak 150 m/sn hıza ulaşabilir. Durum bizim düşündüğümüz gibi değildir; mermi çekirdeği namludan çıktıktan sonra sürekli yavaşlamaz. Aksine, düştüğü noktada ulaştığı bu hız (yaklaşık 150 m/sn), bir canlıyı öldürebilecek veya kafatasını delebilecek kadar yüksek bir enerjiye tekabül eder. Ayrıca bu çekirdek, namludan çıkarken kazandığı sürekli dönüş ivmesiyle ilerler. Vücuda veya kafatasına girmesinin asıl sebebi, bu hız ve dönüş hareketinden kaynaklanan tahrip gücüdür.

​Ezcümle; bir silah magandasının hedef gözetmeden yaptığı her atış, birinin ölümüne sebebiyet vermekten başka bir şey değildir. Üstelik işin en trajik yanı şudur: Bu maganda, bilmeden birini öldürdüğünün farkına bile varmadan hayatını yaşamaya devam eder!

Maçın hakkı penaltıların sonucu olmalıydı sanki.

Her ülkenin futbol tarzı ve ekolü farklıdır. Mesela İspanyollar ayağa tek pas ve bol çalımı seven takım oyununun çok ön plana çıktığı bir futbol oynarlar.

İngilizler seri ve sürekli hücum anlayışına bağlı oynar. Yediklerinden fazlasını atarak maç almak isterler.

İtalyan ekolü ise defans ve orta saha ağırlıklı,sert ve çalım oyununu sevmeyen bir ekolü severler. Tabi bir de faul ile karşı rakibi yıldırırlar.

Türk ekolü ise rakibe göre şekillenen sağlam defans, etkin orta saha ve kontra atak mantığıdır. Burada Galatasarayı ayrı tutmak gerekir. Çünkü Galatasaray hem hücumu seven hemde rakibin oyununu bozmaya çalışan bir anlayış geliştirmeye çalışır.

İşte bu gece finalde,seri İngizlerle temkinli defansif İtalyanların klasik çekişmesini izledim. Hem bireysel yetenek hem de kağıt üzerinde favori City idi. Hatta Bazı spor guruları City’nin İnter’i eze eze yeneceği kanaatindeydi.

Bense ayni görüşte değildim. Ki öyle de oldu. İnter oyunu çok güzel kurdu. Top üstünlüğü City de olmasına rağmen ilk yarı sadece bir pozisyon verdi İnter takımı. Gücünü ekonomik kullanan İnter maçı uzatmada almak istediğini maçın ilk düdüğünden itibaren belli etmişti. City’nin bulduğu iki pozisyondan biri gol olunca İnter oyuna ağırlığını ortaya koydu. City skor üstünlüğüne güvenip geriye çekildi. Ve açılacağını umduğu İnter’i kontra atak oyunla yeneceğini düşündü. Ancak iş umdukları gibi olmadı. Gücünü ekonomik kullanan İnter takım olarak ileri çıkınca çok net kale önü üç pozisyon buldu. Fakat değerlendiremedi.

Son 15 dakika City ecel terleri döküyordu. Ve maç bitiminde City istediği kupayı aldı. Bana göre maç uzatmaya hatta penaltılara gitmeliydi. Pozisyon zenginliği olsun, mücadele olsun İnter daha çok istekliydi. Ancak olmadı.

Bence İnter bu finalden sonra ( ki hatta tüm italyan takımları ) üst düzey ulusal kupa mücadelelerini düşünüp defansif odaklı orta saha modelini değiştirmeyi bilmeli. Bunun için hızlı ve etkili şutları olan bir golcü ve bu golcüye pasör olacak ofansif orta saha oyuncusuna ihtiyaç var. Gerçi orta saha için gerekli o isim vardı. O isim Çalhanoğluydu. Ancak defansa yardım etmekten hücuma yönelik katkısı olamadı. Lukaku ise bence oyuna çok geç girdi. Çünkü Teknik Direktör İnzaghi, Lukakuyu kurtarıcı olarak sahaya soktu onu. Halbuki Lukaku oyunun başında girse elinde belinde bile oynasa City defansını rahatsız edecek belki de gol bulacaktı. E düşünün şimdi Lukaku son 20 dakikada bile net 2 pozisyon bulan bir oyuncu. Dediğim gibi Lukaku maça ilk 11 de başlasa ve bir gol bulsa geriye çekilecek İnter sadece yapacağı kontra ataklarla ikinci golü rahat bulabilirdi.

Sonuçta kağıt üstündeki takım kazandı. Ben hücum futbolu seven bir futbolsever olarak böyle maçlarda genelde İngiliz takımlarını desteklerim. Ancak bu akşam ilk kez bir defansif futbol oynayan bir İtalyan takımının kazanmasını istedim. Hayırlısı olsun kupası City’nin. Umarım İstanbul esnafı da bu organizasyonun bereketini görmüştür 🙂