Amerika bizi ele geçirdiğinde ben 3 yaşındaydım

 

Amerika 1975 ten sonra geriye dönük yaklaşık 50 yıllık bilgi, iletişim, teknoloji, sağlık ve sanat anlamında ki tüm birikimlerini dünyaya açtı. Tabi bu açılmayı sağlamak için önce gerekli küresel ağı kurdu. Özellikle teknoloji bu konudaki en lokomotif alandı. Dünya pazarına açılma yolunda kapitalizm altyapılı yeni bir sistem kurmak niyetindeydi.

Bu süre içinde içine  karışarak ele geçirmek istediği devletlerin yapısı hakkında çok ciddi çalışmalar ve araştırmalar yapmıştı. Her devletin halkının beğenilerini, zevklerini , ilgi ve merak alanları ile ilgilide bir çok fizibilite yapmıştı. Hangi ülkeye ne satabilirdi, bunu iyi öğrenmişti. Elindeki birikim her ülkeye bir şey pazarlayacak kadar çeşitliydi. O arada SSCB’nin dağılması Amerika’nın önünü muazzam bir şekilde açtı. 90 lara kadar teknikte bir tek Japonlar adından söz ettirirken, Amerika çok kısa sürede hem teknoloji hem de teknikte ilerletti kendini. Fakat bu birikimi satmak için sağlam ve çok ses getirecek sunum ve vitrinler hazırlamalıydı.

Bunun için en gerekli pazarlama stratejisi çizgi film sektörüydü. Bu sebeple önce Disney’i ve Disney’in hepimizin çocukluk kahramanları olan çizgi karakterleri sattı bize. Mickey Mouse karakteri bunların ilkiydi. Akabinde Baks Bunny, Pluto , Ağaçkakan Woody ve Temel Reis gibi karakterlerle 3-5 yaş gurubu çocuklarımızı bağladı. Hemen sonrasında 7-10 yaş gurubunu bağladı. Superman, Spiderman,Teksas Tommiks,Ten Ten ve Kızıl maske bu dönemin  süper çizgi roman kahramanları oldular.

Bu yolla çocukları eline geçiren Amerika’nın yeni hedefi yetişkinlerdi. Önce Tarzan’ı sundu bize. Sonra bir iki dizi saldı önden ( Dallas, Doktor Kimbill ve San Francisco sokakları vs. )

Bu dizilerle bile, bizi çok rahat yakalamıştı  Amerika! Ardından birbiri ardına gelen farklı tarzdaki dizilerle ( Alf, Cosby ailesi, Bir ev dolusu) ailemizin içine girdiler. Amerika bu yolla, yani kültür emperyalizmi yoluyla, doğu batı farketmeden her yere hem kültürünü hem de teknolojisini satmaya başladı. Ve tabiki de gıda.. McDonald’s ve Burger king ile birlikte Coca Cola, Pepsi ve RC kola sofralarımızda yerini aldı. Artık biz Türkler Amerikayı seviyor ve Amerikan ailesini kendimize çok yakın buluyorduk.

Sonra Rocky, Rambo ve Terminator üçlemesi ile birlikte Hollywood’a tam anlamıyla teslim olduk. Amerika, Hollywood senaristlerine dünya para ödüyor ve daha çok üretim yapmalarını isteyip teşvik ediyordu.

Şimdi bunları ben size anlattım onu söyleyeyim. Bu akşam YouTube’da gezinirken bir nostalji yapayım dedim. 90 lar filmleri yazıp arattırdığımda karşıma çıkan filmler arasında gözüme Kan Sporu isimli, başrolünde Van Damme’in oynadığı o harika karate filmi çarptı.

Bu film 1988 yapımı bir filmdi. MGM şirketinin yaptığı 92 dakikalık filmin konusu, Frank Dux isimli bir Amerikalı karetecinin Uzak Doğu’da bir müsabakaya katılıp orada ki feci kötü Çinli adamların ağzına s*çmasını anlatıyordu. Bu film Rambo serisi filmlerin hemen arefesinde çekilen bir filmdi. Amerika o tarihlerde piyasaya sürdüğü her filmde kendisinin dünyaya adalet dağıtan bir özgürlükler ülkesi mesajını vermeye çalışıyordu.

Yani sürekli bir Amerikan propagandası pompalıyordu Hollywood.. Bu pompalama Rambo ve Rocky ile tavan yaptı zaten, oralarını sizde gayet iyi hatırlarsınız..

Neyse biz Kan Sporu filmine geri dönelim.

Bu filmi ben ilk kez 1990 da izledim diye hatırlıyorum. Video kasetlerinin deli gibi kiralandığı bir dönemdi o. Bugünkü Netflix bile o dönemin video kaset popülerliğinde değildi.

( Düşünün yani o kadar! ) Komediden korkuya, maceradan aşk filmine kadar her tür film ancak Hollywood sinemasından geliyordu. Amerikan tekelini kıran tek Türk filmi ise Kemal Sunal’ın inek Şaban filmleriydi..

Beta ve VHS ismi verilen iki çeşit video cihazı vardı. Nedendir bilmem ama VHS cihazlar daha pahalıydı. Herkes Beta’dan VHS ye geçiyordu zaman içinde.

Tabi bizde o zaman video cihazı yok. Yan komşu ile ortak kaset kiralıyorduk. Komşunun televizyonunun arkasına bir dağıtıcı takarak, komşudan bizim eve kadar uzanan bir kabloyu da o dağıtıcıya bağlayarak, bir uzak ara bağlantı kurmuştu babam:) Böyle bir şey niye yaptı diye soranlar için söyleyeyim tabi. Şimdi her film için komşuya gidip rahatsızlık vermemek için bulmuştu bu yolu. Bu arada komşunun da bizim de evlerimiz mustakildi ve gayet büyükçe bahçeleri vardı.Evlerimizin birbirine uzaklığı en fazla 20-25 metreydi. Babam ayrıca komşunun film seyredeceği zaman bize de haber verebilmesi için, çok basit bir düzenek daha hazırlamıştı. Bir çamaşır ipinin bir ucunu, komşunun camının önüne, diğer ucunuda bizim camın önüne çekti. Ve bizim taraftaki ipin ucuna bir demir parçası bağladı. Komşu film izleyeceği zaman kendi camının önündeki ipi çektiriyor, o çektirmeyle oluşan harekette,bizim camdaki demirin hareket edip cama vurmasını sağlıyordu. Dolayısıyla bizde bu tek yönlü haberleşme düzeneği sayesinde filmleri izleyebiliyorduk.

İşte kan sporu filmini de o dönemde izledim. Filmin başlangıcı bile hâlâ hafsalamda taptazedir. Film başlarken yukarıdan aşağı doğru bir yazı akardı. Bu yazı İngilizceydi. Ve yazıyı Türkçe’ye çeviren dış ses, bu filmin gerçek bir hayat hikayesinden alındığını, Van Damme’ında Frank Düx isimli karateciyi canlandırdığını söylüyordu. Tabi bu bilgi, izleyenlerin filme daha fazla odaklanmasını ve etkilenmesinin önünü açıyordu. Şunu kabul etmek lazım. Film hem senaryosu hem de başrolde oynayan Van Damme’ın harika performansı ile tam bir başyapıtdı. Yani bugün bile oturup izlediğimde aynı keyfi alıyorum açık söyleyeyim.

İşte bu film Amerika’nın bayrağının reklamını yapmaya başladığı ilk macera filmidir. Adalet ve hak dağıtan Amerika’ya ve bu bayrağa güvenin mesajı hiç birimizin yadırgamadığı bir sürece bu filmle girmiştir.

Şimdi yazımın burasında filmle ilgili farklı bir yere dikkat çekmek istiyorum. Hani Kan Sporu filmi başlarken akan bir yazıdan bahsetmiştim ya size? Hah işte o filmin gerçek bir hikayeden alındığı yalanını az önce öğrendiğimi söylemek istiyorum. Peki şuan şokta mıyım? Tabiki de hayır. Çünkü her türlü yalan dolanın Amerikadan geleceğini aşağı yukarı 20 senedir gayet iyi bilen bir adamım. Fakat bu gerçeği daha yeni öğrenmiş olmama çok şaşırdığımıda söylemeden geçemeyeceğim..

Olay şu : Hani şu Frank Düx var ya? İşte o herif normalde dövüşçü falan değilmiş. Adamın işi senaristlik. Bu Frank uzak doğu sporlarına meraklı ve sözde Çinli ünlü karate ustalarından ders aldığını iddia eden bir manyak. Adam senaryoyu yazıyor doğru MGM film şirketine koşup senayoyu okuyor. Ve bu filmle paraya para demezsiniz diyor. Tabi bir de kendi ismini de ekletiyor senaryo’ya. Yani Van Damme filmde bu uyduruk adamın adını ve soyadını kullanıyor. Yav bakar mısınız? Adam kendini efsaneleştiriyor bir nevi!

Tabi düşünün ki o zamanlar internet sosyal medya falan yok. Bilginin kaynağına ulaşma ihtimaliniz sıfır. Hollywood önünüze ne koyarsa yiyiyorsunuz 🙂

Son olarak şimdi aklıma geldi. Filmin sonunda da bir yazı geçiyordu ekranda. Orada da dünyanın en hızlı tekme atan adamının Frank Düx olduğunu söylüyordu. 72 salisede tekme attığına inandırıldırıldığımız bir çocukluk yaşamış olan biz 80 lerin çocukları, heralde en yoğun Amerikan propagandalarına maruz kalmış tek jenarasyonuzdur…

Devran Çağlar’ı Antonio Salieri’ye benzetmişimdir hep..

.

 

Devran Çağlar hayatını kaybetmiş…

​Allah rahmet eylesin. Devran Çağlar benim çocukluğumda, o günün saf arabesk müzik türünün meşhur isimlerindendi. Bülent Ersoy’un yürüdüğü yolda (cinsiyet değiştirme arzusu) ilerleyen ve Ersoy tipinde bir sese sahip olan genç bir adamdı.

​O dönemlerde, yani 1980’li yıllarda cinsiyet değiştirme gibi radikal bir şeye kalkışmak, Türk toplumunda büyük cesaret işiydi. Muhafazakâr ve hatta dindar Türk halkı, böyle durumlarda insanlara sert tepkiler gösterir ve kadınsı hareketlerde bulunan erkekleri dışlardı.

​Bu dışlamalara en çok maruz kalansa şüphesiz Bülent Ersoy’dur. Hem halk hem de devlet tarafından gösterilen ciddi olumsuz tepkiler karşısında dışlanmıştır. Bu vaziyette Ersoy’un yanında duranlar ise yalnızca hayranları ve magazin gazetecileri olmuştu. Bu arada medya derken, sadece birkaç gazetenin magazin servisinden bahsediyorum. (O zamanlar sosyal medya, internet, radyo, uydu yayını falan yoktu elbette.)

​Bülent Ersoy türlü baskılara ve dışlamalara rağmen direnip cinsiyet değiştirmeyi başarınca; kendini kadınsı bulan ve Ersoy’a benzer ses rengi olan birçok gence de örnek teşkil eder olmuştu.

​Onu örnek alan gençlerden biri de Devran Çağlar’dı. Devran’ın sesi ve müzik tarzı da Ersoy’un birebir benzeri olunca, onun da önü açılmış oldu. Gazinolarda sahne almaya başlayınca ünü hızla yayıldı.

​Bu popülerlik ile birkaç sinema filminde oynamayı başardı Çağlar. Bu arada Devran, ablası yaşındaki Bülent Ersoy’dan hiçbir destek de göremedi. (Bülent Ersoy, Devran’dan 11 yaş büyükmüş; şimdi baktım.)

​Devran Çağlar’ın Bülent Ersoy benzerliği, o günün magazin medyasına “Bülent Ersoy’un veliahtı Devran Çağlar” gibi manşetler attırıyordu artık.

​Fakat Ersoy bundan pek memnun olmadı, Devran’ı görmezden geldi. Ben bu noktada Ersoy’a hak veriyorum aslında. Çünkü Bülent Ersoy, yaşadığı dönemin tüm sıkıntı ve zorluklarını tek başına göğüslemişti. Veliaht tayini bu kadar kolay olamazdı. Üstelik hiçbir zorluk çekmeden, sırf bir benzerlik hatırına Devran’ı bir üst lige çıkarmayı uygun görmedi. “Bu millete bir Bülent yeter” diye düşünmüştü muhtemelen (ki bir tane yetti de arttı bile diyebilirim!).

​Devran artık yalnız kalmıştı. Tabii Devran’a elini uzatmayan Bülent Ersoy’un tavrını gören magazin basını da Devran’a olan ilgisini çok ciddi oranda azalttı.

​İşte tam bu noktada Devran’ın strateji değiştirmesi gerekiyordu. Yani Bülent ablasına birebir benzemek yerine; belki imaj değişikliği belki de farklı bir müzik tarzı yakalayabilirdi. Ne bileyim, belki halk müziği belki hafif sözlü Batı müziği gibi… Fakat Devran bu denemeler yerine, ipteki ikinci cambazı oynamaya çalışıyordu sürekli. Buna, bir koltuğa iki karpuz sığdırma gayreti de diyebiliriz.

​1990’larda patlayan pop furyası, dönemin arabeskçilerinin itibarını ve popülaritesini düşürmeye başlamıştı. Türkücüler ve arabeskçiler bu sebeple yeni bir tarz yakalama arayışına girdiler. Bu tarz pop olamazdı çünkü ses renkleri uymuyordu. Ve sonunda o geçişi sağlayacak o tür bulundu. O tarzın adı Arabesk-Fantezi’ydi. Daha hareketli bir altyapıya sahip, popu çağrıştıran birtakım tınılarla bezeli “soft arabesk” demek de mümkündü bu türe.

​İbrahim Tatlıses ve Bülent Ersoy gibi isimlerin başını çektiği grup, bu modaya ayak uydurmayı başardı. Tatlıses “Bende İsterem” ve “Dam Üstünde Un Eler Tombul Memeler”; Bülent Ersoy da “Sefam Olsun” ve “Yananı Görür Allah” gibi şarkıları piyasaya sürünce popülerliklerini yeniden kazandılar.

​Tabii arabesk-fantezi grubu, yeni isimler de kazandırdı memlekete. Muazzez Ersoy, Kibariye ve Güllü gibi isimler de artık birer stardı. Arabesk-fantezi grubunun yeni erkek vokalleri ise bir dönemin Prestij Müzik kardeşlerinden oluşuyordu: Mahsun Kırmızıgül, Özcan Deniz ve Alişan…

​Arif Susam, Nejat Alp ve Ümit Besen gibi isimlerse bu yeni türe ayak uyduramayınca piyasadan çekildiler. (Ümit Besen sonradan Müslüm Gürses ve Kibariye gibi sempatikliğini kullanıp kendini yenilemeyi başardı, o ayrı.)

​Bu arada 1990’ların başında artık eğlence mekânları da şekil değiştirmeye başlamıştı. Pavyonlar, barlar, diskolar ve gece kulüpleri gibi yeni mekânlar türemişti. Devran da herkes gibi bu dönemde yönünü arabesk-fanteziye kaydırdı.

​Fakat Ersoy bu tarza ondan önce geçtiğinden, Devran yine ikinci planda kaldı ve popülaritesi iyice eridi. Onu artık Televoleler’de yılda bir yapılan “O ünlü şimdi nerelerde?” bölümlerinde görüyorduk.

​Devran Çağlar’ın durumu bana her zaman Mozart’ın gölgesinde kalan Antonio Salieri’yi hatırlatır. Hatta Avrupa’da kullanılan bir tabire de isim babası olmuştur Salieri. (Not: Yazınızda Beethoven geçmişti, ancak müzik tarihindeki meşhur rekabet ve gölgede kalma hikâyesi Mozart-Salieri arasındadır.)

​En az rakibi kadar iyi bir müzisyen ve piyanisttir. Salieri bu durumdaki rahatsızlığını anlatır ve onu hiç sevmez, hatta çekemezdi.

​Tabii Salieri, Devran gibi taklit durumuna düşmemişti toplumda. İşte Devran da önünü kesenin hep Bülent Ersoy olduğunu magazin basınına verdiği demeçlerde üstüne basa basa tekrarlardı.

​Fakat bu işler de nasip kısmet meselesi… Belki Bülent Ersoy olmasaydı da yine ünlü olamayabilirdi Devran. “Kesin ünlü olurdu” diyemeyiz bu yüzden.

​Bu arada yazıyı yazarken rahmetli Devran Çağlar’ın fotoğraflarına göz attım. Ve şunu gördüm ki Devran, Bülent Ersoy’dan 10 kat daha güzel bir estetik dönüşüm geçirmiş. Tabii bu kıyası, Devran’ın Ersoy’dan 11 yaş küçük hâli üzerinden yaptığımın da altını çizmemde fayda var. Çağlar yaşasaydı ve Ersoy’un yaşına gelseydi, daha birebir bir kıyaslama olacaktı.

​Neyse…

​Devran Çağlar; bir döneme, öyle ya da böyle iz bırakmış önemli bir şarkıcıydı. Sevenlerine başsağlığı dileyip, Allah’tan kendisine tekrar rahmet etmesini niyaz ederek bitiriyorum yazımı.