
63 yıl boyunca adı hep “taht” ile yan yana anılan bir kadın… Hayatının son 30 yılını yaşlılığın olgunluğuyla geçiren, her zaman renkli ve şık giyinen, yüzünde hep ölçülü bir tebessümle gezen bir kraliçe. Dünyanın son 100 yıllık değişimine tanıklık eden, hatta bizzat yön veren bir figürden bahsediyorum. Monarşi ile yönetilen ülkelerin en tepesindeki o görkemli ismin, yani II. Elizabeth’in devri kapandı.
Peki, neden bu kadar üzüldük? Birleşik Krallık halkı için Elizabeth dönemi, refahın ve istikrarın simgesiydi; dolayısıyla onların üzüntüsü anlaşılabilirdi. Peki, bizim ülkemizdeki insanların kraliçeye duyduğu bu yoğun ilgiye ne demeli? Ortak bir kültürel bağımız yok; şahsi bir samimiyetten söz etmek zaten imkânsız. Bu üzüntünün ana sebebi, Kraliçe’nin ve Kraliyet ailesinin, medya ve magazin dünyasının elinde birer “ikon” haline getirilmiş olmasıydı.
Yıllardır süregelen en büyük yanılgılardan biri, İngiliz kraliyetinin “yalnızca sembolik” olduğudur. Oysaki durum bundan çok daha karmaşıktır. Kraliyet; sadece bir “tebessüm eden ihtiyar teyze” imgesi değil, aynı zamanda İngiliz devlet aklının, dış politikasının ve dini otoritesinin (İngiltere Kilisesi’nin başı olarak) en tepe noktasıdır. Hatta bu aile; sömürgecilik faaliyetleri, insan hakları ihlalleri ve dünya genelindeki pek çok trajedide doğrudan imza yetkisine sahip olan ana unsurdur.
İskoçya ve İrlanda’daki baskılardan Aborjinlerin tarihten silinmesine, milyonlarca Hintli’nin katledilmesinden, Afrikalıların köleleştirilip “insan hayvanat bahçelerinde” sergilenmesine kadar uzanan o kanlı tarih, monarşinin doğrudan mirasıdır.
Buraya küçük bir parantez açmak gerekir: İngiliz Kraliyet ailesinin “Common Wealth” (Milletler Topluluğu) üzerinden sürdürdüğü nüfuz, aslında klasik sömürgecilikten modern bir “ekonomik ve kültürel tahakküme” evrilmiştir. Kraliçe, bu süreçte bir tür “diplomatik birleştirici” olarak kullanılarak, imparatorluğun o kanlı mirasının üzerinin modern bir nezaketle örtülmesini sağlamıştır. Ustalıkla hazırlanan PR çalışmaları ve algı teknikleri, kitleleri uyutmada o kadar başarılı olmuştur ki, çoğu insan bu vitrinin arkasındaki karanlığı görmeyi reddetmektedir.
Benim derdim, bir şahsiyetle hesaplaşmak değil. Asıl amacım; Avrupa monarşisinin kanlı temeller üzerine kurulduğunu, günümüzde dünyaya demokrasi ve insan hakları konusunda ahkâm kesenlerin, aslında bu “yardım kuruluşları” ve “diplomasi” kılıfıyla geçmişteki utançlarını aklama çabasında olduklarını hatırlatmaktır.
Tarih, gücü elinde tutanların kaleminden döküldüğünde her zaman “asil” görünür. Ancak gerçek, mazlumun hafızasında saklıdır. Yazımı, Kızılderililerin İngilizler hakkındaki o meşhur sözüyle bitirmek sanırım en doğrusu olacaktır:
“Bir suda iki balık kavga ediyorsa, oradan beş dakika önce uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir.”






