
Hayatımızın bir döneminde hepimiz karşımızdaki insandan gelen o buz gibi sessizlikle sınanmışızdır. Bir sorun yaşandığında hiçbir şey söylemeden ortadan kaybolan, sorularınızı yanıtsız bırakan o anlar… İlk bakışta sadece bir “küsmek” ya da “uzaklaşma” gibi görünse de, işin aslı pek de masum değil.
Kontrol Kurma Çabası Olarak Sessizlik
Sana susarak ceza veren biri, aslında seninle değil; kontrolle ilişki kuruyordur. Bir sorun çıktığında hiçbir açıklama yapmadan geri çekilen biri iletişim kurmuyor, aksine durumu ele geçirmeye çalışıyordur.
Sağlıklı bir ilişkide iletişim şu temel üzerine kuruludur:
“Şu an çok tetiklendim. Biraz zamana ihtiyacım var. Sonra konuşalım.”
Ama silent treatment (sessizlik ile cezalandırma) tarzında bu yaklaşım kesinlikle yoktur. Orada açıklama yok, bir zaman çerçevesi yok, sorumluluk alma yok. Sadece büyük bir yokluk var.
O Yokluğun İçinde Kaybolmak: Kendini Anlatma Çabası
Ve bu ani yokluk, insanı farkında olmadan tehlikeli bir döngüye iter: Durmaksızın açıklamaya, kendini anlatmaya, hatta varlığını kanıtlamak için kendini savunmaya…
Bir süre sonra, içinden gelmese bile konuşmak zorunda hissedersin. Yazmak, sormak, karşısındakini kovalamak adeta bir zorunluluk haline gelir. Çünkü sistemin o an alarm verir: “Bağ kopmasın.” Ve sen bu bağı korumak uğruna, yavaş yavaş kendinden bile vazgeçersin.
Hatta bazen, sırf o sessizlik duvarı delinsin ve bir cevap alabilsin diye normalde asla söylemeyeceğin şeyleri dökersin dilinden.
Asıl Mesele Ne?
Çünkü artık ortadaki kavga “Haklı mıyım?” ya da “Anlaşıldım mı?” davası değildir. Nokta atışı şuna dönüşür: “Hala orada mı?”
İşte tam da bu noktada durman gerekiyor. Çünkü bu bir iletişim biçimi falan değil; bu tam anlamıyla bir regülasyon eksikliğidir. Ve en önemlisi: Bu seninle ilgili değil.
Sessizlikle terbiye edilmeye çalışıldığın o anlarda, karşındakinin kendi içsel krizini yönetemediğini hatırlamak, belki de kendine verebileceğin en büyük hediye olacaktır.




