Montella’yı en sonunda nasıl olduysa aryık kovmayı başarmışlar… Hem de çok geç alınmış bir kararla. Adam, Türk milli takımının oturmuş yapısını tamamen bambaşka, santraforsuz ve ne oynadığı belli olmayan ruhsuz bir taktiğe evritti. Elimizde bu kadar kaliteli oyuncu varken onları resmen harcadı. İşin garibi ruhunu kaybeden oyuncuların alternatiflerini de kadroya almadı. İşin kötüsü, bunca başarısız sonuca rağmen federasyon ona sürekli destek çıktı ve Montella da doğal olarak kendini vazgeçilmez sanma hatasına düştü. Hatta bu süreçte kendini Türk hissetmeye bile başladı ki bu durum gerçekten komikti. Federasyonun bu süreçteki Montella’yı kovma tutumu ise tam bir skandal; adam burada yokken görevine son verip bir de utanmadan kendisine teşekkür edip “Başkanımız Montella İstanbul’a dönünce yüz yüze görüşecek” diye açıklama yapması tamamen saçma bir üslup ve aptalca bir yönetim tarzı. Şimdi Montella’dan da federasyona karşı sitemkar ve laf sokan bir açıklama beklemesek olmaz. Ama asıl Sıkıntılı kısım işte şimdi başlıyor; Montella sonrası yeni hoca arayışı… İnşallah tekrar saçma sapan bir yabancı getirilip tüm düzen bozulmaz. Yerli hoca seçilirse de bu baskıya dayanabilir mi, orası meçhul. Ancak benim gönlüm, genç, yerli ve 40-50 yaşını geçmemiş vizyoner bir hocadan yana. Sabırla, en az 3-4 yıl şans verilmesi şart. Nuri Şahin veya Selçuk inan gibi isimler bu jenerasyonu çok iyi yönetebilir. Arda Turan’a gelirsek, daha vakti var; Çünkü Turan çok sinirli ve medyayla eğer sonuçlar kötü giderse sürekli gerilim yaşayabilir. Bence bu potansiyeli şimdiden göreve getirip daha yıpratmamak lazım.Umarım hayırlı bir teknik adam bulmayı başarırlar.
Tavşan Kanı mı, Yemen Kahvesi mi? Bir Tiryakilik Hikayesi
Her sabah ocağı yakıp demliğe sarılmamız, sandığımız gibi bir gelenek değil. Aslında bu millet dört yüz yıl boyunca kahve içmiş, yani çayın tahtı o kadar da eski değil. Yemen’den gelen kahvenin o doyurucu kokusu, tam dört yüzyıl boyunca bu topraklara hükmetmiş, sohbetlerin en lezzetli eşlikçisi olmuştu. Kanıtı dilimizde: kahvaltı, kahverengi, kahvehane… Hepsi kahveden geliyor. Kahve Yemen’den geliyormuş, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yemen elden çıkınca pahalı bir ithal mala dönüştü. Bizi çaya alıştırdılar, o günden beri de böyle gidiyoruz. Bir de şu soru var: Acaba bugün Yemen bizde olsaydı, kahve ucuz ve bol olsaydı, çay da bu kadar yoğun üretilmeye devam etseydi, yine de ince belli o tavşan kanına mı düşerdik, yoksa kahvenin o doyurucu kokusuna mı teslim olurduk? Cevabı ne olursa olsun, bu tiryakilik damarlarımızdan hiç silinmedi, silineceğe de benzemiyor.
Mumları Söndüren Kültürel Ezgi: Cinuçen Tanrıkorur’un Unutulan Doğum Günü Şarkısı
Avrupa’nın ölüm marşını aldığımız yetmiyormuş gibi doğum günlerinde de sonradan uyarlanmış, bizim kültürümüze empoze edilmiş doğum günü şarkısını da ekledik “Happy Birthday to You” diyerek. Tarihte bunu değiştirmek için Cinuçen Bey gibi çok güzel bir şarkı, beste hazırlamış bir insan var. Bundan kimsenin haberi yoktur eminim. Ki benimde yeni haberim oldu.
İsme takılmayın, Cinuçen ismi evet biraz komik gelebilir ama yaptığı işe bakalım. Cinuçen Tanrıkorur, tam da bu kültürel baskıya bir başkaldırı olarak 1984’te “Hüseynî / Buselik makamda çocuk Şarkısı”nı yani bir doğumgünü şarkısı besteledi. Bu kıymetli eser, bizim makamlarımızı taşırken, neden hâlâ popüler kültürün esiri olup yabancı marşlara sarılıyoruz? diye hiç düşünmeden geldik bu günlere..
Cinuçen Bey, bizi başkalarının bize dayattığı bu popüler kültüre mahkûm etmemek için sanatsal bir duruş sergilemiş o yıllarda. E şimdi sıra bizde. Milli Eğitim ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı öncülüğünde, bu güzel melodi daha ritmik, modern enstrümanlarla yeni bir versiyona kavuşturulup doğum günlerinde çocukların kullanılabilir. Doğum günlerimizi kendi ezgilerimizle kutlamak, bu milletin öz değerlerine saygının en güzel ifadesi olmaz mı?
Şarkıyı Google da bulmak mümkün. Cinuçen Tanrıkorur doğumgünü şarkısı yazınca kolayca bulursunuz.
Bu arada bestenin sözleri şöyle ;
Doğum günün kutlu olsun,
Her günün böyle olsun.
Sağlık, mutluluk içinde,
Ömrün neşeyle dolsun.
Hepy börtdeyden on bin kat daha anlamlı değil mi Allah aşkına 🙂
Tom Cruise’nin Kara Komedi Sınavı: Digger
Digger, küresel sermayenin ve petrol kartellerinin doğa üzerinde yarattığı tahribatı merkeze alırken, bunu sert bir kara komedi sosuyla sunmaya çalışan iddialı bir yapım. Filmi yeni izledim. Ancak film, absürt mizah ile ciddi politik eleştiri arasındaki o hassas dengeyi kurmakta ve gerçek-kurgu geçişlerinde zaman zaman bocalıyor. Tonundaki bu belirsizlik, kara komediye alışkın izleyiciler için bile anlatının içine tam anlamıyla girmeyi zorlaştırıyor.
Filmin en çok konuşulacak tercihi kuşkusuz Tom Cruise’un üstlendiği radikal karakter. Kariyeri boyunca dinamizm ve aksiyonla özdeşleşen Cruise, ağır yaşlandırma makyajına rağmen yüz mimiklerinde ve beden dilinde o tanıdık genç enerjiyi saklayamıyor. Bu durum karaktere tekinsiz bir tezat katsa da, zaman zaman inandırıcılık zeminini zedeliyor. Yine de Cruise’un konfor alanını tamamen terk edip böylesine cesur ve aykırı bir role soyunması takdire şayan. Alkışlar sana Tom.
Filmin anlatısını ayakta tutan esas unsur ise zengin sembolik dili. Karakterin yanından ayırmadığı yaşlı kedi, Digger’ın sistemin sunduğu konforlu, sömürüye dayalı ve duyarsız yaşam alanını harika özetleyen bir metafor olarak öne çıkıyor. Duruşma sahnesindeki göz alıcı kırmızı takım elbise ve şapka ise kurumsal adalet mekanizmasının tam ortasında dahi odağı sadece kendi üzerine çekmek isteyen narsist yapıyı ve dikkat çekme arzusunu vurguluyor. Savunma anında mahkeme salonunun yavaş yavaş su alıp deforme olması ise filmin görsel zirvesi; petrol hırsının ve bozulan sistemin eninde sonunda kendi yapısını da yutacağını ve doğanın yıkımıyla geleceğini gösteren son derece etkleyici bir kıyamet sembolü.
Sonuç olarak Digger, herkesin çok seveceği ya da salondan mutlu ayrılacağı bir ana akım filmi değil. Kara komedi tonundaki pürüzler ve ritim sorunları genel izleyiciyi zorlayabilir. Tom Cruise’un bu radikal denemesini merak edenler ve çevre eleştirisini sembolik bir dille izlemek isteyenler için sinemada şans verilebilir bir iş olsa da, izleyicilerin büyük kısmı için dijital platformlara düşmesini beklemek çok daha rasyonel bir tercih olacaktır. Bence filmi ikinci kere izlemek filmin tadını bir miktar daha artırabilir.
Trump’ın Seçimi: Klavyeli Rambo ve Dijital Savaş
Geçenlerde Instagram’da 80’ler nostaljisi kusan yabancı bir sayfada karşıma çıkan bir yapay zeka kurgusu, beni derin düşüncelere sevk etti. Yapay zekayla hazırlanan video senaryosunda Donald Trump, hapisteki Rambo’yu ziyaret edip onu bir İran operasyonu için ikna etmeye çalışıyordu. Nostaljiye diyecek yok, izlemesi oldukça eğlenceliydi; fakat gerçekler maalesef biraz farklı.
Eski usul kas gücüyle dünyayı dize getiren, elinde M60 makinalı tüfeği, pala bıçağı ve kafa bandıyla tek başına orduya bedel olan Rambo; günümüzün uzun menzilli füzeleri, termal kameraları ve otonom drone’ları karşısında muhtemelen bir saat bile dayanamazdı. Bugün bir kahramanı çamurlar içinde sürünen, yarasına barut basıp yakan o eski usul kas gücüyle sahaya sürmek, adeta bir taş devri avcısını günümüz mühimmatının önüne atmak gibi. Artık savaşlar cephe hattında değil; saniyede yüzlerce veri işleyen algoritmalar, uydular ve ekranlar üzerinden yürüyor.
Hollywood, Sylvester Stallone yaşlandığı için böyle bir devam filmi çekmese bile, belki de Rambo’yu yeni teknolojinin başında bir komutan olarak hayal etmek tek mantıklı ve komik çıkış yolu. Bir zamanlar ormanda iz süren o adamın, bugün kliması çalışan bir kontrol odasında, elinde kahve kupasıyla bir drone vuruşunu onaylaması ya da yazılımları yönetmesi sinemasal açıdan müthiş bir kara mizah malzemesi olurdu. Tabii tetiği çekmek yerine tuşlara basan bir Rambo’nun izleyiciye aradığı o katarsisi ve adrenalin patlamasını ne kadar verebileceği, işin ayrı bir ironisi. Çünkü izleyici ekran başında kod yazan birini değil, sınırları zorlayan bir kas gücünü görmek istiyor.
Peki Hollywood böyle bir filmi ne zaman çeker?
Yakın zamanda değil. Hollywood ve Amerika, bu çatışmaları sıcağı sıcağına filme dökmektense muhtemelen olayların uzun süre durulmasını bekleyecektir. Tarih bize gösteriyor ki Amerika; Vietnam, Irak veya Afganistan gibi kaybettiği ya da zorlandığı her travmatik süreçten bir 10-15 yıl sonra o dönemi kahramanlaştırıp paketleyerek anlatmaya bayılıyor. Vietnam Savaşı bittiğinde Rambo vizyona girmiş ve Amerikan kamuoyuna sahada kaybettiği savaşı sinema salonlarında “psikolojik olarak” kazandırmıştı.
Stallone o zamana kadar biraz daha yaşlanmış, hatta belki de öte aleme göç etmiş olabilir. Ancak bugün karşıma çıkan o yapay zeka teknolojisi, 10 yıl sonra sinema kalitesine tam anlamıyla eriştiğinde, Hollywood Stallone’un gençlik dijital ikizini (digital twin) ekrana getirmekten hiç çekinmeyecektir.
Günümüzün karmaşık, renksiz ve tamamen yazılımlara dayalı soğuk savaş gerçekliği karşısında 80’lerin o “iyi ve kötü adamların net olduğu” basitliğine duyduğumuz özlem, yapay zekanın da beslendiği en büyük damar haline geldi. Benden söylemesi; o absürt ve dijital “Rambo: Algoritma Savaşları” filmi tam on yıl sonra sinemalarda karşımıza çıkabilir. Vizyon biletlerini şimdiden ayırtmakta fayda var.
İnanmak Ve İnandırıcılık Neden Lüks Oldu?
Türkiye siyasetinde “asla yan yana gelmem” diyenlerin, bir sabah ansızın rakip partinin baş tacı olması, artık şaşırtmıyor; aksine, siyasetteki o kalıcı ilkeler yerine, ne kadar hızlı dönüş yapılabilir yarışını kanıtlıyor. Daha 1 sene önce söylenen büyük lafların, bugün alkışlarla unutulması, sadece bir fikir değişimi değil, siyasetin artık inandırıcılığını tamamen yitirdiğinin bir kanıtı. Bu hangi parti olursa olsun maalesef aynı. Anlaşılan o ki, şartlar değiştikçe ilkeler de buharlaşıyor ve geriye sadece zamanında büyük konuşanların hiç bir şey yokmuş gibi tebessüm etmesi kalıyor..
Şapkadan Çıkan Nostalji: Sermet Erkin ile Tavşanlar
Türkiye’de illüzyon sanatının temellerinde akla gelen ilk efsanevi isimlerden biri, Mandrake lakaplı Mehmet Ertuğrul Işınbark’tı. Türk sihir dünyasında derin izler bırakan bu öncü abimizin ardından, seksenler ve doksanlı yıllarda televizyon ekranlarında, sahnelerde başka bir isim daha tüm çocukları ilizyonla tanıştırmıştı: Sermet Erkin! Mandrake’nin ardından Türkiye’nin en bilinen illüzyonisti olarak zihinlere kazınan bu büyük üstat, ne yazık ki zamanın ve gösteri dünyasının hızlı değişiminin gerisinde kalmıştı. Dünya genelinde David Copperfield gibi isimlerle şovlar devasa bir teknolojiye, büyük prodüksiyonlara evrilirken, Sermet Erkin ne Türkiye’deki performansını o ölçekte büyütebildi ne de uluslararası arenaya açılabildi. Yıllar içinde yavaş yavaş ana akım medyadan ve göz önünden kayboldu gitti. Ama meğer tamamen kaybolmamış; sahne tutkusunu bir yerlerde sessizce yaşatmaya devam ediyormuş abimiz. Ve sanırım şuan yaşı 70 civarı, ama ama bu yaşta halâ ilizyon sanatını yapıyorsa bu durum bana onun ömrünü bu sanata adadığını gayet net bir şekilde gösteriyor. Ve işte şimdi Usta duayen iliszyonist’in Bursa’da yapacağı gösterisinin reklamanına denk geldim sosyal medyada. Açıkçası bende sırf o 80’ler ve 90’lar çocukluğunun saf nostaljisini yeniden hissetmek için bu gösteriye gitmeyi düşünüyorum. Tabi kızım içinde güzel bir anı olabilir. Babasının küçüklüğünde izlediği bir gösteri sanatçısını görmek onu da heyecanlandırır eminim. Belki eski büyülü şovlar günümüz gösterilerinin çok gerisinde kaldı ama çocukluğumuzun bir parçasıyla salonda buluşmak bile unutulmaz bir anı olmaya aday. Siz de zamanında Sermet Erkin’in şapkadan çıkan tavşanlarını izleyip heyecanlananlardan mısınız?
Merak edenler için gösteri bilgileri şöyle : Gösteri 1 Kasımda 14:00 ve 16:00 saatlerinde Bursa’daki Aspera Sahne’de.
Hukuk mu, Vicdan mı? Alev Alatlı’dan Bir Adalet Manifestosu
Rahmetli Alev Alatlı’nın 2014 yılında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri Töreni’nde yaptığı konuşmayı, ilim ve felsefeye meraklı kitleler mutlaka hatırlayacaktır. Günümüzde para hırsının, açgözlülüğün ve hırsızlığın normalleştiği; her gün bir kurumun, şirketin ya da ünlünün yolsuzluk iddiasıyla gözaltına alındığı bir dönemde, rahmetli Alatlı’nın bu videosu sosyal medyada yoğun bir şekilde paylaşılıyor. Alatlı Hoca, ta o günlerden bugünkü tabloyu net bir biçimde görmüş ve hafızalara kazınan bu konuşmayı yapmıştı.
Hocanın konuşmasının tam metni şu şekildedir:
”Helalleşmek mahkemede dava kazanmaktan daha üstün olmalıdır. Çünkü her yasal hak helal değildir ve olamaz.
Aslolan hakkın helal edilmesi olmalıdır. Aslolan helalleşmek olmalıdır. Helalleşmek mahkemede dava kazanmaktan daha üstün olmalıdır. Çünkü her yasal hak helal değildir ve olamaz.
Suriçi ile Kobani’nin arasına çizgi çekmek 1. Dünya Savaşı galiplerinin yasal hakkıdır belki. Ama helal değildir.
Keza iflas eden kardeşinizin haraç meraç satışa çıkarılan evini satın almanız yasal hakkınız olabilir ama helal değildir.
İmar ruhsatı olan bir müteahhit şehrin ufkuna tecavüz ederken yasal olarak suçsuzdur ama yaptığı iş helal değildir.
Yeni ve çok daha ucuz bir enerji türünün pazara girmesini önlemek üzere üretim haklarını satın alan ve dümen altı eden bir petrol şirketi yasal olarak suçsuzdur. Ama yaptığı iş helal değildir.
Keza raf ömrünü uzatmak için ekmeğin içine kanserojen madde koyan fırıncı, yaptığı formülü ambalajın üzerine koyduğu için yasaldır; dolayısıyla suçsuzdur ama yaptığı iş helal değildir.
Ve son olarak bir kalem darbesiyle atar ergenleri, lümpen ergenleri sokağa döken yazar; alevler afakı sardığında suç mahallinde değilse, olayları evinden seyrettiğini ispat edebiliyorsa yasal olarak suçsuzdur. Ama helal değildir yaptığı.
Tazminat ödemeye mahkûm edilen fail, mağdurun yanına gidip helallik istemedikçe helalleşilmiş olunmaz.
Yasal hakkın helal edilmesini esas alan, yasaların tanıdığı haklardan insanlık veya Allah adına feragat etmenin garipsenmeyeceği yeni bir düzen, yeni bir dünya yaratmak zorundayız.
Bir düzen ki hoşgörüyü değil, bağışlamayı öncelesin. Haklı olsak da feragat edebileceğimizi öğretsin.
Bize yeni bir ‘Ahlak Yasası’ lazım. Önümüzdeki en büyük, en can alıcı ödev budur.”
İşte Hocanın bu konuşması, aradan geçen 12 yılda ödevimize hiç çalışmadığımızın açık bir göstergesidir. Artık onun işaret ettiği o Ahlak Yasası’nı yürürlüğe koyma zamanı gelmiştir. Bunu yapacak kurumların başında da devlet geliyor. Umarım en uygun neşterle bu hastalıklı yara ameliyat edilir.
Mancini Memnun, Taraftar İsyanlarda
Maaşlar ödeniyor, uçaklar kalkıyor, pilotlar dönüş yolunda Montella ve takımla gurur duyuyor; peki ya sahadaki gerçekler? Son dört maç, dört mağlubiyet ve koca bir hayal kırıklığı. İtalyan teknik direktör Mancini’nin Montella için “çok güzel iş çıkardığını düşünüyorum” demesiyle, Montella’nın uçaktaki iyimserliği, koca bir milletin sabrını artık tamamen tüketmiş durumda. Yerli bir hoca olsa çoktan kapının önüne konulacakken, bu ayrıcalıklı kredinin nedeni ne ve bu gidişata daha ne kadar seyirci kalınacak? Herhalde sıfır galibiyetle döndüğümüz zaman istifa edecek inşallah.
Migros Tevriyeye Adeta Şov Yaptırmış
Gitmeden. Beklemeden. Yerimden kalkmadan. Yerimde yerim. Ve gelince… Yerim de yerim. Migros Yemek’le. Yerimde Yerim. Yerimde yersem. Yerim de yerim!
Öncelikle yukarıda okuduğunuz metin bir reklam değildir; sadece içerikteki tevriye sanatını anlatmak için başa ekledim.
Tevriye nedir önce onu söyleyeyim; tevriye, birden fazla anlamı olan bir kelimenin, hem yakın hem de uzak anlamını düşündürecek şekilde kullanılması sanatıdır. Sesleş, yani cinas ise, yazılışları aynı ama anlamları tamamen farklı olan kelimelerin bir arada kullanılması olayı dilimizde.
Migros Yemek reklamının o eşlik edilesi jenerik müziğinin içindeki bu söz grubu, meğer ne güzel bir tevriye örneği olmuş. “Yerimde yerim” sözlerinde hem bulunduğumuz mekânı hem de iştahla yemek eylemini kastediyor. Bunu yazan belki de tevriye sanatı olduğunu bilmeden yazdı ama ortaya harika bir dil oyunu çıkmış.
Merak ediyorum doğrusu, bu tevriye sanatını benim sıradan bir vatandaş ve konunun uzmanı Türkçe öğretmenleri dışında, acaba kaç kişi fark etti? Vallahi çok merak ettim.
Migros’u bu bilerek ya da bilmeyerek hazırladığı reklam müziği ve zekice dil oyunu için tebrik ediyorum, helal olsun!
Christopher Lambert’in Akla Düşüşü
Şimdi siz “Christopher Lambert da kim oğlum” diye düşünebilirsiniz. Durup dururken aklıma Christopher Lambert geldi, hayır olsun yaşıyorsa kulakları çınlasın. Bazen öyle olur ya, eski oyuncular, anılar veya filmler aniden zihnimize düşüverir ve insanı kısa bir nostaljiye sürükler. Sonra bir de düşündüm ki Christopher Lambert ismi ne kadar uyumlu ve akılda kalıcı bir ad soyad. Belki de tınısının o armonisi sayesinde bu isim zihnime öylesine yerleşmiştir bilemiyorum. İşte bugün tam olarak bu karmaşayı yaşadım. Ortaokul yıllarında izlediğim o efsanevi Highlander serisi, namıdiğer İskoçyalı, o dönemki kılıç dövüşleri ve atmosferiyle aklımda yer epeyce yer etmişti. ( Filmde Sean Connery de vardı sanırım) Hatta o kendine has şaşı bakışını bile hatırladım adamın. Adam da şaşılık karizması vardı. Belkide hafif kaymadır. Neyse..
Sonra 90’lardaki Mortal Kombat filmindeki Raiden rolü geldi aklıma; oyunun üstüne çekilmiş biraz nostaljik bir deneyimdi ve belki de beklentileri tam karşılamamıştı ama o günlerin hatrına yine de özeldi. Bu kadar..
Yok durun ya.. Sean Connery ölmüş müydü şimdi ona takıldım. Bakayım hemen..
Lafıma Gücenme Ama
Lafıma gücenme ama, aleme akıl vermeye gelince mangalda kül bırakmıyorsun. Kendi kapının önü karanlıkken, millete aydınlık veren sokak lambası gibisin. Halbuki elin tasına bal akıtacağına, kendi çorbanın tuzuna baksan hayatın daha bir şenlenir değil mi? Günün sonunda herkes kendi ektiğini biçer, her koyun kendi bacağından asılır.
Her şeyi öğrendim sandığımızda bir silkelenip gerçeğe bak. Nereden geldin, neredesin ve nereye varacaksın? Bu soruları kendine sorabilecek cesaretin varsa sadece cesareti olanları dost bil.
Kendime yazdım, sen üstüne alınma..
90’lar Fırtınası: Alaa Sallam Ve Laa tbee Efsanesi
Mezdeke’nin “Ya El Yelil” adıyla uyarladığı, Alaa Salam’ın orijinal adıyla “La Tbee'” olan o meşhur şarkısının hikayesini yeni öğrendim. Bu merak duygusu beni Google öncesi dönemlerde olup bitenlerin kaynağına götürür hep. Bu konuda elbette ki Google’dan destek alıyoruz mecburen. 90’lı yıllarda Mısır’da Al-Jeel dönemi yaşanırken ( mısır pop müzik) Alaa Salam radyolardan düğünlere kadar her yerde yankılanan bir pop kralımış.Yani ” Ya El Yelil” şarkısını yapan adam. Derken doksanların sonunda bizim Mezdeke devreye girmiş ve o Mısır ritimlerini kendi dans tarzlarıyla öyle bir harmanlamış ki, Yaşar Akpençe ( müzisyen) ve ekibinin de dokunuşuyla bu parça bir partiler marşına dönüşmüş. O, Alaa Salam’ın Mısır ritimlerini bizim kulağımıza göre öyle bir düzenlemiş ki, şarkı adeta bir parti marşına dönüşmüş. Bu coşku sadece Türkiye’de de kalmamış, doksanlardan günümüze uzanan bir çılgınlık haline gelmiş. Bugün Mezdeke grubu artık ortalıkta görünmese de, melodileri hala dillerden düşmüyor.
Şarkının nakaratı özetle şöyle diyor: “Aşkı satma ve pazarlık konusu yapma, ey gözüm ey gecem; kalbimdeki sevgimi satma, o değerli olana benden selam söyle.”
Alaa Salam’ın Le tbee şarkısının orjinal klibini merak edenler malûm arama motorunda bulabilir.
Gürültünün Ötesinde Bir Felsefe: İoanna Kuçuradi
İoanna Kuçuradi’yi kaybettik. Arkasından bakınca insan ister istemez düşünüyor: Biz bu kadının kıymetini toplum olarak neden gerçekten bilemedik? ( Kucuradi’yi tanımayanlar ; “o da kim? ” demiştir )
Aslında ilk akla gelen, keşke onu televizyon ekranlarında daha çok görseydik, akşam tartışmalarında dinleseydik oluyor. Ama şimdi düşündükçe anlıyorum ki o zaten böyle bir popülerliği hiç istemedi. İlber Ortaylı örneğinde gördük; ekranlara çıkıp, tarih felsefe gibi bilimleri tanıtmak istedi ama medya sadece onun ünlenmesini sağladı. O da popülerleşmeyi seçti ama ömrünün son yıllarını ciddi bir bilim insanı olarak değil, ekranlarda komedi malzemesi yapılarak ya da sözleri sağa sola çekilerek, tarafsız kalma hakkı hiç verilmedi. İktdar ve muhalefet arasında sıkıştı kaldı.
İoanna Hoca işte bu yüzden o ucuz gürültüden uzak durdu. Temel öğretisi de zaten tam olarak bu duruşunda saklıydı: İnsanı ezbere etiketlerle değil, eylemleriyle değerlendirmek.
Onun felsefesi karmaşık teorilerden ibaret değildi. Bize çok basit ama hayati bir şey öğretti: Bir insanı partisine, inancına veya kimliğine göre değil, yaptığı somut işe ve insan hakkını koruyup korumadığına bakarak değerlendirmeliyiz. Etik ve insan hakları onun için laf olsun diye konuşulacak şeyler değil, günlük hayatta doğru kararlar verebilmemiz için birer rehber niteliğindeydi.
İşte bu yüzden Erzurum’dan Hacettepe’ye, oradan Dünya Felsefe Federasyonu Başkanlığı’na uzanan ömrünü gürültüsüz ama dimdik yaşadı. Felsefeyi reyting malzemesi yaptırmadı. ( Teoman Duralı gibi)
Biz onu ekranlarda izleyerek kolay yoldan tüketemezdik; oturup okumamız, anlamamız gerekirdi ama olmadı.
Mekanı cennet olsun.
Eylülün Dijital Sessizliği: Anı Yaşarken Mevsimleri Kaybeden İnsanlık
Eylülün o hüzünlü ve romantik ruhunun sosyal medya beğenilerine meze yapıldığı devir kapandı. Aslında o derin duygu son 15-20 yıldır yoktu, sadece edebiyat maskesi takan sayfalar şiirlerle ortalığı süslerdi.
Şimdi ise insanlık yönünü tamamen kaybetti. Günlük yaşamın telaşı içinde her şey anlık yaşanıyor. Birileri tarafından uydurulan anı yaşa mottosuyla dünü unutan, yarını planlamaya korkan ve sürekli değişen yeni gündemlerle oyalanan kalabalıklar olduk. Artık mevsimlerin bile ruhu kalmadı vesselam.
Ağaçkakanlar Ve Yaratılıştaki İmza
Doğada gezinirken ya da sokağa çıktığınızda gördüğünüz onca hayvan, soluduğunuz hava, üzerine bastığınız toprak, bitki, ağaçta binlerce mucize var zaten; ama biz bunları sürekli göre göre ve bunu doğanın mucizesi deyip basitleştirerek yaşayıp gidiyoruz. İşte bu mucizelerden biri de ağaçkakanlar. Geçenlerde doğada gezinirken bir ağaçkakanın bir ağacın gövdesini oyduğunu gördüm. İster istemez düşündüm; bugüne kadar ağaçkakanın nasıl bir kuş olduğunu, ağacı nasıl deldiğini hep gördük, bildik ve bu bize normal gelmeye başladı. Oysa ki o kuşun, belki yüz kere, belki bin kere vurarak açtığı o oyukla vücuduna, gagasına ya da beynine nasıl hiç zarar gelmediğini bir an düşünmedik, değil mi? Normalde orada başka bir kuş, oraya yüz kere gagasını vursa aptal olur, ortalıkta garip garip uçardı.Ama ağaçkakanlar bunu hiç yaşamıyor.
Peki neden?
Biraz araştırınca bu korumayı sağlamak için ağaçkakanın kafatasında özel bir süngerimsi kemik yapısı olduğunu ve bu darbelerin beyne ulaşmasını engellediğini gördüm. Yani kafatasında boşluk yok. Ayrıca gagaları da sürekli uzayarak yenilendiği için aşınmıyor; aşınma devamlı uzayan yeni keratin tabakasıyla dengeleniyor. İnsan, hayvanların ve doğadaki tüm yaratılmışlara baktığı zaman, içinden derin bir Sübhanallah demek geçiyor.
O zaman koca bir Sübhanallah..
Ey Edip Adada Pide Ye
Bugüne kadar tersten okuyunca anlamı değişmeyen ‘radar’, ‘küçük’, ‘küllük’ ve ‘121’ gibi kelimelerle veya ‘Ey Edip Adada Pide Ye’ gibi cümlelerle karşılaşmıştım. Meğer dil literatüründe buna ‘palindrom’ deniyormuş. İnsanın öğrenmesi bitmiyor; hatta kişi, öldüğü son ana kadar öğrenmeye devam ediyormuş. ‘Palindrom’ kelimesi, Antik Yunanca ‘tekrar geriye doğru koşma’ anlamına gelen ‘palindromos’ kökünden geliyormuş ve bu terimi 17. yüzyılda İngilizceye kazandıran kişi Henry Peacham olmuş. Bu arada Sator Arepo diye örnek verdiğim tarihteki olay şuymuş: Sator Arepo ifadesi, ünlü ‘Sator Karesi’ olarak bilinen beş kelimelik Latince bir palindromun parçasıymış. Bu kare, ilk olarak Pompeii gibi antik Roma kalıntılarında bulunmuş ve tarihte bir tür büyü ya da koruyucu muska olarak kullanılmış. Kelimeler yatay ve dikey olarak aynı şekilde okunabiliyormuş. Türkçede palindrom olur da başka dillerde olmaz mı? İngilizcede ‘racecar’ veya ‘madam’, Latincede ise zamanın geçtiğini belirten ‘Sator Arepo Tenet Opera Rotas’ gibi ünlü ifadeler bunlara örnek gösteriliyormuş. Palindromlar üretilmeye devam edilebilir haldeymiş. Mantık olarak bundan sonra da yeni palindromlar kazandırılabilir ama eskisi kadar denk gelir mi, onu bilemem. Türkçeden birkaç ilginç kelime ve cümle örneği daha ekleyelim: ‘Nazan’, ‘ Mum’, ‘Aba’, ‘Ada’, ‘Ata’, ‘Ana’, ‘Yatay’, ‘Neden’, ‘Keke’, ‘Teğet’, ‘Yapay’ gibi kelimeler ile ‘Traş ol Rıza şart.’, ‘Anastas mum satsana.’, ‘Anastas mum satsan da mum satsana.’, ‘Zamanda namaz.’, ‘Rıza, halı sahada hazır.’ gibi cümleler tersten ve düzden okunuşu aynı olan diğer örnekler. Bu bilgiyi öğrenince elimize ne geçti? Belki bir gün bir yarışma programına katılırsanız, orada iyi bir para ödülü almanızı sağlayacak soru buydu, onun dışında bize kattığı bir şey yok.
Yaa bi dakika!
Madem tersten ve düzden aynı okunan palindromlara baktık, bir de bunların tam tersi olan ‘semordnilap’ kavramına değinelim. Semordnilap, düzden okunduğunda oluşan anlamla, tersten okunduğunda tamamen farklı bir anlama gelen kelimeleri ifade ediyor. Yani, bir kelimenin tersi başka ve anlamlı bir kelime oluşturuyor. Bunları da siz bulun eğer üşenmezseniz..

















