Jean Paul Sartre / Varlık ve Hiçlik

0
153

Kendimizi açmazdan kurtarmak istiyorsak, kendini aldatma davranışlarını daha yakından incelemek ve buradan bir betimlemeye ulaşmaya çalışmak uygun olur. Bu betimleme, kendini aldatmanın imkânının koşullarını daha açıklıkla saptamamıza, yani başta sormuş olduğumuz soruya cevap vermeye imkân verecektir: “insan varlığı ne şekilde olmalıdır ki kendini aldatabilsin?”

Örneğin, ilk randevusundaki bir kadını alalım. Kendisiyle konuşmakta olan adamın onun hakkında beslediği niyetleri çok iyi bilir. Aynı zamanda er ya da geç bir karar alması gerekeceğini de bilir. Ama bu kararın aciliyetini hissetmek istemez: partnerinin tavrında nazik ve saygılı olarak görünen ne varsa yalnızca ona tutunur. Bu nazik ve saygılı davranışı, “ilk adımlar” diye adlandırılan şeyi gerçekleştirmek üzere başlatılmış bir girişim olarak kavramaz, yani o davranışın sunduğu zamansal gelişme imkânlarını görmek istemez: o tutumu, o anda olduğu şeyle sınırlar, kendisine yöneltilen tümcelerde ilk anlamlarından başka şeyler okumak istemez, ona, “Size öyle hayranım ki” dendiğinde, bu tümcenin cinsellik içeren arka fonunu kaldırır, kendisiyle konuşan erkeğin sözlerine ve davranışına nesnel nitelikler olarak düşündüğü dolaysız imlemler atfeder. Kendisiyle konuşan erkek ona tıpkı masanın yuvarlak ya da dört köşe olması gibi, tıpkı duvarın boyasının mavi ya da gri renkte olması gibi içten ve saygılı görünür. Dinlediği kişiye böylece atfettiği nitelikle şeyci bir süreklilik içinde dondurur onu; bu süreklilik de onların saflıkla şimdiki hallerinin zamanın akışına yansıtılmasından başkaca bir şey değildir.

Çünkü kadın dilediği şeyin farkında değildir: uyandırdığı arzuya derinden duyarlıdır, ne var ki, çiğ ve çıplak arzu onu küçük düşürür, tiksindirir. Ancak, yalnızca saygıdan ibaret bir saygıda da hiçbir çekicilik bulmaz. Onu tatmin etmek için bütünüyle onun kişiliğine, yani eksiksiz özgürlüğüne seslenen ve özgürlüğünün kabul edilmesi anlamına gelen bir duygu gerekir. Ama aynı zamanda da bu duygu baştan aşağı arzu olmalı, yani nesne olarak bedenine seslenmelidir. Dolayısıyla bu kez de arzuyu ne ise o alarak kavramayı reddeder, ona isim bile vermez, arzuyu ancak, arzu kendini hayranlığa, takdire, saygıya doğru aştığı ölçüde ve ürettiği daha yüksek formların içine bütünüyle gömülüp orada yalnızca bir sıcaklık ve yoğunluk olarak göründüğü ölçüde kabul eder. Ama erkek bir anda elini tutar.

Erkeğin bu edimi acil bir karart davet ederek durumu değiştirebilir: elini erkeğinkinin içinde bırakmak, flörte kendiliğinden rıza göstermek, angaje olmaktır. Geri çekmek, o anı çekici kılan belirsiz ve kararsız uyumu bozmaktır. Burada karar anını olabildiğince uzağa doğru atmak söz konusudur. O zaman neler olur, biliriz: genç kadın elini erkeğin elinin içinde bırakır, ama bıraktığının farkına varmaz. Bunun farkında olmaz, çünkü tesadüf bu ya, tam da o sırada düşüncelere dalmıştır. Konuştuğu erkeği duygusal spekülasyonun doruklarına kadar sürükler, hayattan, kendi hayatından söz eder, kendini asli görünüşü altında, bir kişi ve bir bilinç olarak gösterir. Bu arada beden ile ruhun ayrılığı tamamlanmakladır; eli kıpırtısız bir şekilde partnerinin sıcak elleri arasında dinlenmektedir: ne razı olmuştur ne de direnmektedir — bir şey halindedir.

Bu kadının kendini aldattığını söyleyeceğiz. Ama hemen görüyoruz ki, kendini bu kendini aldatmanın içinde tutmak üzere farklı yöntemler kullanmaktadır. Partnerinin davranışlarını ne iseler o olmaya, yani kendindenin kipinde varolmaya zorlayarak tehlikesiz hale getirmiştir. Ne var ki ne ise o olmayan olarak kavrayacağı, yani ondaki aşkınlığı kabul edeceği ölçüde de kendi arzusuyla tatmin olmak hakkını kendine tanır. Nihayet bir yandan kendi bedeninin mevcutiyetini derinden -belki de rahatsız olacak ölçüde derinden- hissederken, öte yandan da kendini kendi bedeni olmayan olarak tasarlar ve bedenini, birtakım olaylar başına gelebilecek bir nesne gibi temaşa eder. Onun için mümkün olanların hepsi kendinin dışında kaldığından ne o olaylara neden olabilecek ne de onlardan kaçabilecek edilgin bir nesne gibi bedenim temaşa eder. Kendini aldatmanın bu farklı görünüşlerinde nasıl bir birlik buluyoruz? Kendini aldatma, bir tür çelişik kavramlar oluşturma sanatıdır, yani bir fikir ile bu fikrin olumsuzlanmasını birleştiren kavramlar oluşturma sanatıdır. Böylece ortaya çıkarılmış olan temel kavram, insan varlığının bir olgusallık ve bir aşkınlık olmak biçimindeki çifte özelliğini kullanır.

İnsan gerçekliğinin bu iki yanı, doğrusunu söylemek gerekirse, önemli bir koordinasyona elverişlidir ve öyle de olmalıdır. Ama kendini aldatma bunlar arasında ne bir eşgüdüm sağlamak ne de bir sentez içinde bunların üstesinden gelmek ister. Kendini aldatma açısından söz konusu olan, bunların özdeşliklerini olumlarken bir yandan da farklılıklarını muhafaza etmektir. Olgusallığı aşkınlık olan ve aşkınlığı da olgusallık olan gibi öne sürmek gerekir, öyle ki, biri kavrandığı anda birdenbire ötekinin karşısında bulunulabilsin. Kendini aldatma formüllerinin prototipim, bütün etkilerini ortaya çıkarmak üzere esasen kendini aldatmayla tasarlanmış birtakım ünlü tümceler bize verecektir.

Örneğin, Jacques Chardonne’un bir kitabının şu başlığını biliriz: “Aşk, aşktan çok daha fazlasıdır.” Bu cümlede olgusallığı içerisinde mevcut aşk (“iki üstderinin teması”, şehvet, bencillik, Proust’taki kıskançlık mekanizması, Adler’de cinsiyetlerin mücadelesi, vb.) ile aşkınlık olarak aşk (Maunac’taki “ateş ırmağı”, sonsuzun çağrısı, Platonun eros’u, Lawrence’ın boğuk kozmik görüsü, vb.) arasındaki birliğin nasıl kurulduğu görülmektedir. Olgusallıktan yola çıkıyor ve kendimizi birdenbire şimdiki zamanın ve insanın olgusal durumunun ötesinde, psikolojik olanın ötesinde metafiziğin tam ortasında buluyoruz. Buna karşılık, Sarment’in bir oyununun, aynı şekilde kendini aldatma vasıfları taşıyan “Ben kendime fazla büyüğüm” biçimindeki başlığı bizi bir çırpıda olgusal özümüzün dar sınırlarına hapsetmek üzere önce aşkınlığın içine fırlatır. Ünlü “Ne idiyse ona dönüştü” tümcesinde ya da onun tersi ve en az onun kadar ünlü olan “Ebediyet onu olduğu haline dönüştürdü” tümcesinde de aynı yapılar bulunacaktır.

Elbette, bu farklı formüller kendini aldatmanın yalnızca görünüşünü taşırlar, aklı çelmek ve bir muamma ile onu şaşırtmak üzere açıkça bu paradoksal biçimde tasarlanmışlardır. Ama bizim için önemli olan tam da bu görünüştür. Burada önemli olan şey, bu formüllerin yeni ve sağlamca yapılandırılmış nosyonlar oluşturmamalarıdır; tam tersine, sürekli çözülme halinde kalacak tarzda kurulmuşlardır ve natüralist şimdiki zamandan aşkınlığa doğru ve bunun tersi yönde sürekli bir kaymayı mümkün kılmayı amaçlarlar. Böylece, hepsi de benim ne isem o olmadığımı göstermeyi hedef alan bu yargılardan kendini aldatmanın nasıl yararlanabileceği görülüyor. Eğer ben ne isem o olmasaydım, örneğin, bana yöneltilen bir yakınmayı ciddi biçimde gözden geçirebilir, kendimi kuşkuyla sorgulayabilir ve belki de bu yakınmadaki hakikat payını kabullenmek zorunda kalabilirdim. Ama ne isem o olmaktan tastamam aşkınlık aracılığıyla kurtulurum. Suzanne’ın Figaro’ya söylediği, “Haklı olduğumu kanıtlamak haksız da olabileceğimi kabul etmek olurdu” tümcesindeki bağlamıyla, yakınmanın haklılığını tartışmam bile gerekmez.

Hiçbir yakınmanın bana erişemeyeceği bir düzlemdeyim, çünkü gerçekten olduğum şey benim aşkınlığımdır; kaçarım, kurtulurum, ucundan yakaladığı çulum nasihatçının elinde kalır. Ne var ki kendini aldatma için zorunlu olan ikirciklilik şundan gelir: burada ben aşkınlığım olduğumu ileri sürerken, aslında benim, şeyin varlık kipinde öyle olduğumu olumlamış olurum. Ve gerçekten de ben ancak bu biçimde kendimi bütün o yakınmalardan kurtulmuş hissedebilirim. Yukarıda sözünü ettiğimiz genç kadınımız arzuda saf aşkınlıktan başkaca bir şey görmek istemeyerek ve böylelikle arzusunu adlandırmaktan bile kaçınarak o arzuyu içerdiği bütün küçültücü yönlerden işte bu bağlamda arındırmaktadır. Ama bunun tersine, “ben kendime fazla büyüğüm” formülü bize olgusallığa dönüşmüş aşkınlığı göstermek suretiyle yenilgilerimiz ya da zayıflıklarımız için sonsuz sayıda mazeretin kaynağı olur. Aynı biçimde âşığının davranışlarında sergilenen saygı ve hayranlık esasen aşkınlık düzleminde kaldığı ölçüde, işveli dilberimiz de aşkınlığı elinde tu-:ar. Ama bu aşkınlığı orada durdurur, onu şimdiki zamanın olanca olgusallığıyla şişirir: saygı saygıdan başkaca bir şey değildir, artık hiçbir şeye doğru kendinin ötesine geçmeyen, sabitlenmiş bir öteye geçme edimidir.

Ama bir geçiş kavramı olan “aşkınlık-olgusallık” kavramı kendini aldatmanın temel araçlarından biri olsa da kendi türünde tek değildir. İnsan-gerçekliğinin bir başka ikileşmesinden [duplicite] de aynı biçimde yararlanacağız ve bunu kabaca şöyle dile getireceğiz: insan-gerçekliğinin kendi-için-varlığı, tamamlayıcı olarak bir başkası-için-varlığı içerir. Davranışlarımdan herhangi biri üzerinde, iki bakışı, kendi bakışımı ve başkasının bakışını birleştirmek benim için her zaman mümkündür. Öte yandan davranış her iki durumda kesinlikle aynı yapıyı göstermeyecektir. Ama daha ileride göreceğimiz ve herkesin hissettiği üzere, varlığımın bu iki veçhesi arasında, sanki ben kendi kendimin hakikatiymişim de başkası bana ilişkin olarak yalnızca çarpık bir imgeye sahipmiş gibi, varlık ile görünüş arasındaki fark gibi bir fark yoktur.

Başkası için varlığım ile kendim için varlığımın eşit düzeyde bir varlık saygınlığına sahip olması, sürekli biçimde ayrıştırıcı bir senteze ve kendi-içinden başkası-içine ve başkası-içinden de kendi-içine doğru sürekli bir kaçış oyununa imkân verir. Genç kadınımızın, dünyanın-ortasındaki-varlığının [etre-au-milieu-du-monde] (kendi imkânlarına doğru atılımda bulunmak [se projetter]37 suretiyle bir dünya olmasını sağlayan varlığın) işlevlerinin yükünü bir anda omuzlarından atabilmek için dünya-içindeki-varlığımızı [etre-dans-le-monde] (yani başka nesneler arasındaki edilgin devinimsiz nesne olarak mevcudiyetimizi) nasıl kullandığını biraz önce gördük. Son olarak üç zamansal ekstazm hiçleştirici ikircikliği üzerinde işleyen karıştırıcı sentezlere [syntheses confusionnelles] işaret edelim: Ben hem ne olmuşsam oyum (hayatının bir döneminde bilerek duraklayan ve daha sonraki değişiklikleri dikkate almayı reddeden adam), hem de ne olmuşsam o değilim (yakınmalar ya da nefret karşısında geçmişinden tümüyle koparak özgürlüğünde ve kendini sürekli yeniden-yaratışında direten adam). Akıl yürütmeler içinde yalnızca geçişli bir rolü olan ve fizikçilerin hesaplarında karmaşık sayıların elendikleri gibi sonuçtan elenen bütün bu kavramlarda aynı yapıyı buluruz: söz konusu olan, insan-gerçek-ligini ne değilse o olan ve ne ise o olmayan bir varlık gibi oluşturmaktır.

Peki, bu ayrışma kavramlarının, sahte bile olsa bir varoluş kazanabilmeleri için, bir silinip gitme süreci içinde bile olsa bir an için bilinçte görünmeleri için tam olarak ne gerekir? Kendini aldatmanın antitezi olan içtenlik [sincérité] fikrinin hızlı bir şekilde gözden geçirilmesi, bu bakımdan oldukça yararlı olacaktır. Gerçekten de içtenlik kendini bir gereklilik gibi sunar ve dolayısıyla da bir hal değildir. İçtenlikte ulaşılması gereken ideal nedir o zaman? İnsanın kendi kendisi için yalnızca ne ise o olması, kısacası, saklıkla ve dolu dolu ne ise o olması gerekir. Ama bu tam da kendindenin tanımı -ya da, dilerseniz, özdeşlik ilkesi- değil midir? Şeylerin varlığını kendi ideali olarak ortaya koymak, aynı anda da bu varlığın in-san-gerçekliğine ait olmadığını, ayrıca özdeşlik ilkesinin de, evrensel olarak evrensel bir aksiyom [un axiome universellement universel] olmak şöyle dursun, sadece bölgesel bir evrenselliğe sahip sentetik bir ilkeden ibaret olduğunu itiraf etmek değil midir? Böylece, kendini aldatma kavramlarının bizi en azından bir an yanıltabilmesi için, “saf yüreklerdeki (Gide, Kessel) dürüstlüğün insan-gerçekli-ği açısından ideal olarak değer taşıyabilmesi için, özdeşlik ilkesinin insan-gerçek-ligine ilişkin kumcu bir ilkeyi temsil etmemesi gerekir, insan-gerçekliğinin zorunlu olarak ne ise o olmaması, ne değilse o olabilmesi gerekir. Bu ne anlama gelir?

Eğer insanın ne ise o olduğunu söylersek, kendini aldatma ebediyyen imkânsız olur ve, dürüstlük de onun ideali olmaktan çıkıp onun varlığı haline gelir; ama insan ne ise o mudur ve, genel olarak düşünüldüğünde, bir yandan varlık bilinci olarak olurken, öte yandan ne ise o olmak nasıl mümkün olabilir? Eğer dürüstlük [franchise] ya da içtenlik [sincerite] evrensel bir değerse, besbellidir ki “insan ne ise o olmalıdır” özdeyişi, ne isem onu dile getirirken kullandığım yargı ve kavramlar için yalnızca düzenleyici ilke gibi iş görmez. Bu özdeyiş sadece bir bilme ideali değil, bir varlık ideali ortaya koyar, varlığın prototipi olarak bize varlığın kendi kendisiyle mutlak bir uygunluğunu önerir. Bu bağlamda kendimizi ne isek o oldurmamız gerekir. Ama burada madem ki sürekli olarak kendimizi ne isek o oldurma yükümlülüğümüz var, madem ki ne isek o olmak zorunluluğunun varlık kipinde varız, o halde neyiz biz. Kafedeki şu garsonu ele alalım. Jestleri canlı ve ısrarlı, biraz fazla kesin, biraz fazla çabuk, müşterilere biraz fazla canlı adımlarla yaklaşıyor, biraz fazla candan bir tavırla eğiliyor, sesi ve gözleri müşterinin siparişi için biraz fazla dikkatli bir ilgiyi yansıtıyor, nihayet, bir yandan ip cambazına özgü bir cüretkârlıkla durmadan çarpılıp bozulan dengeyi kolunun ve elinin hafif bir hareketiyle durmadan düzelterek tepsisini taşırken, hareketlerinde kimbilir nasıl bir otomatın şaşmaz kesinliğini taklit etmeye çalışarak yine geliyor işte.

Onun her davranışı bize bir oyunmuş gibi gelir. Hareketlerini sanki birbirlerini yöneten mekanizmalarmış gibi birbirine bağlamaya gayret ediyor, mimikleri ve sesi bile mekanizmaları andırıyor; kendi kendisine şeylerin acımasız çevikliğini ve hızını veriyor. Oynuyor, eğleniyor. Peki neyi oynuyor? Bunu anlamak için onu uzun süre gözlemlemek gerekmez: kafe garsonu olmayı oynamaktadır. Burada bizi şaşırtabilecek bir şey yok: oyun bir tür düzenleme ve sorgulamadır. Çocuk, keşfetmek için, bir dökümünü çıkarmak için bedeniyle oynar, kafedeki garson, kendi durumunu gerçekleştirmek üzere kendi durumuyla oynar. Bu mecburiyetin her türden esnafa kendini dayatan mecburiyetten farkı yoktur; onların toplumsal durumu da bütünüyle bir törendir, müşteriler onlardan bu durumu bir tören olarak gerçekleştirmelerini bekler, bakkalın, terzinin, simsarın oynadıkları bir oyun vardır ve bu oyun aracılığıyla müşterilerini bir bakkaldan, bir simsardan, bir terziden başka bir şey olmadıklarına inandırmaya çalışırlar. Hayal kuran bir bakkal müşteri açısından rahatsız edicidir, çünkü o durumda artık tümüyle bakkal değildir.

Terbiye kuralları onun kendini bakkallık işlevi içinde tutmasını gerektirir, aynı biçimde hazırol durumundaki asker de kendini asker-şey kılarken dimdik bakar ama hiçbir şey görmez, hiçbir biçimde görmek için bakmaz, çünkü odaklanmak zorunda olduğu noktayı belirleyen, içinde bulunduğu andaki ilgisi değil, talimatnamedir (“ileri bak” komutu). Hepsi de insanı ne ise o olmaya hapseden önlemler. Sanki insan oradan kurtulamasın, dışına taşmasın, içinde bulunduğu durumdan sıyrılmasın diye sürekli bir kaygı içinde yaşarız. Çünkü tersine bakıldığında, şu mürekkep hokkasının mürekkep hokkası olması, bardağın bardak olması anlamında, garson dolaysız bir şekilde kafedeki garson olamaz. Ama kendi durumu hakkında hiçbir şekilde düşünümsel yargılar ya da kavramlar oluşturamayacağı için değil. Garson durumun ne “ifade ettiğini” gayet iyi bilir: sabahın beşinde kalkmak, dükkânın açılmasından önce salonun yerlerini silmek, kahve makinesini çalıştırmak gibi mecburiyetler.

Durumunun içerdiği hakları da bilir: bahşiş hakkı, sendikal haklar, vb. Ama bütün bu kavramlar, bütün bu yargılar, aşkın olana gönderme yaparlar. Soyut imkânlar, bir “hukuk öznesine” tanınmış hak ve ödevlerdir bunlar. Ve benim olacak olduğum ama asla olmadığım şey de tastamam bu öznedir. O olmamamın nedeni, o olmak istememem ya da onun bir başkası olması değil, onun varlığı ile benimki arasında bir ortak payda bulunmamasıdır. O özne başkaları için de benim için de bir “temsiliyet”tir, bu da demektir ki ben ancak temsilen o özne olabilirim. Ama işte kafamda ona ilişkin bir temsil canlandırabiliyor-sam hiçbir şekilde o değilim, nesnenin özneden ayrıldığı gibi ondan ayrılmış, hiç aracılığıyla ondan ayrılmış olurum, ama bu hiç beni ondan yalıtır, o olamam, yalnızca o olmayı oynayabilirim, yani o olduğumu düşünebilirim. Ve bizatihi bu yoldan onu hiçliğe uğratırım.

Garsonun işlevlerini istediğim kadar yerine getireyim, oyuncunun Hamlet olması gibi benim de o olabilmem ancak nötr bir kipte mümkündür, bunun için kendi durumumun tipik jestlerini mekanik bir şekilde yerine getiririm ve birer “benzeşik”38 [analogue] olarak benimsediğim bu jestlerin içinden kendimi imgesel garson olarak hedeflerim. Gerçekleştirmeye kalkıştığım şey, durumuma ilişkin ödev ve haklarıma değerlerini ve aciliyetlerini kazandırmak aslında benim kendi elimde değilmiş gibi, her sabah beşte kalkmak ya da işten atılmak pahasına yatakta kalmak benim özgür tercihime bağlı değilmiş gibi, garsonun kendinde-varlığıdır. Bu rolü varoluşta tutuyor olmamdan ötürü onu her bakımdan aşmıyormuşum, kendimi durumumun bir ötesi olarak oluşturmuyormuşum gibi. Yine de benim bir anlamda garson olduğuma şüphe yoktur — aksi takdirde kendime pekâlâ diplomat ya da gazeteci de diyemez miydim? Ama eğer garsonsam, bu, kendinde-varlık kipinde olamaz. Ben, olmadığım varlık kipinde garson olurum.

Esasen söz konusu olan yalnızca toplumsal durumlar da değildir; ben kendi tavırlarımdan, davranışlarımdan asla hiçbiri değilimdir. İyi konuşmacı konuşmayı oynayan kişidir, çünkü konuşan olması mümkün değildir: dikkatli olmak isteyen dikkatli öğrenci, gözlerini öğretmene dikmiş, onu can kulağıyla dinlerken kendini dikkatli öğrenciyi oynamaya öylesine verir ki sonunda hiçbir şeyi dinlemez olur. Bedenimde, edimlerimde sürekli namevcut bir halde, ben istesem de istemesem de, Valery’nin sözünü ettiği o “ilahi yokluğum”. “Şu kibrit kutusu masanın üstündedir” denildiği anlamda, “Buradayım” da diyemem, “Burada değilim” de diyemem: yoksa, “dünya-içindeki-varlığımı” “dünya-ortasındaki-varlıkla” karıştırmış olurdum. “Ayaktayım” da diyemem, “iskemledeyim” de diyemem: yoksa mizacımın bütünlüğünün yalnızca bir yapısı olan bedenimle o bütünlüğü karıştırmış olurdum. Varlığın eline avucuna sığmıyorum ama yine de varım.

Ama işte benden başkasını ilgilendirmeyen bir varlık kipi: hüzünlüyüm. Ben bu hüzünken, ne isem o olma kipinde değil miyim? Yine de bu hüzün, davranışlarımın hepsini bir araya getirip canlandıran yönelimsel birlikten başka nedir ki? Hüzün, dünyaya yönelttiğim şu donuk bakışın, şu çökmüş omuzların, eğdiğim şu başın, bütün bedenimi kaplayan şu gevşekliğin anlamıdır. Ama tam da bu davranışlardan her birini yerine getirdiğim anda, onları pekâlâ yerine getirmeyebileceğimi de bilmiyor muyum? Aniden bir yabancı çıkagelse başımı kaldıracak, canlı ve atılgan halime yeniden bürüneceğim, ziyaretçi gittikten sonra hüznümden geriye ne kalır, hoşnutlukla ona biraz sonraya randevu vermiş olmam dışında? Kaldı ki bu hüznün kendisi de bir davranış değil midir, fazlasıyla acil bir konumlanışa karşı sihirli bir çare olarak kendini hüzünle duygulandıran bilincin kendisi değil midir? Ve bu durumda bile, hüzünlü olmak öncelikle kendini hüzünlü kılmak değil midir? Şöyle denebilir: Kabul, ama kendine hüznün varlığını vermek, her şeye rağmen bu varlığı kabul etmek değil midir? Sonuç olarak hüznü nereden kabul ettiğimin önemi yoktur. Her ne olursa olsun, hüzünle kendini duygulandıran bir bilinç, tam da kendini hüzünlendirdiği için hüzünlüdür. Ama bu, bilincin yapısını iyi anlamamaktır: hüzünlü-olmak, şu kitabı arkadaşıma verebildiğim gibi kendime verdiğim hazırda duran bir varlık değildir. Kendimi o [hüzün] olma yönünde duygulandırma ehliyetim yoktur.

Eğer kendimi hüzünlendiriyorsam, kendimi hüznüm içinde tepeden tırnağa hüzünlü kılmalıyım, durağan bir cismin ilk darbeden sonra devinimini sürdürdüğü gibi, edindiğim atılımdan yararlanıp hüznümü yeniden yaratmaksızın ve taşımaksızın onu kendi akışına bırakamam; bilinçte hiç durağanlık yoktur. Eğer kendimi hüzünlü kılıyorsam, bunun nedeni, hüzünlü olmamamdır, hüznün varlığı, kendimi hüzünle duygulandırma edimim aracılığıyla ve o edimin içinde elimden avucumdan, kaçar. Hüznün kendinde-varlığı hüzünlü olma(nın) bilinc(i)ne sürekli bir biçimde musallattır, ama bu, benim gerçekleştiremediğim bir değer gibidir, hüznümün düzenleyici bir anlamı gibidir, yoksa onun kipliği gibi değil.

Buna karşı, bilincim, konu edindiği nesne ya da durum ne olursa olsun, en azından vardır mı denecek? Ama o zaman hüzünlü olma(nın) bilinc(i)ni hüzünden nasıl ayıracağız? Bunların ikisi de bir değil midir? Bir bakıma, bilincim vardır — eğer bununla anlatılmak istenen şey, onun başkası için, üzerinde yargılara varılabilen varlık bütünlüğünün parçasını oluşturmasıysa. Ama şuna işaret etmek gerekir ki, Husserl’in gayet iyi saptadığı üzere, bilincim kökensel olarak başkasına bir namevcudiyet olarak görünür. Bilincim bütün tavırlar ve davranışlarımın anlamı olarak her zaman mevcut nesnedir — ve her zaman namevcut bir nesnedir, çünkü başkasının görüsüne kendini sürekli bir soru gibi, dahası sürekli bir özgürlük gibi sunar. Pierre bana baktığında, onun bana baktığını hiç şüphesiz bilirim, gözleri -dünyaya ait şeyler- benim bedenimin -dünyaya ait bir şey-üzerinde sabitleşmiştir: o vardır diyebileceğim nesnel olgu işte budur. Ama bu aynı zamanda da dünyadan bir olgudur.

O bakışın anlamı hiçbir biçimde yoktur ve beni rahatsız eden de budur işte: ben ne yaparsam yapayım, ne gülücüklerim, ne vaatlerim, ne tehditlerim, hiçbir şey onda aradığım onayı ve özgür yargıyı ondan kopartmamı mümkün kılmaz; onun hep ötede olduğunu bilirim; bunu kendi davranışlarımda bile hissederim, çünkü davranışlarım şeyler karşısında korudukları emekçi vasıflarını artık taşımazlar; onları başkasıyla bağlantılandırdığım ölçüde basit sunuşlardan [présentation] başka bir şey değildirler ve bir kavrayış tarafından “kibar” ya da “kaba”, “içten’’ ya da “sadakatsiz” vb. olarak oluşturulmayı beklerler ama kavrayış da kendisini kışkırtmaya yönelik bütün çabalarımın her zaman ötesindedir; bu kavrayış ancak kendiliğinden onlara kendi kuvvetini ödünç verirse bu çabalarım tarafından kışkırtılacaktır; kendi kendini dışarıdan kışkırttığı ölçüde vardır, aşkın ile kendi kendisinin dolaylayıcısı olarak vardır. Böylece başkasının bilincinin kendinde-varlığının nesnel olgusu kendini olumsuzluk ve özgürlük halinde silinip gitmek üzere ortaya koyar: başkasının bilinci, yokmuş gibi vardır, onun “şimdi” ve “burada” kendinde-varlığı, olmamaktır.
Başkasının bilinci, ne değilse odur.

Ve zaten benim kendi bilincim de kendi varlığı içinde bana başkasının bilinci olarak görünmez. Kendi bilincimin varlığı varlık bilinci olduğundan, bilincim kendini yaptığı için vardır. Ama bu demektir ki yapmak varlığı taşır; bilinç, kendi kendisinin varlığı olmak zorundadır, asla varlık tarafından taşınmaz, varlığı öznelliğin bağrında taşıyan benim bilincimdir, bu da bir kez daha demektir ki, varlık bilincimde bulunur ama bilincim varlık değildir: benim bilincim, ne ise o değildir.

Bu koşullar altında, içtenlik ideali, yerine getirilmesi mümkün olmayan ve anlamı bile benim bilincimin yapısıyla çelişen imkânsız bir işten başka bir anlam taşıyabilir mi? İçten olmak, ne isek o olmaktır diyorduk. Bu, benim kökensel olarak ne isem o olmadığımı varsayar. Ne var ki, burada elbette Kant’ın “yapmalısın, öyleyse yapabilirsin”i ima edilir. İçten bir kişi haline gelmem mümkündür: benim içten olma ödevimin ve çabamın içerdikleri de budur. Böylece “ne isek o olmamanın” kökensel yapısının, kendinde-varlığa doğru ya da “ne isek o olmaya” doğru her türlü oluşu, dönüşümü daha baştan imkânsız kıldığını saptıyoruz. Ve bu imkânsızlık bilinçten gizlenmiş de değildir: tersine, bu imkânsızlık bilincin bizatihi dokusudur, kendimizi tanımakta, kendimizi ne isek o olarak oluşturmakta karşılaştığımız yetersizlik ve değişmez sıkıntıdır, doğru bir şekilde a priori ya da ampirik öncüllerden çıkarsanan ya da içsel deneyime dayanan meşru bir yargı aracılığıyla kendi kendimizi belli bir varlık olarak ortaya koyduğumuz anda, tam da bu ortaya koyuşumuzla bu varlığın ötesine geçiyor olmamız bu imkânsızlıktan kaynaklanır — ve bu öteye geçme bir başka varlığa doğru değildir: boşluğa doğru, hiçe doğru bir öteye geçiştir. Bu durumda, içtenlik bize bir yandan da imkânsız olarak göründüğüne göre, içten olmadığı gerekçesiyle başkasını nasıl kınayabilir ya da kendi içtenliğimizle nasıl övünebiliriz?

Hattâ, bir içtenlik çabası özü itibariyle sonuçsuz kalmaya mahkûm olduğuna ve daha onu duyurduğumuz anda beyhudeliğini yargı-öncesi [prejudicative] bir tarzda anladığımıza göre, söylemde, itirafta, vicdan muhasebesinde bile bir içtenlik çabasına nasıl girişebiliriz? Böyle bir çaba içerisinde yapacağım şey, kendimi incelerken tam olarak ne isem onu belirlemek ve kaçamaklara başvurmaksızın o olmaya karar vermektir — daha sonra kendimi değiştirme yollarının arayışına koyulacak olsam bile. Ancak bu, kendimi bir şey gibi oluşturmak değil de nedir? Beni şu ya da bu eylemde bulunmaya itmiş olan sâikler [motifs] ve âmiller (mobiles] bütününü mü belirleyeceğim? Ama bunu yapmak demek, esasen, bilinçlerimin akışını bir fiziksel durumlar dizisi olarak oluşturan nedensel bir determinizme dair bir postüla ortaya koymak demektir. Kendimde, utanç içinde itiraf etmek için bile olsa, birtakım “eğilimler” mi keşfedeceğim? Ama bunu yapmak, söz konusu eğilimlerin benim katkımla ortaya çıktıklarını, doğanın güçleri olmadığını, değerlerine ilişkin sürekli bir kararla etkililiklerini onlara benim kazandırdığımı bile bile unutmak olmaz mı? Karakterim üzerinde, doğam üzerinde bir yargıda mı bulunacağım?